Şehir, metalik bir iniltiyle genleşiyordu. Tramvay rayları, ıslak asfaltın üzerinde paslı birer yara izi gibi uzanıyor; kalabalık bu yaraların üzerinde, birbirine çarparak, birbirini görmeyerek akıyordu. Kimsenin kimsenin yüzüne bakmadığı, herkesin bir yere yetişirken aslında hiçbir yere varamadığı o gri saatlerdi.
Anderson istasyona indiğinde, şehrin o meşhur, pırıltılı vitrininden çoktan düşmüştü.
Başında kenarları tüylenmiş, rengi solmuş koyu bir bere vardı. Günlerdir taranmamış saçları berenin altından düzensiz tutamlar halinde sarkıyordu. Üzerindeki palto, bir zamanlar terzi elinden çıkma bir zırh gibi dursa da şimdi omuzları çökmüş, yakası tozlanmış, sol omzunda belli belirsiz bir leke peydahlanmıştı. Elinde ise bir zamanlar "adaletin kılıcı" olarak anılan, deri evrak çantası vardı.
Çanta hâlâ pahalıydı; derisi kaliteli, dikişleri sağlamdı. Ama onu taşıyan el titriyordu. Çanta artık bir güç simgesi değil, içindeki geçmişin ağırlığıyla Anderson’ı yere çeken bir çapaydı.
Turnikeden geçerken görevli duraksadı. Kartı okuttuğu halde Anderson’ın yüzündeki o sakal gölgesini, uykusuzluğun oyduğu yanaklarını süzdü. Sanki sistem bir hata vermiş gibiydi. "Geç," dedi görevli, ama sesi bir insana değil, bir fazlalığa hitap eder gibiydi.
Arkasındaki genç kız, Anderson’ın eskimiş paltosuna bakıp çantasını refleksle kendine doğru çekti. Yanından geçen takım elbiseli bir adam, omzuna çarpınca hemen cüzdanını kontrol etti.
Kimse onu tanımıyordu.
Oysa yıllar önce, bu şehrin dev ekranlarında onun yüzü vardı. Mahkeme salonlarında kurduğu tek bir cümle manşetleri değiştirir, "Dahi Anderson" başlıkları atılırdı. Şimdi ise bir metro vagonunun köşesinde, paslı metal direğe tutunmuş, görünmez bir lekeydi.
Vagon sarsılarak hareket ettiğinde, Anderson camdaki yansımasına çarptı.
Bir an