·
Okunma
·
Beğeni
·
28145
Gösterim
Adı:
Kar
Baskı tarihi:
Mart 2019
Sayfa sayısı:
415
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750825910
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Kar
Kar
Qar
Snow
Pamuk'un "İlk ve son siyasi romanım" dediği Kar, Türk edebiyatında 1990'ların siyasi atmosferini ele alan, dönemi bütün şiddeti ve çatışmalarıyla anlatan en iyi ve en iddialı romandır. Kars'taki siyasal İslamcılar, solcular, Türk ve Kürt milliyetçilerinin hikâyesini inanç, başörtüsü sorunu, askeri darbeler ve üçüncü dünyada yaşamanın öfkesi ve ümitsizliği üzerinden tartışan Kar'da Pamuk, başka romanlarında da zaman zaman gördüğümüz mizah yeteneğini bu defa sonuna kadar sergiliyor. Kar'ı, romanın yazılış ve yayımlanma süreçlerinin daha önce bilinmeyen ayrıntılarına değinen bir sonsözle birlikte yayımlıyoruz. 

On iki yıldır Almanya'da sürgün olan şair Ka Türkiye'ye dönüşünden dört gün sonra, bir röportaj için Kars şehrinde bulur kendini. Ağır ağır ve hiç durmadan yağan karın altında sokak sokak, dükkân dükkân bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanlarını tanımaya çalışır. Kars'ta ağzına kadar işsizlerle dolu çayhaneler, dışarıdan gelmiş ve kardan mahsur kalmış gezgin bir tiyatro kumpanyası, intihar eden ve türban direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasal gruplar, dedikodular, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ile kızları İpek ve Kadife ve Ka için aşk ve mutluluk vaadi vardır. Kar Türkiye'nin temel siyasi çatışmalarını anlamamız için okunması gereken bir roman.

"Kar zamanımızın okunması gereken temel kitaplarından..." 
-Margaret Atwood-

"O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı." 
-New York Times-
464 syf.
“Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız.”

Karakterimiz : KA

Olmazsa olmaz olgumuz : KAR

Mekan : KARS


Kelimelerin sihrine inanırım. Acaba diyorum Orhan Pamuk buna başvurmuş olabilir mi? Mümkündür :) George Perec'in 'Kayboluş' isimli kitabında 'e' harfini kullanmadan bir roman yazmış olması Pamuk'un böyle bir girişimini masum kılar. Bu arada Kars şehrinin adı Bulgar Türkleri'nin Karsak oymağından geliyormuş.

Kar nedir? (100 Puan)

KAR. Suyun atmosferin içinde düşerken, gezinirken ya da yükselirken aldığı katı şekildir. Genellikle altıgen bir biçimi olan güzel kristal yıldızcıklar halindedir. Her kristal tanesinin kendine özgü altıgen yapısı vardır. Karın sırları eski çağlardan beri insanoğlunun ilgisini ve hayranlığını çekmiştir, ilk olarak İsveç'in Uppsala kentinde 1555 yılında papaz Olaus Magnus her kar tanesinin kendine özgü altıgen bir yapısı olduğunu söyler... -kitaptan alıntı-

Çok eleştirilen bir kitap Kar malumunuz. Pamuk'un Nobel Edebiyat ödülü alması ülkemizi ikiye değil %90'a - %10 gibi fazlaca mutabık kalınan bir olumsuz algıda birleştirmiştir. Orhan Pamuk’un, İsviçre’de yayımlanan Das Magazin isimli dergiye verdiği röportajdaki “30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük. Türkiye’de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum” demesi onu bir anda sadece Türkiye gündemine değil dünya gündemine de taşımıştı. Kimilerine göre bu cesaretin ödülü olarak aldı Nobel'i, kimine göre ise kaleminin hakkıydı. O kısım hakkında pek yorum yapmak istemiyorum ancak bu demecin 'Ermeni Meselesi'nin ayyuka çıktığı ve çeşitli ülke parlamentolarında tartışıldığı bir dönemde gelmesi Türkiye'yi epey zora soktu. Katliamların hala tartışıldığı, olup olmadığı noktasında belirsizliğin sürdüğü belli iken Pamuk'un bu açıklaması tam anlamıyla hezeyandır. Çünkü iddia ispat yükümlülüğünü de gerektirir. Belki'ler, bu denli uç iddialar Türkiye'nin dışarıya açılan bir yüzü olarak Pamuk'un sözlerinde olmamalıydı diye düşünüyorum. İnandığı şeyleri hiç inanmadan söylemenin verdiği başdöndürücü özgürlük duygusunu hissediyordu bunu söylerken belki de iç dünyasında bunu bilemeyiz.

Orhan Pamuk ve onu okuyanlar cesur bir yazar olduğunu bilir. Zaten bu cesareti Yaşar Kemal'den sonra penceresini dünyaya açmasında ve dünyaca tanınan bir diğer Türk yazar olmasında etkili olmuştur. Pamuk bu kitabı ilk siyasi romanı olarak niteliyor. Tepkilerden çekindiğini de zaten NTV'de yayımlanan röportajında dile getiriyor.

