1000Kitap Logosu
Nermin Yıldırım

Nermin Yıldırım

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
11,4bin
Okunma
926
Beğeni
30,9bin
Gösterim
Unvan
Türk Yazar
Doğum
Bursa, Türkiye, 1980
Yaşamı
1980 yılında Bursa'da doğdu. Yalova, İstanbul, Ankara ve İzmit hattında büyüdü. 1987 yılında yazar olmaya karar verdi. İki sene sonra, ilk yazılarından ve şiirlerinden oluşan defteri "Yarını Bekliyorum" amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltıldıktan sonra ciltlenerek kitap haline getirildi. Bu çalışma, kısa sürede ailenin en çok okunanlar listesinin üst sıralarına yerleştiyse de edebiyat dünyasında pek ses getirmedi. 1997 yılında gazeteci olmaya karar verdi; beş sene sonra da Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü'nden mezun olarak İstanbul'a yerleşti. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazdı, reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 yılında Barselona'ya yerleşti. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011, ikinci romanı Rüyalar Anlatılmaz ise 2012 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Sosyal Medya: instagram.com/nnerminyildirim
320 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Sevgileri yarınlara bıraktınız Çekingen, tutuk, saygılı. Bütün yakınlarınız Sizi yanlış tanıdı. Bitmeyen işler yüzünden (Siz böyle olsun istemezdiniz) Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi Kalbinizi dolduran duygular Kalbinizde kaldı. Siz geniş zamanlar umuyordunuz Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek. Yılların telâşlarda bu kadar çabuk Geçeceği aklınıza gelmezdi. Gizli bahçenizde Açan çiçekler vardı, Gecelerde ve yalnız. Vermeye az buldunuz Yahut vakit olmadı.... Evet, erteledik...Önce çocuklarımızın başını okşamayı, onlara vakit ayırmayı, sevgimizi sonuna kadar göstermeyi, erteledik.. Sevgisiz, mutsuz, ruhsuz, hayali arkadaşlar ile konuşan onlarla paylaşan, herkese boş gözlerle bakan duygusuz çocuklar yetiştirmeye başladık. Annemizi, babamızı, eşimizi, dostumuzu erteledik...Önce bayramdaaan bayrama ziyaret sonra onlarda bitti yılda bir görsek yeter, dedik. Merhabalarımızı, günaydınlarımızı, nasılsınlarımızı erteledik... Ahhhh ! Nasıl da çok nasıl da bitmeyen işlerimiz vardı. Telâşların koşturmacanın içinde bi' baktık ki hayatımızı erteledik.. Şu her şeye yetişme telâşı içinde ne çok şeyi kaçırdık. Kendimizi ve sevdiklerimizi nasıl da yarım bıraktık. Hayat kelimesinin sözlük anlamını değiştirdik. Artık " Hayat = Keşke daha önce yapsaydım, gitseydim, sevseydim, söyleseydim..." bizim için. Gidenin ardından hep bi' bitmeyen pişmanlık... " İnsan kendini sevmeyi bilmeyince, başkalarınca sevilebileceğine de ihtimal veremiyor işte. " dedi Adalet. Mutluluğun anahtarı dediğim kelimeyi ne güzel yorumladı. " Kendini sev, özüne değer ver."derim hep çünkü insan kendini sevince kimseden bir beklentisi olmuyor ve beklenti yoksa mutsuzluk size uğramıyor. Sürekli bir anlam arayışı içindeydi Adalet. Onunla birlikte mutlu oldum onunla mutsuz. Kurgunun içinde bir yerlere sıkıştırdım kendimi hikâyeye dahil oldum sardım sarmaladım Adaleti, ben yanındayım ben seni seviyorum,dedim. O görmedi ama ben ona DOKUNDUM. Bütün sayfaların altını çizmek istedim. Bütün satırlarda tanıdık bir his, tanıdık bir yüz, tanıdık bir ses tuttu yüreğimden... Sonra o kadar yoğun o kadar anlamlı mesajlar vardı ki " Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. " diyen bir toplum olduk... Olmayın ! dedi yazar. Her türlü pisliğe şahit olup (taciz, şiddet, her türlü ahlaksızlık haksızlık) ben görmedim duymadımcı, suya sabuna "DOKUNMADAN" yaşayanlardan, susanlardan, korkanlardan, ezilenlerden, bilmiyorumculardan olmayın, diye bas bas bağırdı Nermin Yıldırım. Velhasıl demem o ki ; Birilerinin hayatına dokunun, duygularına dokunun, varlığına dokunun, hayatı ertelemeden anın tadını çıkara çıkara hissederek yaşayın.. Çünkü yaşayabileceğimiz başka bir hayat yok... Ve bu satırları çerçeveleyip kalbime astım; " Mucizelerin bile inanacak birine ihtiyacı yok mu? "
Dokunmadan
8.6/10 · 3.188 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
424 syf.
