Orhan Pamuk

Orhan Pamuk

Yazar
Editör
BEĞEN
TAKİP ET
koseli-arti
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.0
35,6bin Kişi
okuyor-dolu
135bin
Okunma
v3_begen_dolu
7,7bin
Beğeni
goz
128bin
Gösterim
Kitaplarını Satın Al
bilgi
Sponsorlu
Tam adı
Ferit Orhan Pamuk
Unvan
Nobel Ödüllü Türk Yazar
Doğum
İstanbul, Türkiye, 7 Haziran 1952
Yaşamı
Ferit Orhan Pamuk (d. 7 Haziran 1952, İstanbul), Türk yazar. Birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Ödülünü kazanarak bu ödülü alan en genç yaşta alan iki kişiden biri olmuştur. Kitapları altmış dile çevrildi, yüzü aşkın ülkede yayımlandı ve 11 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel edebiyat ödülünü alan ilk Türk'tür. Yaşam öyküsü Orhan Pamuk yazarlığa 1974 yılında başladı. 1979 yılında ilk romanı olan "Karanlık ve Işık" ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Bu romanı ancak 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlandı. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görüldü. Pamuk'un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazandı. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD'de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurtdışında tanınmaya başlandı. Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye'nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika'da 2004 yılında "yılın en iyi 10 kitabından biri" olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk'un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda'nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazandı. Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur'un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır. Orhan Pamuk ABD'de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının "Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler" başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs'ında yapılan 60. Cannes Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştır. Nobel Ödülü Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak Nobel Ödülü kazanan ilk Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tarihe geçmiştir. Akademi'nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayımladığı, “ 2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir. ” şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verildiği resmen açıklandı. Pamuk 7 Aralık 2006'da, İsveç Akademisi'nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen izleyiciler ellerindeki çeviri metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı. Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı XVI. Carl Gustaf'ın elinden aldı. Romancılığı Orhan Pamuk'un romancılığı postmodern roman kategorisinde değerlendirilmektedir. Eleştirmen Yıldız Ecevit Orhan Pamuk'u Okumak adlı kitabında onun avangard romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı'dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı yapıtında, Benim Adım Kırmızı'dan hareketle Orhan Pamuk'un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla'ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır. Doğu-batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan birisidir Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi içerimleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap'ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebi metin örneği sergilemiştir. Eleştiriler Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülünü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı. Ödülün Pamuk'a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu. Orhan Pamuk Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanan Erol Manisalı'nın "Orhan Pamuk Nobel'i Garantiledi" başlıklı yazısı Pamuk'un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk'un Nobeli hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti. TRT'de Banu Avar'ın hazırlayıp sunduğu "Sınırlar Arasında" adlı belgeselin Pamuk'un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı. Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk'un kitaplarını "Amerikan patentli postmodern romanlar olarak" adlandırmış ve "Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret" olduğunu söylemiştir. Basında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Orhan Pamuk'u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasi sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir. Orhan Pamuk'un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı. Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk'un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta, özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır. Murat Bardakçı'ya göre Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı yazar Norman Mailer'in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk'un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım'ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Orhan Pamuk'un Sri Lanka'da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt Orhan Pamuk'u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka'daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı. Orhan Pamuk davası Yazar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi" açıklamasında bulununca hakkında TCK'nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı. 16 Aralık 2005'de ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı'ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı'nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat'a erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu. AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk, "hükümet, parlamentoya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye'nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa'da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır" dedi. AP Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu. Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü. Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığı gerekçesiyle davanın düşmesine karar verdi. Ödülleri 1979 Milliyet Roman Yarışması Ödülü Karanlık ve Işık (iki yazar arasında paylaşıldı) 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü Cevdet Bey ve Oğulları 1984 Madaralı Roman Ödülü Sessiz Ev 1990 Independent Yabancı Roman Ödülü (Birleşik Krallık) Beyaz Kale 1991 Prix de la Découverte Européene (Fransa) Sessiz Ev (Fransızca çevirisi nedeniyle) 1991 Antalya Altın Portakal film festivali en iyi senaryo Gizli Yüz 1995 Prix France Culture (Fransa) Kara Kitap 2002 Prix du Meilleur Livre Etranger (Fransa) Benim Adım Kırmızı 2002 Premio Grinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı 2003 Premio rinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı 2003 International Impac-Dublin Literary Award (İrlanda) 2005 Prix Médicis Etranger (Fransa) Kar 2005 Alman Yayıncılar Birliği'nin Barış Ödülü (Almanya) 2005 Richarda Huch Ödülü (Almanya) 2006 Le Prix Méditerranée étranger Ödülü (Fransa) Kar 2006 Nobel Edebiyat Ödülü (İsveç) 2006 Washington University'nin Seçkin Hümanist Ödülü (Amerika Birleşik Devletleri)[24] 2006 Commandeur de l'ordre