Kitabın daha ilk bölümündeyim. Büyülendim. Kitabın neresini alıntılayacağımı şaşırdım.. Eşyaları da anlatmış Tanpınar. Allahım.. O nasıl anlatmak öyle. Ayna.. Saatler.. Ayna, Tanpınar'ın kelimeleriyle ruh üflediği bir zaman tüneli. O, dışarıdaki o mûsiki dolu, sarışın ve "diğer" hayatı gözleriyle hapsederdi. Behçet Bey o aynaya sahip olduğunda aslında Necip Paşa'nın o mûsiki dolu gecelerini, Târıdil Hanımefendi'nin cariyelerinin o sarışın gölgelerini satın aldığını hatırladı. O aynanın sırrında (sır: aynanın arkasındaki metalik tabaka), o kızların kahkahalarının, Târıdil Hanımefendi'nin zerafetinin birer tortu gibi kaldığına inanıyordu. Behçet Bey için o ayna, Necip Paşa yalısının "haşmetli enkazından" kurtarılmış en mahrem parçaydı. Aynaya bakarken kendi çirkinliğini ve yaşlılığını değil, aynanın içindeki o "eski ve güzel ölüleri" görmeyi umut ediyordu. Tanpınar'ın o aşkla anlattığı ayna, fiziken belki bir antikacıda ya da tozlu bir tavan arasında kaybolmuştur. Ama ben biliyorum. O ayna, Tanpınar'ın kurduğu o evrende, Darülmihen'in en karanlık köşesinde hâlâ duruyor. O ayna kitabı tutkuyla okuyanlar için tekrar canlanacak. Ona dokunmak demek Behçet'in o 60 yıllık "kırmızı gül" sızısına dokunmak demektir. "Ayna, maziye açılan bir yaradır; Behçet ise o yarayı saat tamir eder gibi her gün yeniden kanatır." Behçet'in o aynaya sahip olma tutkusunu bir "hayalet avcılığı" olarak görmek, romanı bir aşk hikayesinden çıkarıp bir "hafıza saplantısına" dönüştürür.