·
5 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler...
Şimdi artık kelimeler yetersiz anlamı yok Yitirmişiz anılarla beraber faydası yok Gel bunları bırakalım artık bir tarafa Gerçeği görmeliyiz dostum başka çaresi yok.. Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler.... Hangimiz ansızın radyoda çalan Sezen 'in şarkısında kaybolmadık ? Geçip giden yılları geri çağırmadık. Söyleyemediklerimizi söylemek için çırpınmadık. Ya da yapmasaydım, sarılsaydım, dokunsaydım, kaybetmekten korkmasaydım, haykırsaydım, keşke yapsaydım, sussaydım, içime atmasaydım saçıp dökseydim ortalığa.. demedik... Ben demedim, yaptığım ya da yapmadığım hiçbir şeyden pişman değilim demeyin.. Keşkeleriniz var, biliyorum ben, itiraf edin... Sayfaların arasında oradan oraya savruldum ben. Hıçkıra hıçkıra ağladım da ağız dolusu küfürüde bastım. Kendimden etrafımda yaşananlardan anılar geldi aklıma dalgalı denizlere battım çıktım. Analığımdan mıdır nedir bu hikâye beni çok hırpaladı. Süreyya 'dan nefrette ettim ama kıyamadım da aldım dizime saçlarını sıvazladım bilmediği annesinin kokusu olayım istedim. Annesiz sevgisiz büyüyen çocuklar taş oldu geldi böğrüme oturdu. Sadece bu olsa iyi.. tacize uğrayıp sesi çıkmayanlar, intihar eden kadınların yüreği "cız" ettiren hikâyeleri, son bakışı aklımızdan çıkmayan Eren'lerin hikâyesi, ülkemizin kaçınılmaz gerçeği olan depremler( '99 depremini çok şiddetli yaşamış ve unutamayanlardanım) amaaannn daha neler neler.. Velhasıl ; eveeet hayat her zaman insana gülmez... Ama ne bileyim azıcık da biz mi gıdıklasak ???