des arts et des lettres (Fransa) 2008 Ovid Ödülü (Romanya) 2010 Norman Mailer Yaşam Boyu Başarı Ödülü (Amerika Birleşik Devletleri) 2012 Sonning Ödülü Fahri Doktoraları 2006 Tiflis Üniversitesi 2007 Berlin Serbest Üniversitesi 2007 Boğaziçi Üniversitesi 2007 Georgetown Üniversitesi 2007 Tilburg Üniversitesi 2007 Madrid Üniversitesi 2008 Floransa Üniversitesi 2008 Beyrut Amerikan Üniversitesi 2009 Rouen Üniversitesi 2010 Tiran Üniversitesi 2010 Yale Üniversitesi 2011 Sofya Üniversitesi Onur üyelikleri 2005 American Academy of Arts and Letters Onur Üyesi (Amerika Birleşik Devletleri) 2008 Social Sciences of Chinese Academy Onur Üyesi (Çin) 2008 American Academy of Arts and Sciences Onur Üyesi (Amerika Birleşik Devletleri)
520 syf.
·
6/10 puan
O Mutlu An.
Ne kadar güzel bir giriş cümlesi, değil mi? "Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu ânı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu." * Mutlu olduğumuzu nasıl anlarız? Mutluluk anını, genelde yaşarken anlamayız. Sıradan, normal bir an olarak düşünürüz. Sonrasında bu anın bize hatırlattığı şeyi mutluluk olarak tanımlarız. O andan kalan bir hatıra, anı, fotoğraf, eşya.... Mutluluk eşyaların yansımasıdır çünkü. Hayatımızın en mutlu anı olduğunu bilsek o andaki biz olabilir miyiz; aynı duyguları yaşayabilir miyiz, bilinmez. 1975 yılında bir İstanbul aşkını okuyoruz. Zengin, İstanbullu bir ailenin oğlu Kemal ve uzaktan akrabaları Füsun'un bir 'Jenny Colon' çakması çantayla başlayan yasak aşkının hikayesi... Kemal nişanlanma arifesindedir fakat yıllar sonra ilk görüşte Füsun'a aşık olur ve hikayeleri Merhamet Apartmanında başlar. Kitabın konusuyla ilgili açıklamayı daha fazla uzatmak istemiyorum ve karakterlerin bende uyandırdığı duygu ve izlenimleri paylaşmaya geçiyorum. "Füsun'un aslında en çok ilgi duyduğu şey, ne benim gövdem ne de genel olarak erkek vücuduydu. Asıl merak ve heyecanı kendisine, kendi gövdesine ve hazlarına yönelikti." Kitapta iki farklı Füsun vardı. Biri aşık olan o genç kız Füsun. Diğeri de hayata kırgın Füsun. İlk Füsun'un çocuk yaşta uğradığı tacizler onu hayatta hızlı büyütmüş. Küçücük bir kız gibi olsa da Merhamet Apartmanı'nda onu bir kadın olarak okuyoruz. Kitabın ikinci kısmındaki Füsun ise tamamen silik. Kendi benliğini tanıyamamaya başladığı, umursamazlığı, hatta çok az konuşması, sesini sigarayı söndürüşüyle bile insanlara anlatmaya çalışması onun yardım çığlıklarını kanıtlıyordu. Ben yine de Füsun'u iyi tanıyamadığımızı düşünüyorum. Kemal her ne kadar Füsun'u her detaylı anlatmaya çalıştığını, ona ait her anın eşyasını hafızasına yazdığını dile getirse de Kemal de benim gibi Füsun'u tanıyamadı. Füsun'un ne kadar değer verdiğini bildiği küpenin varlığını bile fark edemeyecek kadar. Kemal'le maalesef hiç anlaşamadım kitap boyunca. Aşk zannettiği şey zamanla onun aşk acısından hoşlanma duygusuna geçiyordu. Kendi de bunu kitabın bir bölümünde itiraf etti. Bu acının onu mutlu ettiğini ve bundan kurtulmak istemediğini söylüyordu. "Geçen zaman, Allah'tan yalvararak dilediğim gibi, hatıralarımı zayıflatmıyor, çektiğim acıyı daha dayanılır kılmıyordu. Her güne ertesi günün daha iyi olacağını, onu birazcık olsun unutmuş olacağımı umarak başlıyor, ama ertesi gün karnımdaki ağrının hiç değişmediğini, acının sürekli yanan kuvvetli bir kara lamba gibi içimi karartmaya devam ettiğini hissediyorum. Onu birazcık daha az düşünebilmeyi, zamanla onu unutabilmeyi başardığıma inanabilmeyi ne çok isterdim!" Her ne kadar kitapta bununla ilgili bir bölüm olmasa