Orhan Pamuk

Orhan Pamuk

Yazar
8.0/10
28,7bin Kişi
·
103,9bin
Okunma
·
6,4bin
Beğeni
·
104,5bin
Gösterim
Adı:
Orhan Pamuk
Tam adı:
Ferit Orhan Pamuk
Unvan:
Nobel Ödüllü Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 7 Haziran 1952
Ferit Orhan Pamuk (d. 7 Haziran 1952, İstanbul), Türk yazar. Birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Ödülünü kazanarak bu ödülü alan en genç yaşta alan iki kişiden biri olmuştur. Kitapları altmış dile çevrildi, yüzü aşkın ülkede yayımlandı ve 11 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel edebiyat ödülünü alan ilk Türk'tür.

Yaşam öyküsü
Orhan Pamuk yazarlığa 1974 yılında başladı. 1979 yılında ilk romanı olan "Karanlık ve Işık" ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Bu romanı ancak 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlandı. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görüldü.

Pamuk'un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazandı. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD'de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurtdışında tanınmaya başlandı. Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye'nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika'da 2004 yılında "yılın en iyi 10 kitabından biri" olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk'un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda'nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazandı.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur'un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

Orhan Pamuk ABD'de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının "Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler" başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs'ında yapılan 60. Cannes Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştır.

Nobel Ödülü
Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak Nobel Ödülü kazanan ilk Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tarihe geçmiştir. Akademi'nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayımladığı,

“ 2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir. ”

şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verildiği resmen açıklandı. Pamuk 7 Aralık 2006'da, İsveç Akademisi'nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen izleyiciler ellerindeki çeviri metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı. Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı XVI. Carl Gustaf'ın elinden aldı.

Romancılığı

Orhan Pamuk'un romancılığı postmodern roman kategorisinde değerlendirilmektedir. Eleştirmen Yıldız Ecevit Orhan Pamuk'u Okumak adlı kitabında onun avangard romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı'dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı yapıtında, Benim Adım Kırmızı'dan hareketle Orhan Pamuk'un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla'ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır. Doğu-batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan birisidir Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi içerimleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap'ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebi metin örneği sergilemiştir.

Eleştiriler

Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülünü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı. Ödülün Pamuk'a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu. Orhan Pamuk Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanan Erol Manisalı'nın "Orhan Pamuk Nobel'i Garantiledi" başlıklı yazısı Pamuk'un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk'un Nobeli hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti. TRT'de Banu Avar'ın hazırlayıp sunduğu "Sınırlar Arasında" adlı belgeselin Pamuk'un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı. Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk'un kitaplarını "Amerikan patentli postmodern romanlar olarak" adlandırmış ve "Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret" olduğunu söylemiştir. Basında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Orhan Pamuk'u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasi sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir.

Orhan Pamuk'un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı.

Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk'un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta, özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır. Murat Bardakçı'ya göre Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı yazar Norman Mailer'in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk'un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım'ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.

Orhan Pamuk'un Sri Lanka'da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt Orhan Pamuk'u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka'daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.

Orhan Pamuk davası

Yazar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi" açıklamasında bulununca hakkında TCK'nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı.

16 Aralık 2005'de ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı'ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı'nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat'a erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu.

AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk, "hükümet, parlamentoya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye'nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa'da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır" dedi.

AP Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu.

Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.

Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığı gerekçesiyle davanın düşmesine karar verdi.

Ödülleri
1979 Milliyet Roman Yarışması Ödülü Karanlık ve Işık (iki yazar arasında paylaşıldı)
1983 Orhan Kemal Roman Ödülü Cevdet Bey ve Oğulları
1984 Madaralı Roman Ödülü Sessiz Ev
1990 Independent Yabancı Roman Ödülü (Birleşik Krallık) Beyaz Kale
1991 Prix de la Découverte Européene (Fransa) Sessiz Ev (Fransızca çevirisi nedeniyle)
1991 Antalya Altın Portakal film festivali en iyi senaryo Gizli Yüz
1995 Prix France Culture (Fransa) Kara Kitap
2002 Prix du Meilleur Livre Etranger (Fransa) Benim Adım Kırmızı
2002 Premio Grinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı
2003 Premio rinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı
2003 International Impac-Dublin Literary Award (İrlanda)
2005 Prix Médicis Etranger (Fransa) Kar
2005 Alman Yayıncılar Birliği'nin Barış Ödülü (Almanya)
2005 Richarda Huch Ödülü (Almanya)
2006 Le Prix Méditerranée étranger Ödülü (Fransa) Kar
2006 Nobel Edebiyat Ödülü (İsveç)
2006 Washington University'nin Seçkin Hümanist Ödülü (Amerika Birleşik Devletleri)[24]
2006 Commandeur de l'ordre des arts et des lettres (Fransa)
2008 Ovid Ödülü (Romanya)
2010 Norman Mailer Yaşam Boyu Başarı Ödülü (Amerika Birleşik Devletleri)
2012 Sonning Ödülü

Fahri Doktoraları
2006 Tiflis Üniversitesi
2007 Berlin Serbest Üniversitesi
2007 Boğaziçi Üniversitesi
2007 Georgetown Üniversitesi
2007 Tilburg Üniversitesi
2007 Madrid Üniversitesi
2008 Floransa Üniversitesi
2008 Beyrut Amerikan Üniversitesi
2009 Rouen Üniversitesi
2010 Tiran Üniversitesi
2010 Yale Üniversitesi
2011 Sofya Üniversitesi

Onur üyelikleri
2005 American Academy of Arts and Letters Onur Üyesi (Amerika Birleşik Devletleri)
2008 Social Sciences of Chinese Academy Onur Üyesi (Çin)
2008 American Academy of Arts and Sciences Onur Üyesi (Amerika Birleşik Devletleri)
Yalnızlık bir gurur sorunudur; kendi kokusunun içine mağrur bir şekilde gömülür insan.
Orhan Pamuk
Sayfa 119 - YKY, Ka’nın sözü
Ölüyorlardı ve ne yazık ki aralarında birlik olup ölüme karşı savaşacak bir ruh bile oluşturamamışlardı.
Orhan Pamuk
Sayfa 307 - Yapı Kredi Yayınları
Kişiyi dikkatli olmaktan, kafasını çalıştırmaktan, önlem almaktan alıkoyan... " Nasıl olsa işimiz bitmiş " duygusuydu.
Orhan Pamuk
Sayfa 260 - Yapı Kredi Yayınları
516 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10 puan
ANLAŞILAN ALIŞMIŞIM, SENSİZ OLMAZ!..

Hayat hem uzun, hem çok kısa. Gerçek aşk mı? Ömürde bir başa gelir, o da belki...
Kimi zaman hepimiz karşımızdakini idealize etme eğilimini gösterebiliyoruz. Bize bağdaştırmak, kendimize benzetmek uğruna müthiş çabalar sarfediyoruz. Ehh.. Yaşamak istiyoruz o tutkuyu.Eskimeyen, bitmeyen gerçek sevda öyle herkesin başına gelmez. O ateş hep de en olmaza, en zoruna düşer. Öyle bir şey olur ki hiç olmayacak bir dönemde; onca işin, yoğunluğun, hayat mücadelesinin, kurulu düzenin içinde öyle bir çiçek belirir ki sanki dünyada bir o bir biz varmışız gibi.. Ondaki bizde olmayan özellikler çığ gibi büyür gözümüzde. Ona sahip olma arzusu ile yanıp tutuşuruz. Onun sahip olduğu güzelliklerle, kendi hayatımızdaki boşlukları doldurmaya çabalarız.İlahlaşır nazarımızda. Dopdolu anlamlar yükleriz ve onu, tutar kalbimizin taaa en güzel yerine koyuveririz. Sonra mutlaka onsuz kalırız. Eyvah.. Kuş uçmaz, arı bal yapmaz, su akmaz, dünya dönmez, kainat bayrağını yarıya indirir adeta.Bastığımız kaldırım taşına "O da buradan geçmiş midir acaba?" diye basarız. Şehrin en kalabalık caddesinde çok işimiz olur hep nedense (!) O gözler fıldır fıldırdır. E onu arar napsın,bir umut.. Olur ya. Milyon defa birilerini ona benzetiriz, o olmadığını anlayınca, nabız alabora, boğaz düğüm düğüm... En kalabalık etkinliklere katılma arzusu baş gösterir.. Konser, tiyatro ne varsa.. Umut dünyası,,, belki gözler bir kez daha buluşur diye. Aradan seneler geçer yine de düşünmeden edemeyiz.
Evet!.. Elbette bahsettiğim şey TAKINTILI AŞK!
Üüf.. Beladır, yaradır.. Bit dersin bitmez, git dersin gitmez. Yakandan bir türlü düşmez. Hiç olmadı bir şarkıda sinsice sızlatır yüreciğini. Yaşamını meşgul edip, bir ömrü ziyan eden o mel'un duygu. Kemal'in Füsun'a hissettiği şey tam da buydu.
SPOİLER! KAÇARI YOK :)
Şanzelize Butik'te müstakbel nişanlısı Sibel ile gittiği o dükkanda Kemal Füsun'u görür. Orada çalışan o kızcağızın, bir ömür peşinde koşacağı aşkın muhatabı olacağını bilemezdi elbette. Kemal nişanlanacağı Sibel'e rağmen Füsun'a aşık olur.
O GÜNLER İÇİN "Ömrümün en güzel anlarıymış, bilemedim." DER, KEMAL.
Gizli buluşmalar başlar. Tutkulu beraberlikler... Tenlerinin, ruhlarının birbirine karışmasıyla aşk sarhoşu iki aşıktır Füsun ve Kemal. Verilmiş onca söze rağmen toplum baskısı ve cesaretsizliğinden ötürü Kemal Sibel'e yüzük takar. İşte o nişanı duyan Füsun o gün ortadan kaybolur. Kemal kahrolur..Yanar,didinir bulabilmek için. Çok pişman olur ve herkesi, her şeyi silip kendini Füsun'u bulmaya adar. Seneler sonra bulur da. Füsun artık evlidir ama Kemal için ne bu evlilik ne de onca imkansızlık bu aşka engel değildir. Burukluk, kırgınlık, aşk, tutku, hasretin alasını bulacaksınız bu eserde.
KAVUŞTULAR MI DERSİNİZ?
Kavuşsalardı aşk olmazdı ki.. Kara Sevda uğruna yitirilen koca bir ömür. Buna rağmen "Herkes bilsin ki çok mutlu bir hayat yaşadım." diyen Kemal.. Bir anlık gafletle vazgeçtiği Füsun'u kaybetmesi, evli bulması, buna rağmen içindeki sevdayı büyütmesi, bütün onurunu hiçe sayıp; sırf Füsun'a yakın olabilmek uğruna onun kocasıyla kurduğu ahbaplık.. Aşkının büyüklüğüne Füsun'u inandırabilmek için yaşadığı onca gurursuzluk..
Füsun 'un evinden gizlice aldığı ona ait elbise, saç bağı, diş fırçası, toka, ruj.. Onun kullanıp attığı peçete, içip söndürdüğü sigara izmaritleri. Evet.. Sırf dudakları değdi diye tam 4213 adet izmarit biriktiriyor.
Kemal bu hastalıklı aşk yüzünden evini müzeye dönüştürüyor. Koca, evde sadece bir odada yatıp kalkıyor, evin olanca kısmını sevdasına müze yapıyor. MASUMİYET MÜZESİ...
AŞK LAFTAN ANLAMAZ Kİ!...


