Masumiyet Müzesi

·
Okunma
·
Beğeni
·
21.384
Gösterim
Adı:
Masumiyet Müzesi
Baskı tarihi:
Şubat 2017
Sayfa sayısı:
465
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750826146
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Masumiyet Müzesi
Masumiyet Müzesi
Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk’un kitabı Masumuyet Müzesi, 2008 yılında yayımlanmıştır. Orhan Pamuk, kitabı kızı Rüya’ya ithaf etmiştir. Yazar bu kitabı on yıllık çalışma sonucunda oluşturduğu bilinmektedir.
Kitap New York Times tarafından “2009 Yılının En İyi Kitapları” listesinde yer almaktadır.
Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’ni yayımladıktan sonra 2012 yılında bu romandan esinlenerek romanla aynı adı taşıyan müzeyi hayata geçirmiştir. Müze, İstanbul’da kurulan ilk şehir müzesidir.
Müzede İstanbul’da yaşanan, 1970’li yıllardan 2000’li yıllara kadar uzanan bir aşk hikayesinin anlatıldığı objelerin yanı sıra 1950’li yıllarından itibaren gündelik hayatımızda kullanılan pek çok sayıda obje yer almaktadır.
Masumuyet Müzesi 2014 senesinde Avrupa Müze Forumu tarafından “Avrupa Yılın Müze Ödülü”ne layık görülmüştür. Kitap, aynı zamanda “Hatıraların Masumuyeti” ismiyle beyazperdeye uyarlanarak Venedik Film Festivali’nde izleyicilerle buluşmuştur.
1975 yılında başlayan hikayede varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal’in uzak akrabası Fisun ile yaşadığı aşk anlatılmaktadır.
Herkes bilsin çok güzel bir kitap okudum…

Nereden, nasıl, hangi şekil kitap hakkında düşüncelerimi anlatacağımı bilemiyorum. Bir kentteki bir devrin başarılı bir şekilde anlatılmasını mı anlatayım, takıntılı, hayatını güzel bir kadına indekslemiş ve çevresindekilerin ne diyeceğini artık hiç önemsemeyen aşık bir adamı mı anlatayım, yoksa güzel, hafif de inatçı olan aşkın sembolü olan kadını mı anlatayım bilemiyorum. Var mı aramızda Füsun’u tanıyan, en azından bir kere görmüş olan veya büyüklerinden onu tanıdığını duyan, onun hakkında birkaç cümleyi birinci ağızdan duyan veya Füsun’a, Çukurcuma’daki o evlerine komşu olan? Kemal’i tanıyan, Kemal hakkında çevresinden onun yaptıklarıyla ilgili bir şeyler duyan, Kemal’in topladığı şeyleri duyunca, Zaim gibi şaşıran ve “Gerçekten de bu Kemal, Füsun Hanım’ın her bir şeyini toplamış mı?” diye şaşırıp tepki gösteren?

Kırık bir aşkın hikâyesini içindeki en ufak şeylere kadar sunuyor Orhan Pamuk ve o her bir şeyin de masumiyetini, anısını okutuyor. Kemal’in Füsun’a duyduğu yoğun aşkın, aşkın devamında gelip açığa çıkan baskın cinsel isteğin, kavuşamamanın ve kıskançlığın hayatları değiştirdiği bir aşk hikâyesi Masumiyet Müzesi. Aynı zamanda da İstanbul’un değişiminin, bir devrin anlatıldığı bir roman. 1960’lar ve devamında gelen Nişantası ve çevresindeki varlıklı ailelerinin (şimdilerde bu ailere yüksek sosyete de diyebiliriz) etrafında gelişen, modernleşme ve batılaşma isteklerinin hem haklı olarak gösterilip hem de eleştirildiği, bazı kısımlarda ise ahlak olarak sorgulanıp harmanlandığı bir eser de Masumiyet Müzesi. Romandaki ana üç konuyu Orhan Pamuk’un romanlarında yaptığı gibi madde madde sıralamam gerekirse eğer:

a) Kırık bir aşk hikâyesi olarak Orhan Pamuk aslında çok bilindik bir konu üzerine bu başarılı romanının inşasını kurmuş. Çok bilinmesinin sebebi de Yeşilçam filmleri tabii, ama Yeşilçam filmleri diye de burada okur Türk filmi havasında basit bir roman mı okuyacağız diye düşünmesin. Zaten Orhan Pamuk da bu benzerliği kitabın içinde saklamıyor, hem Kemal üzerinden hem de Feridun üzerinden Türk sinemasına, Yeşilçam filmlerine eleştirilerini yapıyor, en başta da bu yıllarda (konunun geçtiği tarih) neden bir sanat filmimiz yok diye sorgusunu da oluşturuyor. Masumiyet Müzesi’ndeki Yeşilçam benzerliği ise zengin bir işadamının sosyetik oğlunun tezgahtar bir kızla aşk yaşaması, yaşanılan aşkın hem sonuna gidilmesinin istenip aradaki farklardan ve belki de cemaatten gelecek tepkilerin fazlaca olması iken hem de yaşanılan aşkın özel aşk anlarının da sonuna kadar gidilmesi (burası b maddemiz) diyebiliriz. Ana hatlarıyla ne kadar da çok filmlerimize benziyor değil mi? Ama işte sanki burada Orhan Pamuk hem okura hem de o zamanların film yapımcılarına ders veriyor gibi. Zengin erkek ve tezgâhtar kızın aşk hikâyesi, cinsellikte sonuna kadar gidilip, kızın bekâretini kaybetmesi (filmlerde tabir böyle) ile sonuçlanmış olsa da çekilen filmlerimiz gibi değil de bu şekilde işlenmiş olmalıydı der gibi. Bu kısımlarda romanı kuvvetlendiren kısımlar ise en başta tabii ki de Kemal’in takıntılı ve yoğun aşkı ile Füsun’un güçlü (ama naif) kişiliği iken cemaatin de batılılaşma ve batılılaşmanın yanında gelecek dedikleri modernleşme.