da Kemal'in ailesi hakkında doğru düzgün bir şey okumuyoruz. Ailesinin adı geçen yerler bile çok silik ve hızlıca geçiştirilmiş gibi. Bu da bende bir aile yapısı olmadığı için; hayatta her şeyle tek başına mücadele eden yalnız bir karakter olarak karşımıza çıkmasının nedeni uyandırdı. Özellikle babasının ölüsüyle, Füsun'un babasının ölümünde benzer şeyler düşünmesi ve hayatına aynı düzende; sanki hayatında hiç bu insanlar yokmuş gibi davranması da fikrimi destekleyen bölümlerdendi. Hem aşkı arayan hem de kendine bir aile arayan bir adamdı Kemal. Babasının ölümünden sonra yalnız kalan annesinden söz dahi etmeyip, yıllarca Füsun'un ailesinde geceleri geçirmesi ve eşyalarını çalması onun çocukluktan bir yarasının olduğunu da düşündürttü. Zaten Füsun ve bisikleti dışında çocukluğuna dair pek de bir şey duyamıyoruz ağzından. Kitapta tartışmasız en sevdiğim karakter Sibel oldu. Zarifliği, ruhunun güzelliği her cümlesinden, tavrından belli oluyordu. Aldatıldığını öğrendi yine de Kemal'in acısını unutturmaya çalıştı. Her zaman kendinden emin ve İstanbul hanımefendisi tiplemesiyle benim gönlümü fethetti. "Bence kültürlü ve uygar olmak da herkesin birbiriyle eşit ve özgür olması değil, herkesin kibarca diğerleriyle eşit ve özgürmüş gibi davranmasıdır. O zaman kimsenin suçluluk duymasına gerek kalmaz." Kitapta namus, bekaret, 78 darbesi, dönem İstanbul'u, Yeşilçam derken beraberinde bir sürü konuyu da okuyoruz. (Bu konuyla ilgili çok inceleme yazısı okuduğum için kendi fikirlerimin dışına çıkacağımı düşünüyorum. Bu yüzden dönemin sosyolojik yapısı hakkında konuşmayı düşünmüyorum.) Sadece beni çok rahatsız eden bir yer oldu. İstanbul'un kültürel yapısı ilk başlarda çok detaylı işlense de darbe ve siyasi olaylar Kemal için her şey gibi sıradan, normal şeyler gibi anlatılmış. Darbeye şahit olmasını neredeyse sadece Füsunların evinde az vakit geçirmesine bağlamış. Belki de bu Kemal'in elit tabakadan gelen biri olduğu ve olaylardan çok etkilenmediği için bu şekilde anlatıldı. Tabi öyleyse bunun hakkında yorum yapamam. Orhan Pamuk'un başarılı kalemiyle her sahneyi zihnimde bir film olarak izledim aynı zamanda. Her anın, duygunun o nostaljik havası; yer yer Kemal'in kasvetli yaşamını iyi ki okudum diyorum. Okuyacak olanlara tavsiyem her eşyanın da kitabın bir karakteri olduğunu ve hatta çoğundan daha çok duyguları olduğunu unutmayın. Bu konuyla ilgili kitaptaki Marcel Proust detayının da bu yüzden önemli olduğunu düşünüyorum. Her eşyanın anısı benim ruhumda bir müze oluşturdu bile. Sigara izmaritleri, sürahiler, rakı bardakları, köpek figürleri ve daha nicesi. Bir müzenin bu kadar iyi bir kurguyla romanlaştırılması da edebiyat için çok etkileyici bir ustalık eseri olduğu sonucuna vardırıyor. Özellikle koleksiyonculardan toplanan parçaların gerçekmiş hissi vermesi muhteşem bir detaydı. Hatta Orhan Bey'e Kemal olup olmadığı sorulması okurların ne kadar etkilendiğini gösteriyor. Pamuk'un okuduğum ilk kitabı olsa da mutlaka bu okuma yolculuğum devam edecek. Eğer okumayı düşünenler varsa naçizane tavsiyem 30. bölümden sonrasını zaman zaman kitaba dönüş yaparak okuyun. Çünkü kitabın aynı Füsun gibi iki parçadan oluştuğunu düşünüyorum. Bu kadar uzun bir kitap tabii ki aynı tempoda ilerleyemez ancak ikinci kısımda yer yer kitabın çok tekrara düştüğünü; Kemal'in neredeyse 100 sayfa aynı duyguları ve Çukurcuma'daki bu evde yaşananları anlattığını söylemem gerek. Yine de çok güzel bir kitap okuduğumu belirtirim. 6/10 vermemdeki sebep de Kemal karakteri ve kitapta sürekli kendini tekrar eden bölümler yüzünden. İnternet üzerinden müzeyi ezberlesem de en yakın zamanda ziyaret etmek istiyorum. Buraya kadar okuyan varsa destek olmak için beğenirse çok sevinirim. Yorumlarda fikirlerinizi de paylaşabilirsiniz.