Füsun un ölümü, Kemal'in masumiyet müzesinde, onun anılarıyla ömür tüketmesi. Hikayenin neresinden tutsanız kırıklık, burukluk, özlem...
Müthiş bir eserdi...
Bu aşk hikayesini Orhan Pamuk o kadar ustaca kurgulamış ki, yürekten alkışlıyorum. Kaleminin gücüne bir kez daha ağzım açık kaldı. Hayranlığım arttı.
ESERİNE YAZARINDAN JEST ®
Bu tamamen kurmaca romanına Orhan Pamuk hiç rastlanılmamış bir jest yapmış. Kitabında tanrılaştırdığı o aşk için bir ev almış, içine o aşkın yaşanmışlığının havasını vererek müze haline getirmiştir. Bütün ayrıntılarını düşünüp çok samimi, gerçek bir atmosfer yaratmış. İlk İstanbul seyahatimde Beyoğlu'ndaki o müzeye gitmek ve bu kitabın havasını bir de orada solumak isterim ve ve... Aşka aşıklara bu kitabın okunmasını kesinlikle tavsiye ederim.
*****
Bunu da buraya bırakayım... Okurken dinlediğim tek şarkıydı
https://youtu.be/l-KmnqbT3ZA
Çok mu çok yakıştı...
211 syf.
·7 günde·7/10 puan
Orhan Pamuk'un en çok okunan ve en çok ödül alan eseridir. Ayrıca sayısız dile de çevrilmiştir. Başlarda pek akıcı bulmadım. Normalde girişi hızlı olur Orhan Pamuk eserlerinin. Kademeli bir ilerleme var ve öldürücü vuruşu sona bırakmış. Orhan Pamuku hiç okumamış biri olarak elinize alırsanız kitabı sizi doyuma götürebilir. Başka kitaplarını da okumuşsaniz bu tarz biraz farklı gelebilir. En çok okunan kitabı ama tarz farklı ilginç bir durum :)

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
240 syf.
·15 günde·Beğendi·Puan vermedi
Şiirsel bir dille yazılmış "aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar" önsözüyle başlayan bir Orhan Pamuk romanı. Buna rağmen oldukça zor bir dili var, tam anladım derken anlamadığını fark ederek yola devam ediyorsun. Yine de enfes bir tadı var. :) Otobüs yolculuklarını, o koltukları, muavini, mola verilen yerleri, indiğiniz küçük kasabaları ve insanlarını farklı bir gözle görmenize yardım eden enfes kelimeler. Her insanın yaşamının bir döneminde yapabilmek istediği ancak çoğunlukla gerçekleştiremediği eylemi anlatırken sizi alıp çok farklı yerlere de konuk ediyor. Kendi içimizde bir arayış, kayboluş, yol bulma, tükenme, yenilenme, terk edilme, geri dönme.. Hatta ölüme kadar o son anda ne düşünebileceğimizi bile öylesine naif bir dille anlatmış ki Yeni Hayat her birimizin kendi hayatlarımıza dahil ettiğimiz bir kitap gibi.. Yetmiyor o dönemin Türkiye'sine modernleşme, kapitalizm, batılılaşma kavramlarıyla yine yakından bakarak her bakış açısının süzgeçinden geçiriyor insanı. "yeni hayat" her defasında sanki değişecekmiş gibi duran bir varlığa, asla değişmeyen ama yine de okunmaya değer olan bir kavrama, yaşamın kendisine başrol veriyor. Göndermelerle dolu bu kitabı Orhan Pamuk'un uzun uzadıya tasvirleriyle ve nostalji kokan diliyle okumak bir başka zevkli. Varoluşsal Arayışı bir de Orhan Pamuktan okuyun Yeni Hayattan dinleyin derim.. :)
506 syf.
·21 günde·Beğendi·10/10 puan
Herkes bilsin çok güzel bir kitap okudum…

Nereden, nasıl, hangi şekil kitap hakkında düşüncelerimi anlatacağımı bilemiyorum. Bir kentteki bir devrin başarılı bir şekilde anlatılmasını mı anlatayım, takıntılı, hayatını güzel bir kadına indekslemiş ve çevresindekilerin ne diyeceğini artık hiç önemsemeyen aşık bir adamı mı anlatayım, yoksa güzel, hafif de inatçı olan aşkın sembolü olan kadını mı anlatayım bilemiyorum. Var mı aramızda Füsun’u tanıyan, en azından bir kere görmüş olan veya büyüklerinden onu tanıdığını duyan, onun hakkında birkaç cümleyi birinci ağızdan duyan veya Füsun’a, Çukurcuma’daki o evlerine komşu olan? Kemal’i tanıyan, Kemal hakkında çevresinden onun yaptıklarıyla ilgili bir şeyler duyan, Kemal’in topladığı şeyleri duyunca, Zaim gibi şaşıran ve “Gerçekten de bu Kemal, Füsun Hanım’ın her bir şeyini toplamış mı?” diye şaşırıp tepki gösteren?

Kırık bir aşkın hikâyesini içindeki en ufak şeylere kadar sunuyor Orhan Pamuk ve o her bir şeyin de masumiyetini, anısını okutuyor. Kemal’in Füsun’a duyduğu yoğun aşkın, aşkın devamında gelip açığa çıkan baskın cinsel isteğin, kavuşamamanın ve kıskançlığın hayatları değiştirdiği bir aşk hikâyesi Masumiyet Müzesi. Aynı zamanda da İstanbul’un değişiminin, bir devrin anlatıldığı bir roman. 1960’lar ve devamında gelen Nişantası ve çevresindeki varlıklı ailelerinin (şimdilerde bu ailere yüksek sosyete de diyebiliriz) etrafında gelişen, modernleşme ve batılaşma isteklerinin hem haklı olarak gösterilip hem de eleştirildiği, bazı kısımlarda ise ahlak olarak sorgulanıp harmanlandığı bir eser de Masumiyet Müzesi. Romandaki ana üç konuyu Orhan Pamuk’un romanlarında yaptığı gibi madde madde sıralamam gerekirse eğer:

a) Kırık bir aşk hikâyesi olarak Orhan Pamuk aslında çok bilindik bir konu üzerine bu başarılı romanının inşasını kurmuş. Çok bilinmesinin sebebi de Yeşilçam filmleri tabii, ama Yeşilçam filmleri diye de burada okur Türk filmi havasında basit bir roman mı okuyacağız diye düşünmesin. Zaten Orhan Pamuk da bu benzerliği kitabın içinde saklamıyor, hem Kemal üzerinden hem de Feridun üzerinden Türk sinemasına, Yeşilçam filmlerine eleştirilerini yapıyor, en başta da bu yıllarda (konunun geçtiği tarih) neden bir sanat filmimiz yok diye sorgusunu da oluşturuyor. Masumiyet Müzesi’ndeki Yeşilçam benzerliği ise zengin bir işadamının sosyetik oğlunun tezgahtar bir kızla aşk yaşaması, yaşanılan aşkın hem sonuna gidilmesinin istenip aradaki farklardan ve belki de cemaatten gelecek tepkilerin fazlaca olması iken hem de yaşanılan aşkın özel aşk anlarının da sonuna kadar gidilmesi (burası b maddemiz) diyebiliriz. Ana hatlarıyla ne kadar da çok filmlerimize benziyor değil mi? Ama işte sanki burada Orhan Pamuk hem okura hem de o zamanların film yapımcılarına ders veriyor gibi. Zengin erkek ve tezgâhtar kızın aşk hikâyesi, cinsellikte sonuna kadar gidilip, kızın bekâretini kaybetmesi (filmlerde tabir böyle) ile sonuçlanmış olsa da çekilen filmlerimiz gibi değil de bu şekilde işlenmiş olmalıydı der gibi. Bu kısımlarda romanı kuvvetlendiren kısımlar ise en başta tabii ki de Kemal’in takıntılı ve yoğun aşkı ile Füsun’un güçlü (ama naif) kişiliği iken cemaatin de batılılaşma ve batılılaşmanın yanında gelecek dedikleri modernleşme.

b) Bu maddede ise Orhan Pamuk'un özellikle kitap içinde çokça yaptığı bekâret vurgusu diyelim. Hem kitabın geçtiği tarih olsun hem de yaşanılan aşkta maddi fark ve diğer zorluklar olsun bu konunun vurgusunu birkaç kez işlemiş. Bu maddede yazdıklarım belki bazı arkadaşlar için “spoiler” olarak görünebilir, ben yine uyarısını vereyim ama bana göre de “spoiler” sayılmaz, çünkü genel olarak kitabın ilk başlarında olan ve işlenen konular. Kim ne dersin desin, bence okuyan her kişi Füsun’u Kemal’in dairesine gittiğinde kendini Kemal’e bırakmasına bir yadırgama yani en azından neden bu kadar “kolay” ve çabuk olmuştur diye düşünmüştür. Zaten kitabın önemli parçalarından birinin, sorgularından birinin de bekâret konusu olduğu için esas olarak karşımıza çıkan konular, kızların kendilerini erkek arkadaşlarına herhangi bir gelecek düşüncesi olmadan teslim etmeleri, ya da gelecek düşünceleri olup evlilik sözünü teminat olarak görüp teslim etmeleri veya hiç etmemeleri de diyebiliriz. Ve tabii cemaatin yani dönemin burjuvazisinin de bu konuya bakışının işlenmesi diyebiliriz. Aslında OP burada aşk romanının içinde sosyolojik bir konuyu da ele alıp masaya yatırmış ve Kemal üzerinden hatta Kemal’in üzerinden birçok farklı görüşü vermiş. Yanlış anlaşılmasın Orhan Pamuk bu kısımda asla tek bir görüş verip kendi görüşünü okura empoze etmeye çalışmıyor, her romanında dediğim gibi her bir tarafın görüşünü kendi ağızlarından, hatta kısım kısım katı bir şekilde de verip kararı okura bırakıyor. Öncelikle ben burada teslim etme filan derken herhangi bir şekilde kendi düşüncemi belirtmiyorum, hiç yok hatta incelememde, sadece kitaptaki geçen havayı birebir vermek istiyorum.

