“Bu insanın son yıllarda nasıl bir çaba içinde yaşadığını bilmiyorsunuz. O anıyı bastırmak için sarf ettiği güçle dağlar yerinden oynatılırdı. Bir insanın hayatta deneyebileceği en zor şeyi denedi. Ne yaptı, biliyor musunuz? Aklıyla bir duyguyu öldürmek istedi. Tıpkı insanın sözler ve prensiplerle bir dinamit parçasını patlamamaya ikna etmesi gibi.”
“Onun etrafında bir yalnızlık seziyordum; sanki bu insan Kuzey Kutbu’nda yaşıyordu. Yalnızlık ve sükûnet, hazin bir sükunet. Anladım ki bu adam artık hiçbir şey istemiyordu, ne mutluluk ne de başarı, evet, hatta belki yazmak bile istemiyordu, tek istediği dünyayı, sadece ve sadece hakikati tanımak ve anlamaktı.”
“Bu imkânsız” dedi. “Sizi hiç terk etmedi ki. Bu yüzden imkânsız. Sadakatsizlik eden birini geri getirebilirsiniz. Fakat zaten hiçbir zaman gerçek anlamda ve nihai olarak sizin olmamış birini... Hayır, imkansız.”
“Ve bu yüzde ne garez ne de özlem olduğunu, bu yüzdeki her şeyin kül olup silindiğini, bu yüzün her şeyi bildiğini ve hiçbir şey istemediğini söylemişti; ne cezalandırmak ne bağışlamak, hiçbir şey, hiç ama hiçbir şey. Böyle olmak lazım, demişti heykelin önünde. Bu, insanın nihai kusursuzluğuymuş; bu kutsal kayıtsızlık, bu mutlak yalnızlık, bu acıya ve sevince sağırlık.”