F.A.Z.’ın Hikâyecilik Enstitüsü: Salakları Öldürmek adlı kitabı, yalnızca bir hikâye anlatmıyor; anlatının kendisini, anlatma eylemini ve bu eylemin ardındaki niyeti masaya yatırıyor.
Kitap, bir “hikâyecilik enstitüsü”nde geçiyor. Bu enstitü, hikâyeler üzerine çalışan, karakterleri gözlemleyen, anlatının sınırlarını test eden bir merkez olarak tasarlanmış. Burada görevli yazarlar ya da gözlemciler, farklı karakterleri analiz ediyor, onların hayatlarına dair hikâyeler kuruyor ama bu kurgu her zaman pasif kalmıyor: Hikâyeler yazılırken aynı zamanda karakterlere müdahale ediliyor. Yani anlatmak, aynı zamanda değiştirmek anlamına da geliyor.
Baş karakterimiz —ve aynı zamanda anlatıcımız— bir süre sonra kendi anlatısının sınırlarında sıkışıyor. Kim kimi anlatıyor? Kimin hikâyesi gerçekten kime ait? Bunlar giderek belirsizleşiyor. Bu yapay ve steril enstitü atmosferi, zamanla bir tür kâbusa dönüşüyor.
Samuel Beckett’in şu cümlesi bu atmosferi çok iyi özetliyor:
> “Hiçbir şey olmuyor. Kimse gelmiyor. Kimse gitmiyor. Korkunç bir şey bu.”
Bu durağanlık, kitabın anlatı akışını belirleyen temel duygulardan biri. Karakterler sürekli konuşuyor, düşünüyor, gözlemliyor ama olaylar ilerlemiyor gibi. Bu da kitabı klasik bir kurgu olmaktan çıkarıp deneysel bir metne dönüştürüyor.
Virginia Woolf’un “Kurgu, gerçeğin içindeki gizli damarları ortaya çıkarmalıdır.” cümlesiyle de örtüşen biçimde, F.A.Z. kurmacayı bir yüzey değil, bir derinlik aracı olarak kullanıyor. Gerçekliği yeniden üretmiyor, onun arka planını deşiyor. Bu da anlatıcının tarafsızlıktan uzak, karakterlere dokunan, onları etkileyen bir figüre dönüşmesine neden oluyor.
Kitap boyunca okur, sadece olan biteni anlamaya çalışmaz; kendisini de sorgulamaya başlar. Hikâyedeki suskunluklar, bastırılmış hakikatler, aslında