c) Saplantılı aşk ise bana göre kitabın en büyük gerçeği. Takıntılı da aşk da diyebiliriz. Güzel, gerçekçi hatta naif bir aşk hikâyesi ama içine başarılı bir şekilde de Kemal’in saplantıları, takıntıları hatta kıskançlıkları da işlenmiş. Hele aslında kafasına en büyük şekilde takıp aslında yokmuş gibi düşündüğü olayların verdiği kıskançlık tanımlamaları ise çok başarılıydı. Kemal Füsun’u çok seviyor ve giderek de âşık olduğu kişinin sahip olduğu, dokunduğu ve kullandığı nesneleri çalması, o şeylerle özel anlar geçirmesi bu takıntının, bu saplantı aşkın başarılı bir şekilde kağıda dökülmüş. Kulağa pek normal gelmiyor aslında Kemal’in yaptıkları. Belki de hiç sevmeyeceğimiz hareketler de sergiliyor olabilir Kemal Basmacı. Fetişt bir aşkı da var diyebiliriz Kemal’in. Ama aslında çok iyi bir şekilde anlaşılıyor da Kemal, hak da veriliyor kendisine, aynen Merhamet Apartmanı’na gelen Füsun’a verilen, verilmesi gereken hak gibi. Sevdiğimiz kişinin kullandığı bir şey, ne kadar süre bizde olursa olsun, onu elimize aldığımızda koklamaya çalışıp, o ana, o duyguya geri dönmek istemez miyiz?

Ne dersiniz b maddesindeki görülen kızların sorunsalı ile c maddesindeki erkeklerin sorunsalı karşı karşıya derinlemesine incelenecek, aslında hak verilecek konular değil mi?

Orhan Pamuk, farklı bir eser ortaya çıkarmış. Roman olarak farklı olması kadar her bir eşyaya ayrı bölüm yazılması ile beraber romanın müzesinin kurulması da en büyük ve esas farklılığı. Dünyada yazar müzelerinin örnekleri var olsa da ülkemizde bir romanın müzesinin olması ve müzenin de aslında romanın içeriğine uyumlu olması hem edebiyat olarak çok güzel bir şey hem de ülkemiz adına çok güzel bir şey, tabii o da kıymetini biliyorsak. Tabii hem müze hem de roman olması hikâyenin boyutunu çift anlama taşıyor. Objelerle ruhu olan, şeylerin masumiyetini hissettiğimiz başarılı ve çok güzel bir roman.
247 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10 puan
Bir yazar bir kitapta nasıl her şeyi birden anlatabilir? Tek bir olay etrafında okura nasıl aynı anda üç kitap okumuş hissi verebilir? Peki bir kitabın birden fazla konuyu aynı cümlelerle ve aynı kitabın içerisinde işlemesi mümkün müdür? Bir kitabı okuyan ve seven birçok kişinin kitaptan çıkarımları nasıl farklı farklı olabilir? Böyle bir şey mümkün müdür? Eğer yazarı Orhan Pamuk ise, mümkündür.

Öncelikle Orhan Pamuk'un yaşayan en büyük roman yazarımız olduğunu kabul etmeliyiz. Ona karşı saçma sapan önyargılar beslemek veya yazdıklarından ötürü kin tutmak anlamsızdır. Kaldı ki, böyle bir tutum Orhan Pamuk'a hiçbir şey kaybettirmez. Aksine Orhan Pamuk'tan mahrum kalan bizlere çok şey kaybettirir.

Yeni Hayat isimli bu kitabı okurken ise, yine diğer Orhan Pamuk kitaplarında olduğu gibi, çok zorlandım. Zira Orhan Pamuk, kendisini okura kolayca teslim eden, yazdıklarını ve düşüncelerini açıkça okurun önüne seren bir yazar değildir. Her kitabında bir gizem, her kitabında hala anlaşılamamış bir takım olaylar vardır. Böyle gizemli bir yazar olmayı da çok sever. Birçok kitabıyla ilgili hala anlaşılamamış sırlar bulunmaktadır. Kendisini çok seven ve hemen hemen tüm kitaplarını okumayı kendilerine bir görev edinen okurların bile üzerinde anlaşamadığı bir takım yazınları vardır. Bu kitap da tam olarak öyle bir kitaptır. Anlaması zor ve kendisini okurun önüne kolayca bırakmayan bir kitaptır. Okurken müthiş bir tat aldığınızı hissedersiniz; ama zaman zaman "ben bu kitabı anlamıyorum" hissine de kapılırsınız. Anladığımı asla iddia etmediğim Yeni Hayat'ı gelin birlikte anlamaya çalışalım.

Orhan Pamuk, Yeni Hayat isimli bu kitabını, biz "anlayamayan okurlara" kitabı anlamamızda yol gösterici olması için bir alıntı ile açmış. Aslında bu alıntı ile okurun eline bir anahtar vermiş ve kendi romanına dönmüş. O alıntı şudur:

Novalis: "Aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar."

Orhan Pamuk neden böyle bir alıntıyla kitabına başlama ihtiyacı duymuştur? Bu alıntının kitapla ilgili bize yol gösterici olduğu kısım neresidir? Kitapta anlatılanlar bir masal mıdır? Peki masalları dinleyenler kimlerdir? Alıntıdaki "ötekiler"den kasıt kimlerdir? "Böyle bir şey yaşamak" derken ne kast edilmektedir? Aynı masalları dinleyerek büyüyen çocuklar olarak aynı şeyleri yaşamadığımızı veya aynı şeyleri anlamadığımızı mı ifade etmeye çalışmaktadır? İşte tüm bu soruların cevabını verebilmek için kitabı okumak şarttır. Fakat tüm bu sorulara cevap verebilmek için kitabı okumak da yeterli değildir. Hatta defalarca kitabı okumak da yetmeyecektir kanımca.

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." cümlesi ile başlayan Yeni Hayat isimli bu kitaba, sadece, bir gün bir kitap okuyan ve bütün hayatı değişen, 22 yaşındaki bir gencin romanı olarak bakmak, bana göre oldukça sığ bir bakış açısı olacaktır ve Orhan Pamuk'un zekasına hakaret etmek anlamı taşıyacaktır. Zira Yeni Hayat, bundan çok daha fazlasıdır ve çok daha fazlasını hak etmektedir. Evet, bakıldığında kitapta anlatılan, bir kitabı okuyup hayatı değişen bir mühendislik öğrencisinin başından geçenler gibi görünmektedir; fakat gerçekte Orhan Pamuk'un verdiği mesajlar ve alt metindeki konu bambaşkadır.

Yeni Hayat, bir yolculuktur, arayıştır, içe dönüştür, öze dönüştür, terk ediştir, geri dönüştür ve hatta ölümdür...

Kitapta görünen konu, 22 yaşındaki Osman isimli bir mühendislik öğrencisinin, okuduğu kitaptan etkilenerek kitaptaki hayatı araması, kitabın vaat ettiği yeni hayatın peşinden koşması, evini, annesini, okulunu, şehrini geride bırakmasını anlatan bir arayış, yolculuktur. Hatta Osman, kitabın etkisi ile "Canan" isimli bir kıza aşık oluyor. (Gerçi kitabın ilerleyen bölümlerinde Osman, Canan'ın etkisi ile kitaba başladığını kendisine itiraf ederken Orhan Pamuk, okurun gözüne farklı bir bakış açısı da sunuyor.) Böylece Osman, Canan'ın da yönlendirmeleriyle üniversite öğrenciliğinden uzaklaşıyor, İstanbul'dan ayrılıyor, bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarına çıkıyor, yolculuktan yolculuğa savruluyor. Yeni bir hayatın arayışında, kitapta vaat edilen hayatı arıyor da arıyor...

Benim kitapta gördüğüm ikinci konu ise, tasavvuftur. Tasavvuf konusunda bir uzman olduğumu tabii ki iddia edemem. Fakat gördüğüm birkaç sembolik ifade beni bu düşünceye sürükledi. Mesela, kitaptaki karakterlerin isimleri ve Orhan Pamuk tarafından kendilerine yüklenen misyonlar tesadüfen seçilmiş olamaz. Bunun dışında kitapta sürekli "kaza"ların meydana gelmesi ve hissedilen bir "kader" inancı da beni bu düşünceye itti. Kaza ve kadere inanmak, bilindiği üzere, imanın şartlarındandır. Osman sayısız otobüs yolculuklarında bir tasavvuf yolcusu, bir derviş gibi kaza ve kader içinde dolanır durur. Yeni Hayat isimli kitap, Osman'a yeni bir hayat vaat etmektedir. Ayrıca kitapta ismi geçen, Osman, Nahit ve Mehmet aynı kişiler olup Mehmet kendisi olabilmek için Osman'ı öldürür ve uzun yolculuklardan sonra başladığı yere yani kendine, özüne döner/dönüşür. Yani Yeni Hayat kendin olabildiğin, özüne döndüğün, en başa döndüğün bir yolculuktur. Zira "yolculuk", doğu edebiyatında kişinin olgunlaşması ve hakikati bulması için sıkça kullanılan bir semboldür. Orhan Pamuk da kitabın içerisinde sıkça Doğu-Batı romanlarını karşılaştırması ve bir takım örnekler vermesi bundandır. Osman ise kitap boyunca kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkar. Amacı "Canan"a kavuşmaktır. "Canan" ise, mutasavvıfların Allah'a verdikleri isimdir. ("Canan yok ise can gerekmez.")Nasıl ki, bir mutasavvıf, yani maşuk, Canan'ına kavuşmak için ruhunda bir yolculuğa çıkarsa, Osman da aynısını yapar. Kitapta ismi geçen Yeni Hayat isimli o kitap ise, muhtemelen dinlerdeki kutsal kitaplardan biridir.