Unutma Beni Apartmanı
Okuyacaklarıma Ekle
456 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Bu kitabı okuduktan sonra ikna oldum ki ben evsizmişim. Her şey 2006 yılında üniversiteye gitmek üzere evden ayrılışımla başlamış. Başlamış diyorum çünkü evsiz oluşumun farkına bu kitapla vardım. Evsizim derken on beş yıldır tabiki sokaklarda kalmadım. Aslında ev olmayan ama benim ev sandığım evlerde kalmışım.. Bir minderden diğerine, bir evden öbürüne gidişler, toplanan bavullar, vedalaşılan arkadaşlar, geride kalan şehirler, tren kompartımanları, otobüs koltukları, koridor boşlukları, pencere kenarları, camdaki buğuya yazılan isimler, süzülen yağmur damlaları, gece karanlığında parlayan uzun yol ışıkları, gidişler, gidişler, gidişler... Koparak, sancıyarak, her defasında bir parçayı daha geride bırakarak gidişler ve her varılan yeri yuva bellemek için ısrarlı direnişler. Yeni şehirler, yeni evler, yeni yüzler, yeni açılan bavullar, kurulan odalar , yeni baştan tanışılan arkadaşlar, edinmeyi bekleyen yeni alışkanlıklar, kendini sevdirmek için yeni telaşlar, içinden kışkışlamaya çalıştığın öksüz duygular, içine yeni girdiğin fotoğraflar, her fotoğrafta burnunun direğini sızlatan o misafirlik duygusu, olur olmaz yakana yapışan korkular...Derken çerçeveletecek vakit bile bulamadan apar topar yeniden içinden söküldüğün fotoğraflar, toplanan bavullar, gelişigüzel vedalar, tren kompartımanları, otobüs koltukları, koridor boşlukları, pencere kenarları, camdaki buğuya yazılan isimler..... Herkesin içinde başka türlü bir ev hayali. Bir çatı, bir yuva, bir sevgili, bir dost, bir ben hangi kisveye bürünürse bürünsün, içine girip sığınabileceği, orada kendini güvende hissedeceği, imkansız bir huzur telakkisi. İşte o huzurun terkibi kimimiz için envanterlerde anılmayacak denli tali, ruhi bir reçeteden ibaretti. Tam da böyle olduğu için bazılarımız ısıtmayı beceremeyen evlerimizi yakıyor, bazılarımız da ısınmayı çoktan geçmiş, hiç değilse donmamak için başımızı sokacak bir dam arıyorduk.. Neydi peki ev sahiden? Yeri geldiğinde tren kompartımanlarını, gemi kamaralarını, sokak banklarını, kaplumbağaların kabuklarını, ihtiyarların hatıralarını, çocukların umutlarını yuva yapan neydi? Sığındığımız yer miydi yuva? Gittiğimiz mi, terk ettiğimiz mi, döndüğümüz mü yoksa? Ev dediğimiz, dört duvar değil ki, orada sizi sevecek, saracak biri.. Var mıydı peki? Anladım ki yuvaya çeviremesem de evler kurmuştum, gerçeği söyleyemesem de hikayeler yazmıştım, sarılmayı beceremesem de dostluklar edinmiştim. Ömrüm boyunca kurmuş, yıkmış, sonra başka bir yerde yeniden yapmış, nereye gidersem gideyim ayakta kalmış, o inatçı ayaklarla bir şehirden öbürüne, öbüründen diğerine...Bu da bendim işte. Yapamayan kadar yapmayı bilen de...
Ev
8.6/10 · 1.536 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
320 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
Selam herkese, Masumiyetinizi kaybettiğiniz, işlediğiniz ilk suçu hatırlıyor musunuz? Ben de düşündüm bunu. Aklıma bir sürü anı geldi, ben doğuştan azılı bir suçluymuşum meğer :) Daha benim hatırlamadığım yaşlarda, misafirliğe gittiğimizde evdeki beğendiğim tespihleri alıp annemin çantasına atarmışım. Kendimi savunmak için demiyorum ama bence masum ve tatlı bir hareket :) O zaman kimse her beğendiğim şeye bu kadar kolay ulaşamayacağımı söylememiş tabi. Çocuk aklı basit çalışır: Beğendiysen senindir. Bakkaldan annem için sakız aşırmalarımı da saymıyorum çünkü haklı sebeplerim var. Birincisi sakızlar alabileceğim hizaya konmuştu ve kimse onları parayla almam gerektiğini söylememişti, bedava sanıyordum :) İkincisi kendim için değil annemi mutlu etmek için yaptığım bir eylem