"Onu buldum ya, civarındayım ya, yüzünü göremesem, kalbine doğmamış olsam bile onunla doluyum ya... Ah kalbim, bu sana yeter!" diyordu Pervane. İçindeki umudun telkiniydi bu.
Çektiği acılara bir misillemeydi umut.
"Ey bahtımın yıldızı, ey hüznümün sebebi; sen ki cihanı güzelliğe boğuyorsun, beni ise hazan gibi yağmalıyorsun, haberin yok.
Ben ki rüzgârlara meydan okuyan bir çift kanat idim, otağından sızan şûlelere takıldım; yollarım kesildi, maksadım belli oldu. Şimdi muradımın tamamı sendedir, haberin yok.
Ben ki arza sığmayan bir yürek idim ateşinle tutuştum, kül gibi zerre oldum. Yeniden doğmak için gözlerinin aynasına muhtacım, ama senin haberin yok.
Ey beni yakıp yıkan, bir gün huzuruna varırsam hiç olmazsa eserinden gafil olma."
Pervane'nin kalbi sevgiliyi doğruladı, ama sevgilinin kalbi uzakta, ondan habersiz... Otağın çevresinde dönüp duran Pervane muradına açık bir yol bulamıyor. Ne yana çevirse başını bir perdeyle karşılaşıyor.
Ve yâr hayali bir ateş kadehi gibi gönlüne akıp duruyor.
Zira yâr hayali hasret yangını demek; sınırı yok ve yalımı insafsız.
Pervane ise dua kapısında, üzerindeki külleri savura savura gâh Belkıs'a haber uçuran Hüdhüd'den, gâh İbrahim'e gül yetiştiren meleklerden imdat diliyor.