Kitapta gördüğüm üçüncü konu ise, Doğu ve Batı arasında sıkışıp kalmış, kimlik arayışındaki Türkiye konusudur. Kitap, 1970’li yılların ortası ile 1990’lı yılların başı arasında geçen 13-14 yıllık bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşen olayları anlatmaktadır. Dolayısıyla kitapta sık sık Doğu-Batı meselesine dair kimlik söylemleri görülmektedir. Orhan Pamuk ise, bu meseleye bir çözüm sunma niyetiyle yaklaşmaktansa, doğu-batı gerilimini tanıyan ve teşhis eden bir tutum sergilemeyi seçmiştir. Bilindiği üzere, batılılaşma hareketleri tarihin hemen hemen her döneminde bu coğrafyada tartışılan ve halen de tartışılmaya devam eden bir konudur. Orhan Pamuk ise, Yeni Hayat'ta, Osman karakterinin yaptığı yolculuklar sırasında gezdiği Anadolu kasabalarını betimlerken, modernleşme, kapitalizm ve batılılaşma hareketinin Türk toplumu ve taşra hayatı üzerine etkilerini resmeder. Bu resmetmeyi ise tamamen tarafsız bir gözle yapar, her iki tarafı da tutma amacı gütmez, modernleşmenin etkilerini yansıtırken eleştirel bir yorum getirme gereği duymadan, sadece var olanı göstermeyi tercih eder. Fakat genel çerçevede bakıldığı takdirde, kitapta farklı karakterlerin söylemleri üzerinden, Batı’dan gelen mekanikleşme, betonlaşma ve yapaylaşmanın; insanların, şehirlerin ve eşyaların ruhlarını öldürdüğü vurgusu yapılır.

Romanda bahsi geçen ve Osman'ın bütün hayatını değiştiren Yeni Hayat isimli kitabın yazarı Rıfkı Hat karakteridir. Rıfkı Hat, memleketin, ancak Batı’dan alınan yeniliklerin topluma adapte edilmesiyle gelişebileceğini ancak kendi öz kimliğini de kaybetmemesi gerektiğini savunur. 1970'li yıllarda, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki modernleşme politikasının terk edilmesinden memnun değildir. Osman ise böyle bir kimlik arayışı içerisinde yolculuklardan yolculuklara dolaşıp durur.

İyi bir romandan beklentiniz nedir bilmiyorum; ama bu kitapta hepsinin bulunduğuna emin olabilirsiniz. İçerisinde neler yok ki? Siyah beyaz televizyonlu kahveler, trafik kazaları, siyasi kumpas ve cinayetler, arayışlar, yolculuklar, kendini buluşlar... Hatta Orhan Pamuk bazı yerlerde romanı bırakarak okurla sıcak bir sohbetin içerisine bile giriyor. Daha ne olsun?

Ayrıca Orhan Pamuk eserlerinin en sevdiğim özelliği de birbirleriyle olan bağlantıları. Orhan Pamuk'un bir kitabını okurken daha önce okuduğunuz bir kitabın karakteri ile karşılaşabiliyorsunuz ve bu hiç sırıtmıyor. Bambaşka bir ülkede sevdiğiniz bir tanıdıkla karşılaşmış hissi uyandırıyor okurun içerisinde. Gidip sarılmak istiyorsunuz o karaktere. İşte Orhan Pamuk böyle bir romancı. Sizi alıp bambaşka diyarlara sürüklüyor ve bir daha eski yerinize dönemiyorsunuz.

Bütün bunların dışında, edebiyatçıların "büyülü gerçekçilik" olarak ifade ettiği bir tarz da kitaba hakim. Tanıdığım yazarlar içerisinde bu türün en büyük temsilcisi de Hasan Ali Toptaş. Kısaca HAT. Romanda geçen Yeni Hayat isimli, Osman'ın bütün hayatını değiştiren, kitabı yazan kişi de Rıfkı HAT isimli bir karakter. Orhan Pamuk böyle bir şeyi yapmış mıdır, bilemem. Fakat böyle düşüncelerin içerisinde girerek, Orhan Pamuk'un sembolleri arasında paranoyaklaşmış olduğumu kabul edebilirim.
480 syf.
·31 günde·Beğendi·10/10 puan
Yeni yılın kendi adıma ilk kitap incelemesi, geçen yıl okuduğum kitaplar içerisinde beni en çok sarsan, en çok etkileyen, hüzünlendiren, tebessüm ettiren, sorgulatan, çeşitli duygular arasında oradan oraya sürükleyen bu ‘tuhaf’ kitaba kısmetmiş…

Lise yıllarından beri, çeşitli zamanlarda kitaplarıyla hayatıma girmiş bir yazar Orhan Pamuk… Bazen büyük bir hayranlıkla bazen de hayal kırıklıkları ile ayrıldım bu buluşmalardan. Bu 8. buluşma ise açık söylemek gerekirse, benim için oldukça özel ve keyifli geçti… Pek çok kitabının ilk baskısına sahip bir okuru olarak, -ki çıktığı gün alıp bitirdiğim kitapları olmuştur, bu kitabı okumak için neden 5 yıl bekledim bilmiyorum… Yeri gelmişken, birkaç ay önce bir Orhan Pamuk etkinliği başlatan (muhtemelen bitmiştir etkinlik) ve bu kitabı okumama vesile olan sevgili NigRa ’ya da en içten teşekkürlerimi gönderiyorum…

Yılın ilk kitap incelemesi dediğime bakmayın siz… Yaklaşık 470 sayfa süren bu yolculuğa bir inceleme yazmaya kalksam en az bir 70 sayfa da bana gerekirdi derdimi tam olarak ifade edebilmek için… O yüzden sıcağı sıcağına dilim döndüğünce paylaşmak istedim kitaptan bana kalan tuhaflıkları:)

-----------------------

Gündüz yoğurtçuluk gece de bozacılık yapan bir babanın peşinden 60’lı yılların sonunda, kendini ‘taşı toprağı altın’ İstanbul’da bulan Mevlut’un hayatının 40 yıllık bir kesitine tanık oluyoruz… ‘Herkesin hayatı roman olabilir, yeter ki düzgün yazacak biri olsun’ tezini kanıtlarcasına, sıradan bir bozacının sıradan hayatı, Nobel’li bir yazarın elinde modern bir destana dönüşüveriyor…

Kitapta ilk dikkatimi çeken şey, Mevlut ile Orhan Pamuk arasındaki tezatlık oldu… Öyle ki, Pamuk İstanbul’un köklü bir ailesinde, her dönemin ‘elit’ semti Nişantaşı’nda dünyaya gelen, bu elit çevrede iyi bir eğitim alarak yetişen, din ile arasına mesafe koymuş, hayatı boyunca bir gün dahi geçim sıkıntısı yaşamamış, dünya çapında tanınan başarılı bir yazar… Mevlut ise Anadolu’nun bir köyünde dünyaya gelip, okuma yazma bilmeyen babasının ardından para kazanmak için İstanbul’a göç eden, sadece köpeklerin yaşadığı çıplak tepelerde yeni kurulmaya başlayan bir gecekondu mahallesinde toprak tabanlı tek göz bir evde, derme çatma okullarda yetişen, oldukça muhafazakar, hayatı boyunca karnını doyurmak için gece gündüz hiç durmadan çalışan, küçücük bir çevrenin içinde hiçbir başarı hikayesi olmayan sıradan bir sokak satıcısı…

Bu konuda çok daha fazla tezatlık örneği sıralayabilirim ama demek istediğimi anlatabilmek için bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum. Ben bu aşırı tezatlığı Orhan Pamuk’un edebiyat dünyasına sunduğu bir challenge/meydan okuma olarak görüyorum. Eğer böyleyse de hakkını sonuna kadar teslim ediyorum. Çünkü kitabın sonuna geldiğinizde tüm bu hayatı, bu hayata ait detayları, bu hayatın insanlarını, bu insanların dertlerini, mutluluklarını, aşklarını bu kadar gerçekçi ve detay atlamadan anlatabilmek için en azından bu hayata benzer bir hayat yaşamış olmak gerekir diye düşünüyorsunuz… Pamuk’a, hiç bilmediği sulara bu denli cesurca girebildiği ve taksiyle içinden geçerken dahi şöyle bir dönüp bakmadığımız ‘İstanbul’un karanlık yakası’nı okurlarına ev ev, sokak sokak gezdirip idrakimizde bir farkındalık yarattığı için ayrıca teşekkür etmek gerekiyor sanırım…

------------------------

Kafamda Bir Tuhaflık’ı Türk edebiyatının sıra dışı romanlarından biri haline getiren pek çok neden saymak mümkün… Tüm bu nedenleri tek tek yazma imkanı olmadığı için şöyle bir özet yapabilirim belki; her şeyden önce bu kitabı düz bir roman gibi değil de, Türkiye’nin yakın tarihini kurgusal bir dille anlatan, sosyoloji, psikoloji, din, siyaset, ekonomi, kültür ve gelenek, sınıfsallaşma, devlet-toplum ilişkisi, aşk ve kadercilik gibi pek çok konu ve başlığın alanına hitap eden zengin bir metin gibi okumak gerekiyor… İsterseniz, ‘çıplak tepelerdeki çamurlu arazilerin birileri tarafından çevrilmesiyle ortaya çıkan gecekondular, 40 sene içerisinde nasıl plaza ve kulelere dönüştü’ sorusunun cevabını arayabilir ya da İstanbul’un taşındaki toprağındaki altının hangi koşullarda, hangi süreçlerden geçerek, hangi oranlarda kimlerin cebine girdiği sorunsalının izini sürebilirsiniz…

Kitabın farklı yollardan dolaşarak sürekli ön plana çıkardığı merkez konularından bir tanesi de insanların düşünceleriyle dile getirdikleri arasındaki uyumsuzluk olarak karşımıza çıkıyor. Mevlut, günlük yaşamda ‘şahsi görüş ile resmi görüş’ arasında sık sık bocalarken manevi dünyada bu durum ‘dilin niyeti ile kalbin niyeti’ olarak farklı bir terminolojide karşılığını buluyor…

