Temelini Kur’ân’da, en berrak uygulamasını ise Hz. Peygamber’in hayatında bulan bu adalet ölçüsü, kim hangi niyetle yapıyor olursa olsun, “birinin hatasından dolayı başkasına zarar veren" her türlü yaklaşıma taraftar olmamı yasaklıyordu.Vicdanımm da tereddütsüz evet dediği bu ölçüye göre, suçun şahsiliği esastı. Birinin hatasıyla başkası mes’ul tutulmazdı. Bir insanın yanlışı yüzünden, o yanlışta dahli olmayan masumlara dokunulamaz; o insanın çoluk çocuğuna, anne babasına, sülâlesine, milletine ve ülkesine zarar verilemezdi. Suç şahsî ise, ceza da şahsî olurdu. Kurunun yanında yaş da yakılmazdı.
Bundandır ki, kimin hangi gerekçelerle kime karşı yaptığına bakmaksızın, terör mantığına da külliyen karşıydım, topyekün savaş mantığına da... İkisi de, son tahlilde, faturayı başkasına kesen yaklaşımlardı, birinin hatasının bedelini başkasına ödetiyorlardı, masumları ateşe atıyorlardı. O halde, kalbim ikisine de kapalıydı. İkisine de, zerre kadar ne bir meyil, ne de bir muhabbet besliyordum.
Zihnime ve kalbime yerleşmiş olan, vicdanımın da zaten evet dediği bu adalet ölçüsü iledir ki, elimin bulaşmadığı nice zulümden dilimi ve kalbimi de korumayı başardım. Masumlara zarar veren her türden teşebbüs, bu Kur’ânî ölçü sayesinde, iç dünyamda apaçık bir itirazla karşılaştı. Bu ölçü sayesinde, kendilerine özel bir yakınlık duymadığım herhangi bir insan grubuna yöneldiğinde dahi, terörün ve topyekün savaşın karşısında olabildim.