Ercan Tan

Ercan Tan
@Erccan_Taan
Ahmet Hamdi Tanpınar-Mahur Beste- Dergâh Yayınları
Tanpınar'ın içindeki derin sızı, Tanpınar'ın manifestosu: Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi
Reklam
Ahmet Hamdi Tanpınar-Mahur Beste-Dergâh Yayınları
Siyasi ihtirasların, kibrin, kuruntunun kurbanı Atiye. Işıklı pırıl pırıl bir geleceği, karanlık ve pısırık bir hayata mahkum edilen Atiye. "Desene ki Molla'nın kızını yaktık!" Hem de ne yakma. Atiye'nin o duman tütmeden, içten içe yanışını kimse fark edemedi. Ah Atiye! Babasına "ceza makbuzu" diye kesilen Atiye. Gençliği, hayalleri, arzuları elinden zorbaca alınan Atiye. Hiçbir zaman yaşanamayacak tozlu raflarda kül olup biten Atiye. Küllerin savrulacak yer bulabildi mi bu vicdansız yaşamda? (Baht)sızım Atiye..
Ahmet Hamdi Tanpınar-Mahur Beste-Dergâh Yayınları
Kitabın daha ilk bölümündeyim. Büyülendim. Kitabın neresini alıntılayacağımı şaşırdım.. Eşyaları da anlatmış Tanpınar. Allahım.. O nasıl anlatmak öyle. Ayna.. Saatler.. Ayna, Tanpınar'ın kelimeleriyle ruh üflediği bir zaman tüneli. O, dışarıdaki o mûsiki dolu, sarışın ve "diğer" hayatı gözleriyle hapsederdi. Behçet Bey o aynaya sahip olduğunda aslında Necip Paşa'nın o mûsiki dolu gecelerini, Târıdil Hanımefendi'nin cariyelerinin o sarışın gölgelerini satın aldığını hatırladı. O aynanın sırrında (sır: aynanın arkasındaki metalik tabaka), o kızların kahkahalarının, Târıdil Hanımefendi'nin zerafetinin birer tortu gibi kaldığına inanıyordu. Behçet Bey için o ayna, Necip Paşa yalısının "haşmetli enkazından" kurtarılmış en mahrem parçaydı. Aynaya bakarken kendi çirkinliğini ve yaşlılığını değil, aynanın içindeki o "eski ve güzel ölüleri" görmeyi umut ediyordu. Tanpınar'ın o aşkla anlattığı ayna, fiziken belki bir antikacıda ya da tozlu bir tavan arasında kaybolmuştur. Ama ben biliyorum. O ayna, Tanpınar'ın kurduğu o evrende, Darülmihen'in en karanlık köşesinde hâlâ duruyor. O ayna kitabı tutkuyla okuyanlar için tekrar canlanacak. Ona dokunmak demek Behçet'in o 60 yıllık "kırmızı gül" sızısına dokunmak demektir. "Ayna, maziye açılan bir yaradır; Behçet ise o yarayı saat tamir eder gibi her gün yeniden kanatır." Behçet'in o aynaya sahip olma tutkusunu bir "hayalet avcılığı" olarak görmek, romanı bir aşk hikayesinden çıkarıp bir "hafıza saplantısına" dönüştürür.
Dreyfus Olayı ve Yarbay Picquart
İnsafsız, öyle saran bir hikaye ki, uyutmuyor. Ama benden pes. Bu gece, rütbeleri sökülmüş bir subay olan Dreyfus gibi değil, vicdanı rahat bir subay Picquart gibi huzurla uyuyacağım!

Ercan Tan

, 1000Kitap'a katıldı.