Kemal’in yaşadığı şey düz bir “aşk” değil.
O ilk anda Füsun’a duyduğu çekim gerçek. Gençliğin, arzunun, tesadüfün yarattığı bir kıvılcım var. Ama roman ilerledikçe o duygu değişiyor. Saf bir sevgi olmaktan çıkıp takıntıya, sahiplenmeye, zamana direnme arzusuna dönüşüyor.
Kemal Füsun’a mı âşık?
Yoksa Füsun’la yaşadığı o “en mutlu an”a mı?
Bence Kemal’in asıl âşık olduğu şey Füsun’un kendisi değil; onunla birlikteyken hissettiği o eksiksiz mutluluk yanılsaması. Füsun kaybolduğunda, Kemal onun yerine hatıraları koyuyor. Eşyaları biriktiriyor. Sigara izmaritlerini saklıyor. Evdeki çatalı, tokayı, tuzu… Çünkü Füsun’u değil, zamanı kaybetmiş durumda.
Gerçek aşk sevdiğinin özgürlüğünü ister.
Kemal ise Füsun’u hayatın içinde özgür bir kadın olarak görmekten çok, onu bir müzenin vitrininde donduruyor.
Sekiz yıl boyunca akşam yemeklerine gidip gelmesi sevgi mi, yoksa kendini cezalandırma biçimi mi?
Bir insan sevdiği kadının evliliğini izleyip bunu “umut” diye taşıyorsa, orada aşkın içine egonun gölgesi düşmüş demektir.
Füsun Kemal için bir kadın olmaktan çıkıyor; bir hatıra nesnesine dönüşüyor.
Peki Füsun?
Başlangıçta evet… Füsun da Kemal’e âşıktı. Genç, etkilenmiş, görülmüş olmanın heyecanını yaşayan bir kızdı. Kemal onun için hem bir hayran, hem bir kapı, hem de başka bir hayat ihtimaliydi. O ilk günlerde karşılıklı bir çekim var. Bunu inkâr etmek mümkün değil.
Ama sonra Kemal nişanlanıyor. Füsun ortadan kayboluyor. Gurur devreye giriyor. Kırgınlık devreye giriyor. Hayal kırıklığı devreye giriyor. Ve bir kadın kırıldığında, aşk aynı kalmaz.
Yıllar sonra akşam yemekleri döneminde Füsun’un duygusu saf bir aşk gibi durmuyor. Daha çok hesaplaşma, kontrol, bekletme, kendini geri kazanma isteği var. Kemal’i sevmiş olabilir. Ama Kemal’in yaptığı seçim onu sevginin