kamera
Masumiyet Müzesi
kamera
Orhan Pamuk
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.1/10 · 26,9bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
%36 (200/544)
SEN BİR TARİHÇİ DEĞİLSİN ORHAN PAMUK
3 puan verip yarım bıraktığım kitabın incelemesinde üzerinde duracağım konu haliyle kitabı neden beğenmediğim ve kitabın bende bıraktığı hisler ve izlenimler olacak. Öncelikle, kitabın yayınlanacağının ilk duyurulduğu anda beklentim epey yüksekti. O zamandan bugüne ise giderek düşmesine rağmen dikkate değer bir seviyede sabit kalmıştı. Bence Orhan Pamuk’un ilk hatası, kitabı belirlenen ilk tarihinde yayınlamayıp bir sene ertelemesi oldu. Her ne kadar reel hayatta karşı karşıya kaldığımız pandemiyi gözlemlemek istediğini belirtse de romanının hazırlık süreci için sarf ettiği, otuz senedir aklımda son beş senedir de yazmaktayım minvalindeki diğer bir açıklamasıyla tezat oluşturan bir tabloyu önümüze çıkardı bu rötar. En son dinlediğim konuşmasında bu sefer ticari kaygıların ve pandeminin okur psikolojine yapacağı muhtemel etkiyi gerekçe göstermiş olsa da bu, beni tatmin etmedi. Bir kere, pandemiyi anlatabilmek için ona maruz kalmak gerekmez, aynı şekilde nasıl uç bir aşk ilişkisini anlatmak için bu ölçüde aşık olmamızın gerekmemesi gibi. Gözlemi ve deneyimi önemsizleştirmiyorum kesinlikle ancak eğer bir durum veya olayı anlatabilmenin koşulu onu bizzat yaşamak ise bu roman fikrini otuz senedir zihninde taşımanın ne manası vardı, diye sorarım. Bir yazarı büyük yapan etkenlerden birisi de yüksek hayal gücüne sahip olmak ve bunun ürünlerini etkileyici bir bütün oluşturup ortaya koymak değil midir? Romanın adını ve konusunu görünce tarihsel bir dokunun içinde geçeceğini anladık doğal olarak lakin benim bu konudaki beklentim, tarihsel içeriğin arka plan olması, haliyle odak noktasının edebiyat olmasıydı. Ancak, okuduğum ilk iki yüz sayfada ben ne bir roman okudum ne de bir tarihsel metin. Evet, yoğun tarihsel bilgi aktarımı mevcut hatta bilgi bombardımanı… Lakin, bu bir tarih kitabı olmadığı için atılan her bir bombadan sonra benim aklımda yazarın aktardığı bu bilgiler ne kadar gerçekle örtüşüyor sorusu oluştu ve internetten bunu kontrol ettim. Örneğin: Boxer Ayaklanması. Ancak, her bir aktarımdan sonra bunu yapmak hem de akıcılığı bu kadar düşük bir eser için bunu yapmak benim için yorucu ve yorucu olmasından öte gereksiz bir çabadır. Orhan Pamuk söylüyor diye aktarımları baştan doğru diye kabul de edecek değilim ve bundan daha önemlisi, eğer tarihi kurgunun, edebiyatın önüne bu kadar geçirmemiş olsaydı, bu araştırmaları yapmak zevkli olabilirdi ya da bunun yapılmasına gerek kalmayabilirdi; çünkü edebiyata, kurguya odaklanabilirdim. Önceki paragrafın konusuyla alakalı diğer husus, Pamuk’un tarih bombardımanı içinde güncel politik atmosfere gereğinden fazla odaklanmış hissi veriyor olması ve yine bunu, bir edebiyat temelinde değil, salt kişisel politik görüşünü esas alarak icra ediyor izlenimi vermesidir. S.101’de 2017 yılında yaşayan (sanırım) bir tarihçi olan anlatıcının da dediği üzere “Kitabımız en sonunda bir tarih kitabı olduğu için …” sözünde de Pamuk bu izlenimi kasten üzerimize bırakmak istiyor. O halde, ben bu kitabı tarih eseri olarak okumalıyım ancak az önce dediğim nedenlerden