olduğu için bence özünde hala masumiyeti barındırıyordu. İlerleyen zamanlarda arkadaşlarıma bir şeyler ısmarlamak için evden para aşırmalarım da yine bu masumiyeti ve iyi niyeti barındırıyordu. Bu yaşlardaki çocuklar yaptıklarının hırsızlık olduğunu bilmezler sadece dürtüsel hareket ederler. Ben de hep birilerini memnun etmeye çalışan küçük bir kız çocuğuy(d)um. Masumiyetimi kaybedip ilk işlediğim suçu düşününce, aklıma 5 yaşlarındayken hayal meyal hatırladığım bu anı geldi: Mahalleden kim olduğunu bile hatırlamadığım bir arkadaşımla duvara yaslı duran demir kepenklere tırmanma oyunu oynuyoruz. Arkadaşım tırmanırken birden kepenkle birlikte geri düşüyor ve kepengin altında kalıyor. Tabi avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor ve annelerimiz cama çıkıyor. Çocuğunu o halde gören annesi bana bağırıyor "Koş yardım et!" diye. Ama ben koşmuyorum. Yardım etmiyorum. O anki çocuk aklımla ne düşünerek böyle yaptım bilmiyorum ama gidip de o kepengi kaldırmamıştım. Arkadaşımı kıskanıyor muydum, bir hareketine mi kızmıştım, korkmuş muydum bilmiyorum ama bu benim bilerek yaptığım ve kendimi suçlu hissettiğim ilk anımdı. Hala her hatırladığımda hissettiğim bu suçluluk duygusunu sonraki zamanlarda da sıkça yaşadım ve "Neden o anda gerekeni yapmadım?" diye kendimi suçladığım zamanlar çok oldu, hala oluyor. İtiraf etmeliyim ki başlarken kitabın beni bu kadar etkileyeceğini düşünmemiştim. Hatta kitabın sonuna, Sadi Seber'in mektup kısmına gelene kadar da bana vasat bir romantik komedi/dram filmi tadı vermişti. Yazarın kullandığı edebi dil oldukça akıcıydı evet ama halk ağzından, yer yer argodan oluştuğu için ve bazı yerlerde kamyon arkası denebilecek kıvamda özlü sözler barındırdığı için bana göre kitabı basitleştirmişti. Ancak kitabı, konusu ve karakterlerin ruh halleriyle bir bütün olarak ele alınca bu üsluba alıştım ama yine de bana hitap ettiğini düşünmüyorum. 1 puanı da oradan kırdım :) Bir kitap bende yoğun duygular hissettirirse inceleme yazmaya kalkışıyorum. Bu yüzden kitabın içeriğinden değil bana hissettirdiklerinden bahsetmek daha doğru olur. Hani bazı kitapları okuduktan sonra içinize bir şeyler oturur ya, kitabı bitirdikten sonra benim de içime bir yumru oturdu. Başka bir zaman okusam bu kadar etkilemeyecekti belki ama umuda, güzel bir şeylere tutunma ihtiyacı hissettiğim bu günlerde, bu kitap beni taa yukarılara çıkarıp aşağı bırakmış gibi hissettim. Bıktık yav bir değişiklik olsun, tamam hadi her şey güzel olacak derken bir anda duvara toslamış gibi hissettim. Bir çocuğun anne-babasından göremediği sevgi eksikliğinin; yetişkinlikte karakterine zararlar verdiğini, çekingenlik, içe kapanıklık, suçluluk, güvensizlik, bağlanma korkusu vs. gibi bütün hayatını etkileyen psikolojik sorunlara yol açtığını güzel bir şekilde yansıtmış yazar. Ölümcül bir hastalıktan kurtulup hayata yeni bir sayfa açmak isteyen Adalet'in, çocukluğunda işlediği ilk suçu hatırlayıp bundan pişmanlık duyması ve bu suçu telafi etmek için yollara düşmesini konu alan, yer yer toplumsal sorunlara da dokunan bir romandı. Ben kitaplarda genellikle arka planda kalmış ve çoğunlukla erkek karakterlerle daha fazla empati kuruyorum. Her hikâyede de mutlaka bir yanan oluyor :) Bu hikâyede yanan da Sadi Seber oldu. Bütün içtenliğimle üzüldüm ona ve kitabın sonunda da bu karakterin geçiştirildiğini düşündüm bilmem diğer okuyucu arkadaşlar nasıl düşünür? Duygusal bir ponçik olmak isteyenler için güzel kitap, sürükleyici, çabuk okunuyor. Okuyacaklara iyi okumalar dilerim, geri kalan yarışmacı arkadaşlara da başarılar dilerim. Hoşçakalın
Dokunmadan
8.6/10 · 3.188 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
456 syf.