Bunun başka bir versiyonuna Mevlana Celaleddin Rumi’ye ait olduğu rivayet edilen ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol’ sözünde de rastlamak mümkün… Aslında tüm yollar aynı kapıya çıkıyor… İnsanın söylemek istedikleriyle söyledikleri, yapmak istedikleriyle yaptıkları, olmak istedikleriyle oldukları arasındaki mesafe, onun bu hayattaki konumunu da ortaya koyuyor bir anlamda… Aradaki mesafe açıldıkça insanın özgüveni azalıyor, huzursuzluğu artıyor… Pek çoğumuzun içten içe yaşadığı gizli depresyonların altında da aslında bu ikiliğin, bu çift başlılığın serencamı yatıyor… İnsanın kendini araması, kendine gelmesi, ve nihayetinde kendini bulması, işte bu yaşam yolculuğunda uzayan mesafeleri kapatabilme başarısıyla mümkün oluyor ancak…

Mevlut’un kafasındaki tuhaflığın kaynağını araken bir okur olarak biraz da bu sularda yüzmek gerekiyor… Çünkü o tuhaflık aslında sadece Mevlut’un kafasında varolan, sadece onun tarafından hissedilen bir tuhaflık değil. O tuhaflık, her birimizin iç dünyasının bir köşesinde saklıyor kendini… Hayatımızın belli dönemlerinde ortaya çıktığında ise sorgulamaya başlıyoruz kendimizi, hayatımızı, hayatımızın ne kadarının kendimize ait olduğunu…

Ve bu noktaya geldiğimizde Orhan Pamuk bir kelime atıveriyor önümüze…

KISMET…

Öyle sihirli bir kelime ki bu, yeri geldiğinde tüm hayatınızı tek başına bu kelimenin sırtına yükleyip, yanına ikinci bir kelime dahi koymadan yolunuza devam edebilirsiniz… Belki hiçbir soruya cevap vermez ama her sorunun da cevabı olabilecek kadar güçlüdür… Eğer dilinizin niyetiyle kalbinizin niyetini bir türlü denkleştirememiş, olmayı hayal ettikleriniz bir türlü kapınızı çalmamış, tüm bu karmaşık denklemden size kalanlar bir tuhaflığa dönüşmeye başlamışsa, kimbilir belki de ‘kısmet’ anahtarını takıp kilidi açmaktır tek çıkar yolunuz…

Yavaş yavaş toparlamam gerektiğinin farkındayım :) Ancak başta da dedim ya, bu kitap benim için zihnimde birkaç ışık daha yakan, bazı silik düşüncelerime bir anlam veren, kendi hayatımı sorgularken transit geçtiğim bazı duraklara tekrar dönmemi sağlayan etkili bir kitaptı… O yüzden ben yazdıkça zihnimde yenileri beliren kelime yığınlarını tutmakta zorlanıyorum açıkçası:)

Kitabın zengin kurgusu neden oluyor biraz da bu duruma… İstanbul’un yakın göç tarihi, detaylı bir şekilde işlenen konuların başında geliyor… Kitabı bitirdiğimde bu olaya kendi penceremden baktığımda bazı gerçeklerle yüzleştim. Neydi bu gerçekler?

Öncelikle, kendi hayatımın da bu göç tarihinin bir parçası, bir uzantısı olduğunu net bir şekilde kabul ettim. Neticede ben de 20 sene önce kalkıp göç ettim bu şehre… Evet, belki benim göç etme nedenim daha fiyakalıydı Mevlut’ten… Çünkü ben üniversite okumak için geldim bu şehre! Bugüne kadar da kimse çıkıp ‘ulan ne farkı var, aynı bokun laciverti işte’ demedi… Böyle böyle idare ettik birbirimizi 20 yıl boyunca…
Ancak 20 yılın sonunda fark ettim ki, buraya üniversite okumaya gelen adam, nohut-pilav satmaya gelen adamdan daha fazla İstanbullu olmuyor!

Ama bir plazanın bilmem kaçıncı katında, ama bir gecekondu mahallesinde… Kimi beyaz yakalı, kimi önlüklü, kimi kendi arabasında, kimi metrobüs koltuğunda… Kimi prömiyerde galada, kimi halk gününde belediye meydanında… Neticede yolu dışarıdan bu şehre düşen her birimiz buğday rengi bir ekmeğin peşinde bir araya gelip İstanbul olmadık mı? Bir esnaf lokantası açan adam, marketten aldığı ucuz fasülyeyi Çayeli fasülyesi diye yedirdi, benim gibi bir gazeteci de incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dünyanın en önemli olayıymış gibi allayıp pullayıp okura sundu… Lokantacının yaptığına namussuzluk, benim yaptığıma ise kapitalizm dedik…

Kartlar böyle dağıtılsa da oyun öyle oynanmıyor sevgili kitap dostlarım… Plazanın 35. katıyla sokaktaki bozacıyı hizaya getiren göremediğimiz bir denge var aslında… Plazadaki adamı 35 kat aşağı çeken, sokaktaki bozacıyı 35 kat yükselten tuhaf bir denge… Sokaklarımız, arabalarımız, yaşadığımız evler, sosyalleşme mekanlarımız, çocuklarımızın oynadığı parklar, süpermarkette uğradığımız reyonlar birbirinden farklı olsa da; yolda karşılaşınca birbirimize selam verecek kadar yakın, geldiğimiz yeri bilecek, neden burada olduğumuzu anlayacak kadar sırdaşız aslında…

Nihayetinde,

Kimseye yar olmayan İstanbul’un platonik aşıklarıyız biz…

Hepinize keyifli okumalar dilerim…

PS: Kitap boyunca 10-12 litre kadar boza bitirdim:) O bozalı seanslardan bir kare;

https://i.hizliresim.com/v65Q3O.jpg

Kitabı okumayı düşünen arkadaşlar hazırlıklarını önceden yapsın…
544 syf.
·6 günde·9/10 puan
Popüler olan her şeyden uzak kaldığımı burda takriben 85-90 kez belirtmişimdir. Bundan mütevellit bu kitap çıkar çıkmaz okuyup aradan çıkarmak isterdim. İncelemeye de kitabı alış hikayemle başlamak istedim.

Her zaman gittiğim sahafa gittim. Kitabı alırken orda bir baba bir oğul muydu yoksa bir dede bir torun muydu tam bilmiyorum; "Yeni çıkmadı mı kitap? Bu kadar mı çok seviyorsun Orhan Pamuk'u?" dedi. Cevap vermeyecektim lakin sorusuna soruyla karşılık verdim. "Siz sevmiyor musunuz?" dedim. "Biz sevmiyoruz." dediler. Ben de neden sevmiyorsunuz diye sordum ve zırvaladılar. Düzgün iki cümle kuramadılar.
Bakın; bir yazarı, bir devlet adamını, bir sanatçıyı yahut herhangi birini sevmeyebilirsiniz. Bu en doğal hakkınız. Lâkin kendinizce bir sebebiniz olmalı. Kulaktan dolma üç beş cümle ile amcadan, dayıdan işitilmiş yüzde sekseni asılsız şeylerle sevmiyorum demek sadece beyin fukaralığıdır zannımca. Ülkemizin de en büyük sorunlarından birisi bu. Herkesin mutlaka sevmediği birileri var ve yüzde doksanı neden sevmediğini kendi de bilmiyor.

Orhan Pamuk'un siyasi tavrını vs ben de tasvip etmiyorum pek. Lâkin o bir yazar. Kendisiyle evlenmeyeceğim ya da kız kardeşimle falan da evlenmeyecek. Sanatçı kimliği ile ilgilenirim dolayısıyla. Kendisini okurum. Herkesin de okuması gerektiğini düşünürüm. Lâkin düşüncelerini isteyen kabul eder, isteyen kabul etmez. Düşünceleri, tavrı sanatçı kimliğini gölgeleyebilir ama yok edemez.

Orhan Pamuk romancılık konusunda bir markadır. Bunu bir kere kabul etmemiz gerekiyor. Nobel Ödülünü aldıktan sonra da çıtayı bence de yukarıya çıkartmış, gerçekten de güzel eserler yazmıştır. Kırmızı Saçlı Kadın'dan sonra Veba Geceleri ile de buna bir kez daha ikna etmiştir bizleri.

Yalnız bu roman diğer romanlarından çok daha farkı bir roman. Yıllar boyu düşünüp ki kendi deyimiyle 35-40 sene fakat  5 yıldır yazdığı ve son 1 yılda düzenlemeler yapıp bize 120 yıl öncesini şimdi yaşıyormuş gibi anlattığı bu eseri Osmanlının en entelektüel sultanlarından olan V. Murat'ın kızı Sultan II. Abdülhamid'in yeğeni Pakize Sultan'ın torunu Mina Mingerli'den dinliyoruz. 1900'lu yıllarda, Hatice Sultan'a yazmış olduğu 113 adet mektubun içeriklerini derlemesiyle oluşturulan bu kitap bizleri Veba Salgının hatsafaya çıktığı o dönemde konuk ediyor. Mükemmel betimlemeleri, karakterlerin ruh analizi ile karakterlerin adeta yanında yaşıyor, onlarla beraber salgınla mücadele etmiş gibi oluyoruz.

Kitabın spoiler vermeden hemen kısa bi bilgilendirmesini yapacak olursak; Minger Adası’nda veba salgını baş gösterince Sultan Abdülhamit önce Sağlık Başmüfettişi kimyager Bonkowski Paşa’yı, onun arkasından da genç ve başarılı Doktor Nuri’yi salgını durdurması için adaya gönderiyor. Padişah kısa bir süre önce genç doktoru, sarayda yaşattığı ağabeyi önceki padişah V. Murat’ın kızı Pakize Sultan ile evlendiriyor ve Pakize Sultan da bu yolculukta kocasına eşlik ediyor. Yolculukta Osmanlı Kolağası Kamil, onun aşık olduğu Zeynep, fedakar Vali Sami Paşa ve sevgilisi Marika da sonradan eşlik ediyor.

Kitabın başlangıcında Tolstoy'dan alıntı yaparak başlaması ile bir kez daha Tolstoy hayranlığını kanıtlayan Orhan Pamuk, Savaş ve Barış'ın Prens Andrey Bolkonski'sinden karakterlere bir şeyler serpmiştir.