b) Bu maddede ise Orhan Pamuk'un özellikle kitap içinde çokça yaptığı bekâret vurgusu diyelim. Hem kitabın geçtiği tarih olsun hem de yaşanılan aşkta maddi fark ve diğer zorluklar olsun bu konunun vurgusunu birkaç kez işlemiş. Bu maddede yazdıklarım belki bazı arkadaşlar için “spoiler” olarak görünebilir, ben yine uyarısını vereyim ama bana göre de “spoiler” sayılmaz, çünkü genel olarak kitabın ilk başlarında olan ve işlenen konular. Kim ne dersin desin, bence okuyan her kişi Füsun’u Kemal’in dairesine gittiğinde kendini Kemal’e bırakmasına bir yadırgama yani en azından neden bu kadar “kolay” ve çabuk olmuştur diye düşünmüştür. Zaten kitabın önemli parçalarından birinin, sorgularından birinin de bekâret konusu olduğu için esas olarak karşımıza çıkan konular, kızların kendilerini erkek arkadaşlarına herhangi bir gelecek düşüncesi olmadan teslim etmeleri, ya da gelecek düşünceleri olup evlilik sözünü teminat olarak görüp teslim etmeleri veya hiç etmemeleri de diyebiliriz. Ve tabii cemaatin yani dönemin burjuvazisinin de bu konuya bakışının işlenmesi diyebiliriz. Aslında OP burada aşk romanının içinde sosyolojik bir konuyu da ele alıp masaya yatırmış ve Kemal üzerinden hatta Kemal’in üzerinden birçok farklı görüşü vermiş. Yanlış anlaşılmasın Orhan Pamuk bu kısımda asla tek bir görüş verip kendi görüşünü okura empoze etmeye çalışmıyor, her romanında dediğim gibi her bir tarafın görüşünü kendi ağızlarından, hatta kısım kısım katı bir şekilde de verip kararı okura bırakıyor. Öncelikle ben burada teslim etme filan derken herhangi bir şekilde kendi düşüncemi belirtmiyorum, hiç yok hatta incelememde, sadece kitaptaki geçen havayı birebir vermek istiyorum.

c) Saplantılı aşk ise bana göre kitabın en büyük gerçeği. Takıntılı da aşk da diyebiliriz. Güzel, gerçekçi hatta naif bir aşk hikâyesi ama içine başarılı bir şekilde de Kemal’in saplantıları, takıntıları hatta kıskançlıkları da işlenmiş. Hele aslında kafasına en büyük şekilde takıp aslında yokmuş gibi düşündüğü olayların verdiği kıskançlık tanımlamaları ise çok başarılıydı. Kemal Füsun’u çok seviyor ve giderek de âşık olduğu kişinin sahip olduğu, dokunduğu ve kullandığı nesneleri çalması, o şeylerle özel anlar geçirmesi bu takıntının, bu saplantı aşkın başarılı bir şekilde kağıda dökülmüş. Kulağa pek normal gelmiyor aslında Kemal’in yaptıkları. Belki de hiç sevmeyeceğimiz hareketler de sergiliyor olabilir Kemal Basmacı. Fetişt bir aşkı da var diyebiliriz Kemal’in. Ama aslında çok iyi bir şekilde anlaşılıyor da Kemal, hak da veriliyor kendisine, aynen Merhamet Apartmanı’na gelen Füsun’a verilen, verilmesi gereken hak gibi. Sevdiğimiz kişinin kullandığı bir şey, ne kadar süre bizde olursa olsun, onu elimize aldığımızda koklamaya çalışıp, o ana, o duyguya geri dönmek istemez miyiz?

Ne dersiniz b maddesindeki görülen kızların sorunsalı ile c maddesindeki erkeklerin sorunsalı karşı karşıya derinlemesine incelenecek, aslında hak verilecek konular değil mi?

Orhan Pamuk, farklı bir eser ortaya çıkarmış. Roman olarak farklı olması kadar her bir eşyaya ayrı bölüm yazılması ile beraber romanın müzesinin kurulması da en büyük ve esas farklılığı. Dünyada yazar müzelerinin örnekleri var olsa da ülkemizde bir romanın müzesinin olması ve müzenin de aslında romanın içeriğine uyumlu olması hem edebiyat olarak çok güzel bir şey hem de ülkemiz adına çok güzel bir şey, tabii o da kıymetini biliyorsak. Tabii hem müze hem de roman olması hikâyenin boyutunu çift anlama taşıyor. Objelerle ruhu olan, şeylerin masumiyetini hissettiğimiz başarılı ve çok güzel bir roman.
"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."
Derin, manalı, hafizalara kazınan bir cümle ile başlıyor Masumiyet Müzesi. Ama başlarken birçok hissi de beraberinde sunuyor okuyucuya...
On yıllık bir emek ve çalışmanın ürünü bu güzel eser. Kitap ile birlikte müze fikri de çok önceden düşünülmüş ve Orhan Pamuk bunun için çok sayıda müze gezmiş.

Kemal'in anlatımından okuduğumuz kitabın bazı bölümlerinde Orhan Pamuk da dahil oluyor hikayeye. Kemal ve çevresi ile olan anılarını kendi ağzından anlatıyor bizlere.

Yakın zamanda nişanlanacağı Sibel adında sevgilisi olan Kemal, bir butikte rastlıyor Füsun'a. Uzaktan akraba olmaları, yaşlarının farkı, bir ilişkisinin olması gibi nedenler engelleyemiyor hislerini ve Füsun'a sırılsıklam aşık oluyor Kemal. Dolu dizgin geçen Füsun'lu günlerin sonrasında, saplantıya dönüşen bir aşk kalıyor geriye.
Her görüşmede bir eşyasını çalıyor Füsun'un ve yılların sonunda Merhamet Apartmanı'ndaki o daire 'müzelik' eşyalarla dolup taşıyor. Kavuşma ümidini hiçbir zaman yitirmeyen Kemal, her geçen yıl daha da artan bir aşkla seviyor 'güzelini'.