dolayı neden bunu yapayım ki ben Abdülhamid dönemini okumak istesem, neden bir edebiyatçı olan Orhan Pamuk’un yazdığı bir kitabı tercih edeyim halihazırda bir sürü tarihçinin eserleri dururken? Bununla birlikte bu tarih aktarımları kurguya epey zarar vermiş. Tam, romandaki cinayet hakkında olsun gelişmekte olan salgın hakkında olsun bir şeyler okuyacağım derken bir anda anlatıcının ya da Pamuk’un tarih aktarımlarını, bu aktarım üzerinden güncel politik atmosfer hakkında vermek istediği mesajlarla karşılaşıyorum ve tüm kurgunun gidişatı aksıyor, bozuluyor; adeta Çorum’dan İzmir’e hareket etmişken Aydın’a gelmeden aniden yoldan sapıp Mersin’e doğru kontrolüm dışında direksiyonu kırıp soluğu bir anda alakasız bir şekilde Artvin’de almışım gibi. Sonra, kitabın adı bir salgın, veba ancak bu bir ana zemin değil, ana zeminin üstünde yükselen ikincil bir konu bile değil. Şu iki yüz sayfada salgın atmosferi hakkında ne izlenim ne his aldın diye sorarsanız, hiçbir şey derim size, net olarak. Üstelik, girişte de değindiğim üzere kitabın yayın tarihini ertelemesinin başlıca nedeni olarak pandemi şartlarını bizzat yaşayıp, gözlemlemek olduğunu söylemişti; eğer bu yaşanmışlıkların ve gözlemin sonucunda çıkan ürün bu ise bence Pamuk uzun bir tatile çıkmalı ve bu esnada uzun uzun gözlemler yapmalıdır. Kurgudan ve içerikten devam edersem, adaya gelen Bonkowski Paşa’nın ölümüyle birlikte bir an için kurgunun en azından bir bölümüne cinayetin dahil olacağını düşünüyorken ilerleyen sayfalarda adada çok önemli bir kişi öldürülmüş mü buharlaşıp havaya mı karışmış yoksa hiç adaya gelmemiş mi belli değil. Çünkü bence Pamuk’un bu romanı yazarken derdi ne bir cinayet anlatmak ne salgını anlatmak ve amacı bu olmayıp tarihten hareketle güncel hakkında mesaj verme amacını kurguya o kadar acemice yerleştirmiş ki, açıkçası şu ilk iki yüz sayfada ne okuduğum belli değildi. Birbiriyle bağlantısı oldukça kopuk ve bunların arasındaki oldukça çürük bağlantı da her an tamamen kopacak gibiydi, belki biraz daha devam etsem bu gerçekleşecek ve soluğu Antartika’da alabilirdim. S.20-21’den başlayarak bence gereksiz bir sıklıkla vurgulanan ve yazarın kendisinin de gördüğüm kadarıyla tepki çekebileceğini düşündüğü bir husus ise salgın konusunda Rumların oldukça bilinçli, Müslümanların ise bilinçsiz olmasıdır. Bunu bir ‘tarihçi’ olarak 1901’de Avrupalı bilim adamlarının açıkladığı ve Müslüman entelektüellerin de gizli gizli kabul ettiği bir olgudan kaynaklandığını ifade ederek, dönemin Müslüman dünyasının kısaca birçok konuda geri kalmasından kaynaklı olarak bilhassa Hac olayındaki insan kalabalıklarının hareketi sonucunda meydana geldiğini ifade etmiş. Bu konuda benim yazardan aldığım şu oldu: kendince tarihsel bir durumu ortaya koymak istemiş ancak kamuoyunun tepkisinden haylice çekinip bunu birden fazla yerde açıklama gereği duymuş, yani neden böyle olduğunu. Sonuç olarak yazarın bu tarz çekinceleri ve kaygıları da bence kurguya oldukça zarar vermiş. Sonuç olarak, tarih tabi ki edebiyatta yer verilen bir konu olabilir. Güncel politik atmosfere yönelik mesajlar da edebiyatla verilebilir lakin bunu mesela Dostoyevski’nin Ecinniler romanındaki gibi yapmak var bir de Pamuk’un Veba Geceleri romanındaki gibi yapmak var. Pamuk, çok şey yapmak isterken bence bu romanında hiçbir şey yapamamış. Keyifli okumalar..
kamera
Veba Geceleri
kamera
Orhan Pamuk
ucnokta_yatay-1
yildiz
6.9/10 · 3.814 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
211 syf.
·
2 günde
Saplantı mı? Hüsran mı?