Hem sürükleyici bir siyaset ve aşk romanı hem de Pamuk’un salgın, karantina, devlet ve birey konularını bir masal havasıyla tartıştığı bu tarihi roman, konusuyla yaşadığımız günlere atıfta bulunuyor.

Tesadüf odur ki kitabın tanıtımında romanı için uzun araştırmalar yaptığını, pek çok kitap okuduğunu ve sabırla yazdığını anlatan Orhan Pamuk, kitaba başlamasının 3. yılında koronavirüs salgınının başlamasıyla çevresindeki herkesin ölümlerde, söylentilerden, hastalığı kimin getirdiğinden, karantinadan, sokağa çıkma yasağından, hastanelerin dolmasından söz etmeye başladığını kendisi de şu şekilde belirtmişti.  "Romanımda yazdıklarım gerçek olmuştu." Bu açıdan dönemi entelektüel bir yazar tarafından okumaktan çok zevk aldım. Karantina ve salgın hastalık sırasındaki insan psikolojileri ve bunun ardına oluşan toplumsal olayları çok başarılı bir şekilde ele almış. 

Salgının dışında kitapta Din, Milliyetçilik gibi konularda eleştirini hiç esirgemeden yapan Orhan Pamuk bu konuda okurları yanıltmamış. Özellikle son kısmın bayağı tartışma yaratacağını düşünüyorum. (Müslümanları Rumlardan kat kat daha fazla eleştirmesi, Osmanlı hakkında yaptığı biraz acımasız çıkarımlar vs.)

Benim gibi Sultan II. Abdülhamid hayranları bazı kısımlarda dişlerimizi sıkarak okuduğumuz bu kitapta yazar, söylemlerin birçoğunun kendi söylemleri olmadığını ve her Sultan yeğen gibi Pakize Sultan'ın da amcasına olan, daha doğrusu olmayan sevgisi olduğunu dile getiriyor.

O zaman biraz da Orhan Pamuk'un okurlara olan katkısını abartarak aranızdan ayrılayım. Orhan Pamuk romanı okuyunca bazen bir dergi, gazete, ansiklopedi ya da tarihi bir kitap mı okuyorum diyorum kendi kendime. Aralara serptiği o didaktik cümleler ile okuru besliyor adeta. Konudan caydırmadığı gibi konuya olan merakı artırıyor. Böylelikle sadece roman okumuş olmuyorsunuz. Bu durumu da kitapın arka kapağında da bulunan The New york Times'ın tespiti özetliyor.

"O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı."

Kitaplı akşamlar, günler, yıllar, ömürler dilerim. Kalın sağlıcakla.  :)
465 syf.
·10/10 puan
Nobel Edebiyat Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un 10 yıllık çalışma sonucunda 2008 yılında yayımladığı Masumiyet Müzesi eserinde kurmuş olduğu muazzam dünyasınıyla aynı ismi taşıyan bir müze açmıştır.Müze ayrıca İstanbul’da açılan ilk şehir müzesidir.Müzede romanda anlatıldığı döneme ait objeler yer almaktadır.Ziyaret etmek isteyenler olursa Beyoğlu Firuzağa’da bulunmaktadır kitabı almamış olanlar müzeden de temin edebilirler.Ayrıca Masumiyet Müzesi New York Times tarafından en iyi kitaplar arasında yer alan listede yer verilmiştir.
“Hayatımın en mutlu anıymış,bilmiyordum.”cümlesiyle başlayıp “Herkes bilsin,çok mutlu bir hayat yaşadım.”cümlesiyle son bulan kitabın ilk ve son cümlelerinden de anlaşılabileceği gibi acı,hüzün,sevinç ve heyecan gibi duyguları konu almaktadır.Kitap 1970’li yıllardan 2000’li yıllara kadar olan uzun bir zaman dilimini anlatmaktadır.Uzun bir zaman dilimi içerdiğinden kitapla birlikte büyüyüp yaşlandığınızı hissediyorsunuz.Konu olarak 1970’li yıllarında geçen yoksul kız zengin bir erkek arasında geçen muazzam aşkı anlatmaktadır.Aşkın başkahramanları olan Füsun ve Kemal’in yaşamları,ilişkilerinde yaşadıkları ve çevrelerinde yaşananları hissederek okuyacaksınız.Üslup olarak gerçekleşten muazzamdı yazar sanki kalemle yazmamışta suya yazar gibi akmaktadır yazdıkları.
Kitaptan sonra “Hatıraların Masumiyet ” isminde filme uyarlanmıştır.
Keyifli Okumalar Dilerim
476 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Kara Kitap'ı önerip postmodern romanı anlattım: https://youtu.be/5NOJQ_1hmps

"Uykulardasın şimdi bensiz uykularda
Hala İstanbul’dasın ama deniz yok dalgalarda" YYK

Sayısızca kültür, padişah, caz festivali, mimari ve sanat akımı, beyaz yaka, Suriyeli, Suriyesiz, kitap teması, şarkı ilhamı, cami, kilise, Rönesans'a yakışır insani proporsiyon, sonradan yine kendisine tepki olarak getirdiği barok bir öfke, askeri darbe, manevi arbede, mahalle kavgası, kavgalardan çok daha ateşli çiftleşme, dert, mutluluk, işkence, orgazm, kasvet, ütopya görmüş ve hala içinde barındırdığı çoğu canlısına göre kendisinden başka şehirlerin tebdil-i kıyafetine bürünmeye çabalayan kolektif bir varoluş salatasından -yani Proust'un kayıp zamanın izinde kaybedip aradıklarını, Paulo Coelho'nun Simyacı'yı yazarken arakladığı Takkeci İbrahim Efendi'nin hikayesi gibi bir arayıştaki esrarın sonucunu insanın yine kendisinde bulacağını bize pitoresk bir imgeyle alıcıyı harekete geçirme işlevinde buldurmaya çalışan- bir hafıza bahçesinden bahsetmeye çalışıyorum size : İSTANBUL.

Hayatımın büyük bir kısmında İstanbul'un manevi basınç aurası altında gerek fiziksel gerekse de spiritüel mesafesinin çemberinde yaşadım. Türkiye'nin magması olan bu sıcaklığın verdiği, kendi merkezine çektiği bir İstanbulçekime, aynı Dünya'nın, çevresindeki Güneş, gezegen ve uydularının çekimine kayıtsız kalamadığı bir şekilde maruz kaldım. "O"ydu bizim hafıza bahçemizdeki en renkli ağacımız, "o"ydu Pessoa'nın dediği, düşünmenin yıkmak anlamına gelip de insanın düşünmeden önce parçaları -yani semtleri- algılayıp sonradan metropolitan bir tümevarımla şehrin bütününü düşünebileceğimiz bir bellek. Çünkü Pessoa'ya göre de, düşünce süreci, düşünülen şeyi parçalara bölmekle olurdu.

Yüzyüzeyken Konuşuruz, Sandal şarkısında, bu kitaptaki Galip'in tükenmek bilmeyen bir kısır döngüdeki zamanın süregelen kaybının izinde, İstanbul'daki dalgalara denizi yakıştırmanın telaşı içerisinde, uykularını, gerçeklik ile düş arasındaki Musil'in ruhun bulanık sendeleme denklemi gibi yalpalayarak renkli "Rüya"lar oteliyle taçlandırdığı bir İstanbul hayal etmişti. Aynı Orhan Pamuk'un gayesi gibi.

Şu anda bedenimin bulunduğu Batman, aklımın çarpık sokaklarının gezmeye çalıştığı, idam mahkumlarının son saniyelerinde çaresizce ve büyük bir arzuyla düşünmeye çabaladığı şehir algısını daha geniş bir algıyla beynimin önüne soyut çözünürlüklü bir görüntü olarak getirmeyi kendime askerlik idi edindiğim bir İstanbul ve çift haneli sayıyla sayabileceğim yıllardır ait olduğum ama bir türlü Maslow'un piramidinin en tepesindeki onu gerçekleştirme seviyesine erişemediğim bir İzmit düşüncesi ile Orhan Pamuk'un Galip, Celal ve Rüya üçgeni arasında spiritügeometrik bir bağıntı kurmak istedim.

Baş karakter Galip, doppelgänger etkisiyle bir Tourette sendromlusunun aniden çıldırmaya başlayıp, bağırıp çağırması gibi bir merakla keşfetmeye çalıştığı İstanbul'u, sevgilisini, amcasının kızını, kendisini -artık her ne derseniz- yine kendisinden fiziksel olarak çok uzakta bir Stockholm vatandaşının sendromu gibi kendisini rehine olarak aldığı İstanbul'da aşkı ve yine kendisini bulmak isteyen, Raskolnikov'un Napolyon, Hint Devrimi zamanında insanların Mao, Küba Devrimi zamanında insanların Castro olma idinde yanıp tutuşan gençlerinin akson ve dendrit uzaklıkları arasında mekik dokuttuğu esrarlı bir gerçeklik arayışında, imgelerini, Boğaz'ın sularının Anadolu ve Avrupa yakasındaki en güzel yalılara, en uç insan yapımı anılara, köprülerin eteklerinin altından geçen hidrojen ve oksijenlerin sadece hamdığı, piştiği, yandığı değil de, kelimelerin sevgi, nefret, hüzün, aşk, şaşkınlık, şehvet, öfke gibi duyguların sinestezik lunaparklarında İstanbul'un en esrarlı köşelerinde Kara Kitap'ın beklenen konserinde yerini alabilmek için bilet sırası kovaladığı, kimilerine göre bir Dünya klasiği niteliği taşıyan kimilerine göreyse Alaaddin'in Dükkanı'na gelip de Alaaddin'in elinde olmayan salt nesnel gerçekleri değiştirmesini bekleyen bir kalabalık ordusu önderliğinde kurgulamıştı. İşte böyle bir cümle gibiydi İstanbul.

Mimar Sinan, Yavuz Çetin, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Gaye Su Akyol, Münir Özkul, Vedat Türkali, Fatih Sultan Mehmet, Ete Kurttekin, Flört, Atatürk, YYK, Vedat Milör, Nusret, Peyk, Ara Güler, Sabahattin Ali, Birsen Tezer, Orhan Veli Kanık, Sezen Aksu gibi sanatkarlarımız bu şehirdeki yürüyüşlerini aynı Galip'in İstanbul sokaklarında yüzlerin, tarihin, kitapların, semtlerin esrarını çözmek ister gibi gerçekleştirmişlerdi.