Okurken bu kadar da olmaz Kemal, vazgeç artık dedirtti bana Masumiyet Müzesi. Aşk uğruna bunca şeye katlanılır mı? Bazı aşklar 'hastalıklı' boyutlara ulaşırsa hangi taraf daha çok üzülür? Kötü başlayan her şey kötü mü biter? Kararlar insanın hayatını ne ölçüde değiştirir? Okuyan birçok kişi bu soruları sormuştur kendisine, inanıyorum. Bu nedenle sadece bir aşk hikayesi değildir Masumiyet Müzesi.

"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım."
Tüm o sayfalardaki duyguları, aşkı, çaresizliği, pişmanlığı anlatan tek bir cümle ile sonlanıyor Masumiyet Müzesi ve üzüyor bizleri.

1999 yılında müze yapma düşüncesi ile bir bina satın almış Orhan Pamuk. Ve kitapta Füsun'un oturduğu ev adresini verirken bu binanın adresini kullanmış. Füsun'un düşürdüğü kelebek figürlü küpeyi de müzenin logosuna taşımış. Füsun'u ziyaretlerinden topladığı 4213 adet sigara izmaritini, giydiklerini, takıları, mendili her şeyi biriktirmiş Kemal ve müzede hepsi sergileniyormuş. Mutlaka ziyaret edeceğim bir müze olacak Masumiyet Müzesi.
Yorumlarda, okuyanların sıkıldıklarını gördüm. Ancak tasvirler, açıklamalar renk veriyor kitaba bence. Devam edip, ilerledikçe okuduğuza pişman olmayacağınızı göreceksiniz.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.771 Oy)18.382 beğeni41.614 okunma2.744 alıntı175.194 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.398 Oy)12.994 beğeni33.250 okunma3.158 alıntı139.828 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.471 Oy)11.159 beğeni27.616 okunma1.522 alıntı145.170 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.250 Oy)8.564 beğeni27.509 okunma783 alıntı134.053 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.594 Oy)8.551 beğeni25.263 okunma2.335 alıntı109.174 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.302 Oy)8.751 beğeni24.361 okunma1.316 alıntı120.068 gösterim
  • Aşk
    7.8/10 (4.841 Oy)5.522 beğeni18.043 okunma868 alıntı92.776 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.279 Oy)7.634 beğeni20.655 okunma3.735 alıntı123.677 gösterim
  • Serenad
    9.0/10 (5.076 Oy)5.684 beğeni14.953 okunma1.648 alıntı64.448 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.173 Oy)7.742 beğeni21.782 okunma785 alıntı85.180 gösterim
Ne çektin be Kemâl, tabii bize de çektirdin bu arada. :)

Kitapta aşk var mı tartışılabilir, çünkü aşk herkesin kendince tanımlayabileceği bir duygu, durum. Bana göre aşk yoktu bu kitapta, hastalık, saplantı, takıntı vardı daha çok. Aslında aşk olmadığını düşündüren yazarın kendisi, bizi ortada bir aşkın olduğuna o kadar çok inandırmak istemiş ki, bu bende ters etki yaptı. Aynen kitapta Füsun’un "Kocamla evliliğimiz sadece resmiyetteydi aramızda bir şey yoktu.” dediğinde Kemâl'in; "Onca yıl ben de zaten böyle olduğunu düşünüyordum ama Füsun’un buna beni inandırmak istemesi bana tersini düşündürdü." demesi gibi… Aslında bu mühim değil gibi görünse de aşkını istatistik ve nicel verilere dayandırarak -bunu çok yapmış kitapta çünkü- ispata çalışması samimi, “masum” bir aşk hikâyesi okuyorum duygusu vermedi çok. Daha derin psikolojik analizler okumak isterdim. Birkaç yerde gönderme yaptığı Proust’tan etkilendiğini düşündüm hastalıklı aşk hâllerini vermeye çalışırken.

Kitabın duygusal boyutu bir yana kitabı bana sevdiren Pamuk’un milletimizle ilgili yaptığı sosyal tespitler. Müthişti gerçekten. Toplum olarak sıkça başvurduğumuz -birçok aile içinde yaşanan- bilirbilmez hâller, "mış gibi yapmalar" ustalıkla verilmiş hikâye boyunca. Kitapta masumiyet yoktu bence. Bana en masum gelen yer, Kemâl’in sokağa çıkma yasağından dolayı uygulamaya takıldığında, Füsunlardan (ç)aldığı rendeyi sorduklarında durumu açıklayamamasıydı… Bunun dışında ilişkiler iki yüzlü, çıkar üzerine kurulu, güvensiz geldi çoğunlukla. Füsun’un ailesi ile Yaprak Dökümü’ndeki Ali Rıza Bey’in ailesi de fazlasıyla benziyordu. Göz yuman bir anne, sınıf atlamak isteyen çocuk (genç kuşak) ve çevresindekilerden bihaber görünen bir baba modeli çizilmiş iki kitapta da.

Orwell’in Aspidistra’sı gibi bizdeki sınıf statüsünü temsil etmesi için seçtiği “televizyonun üzerine konan köpek” metaforu güzeldi.

Kitabın uzun olduğunu düşünmüyorum. Bir müzeyi oluşturmak zamanla olabilecek bir şey ve Kemâl bu kitapta bir müze oluşturuyor. Bunun yavaş yavaş yapılması gerekirdi. Her bir parçanın toplanıp müzeyi oluşturması kitabın etkisini artırmış. Kitap ülkemizin 70’li yıllarını toplumsal açıdan ve özellikle sinema dünyasında yaşananlar açısından güzel yansıtmış. Hastalıklı da olsa Kemâl ve Füsun’un aşkı akılda kalacak, etkileyici bir hikâye…
Herkesin bu kadar beğenip yere göğe koyamadığı bir yazar ve kitap hakkında nasıl inceleme yazacağım bilmiyorum. Linç edilmekten korktuğumu da belirtmek isterim :D Bu linç kültürünü bırakalım hanımefendiler ve beyefendiler :))

Orhan Pamuk’un okuduğum ilk kitabıydı. Yazar hakkında bir hükme varmak için çok erken olsa da, en iyi eseri olarak adlandırılan Masumiyet Müzesi’ni sitedeki bir çok okurun aksine ben yavan buldum. Bir şeyin eksikliğini ciddi anlamda hissettim. Onun ne olduğunu tam çözemedim hala. Konusunu aslında çok orijinal buldum o ayrı. Kendim de bir çok şeyi biriktirmekte takıntılı olduğum için ve hayatımın geride kalan bir zaman dilimini takıntılı bir insanla paylaştığım için o takıntılı aşk ve eşya biriktirme, eşyayla kendini tedavi etme çabaları beni çok kötü etkiledi. Evet gerçekten çok kötüydü..

Kemal’e kızarak başladığım hikayede, Kemal’e acıyıp Füsun’a kızarak bitirdim. Kemal’e kızmamın sebebi aşırı korkak davranmasıydı. Bu acıyı sevdiğini biliyorum. Bunu açıkça hissettim. Hatta ben bir noktadan sonra Füsun’a kavuşmaktan da korkacak diye bekledim. Bana gerçekçi gelmeyen ilk şey, dönem olarak darbe ve siyasi hareketliliğin olduğu bir dönemde politik olarak hiç suya sabuna dokunmadan hikayeyi bitirmiş olması. Duvarlarda yazan sloganları okurken görülüp gözaltına alınan insanların olduğunu bildiğimiz bir dönemde, “normal” insanlara göre bu kadar “anormal” davranan birinin nasıl fark edilmediğini, yanlış anlaşılamadığını aklım almadı.
80 darbesinde yaşadığı en büyük zorluğu sokağa çıkma yasağı sebebiyle Füsunların evinden erken kalkmak olarak anlatan Kemal beyi boğmak istedim açıkcası. Kemal’in kitabın sonlarında O P ile konuşurken Kar romanından bahsedip siyaseti sevmediğini söylemesi bile benim için yeterli olmadı açıkçası ne kahramanı ne de yazarı temize çıkarmak için. Siyasetten bahsetmemek için ve apolitik karakterler yaratmak için çok zorladığını düşünüyorum. Bu da benim kitapta bir eksiklik hissetmeme sebep oldu.
İkisi çok farklı yazarlar olsalarda takıntılı aşk kısmı hariç benzer bir hikaye yine İstanbul’da Vedat Türkali tarafından da yazıldı. Bir Gün Tek Başına kitabını okurken dönemin bütün ruhunu hissettiğimi hatta o kitabın karakteri olan Kenan’la birlikte uykusuz kaldığımı ve korkuyu bu kadar net işleyip bu kadar net hissettirdiği için Vedat Türkali’ye çok kızdığımı hatırlıyorum. Evet O P kasti olarak politik olmaktan kaçınmış ama dönemin olaylarını bu kadar görmezden gelip basit bir iki cümleyle anlatması beni çok incitti. Yani “artık sokaklarda bombalar patlıyor, ülkücülerin elinde olan kahvehanelerde katliam planları yapıldığı söyleniyordu” diyor “kahramanımız” Kemal. Eee Kemalcim sonra ne oluyor ? Sen ne yapıyorsun ? Füsunlardan erken kalkmak zorunda olduğuna mı üzülüyorsun ? Diye soruyordum bende ona bu satırları okurken. Sonra senin neden bu kadar tuzun kuru aşık olmak, takıntılı derecede aşık olmak insanı bir gerçeklikten bu kadar uzaklaştırabilir mi gerçekten diye düşünüyordum. Sonra hayır diyordum. Bunlar benim düşüncelerim tabi. Hatta bir ara Kemal’in apolitik olduğu için bu kadar korkak olduğuna karar verip kendimce bende onu cezalandırdım ve 1 hafta okumadım kitabı yarım bıraktım. Sonra yeniden başlayıp, bitirip kendimi de Kemal’i de kurtarmaya karar verdim.

Kitap ilerledikçe Kemal’e acımaya Füsun’a kızmaya başladım. Füsun’un Kemal’i sevdiğinden bile emin değilim şu an. Bu konuda da Füsun’a çok kırgınım. Yaptığı hiçbir şeye anlam veremedim bu kadının son yaptığı da dahil. Ve Füsun’un en az Kemal kadar takıntılı olduğunu düşünüyorum.

Bekaret konusu kitapta sıkça işlenmiş. Orhan Pamuk’un bu konuda da ne mesaj vermek istediğini tam kavrayamadım. Aşılmış bir konu olarak mı gösteriyor yoksa en azından kendisini olmasa da konuşulmasını tabu olmaktan çıkarmak mı istiyor bilemedim.

Kitabın yine en beğendiğim kısmı eşyalar biriktirmesiydi bu anlamda kendime benzettiğim için belki de. Eşyaya yüklenen anlamlar çok güzeldi. Aşk acısını bunlarla somutlaştırmaya çalışması beni çok etkiledi. Resmen acı çektim Merhamet Apartmanında Kemal’le beraber.
Zaman zaman antropoloji ve antropologlardan bahsetmesi çok hoşuma gitti severek antropoloji okumuş biri olarak. Beklediğim şey eşyalara yüklenen anlamlara ve biriktiriciliğe antropolojik bir yorum getirmesiydi, o da olmadı..

Esasen kitap çok övüldüğü için çok yüksek bir beklentiyle kitabı okumama da bağlıyorum hayal kırıklığımı.

Yine de küpe konusunun çözülmüş olması ve onca şeyden sonra Kemal’in mutlu bir hayat yaşadım demesi içimi rahatlatmadı değil. Kemalcim bu şarkı sana : https://youtu.be/5cpE6wX5w3c
Son olarak Metin T.’nin bu kitaba gönderme yazarak yazdığı hikayesini daha keyif alarak okuduğumu itiraf etmeliyim. Yorumda bizimle paylaşırsa çok sevinirim. Bütün Masumiyet Müzesi ve Orhan Pamuk severlerin alınmamasını ve çok acımasız davranmamalarını rica ediyorum.

İlk taşı günahsız olanınız atsın lütfen. Teşekkürler :)
"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım." #Kemal
“Orhan abi herkes bilsin çok naçizane bir kitap okudum.” #Tayfun

Bu dâhiyane yazarın, naçizane kitabını Kırıkkale’den önem verdiğim bir dostum ulaştırdı bana. Gerçi zaten kütüphanemde olan bir kitaptı ve “illa benim okuduğumu oku,” dedi. Kitabın içerisinde bol bol da notlar eklemiş, giriş kapağına da güzel üç beş cümle karalamış. Teşekkür ederim dostum, kitabını okudum.

548 sayfa olan kitapta ne acılar var ne acılar var. Bir kere en önemlisi 1970 – 1980’lerin yoksul Türkiye’si var. Sakın abarttığımı düşünmeyin, o dönemleri bilenler ne demek istediğimi çok daha iyi anlarlar. Şimdi burun kıvırdığımız rahatlığı, beğenmediğimiz yaşantımızı o dönemlerde ülkenin en zenginleri dahi yaşamıyordu.

Hastaneler tıka basa dolu, doktora görünmek için daha güneş doğmadan hastane kapısında bekleyen yaşlılarımız, hastalarımız. Hastanelerin bu kadar fazla olmayışı ve paranın her zaman kutsal şıkırtısı. İsimsiz tacizler, saklı kalmış “gel bakayım amcana, sen ne kadar büyümüşünler.”

Yasal tefeciler, yani bankerler. Halkın ve işverenin, zor gün dostu gibi görünüp elinin verip de kolunu kaptırdığı kişiler. Bu sebeple intihar ve cana kıyımlar.

Darbe… Askeri darbeler. Hani şu ülkenin gidişatını beğenmeyip de ordunun yönetimi ele geçirmesi. Hani sokağa çıkma yasakları konulan. Hangi şu geçtiğimiz yıllarda başarılı olunamayan, darbe.

Sağ ve sol davası. Herkesin haklı mücadelesi. Sağa göre solun, sola göre ise sağın vatan haini ilan edildiği yıllar.

1979 Amerika menşeli Imdepenta tankeri ile başka bir geminin çarpışmasıyla boğazda bir ay süren yangın. Kimileri der ki; “o kaza ile çıkan duman boğazı gündüz iken geceye çevirdi,” “bazıları ise gece iken gündüz etti.” Binlerce ton petrolün boğaz suyuna karışıp, günlerce yanması…

Jenny Colon. Fransız tatliş mi tatliş bir abladır. Aynı zamanda ürettiği çantaların isim annesidir. Jenny Colon kitabımızdaki esas oğlan olan Kemal Bey’in hayatını iki kere yerinden oynatmıştır. Biri varlığa biri ise yokluğa. Biri aşka, biri ölüme…

Ve aşk…

Kemal ile Füsun. Kitabı iki ana karakteridir. Füsun onsekiz yaşında dünya güzel bir kız, Kemal ise eh işte yoklukta gider denilmeyecek kadar sevgi dolu hayat dolu bir bey abimiz. Ve aralarında yaşanan olaylar silsilesi. Ayrılıklar, birleşmeler ve vazgeçişlerle dolu bir hikâye. Orhan abinin ise harika betimlemeleri. Kemal’in vazgeçmeyişi, olayı hastalık boyutuna taşıması ve Füsun için kendi hayatından dahi geçmesi. Hepsi güzel hepsi çok özeldi.

Müze. Bu fikir kimden çıktı bilmiyorum ama benim çok hoşuma gitti. Eğer ki Orhan abi bu yazdıkların senin gerçek hayatından bir parça değilse, hayal ürünü olarak kurduğun bu atmosferi müze ile taçlandırman gerçekten en büyük alkışları hak ediyor. Senin hayatın olduğundan da şüphem var. Belki de gerçek hayatta Orhan, kitapta ise Kemal’in bilemedim. Müze bileti için ise ayrıca teşekkür ederim.

Kitap sonunda, yani kitap bittikten sonra diğer karakterlerin akıbetinin de yazılması, neler yaptığının okuyucuya aktarıldığı kısım da çok hayli hoştu ben sevdim. En favorim ise Hain Sühendan :)

Geldik şimdi en janjanlı kısıma… Sevişiyorlar….. Cinsellik…. Çok müstehcen…
Bu kısmı incelememde yer etmeyi hiç düşünmüyordum ama bazı arkadaşların tepkilerine seyirci kalamazdım. Resme baktığında ne görüyorsan aldığın derste odur ya da kişinin fikri neyse zikri de o olur. Eğer ki sen kötülük ararsan en naçizane kitap da bile bulursun en kötü şeyleri. Lakin ben pek abartılacak bir cinsellik görmedim. Beni rahatsız eden, özgürlük ve modernliği bekâret ile sınırlamış olmaları.
Hatta nereden estiyse kitabın arasına şöyle bir not düşmüşüm; “Avmlerde bulunan fotoselli kapı gibi her önüne gelen erkeğe bacaklarını aralamak modernlik ve özgürlük olamaz.”
Neyse birazdan İstanbul için İftar vakti olacak. Kitap okunulası bir kitap. Müzeyi de en kısa zamanda ziyaret etmeyi düşünüyorum. Sizlere de tavsiye ederim. Okuyunuz. Kendinize ait birçok şey bulacağınızı düşünüyorum.

Sevgi ile kalın…
Günlerce süren bir okuma serüvenine sebep olan, oldukça hacimli bir eseri öyle birkaç satırla geçiştirebileceğimi hiç sanmıyorum. Bazı eksiklerine –hatta fazlalarına bile diyebilirim- rağmen çok iyi bir roman Masumiyet Müzesi. Eğer İstanbul’da yaşıyor olsaydım ilk iş hemen müzeye giderdim. Onun yerine internette hem müze hem de kitap için yazılmış sayfalar aradım; yorumları okudum.

Kitap biteli yarım saat kadar oldu ve okurkenki son bir saatinde mideme çöküveren o ağırlık, kalbime bulaşan o sızı devam ediyor. Etkilendim mi? Evet. Füsun ismi içimde bir yaraya dönüştü mü? Evet…

Kitabın sonlarında, ‘Yalnızca âşıkların değil, bütün bir alemin, yani İstanbul’un hikâyesi olduğunu da anlayacaklardır’ demiş Pamuk. Evet, bu roman sadece bir aşk romanı değil bir İstanbul merkezli eskilerin Türkiye’sinin de romanıdır.

Eserin olumsuz taraflarından en önemlisi haddini aşan sevişme sahneleriydi. Neden olumsuzdu? Ahlaken mi? Pek değil. Zira Kemal’in aşkının dibacesi cinsellik olarak görülüyor. Buna rağmen sekiz sene boyunca o hissiyatını, dürtüsünü frenleyerek o eve gidip gelebilmesidir bana saçma görünen. Bu benim fikrim tabii; yoksa Kemal’in yaşadığı şeyin bir aşktan öte bir saplantı, tutkunluk olduğunu da söyleyebiliriz. Gerçi o zaman bu fikrim yine değişmeyecektir, ayrı mesele. Aşk o mudur derseniz, aşk izafidir demek isterim. Binlerce tarifi, tezahürü vardır. Bu da onlardan biridir.

Okurken gerçekten sabırlı olmanız gerekiyor. Fakat bu, anlatımın tıkanmasıyla ilgili değil bence; hacmin fazlalığından. Yoksa kendi okutan bir roman.

Bendenize ait olan bir uzun hikâye var; Bir Gün. Ben de orada sadece 80-90 sayfada Yavuz ile Tuğçe’nin aşklarını anlatmıştım. Yavuz da, Kemal gibiydi biraz. Yani hastaydı. Çünkü aşk bir hastalık halidir.

Pamuk’un aşkın hallerini verişini sevdim. Gel gitler, duygu evrilmeleri, vaz geçemeyiş, gururunu hiçe sayması, mazeretler üretme, kıskanma, bekleme, hayal kurma, kalp ağrıları, bakışlar, dokunuşlar… Her ayrıntıyı günbegün hatırlaması… Çok başarılıydı bence. Çok beğendim.

Benim uzun hikayemde de Yavuz, Tuğçe’den bir iz taşıdığını düşündüğü sinema bileti, aldıkları kitabın ya da yedikleri yemeğin fişi, verdiği çiçek gibi somut şeyleri saklıyordu. Yürüdüğü sokakları, bindiği minibüsü, girdiği kitapçıyı adeta kutsallaştırıyordu. Tabii Masumiyet Müzesinde bu durum çok daha bariz ve çokça var. Bu nedenle Kemal’in yaptığı şeyi çok iyi anlayabiliyorum. Aşka dairdir bunlar. Aşk semboller, kutsallar, şifreler üretebilir. Bu anlamda eksik olduğunu düşündüğüm bir şey de Kemal'le Füsun'un sadece ikisinin bildiği ortak bir şarkıları da olabilirdi. Unutamam Seni, mesela...

Zengin oğlan fakir kız klişesi gibi görünse de durum hiç öyle değil. Tamam, Yeşilçam melodramlarını andırıyor mu? Andırıyor ve aslında belki, tam da o yüzden bu kadar kalbimize işledi bu hüzzam aşk romanı.

Kurgu olduğunu bile bile değilmiş, gerçekmiş gibi hissetmemize de bu duygu sebep oldu belki de…

Velhasıl, okumakta çok geç kaldığım romanlardan biri de Masumiyet Müzesi’ymiş.
Kemal'in hali bir hastalıktı. Karasevda dediklerinden. Füsun'un onca hafta sonra yolladığı mektubu okuduğunda hissettiklerini ben de hissettim. Belki de fazlasıyla. Güçlü kalemin elinde böyle bir şey edebiyat. Mektup Kemal'e değil, banaydı sanki. "Kemal Ağabey,
Biz de görüşmeyi çok isteriz. Seni 19 Mayıs akşamı yemeğe mutlaka bekliyoruz.
Telefonumuz daha takılmadı. Gelemezsen Çetin Efendi'yle haber yolla
Sevgiler, saygılar.
Füsun. "
Zihnimiz bir çeşit müzedir. Yaşananlar görülenler hatta duyulanlar resme bürünüp sergilenir o müzede. Tek bir obje alır götürür bizi seneler seneler öncesine... Ummadığımız bir anda tüm çıplaklığıyla beliriverir gizlediğimiz anılar, kısa bir tur attırır gülümsememize karışan kırık bir kederle. Boğazına atılan düğümlere arada sırada gözyaşları da eşlik eder tabi. Utanılacak şeylermiş gibi hızlı hareketlerle ellerimize saklanır tuzlu su damlacıkları.

Her yaşımız her tanıdığımız ya da tanıdığımızı sandıklarımız ayrı ayrı odalarda sergilenir. Her odanın anahtarı da basit şeylerdir. Bir kalem, süpriz yumurtadan çıkmış bir oyuncak, kırık bir ayna, yarım kalmış bir resim, artık sadece çizikten ibaret bir yara, bir şarkı... Evet evet en çok da şarkılar uğurlar bizi geçmişe. Bence duygularımız aklımızdan daha sadıktır anılarımıza. Kıyıda köşede kulağımıza ilişen bir şarkı, tarifsiz bir sıkıntıya sokar durduk yere, hüzünlendirir. Oysaki neşeli bir şarkıdır. Düşünürsünüz... Oda oda, kapı kapı dolaşırsınız. Elinizde melodilerden oluşan anahtarınızla. O an bulamaz ama sonra bir anda aklınıza gelir. Şaşırırsınız. Günlerce belki de aylarca gözyaşı döktüğünüz defalarca kabuk bağlayıp tekrar kanayan yaranızdır ve ondan geriye kalan anlardır size hatırlattığı.
Tuhaf gelir şu an hatırlamadığınız biri için yaptıklarınız, çektikleriniz, hissettikleriniz. Hep düşünürüm şu an üzüldüğüm şeye bir sene sonra da üzülecek miyim diye. Cevabım genellikle "Hayır" olur. Bu cevap biraz da olsa teselli verir bana.

Kitabımız da yaşadığı anları iyisiyle kötüsüyle canlandırarak müzede sergileyen Kemal beyin hikayesidir.
Nişanlanmak üzere olan Kemal bey, Füsun'la yaşadığı anları, hayatını adadığı kadını, ona hissettirdiklerini, düşündürdüklerini, günlerinden kalan tortuları en ince ayrıntılarla müzesinde sergiler. Bazı anları tablolara resmettirir, bazılarının büstünü yaptırır, bazılarını ise küçük eşyalarla canlandırır: teki kaybolmuş küpe, şemsiye, bisiklet, sıvası dökülmüş duvar, kapı kolu, gazoz şişesi, ayva rendesi, firkete vs. Her şeye, herkese kendini kapatır Kemal bey ve sadece Füsun'u yaşar... Füsun'a duyduğu saplantılı aşktan kurtulamaz. Tam sekiz yıl boyunca her akşam evli olan Füsun'un ailesine yemeğe gider. Umudunu bazen kaybetsede ısrarla ziyaretini sürdürür. Acılar içinde, onu hatırlatan eşyalarla oynayarak tesselli bulur.

Yetmişli, seksenli yıllarının Türkiyesine de değinilir bu sürede; darbelere, sağ-sol çatışmalarına, ilk güzellik yarışmasına, televizyonun gelmesi ve tek kanal olan TRT'nin İstiklal Marşı ile kapanmasına, zamanı hatırlatmaktan çok tıkırtısı ile evdeki boğucu sessizliği bozan sarkaçlı saatlere, batılılaşmaya çabalarken düşülen komik durumları da anlatır. Yeşilçam sinemalarının konularını, oyuncularını da eleştirir.
Fark ettiğim bir husus ise bu kitabında, okuduğum diğer kitaplarından izler vardı. Mesela nişan gecesi Cevdet bey ve oğulları da masadaydı. ( Cevdet Bey ve Oğulları) Pamuk ailesinden Orhan da oradaydı ve Kemal beyin hikayesini o kitap haline getirir. Şair Ka'nın adı geçiyor. (Kar) Füsun'un evine giderken Alaaddin'in dükkânının önünden geçiyor ve Celal Salik bir gazetede köşe yazarıdır. "gazeteci Celal Salik'in Nişantaşı'nda Alaaddin'in dükkanının hemen önünde kız kardeşiyle birlikte vurularak öldürüldüğü..." 398 (Kara Kitap).

İstanbul'da gerçekten böyle bir müzenin var olması hikaye, kurgu mu yoksa gerçek mi diye epey düşündürdü. Kitapta müze için tek seferlik bir bilet de bulunmaktadır.

Bol Füsun'lu okumalar :)
Ufak bir özetle bahsetmek gerekirse; 70'lerin başından 80'lere kadar süren bir aşk hikayesini konu alıyor. Kahramanımız olan Kemal Basmacı, Amerika'da eğitim almış, zengin ailenin çocuğu olup Satsat adlı şirkette genel müdür olarak görev almakta. Kardeşi olan Osman ile beraber yıllardır devam eden tekstil alanındaki aile şirketini idare etmekteler. Kemal, Fransa'da eğitim almış, son derece entelektüel bir kadın olan Sibel ile evlilik hazırlığında, bütün İstanbul sosyetesi de bu durumdan haberdar. Bu arada Kemal, bir gün Sibel'e çanta almak için bir mağazada çocukluk yıllarından tanıdığı, fakir bir ailenin kızı olan Füsun'u görüyor. Böylelikle kahramanımızın hayatı bambaşka bir yol alacak, bütün hayatı Füsun'u elde edebilmek için geçecek.
Romanı okurken, dönemin Türkiye'sinin siyasal, ekonomik ve kültürel durumlarını gözler önüne seriyor. Aslında klasik Orhan Pamuk tarzı olan batı - doğu, şehir - taşra karşılaştırması bu romanda da ciddi bir şekilde kendini hissettiriyor.
Klişe bir hikayeyi yani zengin adam- fakir kız aşkını güzel bir dil ve anlatım ile kaleme almış. Romanın bu konudaki başarısı gözüme çarpmadı değil, bu kadar basit bir hikayeyi bu denli hissettirebilmesi ciddi bir başarıdır.
Olumsuz diyebileceğim tek nokta, bu da kişiden kişiye değişir tabii, bir kişinin size sürekli bir kişiye olan aşkını anlatıp, sayfalarca çektiği acıdan bahsetmesi, ara ara sıkılmaya neden olabilir. Hatta bazı noktalarda; eh be abi bu kadar da olur mu? gibisinden çıkışlarda bulunmada olabilir.
Ama kitabı daha etkili kılan bir başka faktörün de müze olduğunu söylemek isterim. Zaten kitabı aldığınız zaman içerisinde tek kullanımlık bir biletin bulunduğu sayfayı göreceksiniz. Kitabı okuduktan sonra müzeye gitmenizi öneririm. Füsun'a ait onlarca eşyanın sergilendiği müze, kitabı daha derinden hissetmemize neden oluyor.
Orhan Pamuk'u hep sevdim...Bu kitabı biraz tarzının dışında.. betimlemelere bayıldım..Dahası insana kendini sorgulatan bir yazı dizesi...Okurken şunu düşünüyorsunuz, ben neden bunu düşünemedim yada ben olsam ne yapardım.İlginç bir sonla bitmesi ayrıca bir alkış alıyor.
Orhan PAMUĞUN masum bir aşktan bir müzeyi dolduracak done lerin hatıraların toplandığını anlattığı aşk dolu eseri ...Kitabı okuduğumda İstanbulda değildim başka şehirdeydim ve İstanbula gider gitmez Cihangirdeki bu masum müzeyi ziyaret etmeyi düşünüyordum ama hala kısmet olmadı...
Orhan Pamuk bir aşk hikayesini konu aldığı bu roman da, aşkın yalın ve tutkulu halini anlatıyor.Masum bir aşkın nasıl saplantıya dönüşebildiğini,insanın kendine çektirdiği işkenceyi gözler önüne seriyor.
Spoiler vermemek adına romanın gidişatına ve işleyişine çok fazla girmek istemiyorum. Yeşilçam filmlerini andıran bir konuya sahip olsa dahi betimlemeler de ki başarı sebebiyle okurken zevk alabileceğiniz bir roman.
Konunun geçtiği dönemle alakalı da hoş bir hissiyat verip o yılları gözünüzün önünde canlandırmaya sebep oluyor.
Yakın bir zaman da Çukurcuma'da ki müzeyi de ziyaret edeceğim.Hikayesini ve anlamını bilerek birşeyleri görmek ve dokunmak daha derin hissi duygular vereceği kanısındayım.
Son olarak hayaller gerçek olmasa da müze olmuş diyebiliriz :)
“Lütfen, bir daha gel ve yalnızca çay içelim,” dedim.
Orhan Pamuk
Sayfa 33 - Yapı Kredi Yayınları
"Kendi kendine eşya toplayan, bunları bir köşede biriktiren her takıntılı kişinin arkasında bir kalp kırıklığı, derin bir dert, açıklanması zor bir ruhsal yara olduğu anlamına geliyordu bu soru. Benim derdim neydi?"
"Her akıllı insan hayatın güzel bir şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir," dedi babam üç güzel kızı seyrederken. "Ama yalnızca aptallar mutlu olur. Nasıl izah edeceğiz bunu?"
Gelmeyeceğini öğrenince, babamın tabutuyla birlikte soğuk toprağa kendim veriliyormuşum gibi hissettim.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Masumiyet Müzesi
Baskı tarihi:
Şubat 2017
Sayfa sayısı:
465
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750826146
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Masumiyet Müzesi
Masumiyet Müzesi
Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk’un kitabı Masumuyet Müzesi, 2008 yılında yayımlanmıştır. Orhan Pamuk, kitabı kızı Rüya’ya ithaf etmiştir. Yazar bu kitabı on yıllık çalışma sonucunda oluşturduğu bilinmektedir.
Kitap New York Times tarafından “2009 Yılının En İyi Kitapları” listesinde yer almaktadır.
Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’ni yayımladıktan sonra 2012 yılında bu romandan esinlenerek romanla aynı adı taşıyan müzeyi hayata geçirmiştir. Müze, İstanbul’da kurulan ilk şehir müzesidir.
Müzede İstanbul’da yaşanan, 1970’li yıllardan 2000’li yıllara kadar uzanan bir aşk hikayesinin anlatıldığı objelerin yanı sıra 1950’li yıllarından itibaren gündelik hayatımızda kullanılan pek çok sayıda obje yer almaktadır.
Masumuyet Müzesi 2014 senesinde Avrupa Müze Forumu tarafından “Avrupa Yılın Müze Ödülü”ne layık görülmüştür. Kitap, aynı zamanda “Hatıraların Masumuyeti” ismiyle beyazperdeye uyarlanarak Venedik Film Festivali’nde izleyicilerle buluşmuştur.
1975 yılında başlayan hikayede varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal’in uzak akrabası Fisun ile yaşadığı aşk anlatılmaktadır.

Kitabı okuyanlar 3.548 okur

  • Pınar Yıldırım
  • Ayşenur KUŞKAPAN
  • Merve
  • Burcu VAROL
  • İbrahim Abanoz
  • Ebru Çetin
  • Shibi karaca
  • Seda Nur Özer
  • enes
  • merve_ce

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9.5
14-17 Yaş
%2.8
18-24 Yaş
%17.4
25-34 Yaş
%30.7
35-44 Yaş
%25.8
45-54 Yaş
%11.2
55-64 Yaş
%1.3
65+ Yaş
%1.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%75.6
Erkek
%24.3

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30.2 (320)
9
%17.2 (182)
8
%22.1 (234)
7
%13.1 (139)
6
%5.1 (54)
5
%3.9 (41)
4
%1.4 (15)
3
%2 (21)
2
%1.5 (16)
1
%1.4 (15)

Kitabın sıralamaları