Sevgili ülkemizde sağ ve sol diye derin bir çizgi var. Bu çizgi genelde yazarların kaleminde, düşünce dünyasında kendini gösterir. Zaten okurlar ve yayımcılar tarafından bu çizgilerden birinde yer almadığınız müddetçe dışlanıyor bir yer edinemiyorsunuz. Sağcı isen sağcılar, solcu isen solcular, dinci isen dinciler sizi okuyor. Sizden övgüyle bahsediyorlar. Orhan Pamuk bu kanadın neresindedir sizce? Kendisini iyi bir solcu, iyi bir ateist olarak niteleyebiliriz sanırım. Ülkemizin kalıplaşmış sloganlarından dışa çıkarak ''Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim'' diyor yine NTV röportajında. Siyaset bizim için takım tutmak gibi. Oy verip desteklediğimiz partinin neferi olmaktan kendimizi alamıyoruz. İtinayla kalp kırıp, kimi zaman öldürmekten bile çekinmiyoruz. O sebeple Pamuk'un bu çekincede olmasını anlayabiliyorum.

KARS

Allah'ın olmadığı yer olarak nitelendiriliyor kitapta Kars. Ne de olsa insanoğlunun inisiyatifinde iyilikler, güzellikler olduğu sürece Allah'ın dualarını, kendini kabul ettiği varsayılır. Cennet vaadi olmasa çoğu insanın namaz kılıp, ibadet edeceğinden şüpheliyim. Pamuk romanına Kars şehrini siyasal anlamda Türkiye'yi anlatmak istediği için seçtiğinden bahis etmiş. Kars şehrinin uzun yıllar Rus himayesinde kalması, 2 yıl gibi kısa bir süre Ermenilerin hakimiyetinde kalması, Türk-Kürt sentezi yapabilmek vs. gibi nedenlerden dolayı Pamuk'un ilgisini cezbetmiş olabilir. Yine yazarın Kars şehrine 5 kez gittiği, insanlarla kahvehanelerde, çay ocaklarında, berberlerde, marketlerde onların yaşayışlarını, dertlerini, düşüncelerini dinleyip notlar, ses kayıtları aldığını küçük bir araştırma sonucunda öğrendim. Haa kitabı bitirdikten sonra koşa koşa Google'a Kar romanının gerçek olup olmadığını yazmıştım.

SİYASET

Siyaset ve politika içinde samimiyet duygularının arınmış olduğu, hilenin, hurdanın insanlara inandırıcı bir dille anlatıldığı oyunlar bütünüdür. (bence) Başörtüsü, din, Atatürk, sağ, sol, terör bir şekilde siyasetin malzemesi olmuştur. Bu romanda da ne ararsanız var. Genelde halkın ana temadan uzaklaştırılıp, asıl düşünmesi, sorgulaması gereken şeylerin üstünü örtmek adına belli periyotlarla tartışmalar doğar. Başörtüsü bunlardan biriydi zamanında. Şu bir gerçek ki biz asla demokrat, özgür bir ülke olamadık. Başa kim geçerse geçsin bunu başaramadık. (Atatürk dönemini tenzih ediyorum) Çünkü siyasetin malzemesi bir bakıma halktır. Aslında siyaset halk için vardır. Dünyanın genelinde bu yanlış yorumlanıyor olsa gerek ki halk siyaset için gerekli bir hammaddeden öteye gidemiyor. Bu romanın bence vermek istediği en büyük mesaj: ANLAŞILMAK sorunsalı. Allah bile anlaşılmak ister. Dini kitaplar, peygamberler, emareler hep anlaşılmak istemekle alakalıdır. Siyaset yaşamlarınızı düzenleyen iktidarları seçmemiz için yaptığımız yorumdur. Ötesi değildir. İnsan da anlaşıldığı kadar insandır.

Gerçekten geleceği bilebilir mi insan? Bilmese bile, gene de bildiğine inanıp huzur duyabilir mi?

Hissetmek, duyularını ayağa kaldırıp onları devrime hazırlayıp savaşın ortasında bırakmak gibi. Eğer hissetmiyorsan mutluluğun, güzelliğin, iyiliğim, savaşın, barışın, nefes almanın, dokunmanın, bakmanın ve sayabileceğim milyonlarca olgunun bomboş olacağı katidir. Allah'a inanıyor musun? sorusuna ''haşa elbette inanıyorum'' diyen %99'luk müslüman nüfus bunu hangi hissiyatla söylüyor ya da inandığı için neler hissediyor? Bu yine insanın kendisinde. Eylemler hislerin aynasıdır ve his bir başlangıç noktasıdır. İnanmakta hissiyatla muktedirdir. Kitapta müslümanların hissiyatları, Allah'a inanmayanların kaldığı ikileme dem vuruluyor. Baş karakterimize Allah'ın varlığını durmadan yağan kar düşündürüyor örneğin. Allah'ı hatırladıkça bir hiç edasıyla işgal ettiği, yeryüzündeki yegane yeteneği şairliğine tutunuyor. Allah'a inanan ve aşkla bağlı olan Necip'te gün geçtikçe tersine başkalaşım meydana geliyor. OP, çok zeki bir yazar. Ne büsbütün içinde olayın ne de dışında. Ne Allah'a inananların safında ne ateistlerin. Anlattıkları bir yığın olayın üstüne yüklediği sorumluluğun içinden o kadar sorumsuzca ve sorunsuzca sıyrılıyor ki hayran kaldım doğrusu. Pamuk'un izlediği yol: orta yoldan sağı,solu hatta herkesi anlamaktan geçiyor.