Kadıköy Yeldeğirmeni mahallesinin her sokağından uzakta denizin göründüğünü bilmek, Kuledibi'nde dolaşırken dümdüz bir sokakla karşılaşamayacağını tahmin edip de pitoresk ve bir o kadar da grotesk fotoğraflar yakalamayı şehvet edinen bir turistin varlığını Galip'e yakıştırmak, Kartal'dan Silivri'ye metrobüsle gidilemeyeceğinin bilincinde 500T hayalleri kuran bir İstanbulluyla, ecnebilerin Old Town diyerek turistik rant edindiği bir evrensel gezgin terminolojisiyle tefsirini 400 küsür sayfaya sığdırmak Orhan Pamuk'un harcı olmuş ise, sirkülasyon koridorları Boğaz'ın suları, giriş kapıları stratejik ve jeopolitik önemin diktatörlüğünde sabitleştirilmiş coğrafya dersi kitaplarındaki hudut bakımından komşuları, oturma odası, salonu Beşiktaş, Kuzguncuk, Sarıyer, Üsküdar, Eminönü, Kadıköy, mutfağı Karaköy, Beyoğlu, bir türlü sevilemeyen ev sahipleri Bağcılar, Esenler, Başakşehir, figürü Ruslara sıcak denizlere inme mastürbasyonunu mumyalatan, temeli eşsiz bir tarih, duvarları Darwin'in hiç de kıskanmayacağı bir şekilde, zamanla tarih kavramından Medusa'nın gözlerinin içinde kendilerine sorulduğunda büyüyünce taş olmak isteyen bakışların kıskanacağı bir brütlükte rant betonuna evrilen, milyarlarca yıl geçtikten sonra belki de en şanssız ev sahiplerini üzerinde ağırlamak zorunda bırakılan bir edebi-tarihi-mimari hafriyat kamyonunu, beynimizin nizamiye kapılarından dışarıda bir yerde düşünmemiz pek tabii ki de olanaksız olurdu sayın Pamuk, sen de haklısın.

Neyse ki, Galip gibi Hey Douglas da doğmuştu. El mi yaman, Beyoğlu mu yaman demişti. Boşuna değildi Light in Babylon'un çığırmaları, camilerden gelen dinsel sesle, evlerden yükselen -insel kelimesinin önüne c ya da t harfi koymamın kararsızlığında insanın ağzından çıkan titreşimlerin karşılaştırılması. Boşuna değildi "Mimaride hiçbir detay boşuna değildir, çocuklar." diyen hocamı hatırladığım bir yaz gününde İstanbul'un sosyolojik mimari altyapısını bu tarihi zaman denen kavramı ezel mertebesine ulaşabilme isteğinde elinde oynatabilen bir detayla anlatma becerisine sahip olan ve İTÜ mimarlığı 3. sınıfta yarım bırakan Orhan Pamuk'un bunca çabası.
464 syf.
“Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız.”

Karakterimiz : KA

Olmazsa olmaz olgumuz : KAR

Mekan : KARS


Kelimelerin sihrine inanırım. Acaba diyorum Orhan Pamuk buna başvurmuş olabilir mi? Mümkündür :) George Perec'in 'Kayboluş' isimli kitabında 'e' harfini kullanmadan bir roman yazmış olması Pamuk'un böyle bir girişimini masum kılar. Bu arada Kars şehrinin adı Bulgar Türkleri'nin Karsak oymağından geliyormuş.

Kar nedir? (100 Puan)

KAR. Suyun atmosferin içinde düşerken, gezinirken ya da yükselirken aldığı katı şekildir. Genellikle altıgen bir biçimi olan güzel kristal yıldızcıklar halindedir. Her kristal tanesinin kendine özgü altıgen yapısı vardır. Karın sırları eski çağlardan beri insanoğlunun ilgisini ve hayranlığını çekmiştir, ilk olarak İsveç'in Uppsala kentinde 1555 yılında papaz Olaus Magnus her kar tanesinin kendine özgü altıgen bir yapısı olduğunu söyler... -kitaptan alıntı-

Çok eleştirilen bir kitap Kar malumunuz. Pamuk'un Nobel Edebiyat ödülü alması ülkemizi ikiye değil %90'a - %10 gibi fazlaca mutabık kalınan bir olumsuz algıda birleştirmiştir. Orhan Pamuk’un, İsviçre’de yayımlanan Das Magazin isimli dergiye verdiği röportajdaki “30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük. Türkiye’de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum” demesi onu bir anda sadece Türkiye gündemine değil dünya gündemine de taşımıştı. Kimilerine göre bu cesaretin ödülü olarak aldı Nobel'i, kimine göre ise kaleminin hakkıydı. O kısım hakkında pek yorum yapmak istemiyorum ancak bu demecin 'Ermeni Meselesi'nin ayyuka çıktığı ve çeşitli ülke parlamentolarında tartışıldığı bir dönemde gelmesi Türkiye'yi epey zora soktu. Katliamların hala tartışıldığı, olup olmadığı noktasında belirsizliğin sürdüğü belli iken Pamuk'un bu açıklaması tam anlamıyla hezeyandır. Çünkü iddia ispat yükümlülüğünü de gerektirir. Belki'ler, bu denli uç iddialar Türkiye'nin dışarıya açılan bir yüzü olarak Pamuk'un sözlerinde olmamalıydı diye düşünüyorum. İnandığı şeyleri hiç inanmadan söylemenin verdiği başdöndürücü özgürlük duygusunu hissediyordu bunu söylerken belki de iç dünyasında bunu bilemeyiz.

Orhan Pamuk ve onu okuyanlar cesur bir yazar olduğunu bilir. Zaten bu cesareti Yaşar Kemal'den sonra penceresini dünyaya açmasında ve dünyaca tanınan bir diğer Türk yazar olmasında etkili olmuştur. Pamuk bu kitabı ilk siyasi romanı olarak niteliyor. Tepkilerden çekindiğini de zaten NTV'de yayımlanan röportajında dile getiriyor.

Sevgili ülkemizde sağ ve sol diye derin bir çizgi var. Bu çizgi genelde yazarların kaleminde, düşünce dünyasında kendini gösterir. Zaten okurlar ve yayımcılar tarafından bu çizgilerden birinde yer almadığınız müddetçe dışlanıyor bir yer edinemiyorsunuz. Sağcı isen sağcılar, solcu isen solcular, dinci isen dinciler sizi okuyor. Sizden övgüyle bahsediyorlar. Orhan Pamuk bu kanadın neresindedir sizce? Kendisini iyi bir solcu, iyi bir ateist olarak niteleyebiliriz sanırım. Ülkemizin kalıplaşmış sloganlarından dışa çıkarak ''Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim'' diyor yine NTV röportajında. Siyaset bizim için takım tutmak gibi. Oy verip desteklediğimiz partinin neferi olmaktan kendimizi alamıyoruz. İtinayla kalp kırıp, kimi zaman öldürmekten bile çekinmiyoruz. O sebeple Pamuk'un bu çekincede olmasını anlayabiliyorum.

KARS

Allah'ın olmadığı yer olarak nitelendiriliyor kitapta Kars. Ne de olsa insanoğlunun inisiyatifinde iyilikler, güzellikler olduğu sürece Allah'ın dualarını, kendini kabul ettiği varsayılır. Cennet vaadi olmasa çoğu insanın namaz kılıp, ibadet edeceğinden şüpheliyim. Pamuk romanına Kars şehrini siyasal anlamda Türkiye'yi anlatmak istediği için seçtiğinden bahis etmiş. Kars şehrinin uzun yıllar Rus himayesinde kalması, 2 yıl gibi kısa bir süre Ermenilerin hakimiyetinde kalması, Türk-Kürt sentezi yapabilmek vs. gibi nedenlerden dolayı Pamuk'un ilgisini cezbetmiş olabilir. Yine yazarın Kars şehrine 5 kez gittiği, insanlarla kahvehanelerde, çay ocaklarında, berberlerde, marketlerde onların yaşayışlarını, dertlerini, düşüncelerini dinleyip notlar, ses kayıtları aldığını küçük bir araştırma sonucunda öğrendim. Haa kitabı bitirdikten sonra koşa koşa Google'a Kar romanının gerçek olup olmadığını yazmıştım.

SİYASET

Siyaset ve politika içinde samimiyet duygularının arınmış olduğu, hilenin, hurdanın insanlara inandırıcı bir dille anlatıldığı oyunlar bütünüdür. (bence) Başörtüsü, din, Atatürk, sağ, sol, terör bir şekilde siyasetin malzemesi olmuştur. Bu romanda da ne ararsanız var. Genelde halkın ana temadan uzaklaştırılıp, asıl düşünmesi, sorgulaması gereken şeylerin üstünü örtmek adına belli periyotlarla tartışmalar doğar. Başörtüsü bunlardan biriydi zamanında. Şu bir gerçek ki biz asla demokrat, özgür bir ülke olamadık. Başa kim geçerse geçsin bunu başaramadık. (Atatürk dönemini tenzih ediyorum) Çünkü siyasetin malzemesi bir bakıma halktır. Aslında siyaset halk için vardır. Dünyanın genelinde bu yanlış yorumlanıyor olsa gerek ki halk siyaset için gerekli bir hammaddeden öteye gidemiyor. Bu romanın bence vermek istediği en büyük mesaj: ANLAŞILMAK sorunsalı. Allah bile anlaşılmak ister. Dini kitaplar, peygamberler, emareler hep anlaşılmak istemekle alakalıdır. Siyaset yaşamlarınızı düzenleyen iktidarları seçmemiz için yaptığımız yorumdur. Ötesi değildir. İnsan da anlaşıldığı kadar insandır.

Gerçekten geleceği bilebilir mi insan? Bilmese bile, gene de bildiğine inanıp huzur duyabilir mi?