Baştan belirteyim garip garip anlamlar çıkmasın, burada yazarın şahsı ile ilgili düşüncemi değil, eserle ilgili görüşlerimi paylaşıyorum ama yazara toz kondurmayız derseniz yapacak birşey yok, okumamanızı, ya da okumadan yorum yapmamanızı tavsiye ederim. Sadece ESERLE ilgili düşüncelerimi ve deneyimimi yazmaya başlayayım o zaman! Bazen bazı eserlerle karşılaşıyorum ki bu eserler çoğunluğun beğendiği, bana yavan gelen bir tat oluyor. Birşeyler eksik yada fazla. Hala ifade özgürlüğüm varsa tabi, ben
kamera
Kırmızı Saçlı Kadın
' ı pek sevemedim. Üzgünüm. Hele bir de toplumsal sorunların vurgulandığını söyleyen incelemelerden sonra daha da dikkatimi çekmesine rağmen ben herhangi bir vurgulanmış toplumsal sorun göremedim. Bazı subjektif sorunlara değinmiş yazar ama ben onlarında toplumsal değil evrensel olduğunu, genel geçerliliğinin bulunmadığını düşünüyorum. Tüm insanlığı memnun edecek bir çözüm önerisi de göremedim. Bu noktada da aradığımı bulamadım diyebilirim. Kurgusal olarak mı? En başta takıldığım nokta, bu kadar büyüleyici olacak, hiç benzeri olmayan bir kurgusu var mı? Hiç duyulmayan bir hikayesi mi var? Derinden sarsacak bir öyküsü mü var? Ben bu kurguya benzer, belki bundan daha trajik onlarca haber başlığı bulabilirim gazete küpürlerinden. Gerçi kitabın sonunda bir taraftan masal gibi diğer taraftan gerçeklerden kurgulanmasını istemiş meşhur Kırmızı Saçlı Kadın, bunu söylüyor. Ama ne masal ne gerçek, iğrenç bir kabus çıkmış ortaya. Tabi bunlar benim düşüncem, beğenen ve seven okurları kırmak için söylemiyorum, yazara da fazla aşina değilim. Sadece bende uyandırdığı düşünceleri yazıyorum. Ayrıca spoiler paylaşımları yapabilirim, uyarayım. Kırmızı Saçlı Kadın ismi ona bir sır katarken, hikaye içerisinde ilk sayfalarda gizem, heyecan uyandırırken sonra bir baktım ki oldukça sığ bir kimlik. Eser değil! Karakterden bahsediyorum... Gerçekten sığ. Oysa beni bu eseri okumaya iten bir neden de buydu, gizemli bir isim olmasıydı. Gizemli bir havası olmasıydı. Ancak gerçekten sığ, anlamsız hatta dengesiz bir karakter olmamış mı? 16 yaşında bir çocukla olan iletişimi saçma değil mi? Toplumsal sorun bu belki, ama devamı? Hadi Diyelim zamanında babasına aşık olsa bile eski aşkının oğlu ile bu diyalog ve devamında olanlar olmuş mu? Olaya Cem açısından bakınca âla, Kırmızı Saçlı Kadın Açısından aliyyül âla, öyle mi? Ben mi bir şeyler kaçırıyorum? Daha farklı beklentilerim vardı oysa. Eğer toplumsal bir sorunsa işte bu anlamsız aşk hikayeleri, gayri resmi ilişkiler, psikkolojik saplantılar, çocuk istismarı birer toplumsal sorun. Gerçi biliyorum beni memnun etmek için yazmadı yazar ama bende onu memnun etme niyetinde değilim malesef. Baba oğul ilişkilerine saplanıp kalmış Cem, eczacı, koyu solcu hatta 80'li yılların kaos ortamında cezaevi bile görmüş babasının evi terketmesinin ardından haliyle ekonomik kaygılar çekiyor. Üniversite ve üniversite için dershane hayalleri nedeniyle, tavsiye üzerine bir kuyucu ustasının yanına çırak olarak iş buluyor. Burada bu işin detayını aktarmış yazar gerçekten araştırmış, hatta bir çıkrık şeması ile karşılaşıyoruz. Babanın gitmesinden sonra Gebze' ye yerleşen bu parçalanmış anne ve oğuldan oluşan aile, yine Cem' in Kuyucu Ustası olan Mahmut Usta ile zamanın İstanbul kırsalı denilebilecek sanırım yazarın hayali kırsalı Öngören' e gitmesiyle bir