·
25 günde
·
10/10 puan
Benim evim, yollar.
Ev, deyince duvarlardan oluşmuş beton yığınları gelir aklımıza değil mi? Oysa, en iyi evi olmayan biri bilir çok daha fazlası olduğunu. Bir evin ev olması için, bir çatıya, bir betona ihtiyaç duymadığını. “Evim sensin.” romantizmine girmeyeceğim korkmayın. Çünkü çok daha fazlasıdır bir ev. Herkese göre tanımı değişkenlik gösteren güvenli bir sığınaktır. Kimine göre ev; içeriye adımını attığı an tüm kaygılardan soyunduğu yerdir. Kimine göre en geniş ovalardan daha özgür olduğu bir yer, tüm yorgunluklarını dindiren sıcak bir ses, dünyanın en güzel yiyeceklerinden daha güzel gelen sıcak bir çorba kokusudur. Dünyanın en zengin insanlarından bahsediyorum, evet. Bir de bunun aksi yerler var: dışardan ev gibi görünen ama insana ıstırap veren mekânlar. Ne kaçmak mümkündür ne de kalmak. Onlar belki de yolda yürürken, kapının eşiğinde beklerken daha çok evinde hissederler kendilerini. Yolda olmayı severler. Çünkü yolda olmak, aramaktır. Bulacağı umudunu taşımaktır. Bu umut, diri tutar onları. Kimilerine göre ise o ev: ölümdür. Yolculuğun sonu oraya çıkacaktır. Çoğu insanın en az aklından bir kez geçen o düşünce. Ne yapsa da bir yere sığamazlar. Yaşamak isterler ama nefes almaktan öteye geçemezler. Bir tek elin saçını okşamamasına düşmandır, tüm insanlara düşman olmaya, sevilmemeye yeter de artar bu. Atılgan, dünyada dayanılacak tek şeyin ‘sevgi’ olduğunu söylerken bu insanlar sevgisizlikten ölüneceğine inanırlar ve evlerine böyle giderler: ölerek. “Denizde boğulmak bir kerelikti, yaşarken boğulmak bitmiyordu.” Güçlü olmak; yaşayarak ölmektir belki de. Ölene kadar aramaktır. Kimilerinin evi, bulamamaktır. Arayış anına kurduğu, umutlarla inşa edilmiş bir çatı, bulabileceği tüm evlerden daha görkemli olabilir. Kimisi de evi çocukluğunda bulur. Küstürülen, savunmasız o küçük çocukla barışarak, ondan af dileyerek kaybettiğine yeniden kavuşur. Kimine göre, bırakmaktır ev. Hiçbir tutamamağı olmamaktır. Vazgeçiştir. “Bir şeyleri elimde tutmak için uğraşmaya inanmıyorum artık. Bırakmaya inanıyorum. Ben artık tutmayayım, sıkmayayım, endişe etmeyeyim, öyle kendi haline bırakayım her şeyi, kalacakları varsa kalsınlar, gideceklerse de gitsinler istiyorum.” Evini arayan Seher’in hikâyesi anlatılıyor bu kitapta. Yazar, hüznü ve mutluluğu harmanlayıp, en akıcı hali ile sunmuş bizlere. Yazarın okuduğum son kitabı olmasından mütevellit hiç bitsin istemedim. Bir Nermin Yıldırım bağımlısı olarak, tavsiye derim.
Ev
8.6/10 · 1.536 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
336 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Ciğerimiz Kalmamıştır!
"Herkes neden her şeyi bilmek istiyor ki? halbuki bildiğinin ağırlığıyla ezilir insan. Bildiğine ya teslim olur, ya kurban" Şahane bir Nermin Yıldırım romanı. Öncelikle değerli tavsiyesiyle, beni bu eserle buluşturan Sevgili Badim
Fahrettin B.
Fahrettin B.
'ye teşekkürlerimi borç bilirim. Kitabın dilini genel olarak sevdim. Heyecanınızı diri tutarak merak uyandırıyor, sıkılmadan okutturuyor kendini. Aynı anıları paylaşanların hafızalarında, olayların nasıl farklı yer ettiğine şahit olmak da çok güzeldi. Betimlemeler başarılıydı. Hatta o kadar başarılıydı ki, Perihan'ın çocuk düşürmeye çalıştığı bölümleri zıplaya zıplaya geçtim. Anayurt Oteli'ndeki Zebercet'i, Dünya Ağrısı'ndaki Mürşid'e çok benzetmiştim. Dünya Ağrısı'nın Mürşid'i ile de bu hikayenin Veysel'i aynı derdin dermansızları. Hayata baştan "yenik" başlamasına neden olan iç sıkıntısını, sadece oralarda bulunmak zorunda kalanlar bilirler. İşte bu üç karakterin ortak kesişim kümesi bu konu. Eleştirdiğim kısım ise, 8-9 farklı anlatıcı vardı eserde. E olayları sürekli farklı kişilerden dinledik. Olayları gören göz farklıydı ama üslup neden hep aynıydı? Farklı anlatıcıda farklı bir üslup kullanılmasını yeğlerdim. Bir de Pilar'ın dışarı çıkıp eve geri dönmesine kadar olan süreçte, Müesser Ablanın rüya defterini bir solukta okumasını çok garipsedim. (Demek ki o kadar kalın bir defter değilmiş.) Kocasının nerede olduğunu bulmak için, ülke değiştirecek kadar gözükara eşinin elinde nasıl oluyor da bu kadar sündü o rüya defteri anlayamadım? Eleştirdiğim detaylar dışında kusursuz bir romandı. Her şeyiyle beğendiğim bir eser oldu. Bazı kısımlarda tozdan dolayı gözlerim dolmuş olabilir.. "Tavsiye eder misiniz?" diye soracak olanlara şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun, okutturun. İyi okumalar dilerim :)
Rüyalar Anlatılmaz
Okuyacaklarıma Ekle
456 syf.
·
5 günde
·
Puan vermedi
Hiç bir yazarın zihninizi okuduğunu düşündüğünüz oldu mu? Yazılan cümleler içinde hem kendinizi görürken hem de kaybolduğunuzu hissedip ne yapacağınızı şaşırdınız mı? Ben ne zaman Nermin Yıldırım okusam tam olarak bunları hissediyorum. Ev, kendi çekirdek ailesi ile birlikte yaşayamayan bir kız çocuğunun, başka evleri yurt edinmeye çalışmasını konu ediniyor. Ama nasıl konu edinme! Öyle gürültülü geçimsiz aile hikayelerinden ziyade detaylarla bezenmiş bir kurgu. Çekilen bir aile fotoğrafının, uzatılan bir tuzluğun, okşanmayan bir saçın hikayesi daha çok. Kurgu 3 koldan ilerliyor. Bir yandan bi' şehirden başka bi' şehre yürüyüş yapılırken karşılarına çıkan insanların hikayeleri ile zenginleşirken, bir yandan karakterimiz geçmişindeki bazı anılara dönüyor, bir yandan ise, benim en can alıcı bulduğum, daha önce gitmiş olduğu terapi seanslarını hatırlayarak ilerliyor. Ve bu üç kolun birleşimi sonucu bütüncül bir karakter ve hikaye ortaya çıkıyor. Fiziksel bir yolculuk esnasında, kendi içimize dönebildiğimiz, olayları dramatize etmeden mutluluğun küçük şeylerde saklı olduğunu (dolayısıyla bu küçük şeylerin yapılmadığındaki mutsuzluğunu) anlatan bu kitabı ben çok severek okudum. Sadece yazarın anlatmak istediği derdini yer yer didaktik bulduğumu söylesem de, kurgunun akışına kendimi bıraktığımda bu durum beni çok fazla etkilemedi. Nermin Yıldırım'ın içe dokunan, bir yandan üzerken bir yandan güldüren kalemiyle tanışmanız dileğiyle. İyi okumalar.
Ev
8.6/10 · 1.536 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.