AŞK

464 sayfalık bir kitabın sadece 3 günlük olayı anlattığını duysanız belki şaşırırsınız. Evet karakterimiz Kars iline sade ve sadece üç günlüğüne geliyor. KA'nın aşkı diğer aşklara göre biraz garip, çokça ise değişik. İlgisizlik müziğinin içinde yarattığı o koca karmaşanın yine kendi içinde bir büyüsü olduğunu biliyor. Derin bir karamsarlıktan çıkıp kalabalık bir mutluluğa geçiş yapmak için saniyeleri, saliseleri bile uzun saydığı olabiliyor. Yarım kalan bir aşkın içinde meydana getirdiği ukdelerin tamamlanmışlığı onu ürkütmekle kalmıyor olumlu ya da olumsuz her gelişme onu ümitsizliğe itebiliyor. Durmadan içinde aşkla çalan müzikle birlikte ''hayatın, âşık olup mutlu olmanın dışında, birbirleriyle ilişkisiz, anlamsız sıradan bir olaylar dizisi olduğu'' düşüncesini de atamıyordu KA. Aşkın o benzersiz yalnızlık ve yenilgi duygusuna sevkini sağlayan, ruhunun kanamalı odalarında hep bir kaybın mevsimini yaşatan yegane bir duvar buluyor karşısında: kendisi. Evet KA'nın kendisinden öte bir düşmanı yok ne yazık ki.

Veee evet. Kitabın sağında, solunda, önünde, arkasında hiçbir yerinde gerçek olaylara dayanmadığı yazmıyor. Orhan Pamuk kendisini karakter olarak gizleme ihtiyacı da hissetmiyor ayrıca. Kitabın kurgu olduğu belli ancak yazar o kadar sağlama, yan bilgi ve destekleyici hikayeler anlatıyor ki, acabalarınızla kalakalıyorsunuz. Bence bunun belirtilmesi gerekirdi. Çünkü anlatılanlar Türkiye'nin birçok gerçeğini muhteva etmekle birlikte yaşanmayan şeyler. Dünyanın herhangi bir yerinde bu kitabı okuyanlar bizi muz ülkesi zannedebilir. (Öyle değil miyiz demeyin, o kadar olmadık bence) Bu eksikliğin açıkçası merakımı cezbettiğini de itiraf etmeliyim. Belki gerçekliğe dayanmadığını bilsem sayfaları bu denli hızlı çevirmez, uykularımdan olmazdım.

DİPNOT: Kuran-ı Kerim'de Allah'ın intiharı yasakladığı yazmıyor. Kitabın birçok yerinde bununla alakalı atıflar var. Nisa suresinin 29.ayetine de yine bakılırsa ''Birbirinizin canına kıymayın'' demektedir.

Eksiklikleriyle, güzellikleriyle, siyasetiyle, aşkıyla, şüpheleriyle, gerçekliğe yakın anlatımıyla bir kitap daha bitti. Kitabı beğenmekle birlikte OP'un 'yazınsal, edebi' yönü açısından onu tekrar tanımam adına keyifli bir tecrübe oldu. Diğer kitaplarını da alıp okuyacağım. Sevgili https://1000kitap.com/meleenk nin bu kitabı okumamda etkisi büyük. Ona da teşekkür ediyorum. Unutmadan Orhan Pamuk okumaya Kar ile başlayın :)

https://www.youtube.com/watch?v=t6C4ZL6GR6Q
436 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Neden dönüp dönüp bu kitaba takılıyor aklım tam olarak bilemiyorum. Hakkında uzun derin bir inceleme yazamayacak kadar hissel olarak özümsedim kitabı, en azından biraz içimi dökmek istiyorum.

2018 yılı içinde okuyup çok derinden etkilendiğim kitaplardan birisi Kar.

Siyasi iki kutbun tam ortasında durup yazdığı için mi, inanç ve inançsızlık kavramlarının her iki tarafından da bakabildiği için mi neden bilmiyorum.

Şu buz gibi aralık ayında durup durup aklıma düşen "KAR BANA ALLAH'I HATIRLATIYOR!" cümlesi beni neden böyle etkiledi bilmiyorum. Uzun zaman sonra ilk kez bu kitabı bitirdiğimde dua etme ihtiyacı hissettim.

Bembeyaz manzarada Ka ile beraber yürürken, Ka'nın gözünden çevreyi izlerken düşündüm,

Karın lekesizliği, yumuşak ama yeri geldiğinde acımasız olması ile mi özleştirilmiş inanç? Kar yağdığında etraftaki huzurlu sessizliğin bir benzeri ibadet esnasında hissedildiği için mi?

Her açıdan bakmaya çalışmış bana göre başarılı da olmuş, madem başını örten de haklı başörtüsünü istemeyen de neyin telaşında bu insanlar. Her konuda olduğu gibi bu konuda da saçmalıyoruz, birbirimizi neden rahat bırakmıyoruz. Üzmeye, hırpalamaya, acıtmaya devam ediyoruz. Nefret iki tarafın arasında gittikçe büyüyen bir kanser gibi. Bence OP iki tarafa da karşısındakini göstermeye çalışmış.
#35781769
#35777440

Sonra aşk... Masumiyet Müzesi'ndeki saf, saplantılı aşkın bir benzerini gördüm ben burada. Kemal de Ka da saplantı haline getirdikleri kadınlara endeskliyorlar tüm adımlarını. Okurken gerçek hayatta böyle bir aşk kavramı yok desem de içimde bir yer hep, hala böyle gözü hiç bir şey görmeyecek denli birisinin birisini sevebileceğine olan inancını korumalısın diye bağırıyor.
"Birisini bir dünya gibi tutabilmek..." mümkün mü cidden?