kez daha parçalanıyor. İlk başlarda saf, naif bir delikanlı olan Cem' in kısa zaman içerisinde de kimlik değiştirdiğini görüyoruz. Çalısma koşulları zor, iş umut vermiyor, aşık oluyor. Çok kısa bir zamanda hemde. Yeni kimliği ise daha kararlı daha sert. Ne olmuş olabilir ki? Burada Ustanın yer belirlemesiyle umut vaat etmeyen bir kuyuyu kazma işleriyle uğraşırken bir gün Öngören denen kasabanın merkezinde Kırmızı Saçlı Kadın' ı yani Gülcihan' ı görüyor ve sadece onu düşünmeye başlıyor. Sadece o var aklında. Kim bu kadın? İlk başlarda Mahmut Usta' da olan baba arayışı yerini bu saplantıya bırakıyor. Bilmediği, tanımadığı ama babasını bir şekilde tanıyan ilginç kadın onun dünyası oluyor. Zaman zaman kıskançlık sahnelerini de okuyoruz. Hem babasından kıskanıyor hem de ustasından. En sonunda patronun kuyudan umudunu ve haliyle desteğini de kesmesiyle diğer çırak Ali' nin gitmesinden sonra, ustasıyla başbaşa çalışıyor Cem. Aslında o da umudunu kesmiştir bu kuyudan. Ustayla arayı bozmadan, alacağını alarak gitme derdindedir. Yine bir gün kasabanın uzağında bu düzlükte sıradan çalışmalarını yaparken bir anlık dalgınlıkla dolu kovayı ustasının üzerine düşürüyor Kuyucu Çırağı. Artık neden dalgınsa... Önce kasabaya koşuyor, yardım arıyor. Özellikle Gülcihan' ı ama bulamıyor. Sonra bir panikle ilk trenle kaçıyor buradan. Akşamları ona garip hikayeler anlatan, onu kendine koruyup kollayan Ustasını, hatta bir akşam canını sadece sıkmak, etkilemek için Oedipus' un hikayesini anlattığı ustasını 20-25 m derinlikte bırakıp gidiyor. Vicdanı ise gidemiyor. Artık bir belirsizlik vardır hayatında. Ustasına ne oldu? Kurtuldu mu öldü mü? Yaptığı bir hata mıydı? Polis ne zaman kapısını çalacaktı? Tabi bir de Kırmızı Saçlı Kadın nerelerdeydi? Tüm bunların gölgesinde eskilerden onu etkisi altına alan, ustasına da anlattığı Oedipus' un hikayesini düşünmektedir. Bilmeden babasını öldürüp, annesiyle evlenen kral. Bir taraftan bu hikaye onda saplantı halini almışken daha sonra bir iş seyahatinde de İran' da Şeyhname ile tanışır. Burada da babanın bilmeden öldürdüğü bir oğulun hikayesi vardır. Hayatının hemen her anında bu hikayeler vardır aklında. Yine yazarın bu iki hikaye için basarılı muhakemesini okuyoruz. Cem de Karısıyla bu hikayeleri anlamaya çalışmaktadır tabi. Ta ki günün birinde hiç haberi olmadığı oğlundan bir mesaj alana kadar. (Nostalji kokusu, dikkat Yeşilçam demiyorum.) Eser bu şekilde devam ediyor, uzun uzun özete girmemeye çalışıyorum. Zaten buradan sonrası da alel acele kaleme alınmış gibi bir hissiyat oluşturuyor. Şimdi tüm bu olanlar bana kültürel seviyesi yükseltilmiş, daha entelektüel bir nostalji filmi izlenimi bıraktı bende. Bir fark da bu filmlerde çoğunlukla mutlu son olurken, burada daha farklı bir sonla karşılaşıyoruz. Yukarıda da dediğim gibi karakterler gizemini, büyüsünü sayfalar ilerledikçe kaybediyor. Yavan bir tat bırakıyor. Hele kitabın son bölümü yazmış olmak için yazılmış gibi. Gülcihan bu isim aldatmacasını neden yapıyor? Amaç ne? Farklı bir hikayesi olmayan, iyi araştırma ve karşılaştırmalar yapılmış, felsefi hedefleri olan ama bir yerden sonra hedeflerin yön değiştirdiği bir eser. Ben açıkça çok fazla beğenmedim, belki siz beğenirsiniz. Keyifli okumalar.
kamera
Kırmızı Saçlı Kadın
yildiz
7.9/10 · 37,7bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;