En eşkin atın bile an olur soluğu kesilir, en kuvvetli nefer bile bir yokuşta ' bir yükle stop ederdi. Pistonların boşa döndüğü, çabaların işe yaramadığı durumlardan birinin eşiğinde idi Türkiye
"Şimdi biz uçurumun kenarında oturuyoruz ve aklımıza ölüm geliyor. Ama yalnız biz değil, herkes uçurumun kıyısında oturuyor, tıpkı böyle dimdik, dibi karanlık ve uğultulu, kayaları bilenmiş kasaturalar gibi sivri sivri bir uçurumun kıyısında...
Bütün millet öyle. Padişah da. Herkes herkesi iteleyiverir istese...”
Bir bir ve birbirlerinin peşi sıra ölüyordu "sahne şöhretleri” ve "siyasî kudretler”. Hepsi de bir "kasr” kuruyor ve
hepsi de bu kasrı bırakıp gidiyorlardı. Ebedî olan kumrulardı: Ku, ku, ku, ku? İtibarlar, şaşaalar, el pençe divan etraf ve sözün, arzunun mutlak geçerlikleri için "ku, ku, ku, ku” diye dem çeken kumrular.
"Büyük Hayyam'ın bir rübâisidir bu. Bak ne diyor. Muhteşem bir şato varmış vaktiyle. Kuleleri ve duvarları gökyüzüne yükselirmiş. Ülkenin büyük adamları bile oraya, bu şato sahibinin eteğini öpmek için giderlermiş. Ama şimdi, bir kumru, aynı şatonun, dünyaya tepeden bakan saçaklarında, ku ku.. ku ku.. ku ku diye ötüyor. Nerede, nerede? O ihtişam o kudret nerede?”
"Akıldan üstün, akla hükmeden bir şey var. Mizaç. Değişmeyen, insanın bırakamadığı, insanın kendisi olan budur. Bu, Allah'ın bastığı damgadır. Bir müddet için gizleniyor, hatta düzeltilmiş, tahsil ve terbiye ile değiştirilmiş zannediliyor. Ama ânı gelince derhal ve noksansız olarak ortaya çıkıveriyor."