Öyle yazar, dili böyle kullanır lime lime edip yorumlayacak bir sürü edebiyatçı var. Ben Pamuk okuduğumda huzurlu bir melankoli hissediyorum.

Evet sayın Pamuk hayat ilkeler için değil mutlu olmak için yaşanır; yine de mutlu olmaya giden yol engellerle dolu. Bak Ka'cım da mutlu olamadı Kemal de, Galip de...
436 syf.
·24 günde·Beğendi·10/10
RUMUZ : KA

Kadınlar Kars’ta intihar ediyor; silahı kalbine sıkarak, ilaç içerek, boynunu ilmeğe geçirerek...
Çünkü
Anlayışsız ana babalar kızlarını sürekli döverek eziyor!
Çünkü
Kocaları kadınlarına baskı yapıyor!
Çünkü
Kadınlar türbanlarını çıkarmaya zorlanıyor!
Çünkü
Kadınlar mutsuz!
Ve kadınlar
Umutsuz...

İşsizlik, pahalılık, ahlaksızlık, imansızlık intihar nedenleridir bu soğuk şehirde.

Kars’ta donan sadece sokaklar , yollar değildir.
Kars’ta insanın kalbi donar...
Vicdanı donar...
İnancı donar...
Sevgisi donar...

Zengine romantizm, şaire ilham kaynağı olan KAR,romanın başkahramanıdır.
Ayaza vurur okuyucuyu KAR
Buza keser!

VE TÜRKİYE
Zulüm ülkesidir.
Siyasal islamcılar...
Laikler...
Kürt milliyetçileri...
Aydın yazarlar...
Derin devletin adamları...
Tetikçiler...

Sırayla, hepsi birbirine zulmeder.

Ve zulmün temelinde
“halka, maneviyatına ve dinine saldırı” gerekçesi vardır, bu gerekçe de DARBE ile sonuçlanır.

Büyük darbe ülkeye kıyar.
Küçük darbelerle de halk kıyar birbirine.
Romanda gönderme yapılan kıyımlar ve sanatçılardan örnek verecek olursam:

Gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 yılında Ankara'da Karlı Sokak'taki evinin önünde arabasına konulan bombanın patlaması sonucu suikasta kurban giderek hayatını kaybetti.
Suikastı; İslami Hareket, İBDA-C, Hizbullah gibi örgütler üstlendi.

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin Radikal islamcılar tarafından yakılmış ve çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan Madımak Olayı’ndan Aziz Nesin yaralanarak kurtulabilmiştir. Ve Aziz, ateistliği yüzünden ölümüne kadar psikolojik linç görmüştür.

En hassas noktamızdır inancımız. İnananlar, inanmayanların cezasını bu dünyada kendi elleriyle verir, öteki dünyaya bırakmaz.

VURULARAK ÖLMEK!

“Parça parça olmuş, İslamcı mı, PKK'lı mı, hâlâ anlayamadılar.”
cümlesi zihniyet farklı olsa da aynı kaderi yaşayanların hazin sonunu vurguluyor.

Öyle parçalanır ki bedenler, cımbızlarla toplanır, tabuta konulacak parçaları bile bulunmaz kiminin. Boş tabut taşınır omuzlarda.

İmam Humeyni'nin 'bugün İslam'ı korumak, namaz kılmak ve oruç tutmaktan çok daha önemlidir' fikrine inanan Ka da ateisttir ve bu yüzden faili meçhuller arasına girer.

Ateistsen taşlanırsın, yakılırsın ,bombalanırsın, cenaze namazın kılınmaz, kimse hakkını helal bile etmez.

Romandaki bıçak sırtı diğer konu baş örtüsü yasağıdır. Türbanlı kadınların üniversiteye giremediği kamusal alanda başörtüsünün yasak olduğu yılları ve tepkileri de Kars’ta yaşatır Kar.

Ve nihayetinde :
7 Ekim 2013’te Demokratikleşme Paketi içinde yer alan “ kamuda başörtü serbestliği” ile ilgili idari düzenleme gerçekleşti ve
“Siyasal İslam”ın simgesi olduğu iddia edilen başörtüsü kamusal alanda serbestleşti.

Pamuk’un tek siyasi romanım dediği Kar , aynı ülkede yaşayan pek çok farklı görüş ve kültürdeki insanın hem birbirine yabancılaşması hem de düşman olmasını birkaç karakter üzerinde daraltarak veriyor.

“Demokrasi diyorsunuz, sonra şeriatçılarla işbirliği yapıyorsunuz, insan hakları diyorsunuz, terörist katillerin pazarlıklarını yürütüyorsunuz... Avrupa diyorsunuz, Batı düşmanı İslamcılara yağ çekiyorsunuz... Feminizm dersiniz, kadınların başlarını örten erkekleri desteklersiniz.” cümleleri ile her kesimi eleştiriyor.

Ve
Romancı Orhan Pamuk, şair arkadaşı Ka’nın çektiği acıları anlatmak için KAR’ı yazar.

Yeni Hayat romanının adını Kars’ta bir pastaneye verir.

Kızı Rüya - ki Kara Kitap’ın da kahramanıdır- selamlarla anılır.

Kendisini de kahraman kadrosuna yerleştiren Orhan Pamuk kim ne derse desin çok güçlü bir yazar.
Postmodern romanın çok başarılı bir temsilcisi.

Kerim Alakuşoğlu yani Ka ile tanışmak isteyenler Kars’ta Karpalas Otel’inde 2. Kat 203 numaralı odaya yerleşmeli.

Ebru Ince bize rezervasyon yaptırmış. Hesabı kim ödüyor? :))
415 syf.
·10 günde·9/10
Sene 2009. T.Ü Kimya bölümünden mezun olacak 65 kişiden biriyim. Dışarıda türbanlı, üniversitede başı açık bir insan olarak dört yılımı geçirdiğim fakültenin Organik Kimya dersinde sıradan bir gün. M.isimli hocamız hışımla içeriye girdi ve kürsüsüne çıktı. Onun için derse başlamadan bir tur geyik yapmak ders adına motivasyon aracıydı. O gün hiç dağdan taştan dolandırmadan lafa girdi. Facebook henüz o tarihlerde emekli amca ve teyzelerin hakimiyetinde değil. Hemen hemen herkesin hesabı var, hesabı olmayan birkaç kişiye ise ezik muamelesi baştan kesilmiş bir fatura. İşte o sitede paylaşımların hayat memat meselesi olduğu o zamanlarda hocayı takip etmeyen birkaç zavallıdan biri olarak konuya yabancıyım. Ama sağ olsun hocamız kafamda oluşabilecek herhangi bir soru işaretine mahal vermeden bir resimden tüm ayrıntılarıyla bahsediyor. Resimde sayısını tam hatırlamıyorum dört ya da beş karısıyla poz vermiş bir adam ve onun hikayesine yer verilmiş bir paylaşımın absürtlüğü konumuz. Resimdeki kadınların gözleri dışında her yeri kapalı yani peçeli çarşaf giymişler. Adam eşlerine gülümsemelerini söylüyor.. Bu resmin saçmalığından tutunda, sanki ayırt edebilecek kadınları, gülümsese ne olacak, görünecekte vs vs tüm aşağılayıcı üslubuyla lafı türban meselesine getirdi. Neden o lanet olası bonelerin takıldığını eski dönemlerde annesi de dahil yazma taktığını ancak öndeki saçların gözükmesinin ne sakıncası olduğunu; hayır bu genç yaşta böyle özgürlük kısıtlayıcı bir bez parçasını kafanızda dolandırmanın ne mantığı olduğunu sorup ağzından tükürükler saça saça cevap beklemeden sözlerine devam etti. Tabi emin hatta çok emin kimsenin ona anti tezle cevap veremeyeceğinden. Kendisi özgüvenin, modernliğin, bilimin, zekanın, laikliğin vücut bulmuş hali. Pardon ne haddimize yani. Fönlü saçlarım ile söz istedim. Yüzüm kıpkırmızı sinirden kekeliyorum. Ne söylediğimi, kendimi tüm türbanlı kadınların yerine koyarak nasıl savunduğumu hatırlamıyorum. O an sanki zaman donmuştu. En son yanımdaki arkadaşımın elime dokunup’’ sakin ol ‘’dediğini hatırlıyorum. Bi müddet sonra sakinleştim, sustum. O anda yan sıradaki arkadaşım söz alıp kalktı ve dedi ki ‘’ Esra sizleri çok seviyorum ama burada başörtülü oturmanıza tahammül edemem. ‘’ O an ki yıkık halimi çok duyumsayamıyorum. Ama şaşkındım. Ölesiye şaşkındım. Oysa solcu arkadaşlarım benden kat be kat özgürlükçüydü. Onların tam da istediği gibi etliye sütlüye karışmayan, ibadetlerini milletin gözüne sokmayan, orda burda onları dini sohbetlere katılmaları için zorlamayan, amel defterini kendi gibi inanlarla yarıştırmayan, yeri geldiğinde sömürdükleri sınıfın en başarılı insanlarından biriydim. Ders bitmiş, sınıftan çıkmıştık ki hocanın yanımıza geldiğini gördük. Etek giyen arkadaşımıza tüm münasebetsizliğiyle ‘’ o eteği giyme, ben senin yerine cehennemde yanarım’’ dedi. Tüm bunları şimdi kaleme alırken fark ediyorum ki bu ezilme duygusu ve ötekileştirilme yangısıyla aslında yıllar içerisinde hep susmuş, boyun eğmişiz. O derste aslında benim yaptığım büyük bir cesararetken devamını getiremeyecek kadar korkak ve sinmiş olduğumu derin bir üzüntüyle bugün hatırlıyorum.


Ve Kar. Orhan Pamuk ‘un ilk ve son siyasi kitabı. Hatta Nobel ödülü almasına vesile olmuş çokça eleştirilmiş, dava edilmiş eseri. Kitabı okurken o kadar değişken duygular içinde okudum ve yoruldum ki ne kadarını buraya aktarabilirim bilmiyorum. Tahmin edersiniz ki türbanlı bir insan olarak ilk ve en çok ön plana çıkan konu benim için, üniversitede başını açmak istemeyen genç kızların intihar meselesi oldu. Muhtemeldir ki yaşadıklarımdan bu konuyu hem içselleştirdim hem de uzun uzadıya kitapla birlikte okudukça düşündüm. Sahi neden türban siyasi bir simgeydi. Ne zaman ne koşullarda bu kare örtü bir insanın başında olunca inanılmaz meselelere evriliyordu. 18 yaşında örtünmüş bir insan olarak şunu diyebilirim ki; saç bir kadının bedeninde en çok değer verdiği ve hissettiği parçalarından biridir. Ve onu beklide en güzel gösterecek olan. Yani bu kadar kadının sadece bir ideoloji uğruna saçlarını gizlemesi için çocukluktan itibaren hipnotize edilmesi hatta Cesur Yeni Dünya kitabındaki bebeklere uygulanan hipnopedia gibi bir uygulamadan geçmeleri gerekirdi. Bilmiyorum, abartıyor muyum?

Şimdi bu konuyla ilgili kitapta yer alan ifadelere bakınca tekrar tekrar ürküyorum.

‘’Başlarında siyasal İslam ‘ın simgesi olan o bayrakla derslere giremedikleri için intihar ediyorlar. ‘’

‘’Ka ‘nın çocukluğunu geçirdiği İstanbul ‘un Batılılaşmış çevrelerinde başörtüsü takan bir kadın mahalleye üzüm satmak için İstanbul ‘un civarından mesela Kartal ‘daki bağlardan gelen biri olurdu; ya sütçünün karısı, ya da aşağı sınıflardan bir başkası. ‘’

Not: Bu ve buna benzer irite edici bir çok cümle görebileceğimiz eserin son söz kısmında Orhan Pamuk bu ifadeleri neden bu şekilde kaleme aldığını zarif ve akılcı bir üslupla açıklamış. Amacım asla yazarı antipatik göstermek değil. İncelemenin sonunda bu açıklamalara yer vereceğim.


Kitabın ana konusu 90 ‘lı yıllarda türban meselesi yüzünden Kars ‘ta intihar eden kadınlar üzerine olsa da Orhan Pamuk muhtemeldir ki yeteneklerinin sınrlarını hiç zorlamadan modernlik, siyasal İslamcılık, ateizim, gazetecilik, intihar, particilik, mutluluk ve inanç, şeyhlik, aşk, tiyatro, şiir, laik-antilaik çatışması, darbe, imam hatip sorunu, kar, yoksulluk ve inanç, Ermeni meselesi, kürt milliyetçiliği, sanat ile siyaset kavramlarını tüm ustalığıyla harmanlamış ve büyük bir cesaret örneğiyle bu romanı kaleme alıp, yayınlamıştır.
Benim için ise kitapta en çok irdelediğim modernlik ve ılımlı İslam kavramları oldu. Modernlik tanımı ya da modernite : ‘’ Avrupa ‘da yaklaşık 17 yy civarında ortaya çıkan, zamanla tüm dünyaya yayılan toplumsal değerler sistemine ve organizasyonuna verilen isimdir. Genel anlamda gelenek ile karşıtlık ve ondan kopuşun; bireysel, toplumsal ve politik yaşam alanlarının tamamındaki dönüşümü ya da değişimidir. ‘’ diye tanımlıyor Vikipedi. Bu tanımlamayı okuduğumda ilk olarak sorduğum soru başörtü artık bir gelenek olarak mı görülüyor; yoksa bir inanç unsuru mu? Muhtemeldir ki çoğu insan sahabe dönemine ait bir korunma aracı olarak görüyor ya da bugün ki çirkin ifadeyle siyasal İslam ‘ın simgesi.

İstenildiği kadar farklı görüşlerde başörtü meselesi siyasete entegre edilsin ve iştahla kaosa dönüştürülsün; en basit ifadeyle benim için inancımın gereğidir. Tabi ki her inanan insan bunu uygulayıp uygulamama konusunda özgürdür. Ben türbanlıyım diye karşımdaki insan beni istediği meclise ya da kesime dahil etsin bu sadece onun sorunudur. Ve ben toplumumuzda bu durumun beni yabancılaştırmasına, durdurmasına, bir şeylerden alıkoymasına tüm gücümle karşı çıkıyorum. Böyle ifade edince inanç özgürlüğümün bir mücadeleye ya da savaşa dönüşmesi değil amacım ancak 2013 ‘te yürürlüğe giren türbanla ilgili yasanın henüz insanların algısında bir şeyleri değiştiremediğini üzülerek söyleyebilirim. 2016 da ikinci üniversitemi ( Acıbadem- Radyoloji) dereceyle bitirdiğimde Acıbadem Hastanelerinde çalışma şartım başörtümü açmaktı. Çünkü gelen hasta profili gereği modernlik ile türban asla aynı resmin içinde bulunamazdı. Orhan Pamuk kadar cesur değilim konuyu burada kapatmak istiyorum.


Romana dönecek olursam Orhan Pamuk kitabında rahatsız etmediği, sorgulamadığı, durun bi düşünün demediği hiçbir kesim yok. Bu konuda yazarı adil ve cesur bulsam da yer alan ifadelerin iğneleyici ve rahatsız edici üslubu yer yer canımı sıkmadı da değil. Altını çizdiğim birkaç satıra yer verirsem; daha anlaşılır olacak sanırım.

‘’Bir tek Allah ‘ın partisinin adayının namusuna güveniliyor, ‘’
‘’laik olmasına rağmen kadere iyi bir dindar kadar inanan müdür’’
‘’Pek çok olay sırf biz önceden haberini yaptığımız için gerçekleşmiştir. Modern gazetecilik budur.’’
‘’sen dine ve cemaate ancak benim gibi Allahsızlar devlet ve ticaret işlerini üzerlerine alırlarsa sarılabilirsin’’
‘’Türk gazeteleri Batılılar ilgilenmedikçe kendi milletinin sefaletiyle ve acılarıyla ilgilenmez. ‘’
‘’ Çok mutluyum şimdi, dine hiç ihtiyacım yok, ‘’
‘’Burada İstanbul ‘daki alaycı inançsızlar yok. Burada işler daha basit. ‘’
‘’yoksullara özgü bir hayalperestlik ve menkıbe düşkünlüğüyle Ka ‘’

Bu ifadeleri olay örgüsü içerisinde okuduğumuzda bir nebze görmezden gelme veya anlatılan dönem ve gerçeklikle bağdaştırdığımızda doğrucu bir üslupla yazılmış olarak kabul etme durumu olsa da dediğim gibi bi anda irkilmemek ve sinirlenmemek elde değil.

Şimdi bu ifadelerin altında yatan romancılık esaslarını, Orhan Pamuk ‘un son söz kısmında açıkladığı nedenleri birkaç alıntıyla incelememde yer veririrsem ben de bu konuda adil davranmış olurum.

‘’Kar yoğun bir suçluluk duygusuyla doludur, ama kaynağı bu mudur, çıkaramadım’’

‘’Savcılar, bir romandaki Marksist, İslamcı ya da Kürt milliyetçisi militanın sözlerinden dolayı o kahramanı yaratan ve aynı fikirde olmayan yazarı suçlayabilir, hakimlerde aleyhte karar verebilirler, kitap toplatılabilir, hatta- yazar yeterince ünlü değilse – hapse bile atılabilirdi. ‘’

‘’Orhan bu dincilere niye anlayış gösteriyor! ‘’ diye sitemkar ifadeler işittim o günlerde- Roman sanatının en temel ve güçlü yanının, bizim gibi düşünmeyenlerin, bizim gibi yaşamayanların alemini de dürüstçe anlamak , en azından anlamaya çalışmak olduğunu, böylece yaşayarak hissettim. ‘’
‘’Sorun darbeci bir generalin ya da İslamcı bir teröristin ne kadar kötü bir insan olduğunu göstermek midir, yoksa onların neden öyle olduklarını anlamak mıdır? ‘’

Son olarak kitabı bitirdiğimde okuduğum her bir bölümün beni birçok konuda düşünmeye sevk etmesini, araştırmaya itmesini sağladığı aynı zamanda şahit olmadığım ve kulaktan dolma bilgilerle yüzeysel kaldığım Türkiyenin siyasal panaromasını bir nebze anlayabildiğim için romanı tavsiye eden hatta okuyun artık diye sık boğaz eden Osman Y. ‘a çok çok teşekkür ediyorum. Ve en sevdiğim alıntı ile artık incelememi bitiriyorum. Kitaplarla kalın …

‘’Huzuruna çıkmam için ayakkabılarımı çıkarmam, birilerinin elini öpüp dizlerimin üzerine çökmem gerekmeyen bir Allah istiyorum ben. Benim yalnızlığımı anlayacak bir Allah. ‘’
(Syf93)
415 syf.
·5 günde·10/10
KAR : İnancın ve inançsızlığın kitabı.

Nereden başlamalı anlatmaya ?

Her şeyden önce Orhan Pamuk okumaya direnmek demek , bir önyargı uğruna bu ülkeye ait birçok hakikatten mahrum kalmak demektir. Görüşlerine katılmayabilirsiniz ama rica ediyorum önyargılı olmayın ve okuyun yazarın kitaplarını.

İNANMAK YA DA İNANMAMAK

Her görüşten insanın üzerinde uzlaştığı bir isimle başlayalım , Hz. Ali. Neredeyse bütün müslümanların , her mezhepten her inançtan her fikirden müslümanın , hatta diğer dinlerden olanların , hatta ateist olanların , biraz okuyup düşünen dünyadaki her insanın kıymet verdiği bir şahıstır. Ona atfedilen bir söz vardır şöyle ,

"Eğer Allah'ı (Tanrıyı) karşımda bir varlık olarak gözlerimle görseydim , ona olan inancım şimdikinden daha fazla olmazdı"

Ne anlamalıyız bu sözden ? İlk akla gelen şu olabilir , "Öyle inanıyorum ki varlığına hiçbir şüphem yok"
Peki şu şekilde de anlayabilir miyiz , "İnanmak öyle bir meseledir ki görmekle açıklanamaz" Ben ikinci anlama daha yakın buluyorum kendimi. Yani burada bir Ali şefkati , merhameti , anlayışı , hoşgörüsü buluyorum. Şunu demek istiyor bence , "İnanmak zordur"

.......

