İnsan yola bir kere çıktı mı, bazen nereye gittiği ya da niye gittiği önemini kaybediyor. Gitmek öyle büyük bir müptelalığa dönüşüyor ki, yolun kendisinden başka her şeyi anlamsız kılıyor.
Ne garip, insan daima, yani kocamış bir ihtiyar bile olsa, çocukluğunda gizli. Hatta belki çocukluğunun tek bir anında. Bir konuda, dokunuşta, sözde tebessümle yahut gözyaşında. Çocukluk dediğimiz şey, kendi sırrında kırılmış bir ayna gibi, baktıkça batıyor insana.
Sen gördün, bilirsin... Harp ne garip şey değil mi? Bir bir değil, ağa takılmış balıklar gibi toplu halde... Şairleri bile öldürüyorlar. Ve hatta çocukları bile. İncecik ayak bilekleriyle... Ve biz ölümlerden ölüm beğenir gibi saf tutuyoruz yine de. İnsan dediğin çöplük, bütün kuyulardan daha karanlık değilse ne?
Ne var ki sevdiklerini kaybedip hayatta yapayalnız kalanlar, farkında olmasalar da hep geçmişe ya da uzak bir gerçeğe ait izlerin peşinde koşar, karşılaştıkları her küçük işaretin ardına takılırlardı. Sorusunu bilmedikleri cevapların peşinde geçirirlerdi ömürlerini. Ararlardı, ararlardı, ararlardı... Çözülmemiş her sır ruhlarında deprem etkisi yaratır, her minik sarsıntı kalplerini yerinden oynatırdı...
Hayatımın o döneminde, yani henüz umutsuzluğu tatmamış kadar gençken, yani insandan çok tül gibi, köpük gibi, kanat gibi, havai uçuşkan bir şeyken geleceğin muhakkak geçmişten daha iyi olacağına dair safça bir inanç taşıyordum.