Hissetmek, duyularını ayağa kaldırıp onları devrime hazırlayıp savaşın ortasında bırakmak gibi. Eğer hissetmiyorsan mutluluğun, güzelliğin, iyiliğim, savaşın, barışın, nefes almanın, dokunmanın, bakmanın ve sayabileceğim milyonlarca olgunun bomboş olacağı katidir. Allah'a inanıyor musun? sorusuna ''haşa elbette inanıyorum'' diyen %99'luk müslüman nüfus bunu hangi hissiyatla söylüyor ya da inandığı için neler hissediyor? Bu yine insanın kendisinde. Eylemler hislerin aynasıdır ve his bir başlangıç noktasıdır. İnanmakta hissiyatla muktedirdir. Kitapta müslümanların hissiyatları, Allah'a inanmayanların kaldığı ikileme dem vuruluyor. Baş karakterimize Allah'ın varlığını durmadan yağan kar düşündürüyor örneğin. Allah'ı hatırladıkça bir hiç edasıyla işgal ettiği, yeryüzündeki yegane yeteneği şairliğine tutunuyor. Allah'a inanan ve aşkla bağlı olan Necip'te gün geçtikçe tersine başkalaşım meydana geliyor. OP, çok zeki bir yazar. Ne büsbütün içinde olayın ne de dışında. Ne Allah'a inananların safında ne ateistlerin. Anlattıkları bir yığın olayın üstüne yüklediği sorumluluğun içinden o kadar sorumsuzca ve sorunsuzca sıyrılıyor ki hayran kaldım doğrusu. Pamuk'un izlediği yol: orta yoldan sağı,solu hatta herkesi anlamaktan geçiyor.

AŞK

464 sayfalık bir kitabın sadece 3 günlük olayı anlattığını duysanız belki şaşırırsınız. Evet karakterimiz Kars iline sade ve sadece üç günlüğüne geliyor. KA'nın aşkı diğer aşklara göre biraz garip, çokça ise değişik. İlgisizlik müziğinin içinde yarattığı o koca karmaşanın yine kendi içinde bir büyüsü olduğunu biliyor. Derin bir karamsarlıktan çıkıp kalabalık bir mutluluğa geçiş yapmak için saniyeleri, saliseleri bile uzun saydığı olabiliyor. Yarım kalan bir aşkın içinde meydana getirdiği ukdelerin tamamlanmışlığı onu ürkütmekle kalmıyor olumlu ya da olumsuz her gelişme onu ümitsizliğe itebiliyor. Durmadan içinde aşkla çalan müzikle birlikte ''hayatın, âşık olup mutlu olmanın dışında, birbirleriyle ilişkisiz, anlamsız sıradan bir olaylar dizisi olduğu'' düşüncesini de atamıyordu KA. Aşkın o benzersiz yalnızlık ve yenilgi duygusuna sevkini sağlayan, ruhunun kanamalı odalarında hep bir kaybın mevsimini yaşatan yegane bir duvar buluyor karşısında: kendisi. Evet KA'nın kendisinden öte bir düşmanı yok ne yazık ki.

Veee evet. Kitabın sağında, solunda, önünde, arkasında hiçbir yerinde gerçek olaylara dayanmadığı yazmıyor. Orhan Pamuk kendisini karakter olarak gizleme ihtiyacı da hissetmiyor ayrıca. Kitabın kurgu olduğu belli ancak yazar o kadar sağlama, yan bilgi ve destekleyici hikayeler anlatıyor ki, acabalarınızla kalakalıyorsunuz. Bence bunun belirtilmesi gerekirdi. Çünkü anlatılanlar Türkiye'nin birçok gerçeğini muhteva etmekle birlikte yaşanmayan şeyler. Dünyanın herhangi bir yerinde bu kitabı okuyanlar bizi muz ülkesi zannedebilir. (Öyle değil miyiz demeyin, o kadar olmadık bence) Bu eksikliğin açıkçası merakımı cezbettiğini de itiraf etmeliyim. Belki gerçekliğe dayanmadığını bilsem sayfaları bu denli hızlı çevirmez, uykularımdan olmazdım.

DİPNOT: Kuran-ı Kerim'de Allah'ın intiharı yasakladığı yazmıyor. Kitabın birçok yerinde bununla alakalı atıflar var. Nisa suresinin 29.ayetine de yine bakılırsa ''Birbirinizin canına kıymayın'' demektedir.

Eksiklikleriyle, güzellikleriyle, siyasetiyle, aşkıyla, şüpheleriyle, gerçekliğe yakın anlatımıyla bir kitap daha bitti. Kitabı beğenmekle birlikte OP'un 'yazınsal, edebi' yönü açısından onu tekrar tanımam adına keyifli bir tecrübe oldu. Diğer kitaplarını da alıp okuyacağım. Sevgili https://1000kitap.com/meleenk nin bu kitabı okumamda etkisi büyük. Ona da teşekkür ediyorum. Unutmadan Orhan Pamuk okumaya Kar ile başlayın :)

https://www.youtube.com/watch?v=t6C4ZL6GR6Q

Yazarın biyografisi

Adı:
Orhan Pamuk
Tam adı:
Ferit Orhan Pamuk
Unvan:
Nobel Ödüllü Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 7 Haziran 1952
Ferit Orhan Pamuk (d. 7 Haziran 1952, İstanbul), Türk yazar. Birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Ödülünü kazanarak bu ödülü alan en genç yaşta alan iki kişiden biri olmuştur. Kitapları altmış dile çevrildi, yüzü aşkın ülkede yayımlandı ve 11 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel edebiyat ödülünü alan ilk Türk'tür.

Yaşam öyküsü
Orhan Pamuk yazarlığa 1974 yılında başladı. 1979 yılında ilk romanı olan "Karanlık ve Işık" ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Bu romanı ancak 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlandı. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görüldü.

Pamuk'un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazandı. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD'de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurtdışında tanınmaya başlandı. Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye'nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika'da 2004 yılında "yılın en iyi 10 kitabından biri" olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk'un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda'nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazandı.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur'un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

Orhan Pamuk ABD'de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının "Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler" başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs'ında yapılan 60. Cannes Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştır.

Nobel Ödülü
Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak Nobel Ödülü kazanan ilk Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tarihe geçmiştir. Akademi'nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayımladığı,

“ 2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir. ”

şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verildiği resmen açıklandı. Pamuk 7 Aralık 2006'da, İsveç Akademisi'nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen izleyiciler ellerindeki çeviri metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı. Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu'nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı XVI. Carl Gustaf'ın elinden aldı.

Romancılığı

Orhan Pamuk'un romancılığı postmodern roman kategorisinde değerlendirilmektedir. Eleştirmen Yıldız Ecevit Orhan Pamuk'u Okumak adlı kitabında onun avangard romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı'dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı yapıtında, Benim Adım Kırmızı'dan hareketle Orhan Pamuk'un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla'ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır. Doğu-batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan birisidir Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi içerimleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap'ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebi metin örneği sergilemiştir.

Eleştiriler

Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülünü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı. Ödülün Pamuk'a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu. Orhan Pamuk Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanan Erol Manisalı'nın "Orhan Pamuk Nobel'i Garantiledi" başlıklı yazısı Pamuk'un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk'un Nobeli hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti. TRT'de Banu Avar'ın hazırlayıp sunduğu "Sınırlar Arasında" adlı belgeselin Pamuk'un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı. Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk'un kitaplarını "Amerikan patentli postmodern romanlar olarak" adlandırmış ve "Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret" olduğunu söylemiştir. Basında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Orhan Pamuk'u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasi sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir.

Orhan Pamuk'un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı.

Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk'un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta, özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır. Murat Bardakçı'ya göre Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı yazar Norman Mailer'in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk'un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım'ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.

Orhan Pamuk'un Sri Lanka'da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt Orhan Pamuk'u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka'daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.

Orhan Pamuk davası

Yazar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi" açıklamasında bulununca hakkında TCK'nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı.

16 Aralık 2005'de ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı'ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı'nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat'a erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu.

AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk, "hükümet, parlamentoya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye'nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa'da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır" dedi.

AP Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu.

Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.

Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığı gerekçesiyle davanın düşmesine karar verdi.

Ödülleri
1979 Milliyet Roman Yarışması Ödülü Karanlık ve Işık (iki yazar arasında paylaşıldı)
1983 Orhan Kemal Roman Ödülü Cevdet Bey ve Oğulları
1984 Madaralı Roman Ödülü Sessiz Ev
1990 Independent Yabancı Roman Ödülü (Birleşik Krallık) Beyaz Kale
1991 Prix de la Découverte Européene (Fransa) Sessiz Ev (Fransızca çevirisi nedeniyle)
1991 Antalya Altın Portakal film festivali en iyi senaryo Gizli Yüz
1995 Prix France Culture (Fransa) Kara Kitap
2002 Prix du Meilleur Livre Etranger (Fransa) Benim Adım Kırmızı
2002 Premio Grinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı
2003 Premio rinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı
2003 International Impac-Dublin Literary Award (İrlanda)
2005 Prix Médicis Etranger (Fransa) Kar
2005 Alman Yayıncılar Birliği'nin Barış Ödülü (Almanya)
2005 Richarda Huch Ödülü (Almanya)
2006 Le Prix Méditerranée étranger Ödülü (Fransa) Kar
2006 Nobel Edebiyat Ödülü (İsveç)
2006 Washington University'nin Seçkin Hümanist Ödülü (Amerika Birleşik Devletleri)[24]
2006 Commandeur de l'ordre des arts et des lettres (Fransa)
2008 Ovid Ödülü (Romanya)
2010 Norman Mailer Yaşam Boyu Başarı Ödülü (Amerika Birleşik Devletleri)
2012 Sonning Ödülü

Fahri Doktoraları
2006 Tiflis Üniversitesi
2007 Berlin Serbest Üniversitesi
2007 Boğaziçi Üniversitesi
2007 Georgetown Üniversitesi
2007 Tilburg Üniversitesi
2007 Madrid Üniversitesi
2008 Floransa Üniversitesi
2008 Beyrut Amerikan Üniversitesi
2009 Rouen Üniversitesi
2010 Tiran Üniversitesi
2010 Yale Üniversitesi
2011 Sofya Üniversitesi

Onur üyelikleri
2005 American Academy of Arts and Letters Onur Üyesi (Amerika Birleşik Devletleri)
2008 Social Sciences of Chinese Academy Onur Üyesi (Çin)
2008 American Academy of Arts and Sciences Onur Üyesi (Amerika Birleşik Devletleri)

Yazar istatistikleri

  • 6,4bin okur beğendi.
  • 103,9bin okur okudu.
  • 4.105 okur okuyor.
  • 39,6bin okur okuyacak.
  • 3.767 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları