Hani bir şeyi çok seversiniz, onun hakkında söyleyecek yüzlerce cümle vardır kafanızın içinde ama büyüsünü bozacağım korkusuyla cümleleri bir araya toparlayamazsınız, takılıp kalırsınız, şu an öyle bir an yaşıyorum. Kitap okumak, zamanla bir yaşam biçmi oldu benim için. Bir hobi değil, zaman geçirmek için yapılan bir eylem değil, bir yaşama biçmi. Ve bana bu uzun yolculuğumda yön veren, bir parçam olan, eksik yanımı saran ve benimle bütünleşen birtakım kitaplar oldu tabii ki. Ama GÖR BENİ... kelimelerle anlatılamayacak kadar bütünleştim bu kitapla. Okuduğum en eşsiz romanlardan biri.
"Yaralarımızı sessizce görenler, sabırla paylaşmamızı bekleyecek kadar incinmemizden sakınanlar değil miydi gerçek sevenlerimiz? Sevgi sabırdı, inançtı, hissetmekti, anlamaktı."
Gör beni.
Sadece bedenimi değil gözlerimin içindeki yaşamı gör.
Sadece bakışımı değil, tepkilerimi gör.
Diyor yazar.
"Kimsin sen? Kim olmaya karar verdin. Kendini seçtin mi? Yoksa başkalarının seçimlerinden mi etkilendin? Unutma, sen sadece olmaya karar verdiğin kişisin."
Kitabın konusundan kısaca bahsetmek istiyorum. Kurtuluş Savaşı sonrasında cumhuriyetçilerin yanında eski zihniyetten kurtulamamış, olgunlaşamamış insanlar da başgösteriyordu bildiğiniz üzere. Çünkü savaşa bizzat tanık olanlarla savaşı uzaktan ingilizlerle izleyenlerin bildiği gerçekler bir tutulamaz. Kitapta cahilce düşüncelere fazlasıyla tanık olsam da hiçbirine de sinirlenmedim. Çünkü hepimiz farklı ortamlarda yetişiyoruz ve ilk fikirlerimiz ne yazık ki bize aşılanıyor. Ama karşımıza çıkan fırsatlarla yozlaşmış düşünceleri sorgulamayı öğrenebiliriz. Kendimizi bulabiliriz.
Kitap birkaç karakterle bu iki bakış açısını karşılaştırarak sevgiyi, aşkı, acıyı, aileyi ve en önemlisi de bir kendini bulma hikayesini işliyor. Ülkü, Selim, İlmiye,