Rüyalar yaşamın can sıkıcı tekdüzeliğine karşı bir kalkandır; hayal gücünü zincirlerinden kurtararak, gündelik varoluşun bütün görüntülerini karışıklığa gömüp erişkin insanın hiç bitmeyen ciddiyetini bir çocuğun neşeli oyunlarıyla keser. Rüyalar olmasaydı elbette çok çabuk yaşlanırdık; bu nedenle bunlara -belki gökten inen bir armağan gözüyle olmasa da- değerli bir dinleniş, mezara giden yolda bize eşlik eden dost canlısı bir arkadaş gözüyle bakabiliriz.
Çabalarıyla, hazlarıyla, sevinç ve acılarıyla gündelik yaşam rüyalarda asla tekrarlanmaz. Tersine rüyaların amacı bizi gündelik yaşamdan kurtarmaktır. Aklımız bir konuyla tamamen dolu olduğu, derin üzüntülere kapıldığımız, ya da zihinsel gücümüzün tamamı bir sorunla meşgul olduğu zaman bile rüya, ruhumuza girip gerçekliği sembollerle ifade etmekten başka bir şey yapmaz.
Rüyayı gören kişi uyanık bilincin dünyasından uzaklaşır. Uyanık bilincin düzenli içeriğine ve davranışlarına ilişkin belleğimiz rüyalarda neredeyse tamamen kaybolur. Rüyalarda aklımız neredeyse belleksizmiş gibi uyanık yaşamak sıradan içeriğinden kopar.
Özümsenmeyen düşüncelerin boşaltılmayan parçalarının, hayal gücünden ödünç alınan düşünce parçalarıyla bir bütün içinde toplandığını ve böylece zararsız hayali bir görüntü olarak belleğe eklenir.
Gece gördüklerimiz önceki gün ihmal ettiklerimizin sefil kalıntılarıdır. Çoğu kez rüya küçümsediklerimizin bir intikamı veya terk ettiklerimizin sitemidir.