Kalbin şehvetin azularına meyletmesi zatına yabancıdır, tabiatına arızi bir durumdur. Kalbin gıdası ancak hikmet, marifet ve yüce Allah’ın sevgisidir. Fakat kalp, kendisine arız olan bir hastalık sebebiyle tabiatının gereğinden ayrılmıştır. Nasıl ki mideye bir hastalık gelince, yemeye ve içmeye iştahı kalmaz; halbuki onlar hayatının sebebidirler. Allah Teâlâ’nın sevgisinden başka bir şeyin sevgisine yönelen her kalp, meyli derecesinde hastalıktan kurtulamaz. Ancak bir şeyi Allah Teâlâ’nın sevgisine ve dinini sevmeye yardımcı olduğu için severse, bu hastalığa delalet etmez (bu sevgi kalbe zarar vermez, çünkü o, Allah sevgisine dâhildir).
Buraya kadar yapılan açıklamalardan kesin olarak anlaşıldı ki, güzel ahlâkı riyâzetle (terbiye ve mücâhede ile) kazanmak mümkündür. Riyâzet, güzel işlerin sonuçta tabii hale gelmesi (zorlanmadan yapılabilmesi) için, onları başta zorlayarak yapmaktır. Bu, kalp ile âzalar arasındaki acayip alakanın neticesidir. Bununla, ruh ile bedenin arasındaki alakayı kastediyorum.
Şüphesiz kalpte zuhur eden her sıfat, etkisini âzalarda gösterir. Öyle ki âzalar, ancak o sıfata uygun hareket ederler. Âzalarda cereyan eden her fiilin de kalbe yükselen bir etkisi vardır. İş bu şekilde devreder durur. Bu durum şu misalle daha iyi anlaşılır:
Yazı işinde mahir olmak ve yazımın kendisi için tabii bir sıfat haline gelmesini isteyen kimseye, önce maharetli bir kâtibin yaptığı işi yapmaya başlaması ve buna uzun müddet devam etmesi gerekir. Bu iş, güzel hattı gazıyla taklit etmektir. Çünkü kâtibin işi, güzel hattır. O da önce kâtibe, kendini zorlayarak benzemeye çalışır, buna devam eder, sonunda güzel yazmak onun içinde yerleşen bir sıfat olur; başlangıçta kendini zorlayarak yaptığı bu iş, sonunda tabii olarak (kolayca) güzel yazı olarak ortaya çıkar. Böylece