"Her şey zıttıyla görünür , zıttı olmayan tek varlık Tanrıdır , bu nedenle onu göremeyiz."
-Eski Bir Takvim Yaprağından-

"Karışık kafa boş kafadan iyidir."
İsmet Özel

"Sana bakmak Allah'a inanmaktır"
Yılmaz Erdoğan

Kitabın baş kahramanı "KA" tabiri caizse , inanmanın kenarında gezinen bir ateisttir. Bir şairdir aynı zamanda , bir tutunamayandır. Çocukluğundan itibaren "laik ve seküler" bir çevrede büyümüştür, 80 öncesi dönemde kendini "sol-devrimci-sosyalist" olarak tanımlamış , 80 askeri ihtilali sonrası Avrupa'ya iltica etmiştir. 90lı yılların ortalarına doğru Türkiye'ye döner ve Kars'a gider. Çünkü Kars şehrinde geçmişine ait bir şeyler , birileri vardır. Yaklaşık 20 sene önce tanıştığı İpek , yine yıllar öncesinden tanıdığı birkaç arkadaş ve eski dost.

.....

90lı yıllar ülkemizin belki de en kaos halinde olduğu yıllardı. Ben o vakitler 10lu yaşlarımda olduğum için dönemi iyi biliyorum , elbette bilmediklerim de vardır. Düşünce ve ifade özgürlüğünün dipte olduğu yani neredeyse hiç olmadığı yıllardı. Bugün çok mu iyiyiz ? Yok , bu da ayrı bir bahis.

Türk -Kürt , Sağcı-Solcu , Laik- İslamcı gibi kutuplaşmaların kaşındığı , körüklendiği , insanların birbirine düşürüldüğü yıllardı.

Kitap işte bu yıllara , siyasi atmosfere ayna tutuyor. Kars şehri üzerinden aslında bir Türkiye tablosu ortaya koyuyor. Ve odak noktasında da belki en çok "başörtü meselesi" var.

"-Hocam laiklik dinsizlik mi demek?
-Hayır.
-O halde dinlerinin gereğini yerine getiren mümin kızlarımız niye laiklik bahanesiyle derslere alınmıyor?" Sayfa 44

.....

KA , en çok İpek için gelmiştir bu şehre. Uzun yıllar öncesinden hatırladığı bu kadını bulmak için , ya da en çok "kendini" bulmak için de diyebiliriz.

"İpek'e aşık olduğunu , hayatının geri kalan kısmını bu aşkın belirleyeceğini korkuyla hissetti" Sayfa 50

Yıllardır şiir yazmakta zorlanan KA , İpek'i bulmasıyla birlikte yeniden şiir yazmaya başlar ve ona göre şiir yazılmaz , yazdırılır. "Şiir geliyor , geldi" ifadeleriyle anlatılır kitapta.
Sadece 3 günün anlatıldığı bu kitapta , KA yaşadığı her ilginç durum ve hissettiği her olumlu-olumsuz duyguyu şiire döker , şiirle mühürler , şiirle açıklar , şiirle çözmeye çalışır.

.....

90lı yıllarda Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi Kars şehrinde de devletin "gücü" hissedilir. Asker , polis , MİT , istihbaratçılar hep devrededir. Bugünden geçmişe bakıp kah şaşırıp kah güldüğümüz bir dolu yüzeysel durum , o günün düpedüz gerçeğidir..

KA , İpek ile birlikte geldiği ülkeye (Almanya'ya) dönmenin hayalini kurar bu 3 günlük süreçte. Fakat türlü çeşit engeller çıkar karşısına , hem şehirdeki koşullar hem İpek'in kendi özel koşulları, hayatı nedeniyle. Bir çeşit saplantıdır İpek'e olan aşkı , hayata anlam katabilme uğraşıdır. Pek çok yazarın vurguladığı gibi ve bence Orhan Pamuk da buna dahildir ,

"Hayat , aşk dışında hiçbir şeye değmiyor"
Anonim

.....

KA , Kars'a geldiğinden beri içindeki inanma isteği artmıştır. Kitapta pek çok kere tekrar eder şu cümleyi.
"Kar bana Allah'ı hatırlatıyor"

KA-KAR-KARS , kelime oyunu gibi görünse de -bir bakıma öyledir belki- o kadar iyi örülmüştür ki birbirine , anlatılanlarla da birlikte bu kitabın çekimine kapılıyorsunuz mecburen..

......

Kitapta geçen iki genç karaktere de kısaca değineyim. Necip ve Fazıl. İki "islamcı" genç. Fakat bir tanesi öyle kafa karışıklığı yaşamaktadır ki , inançlı mı yoksa ateist mi olduğunun ayrımına varamaz kendisinin , en azından "bazan". Bu isimler dikkat çekicidir , çünkü malum , şair Necip Fazıl 30 yaşına kadar ateist yaşayan ve sonra müslüman olan bir şairdir. Ve kitabı okuyunca daha da iyi anlayacağınız ayrıntılarla birlikte , buradaki iki genç birbirine çok yakın iki dost , iki aynı ruh gibidirler. Ve buradaki anlatımda adeta , bir insanın iki benliği , değişimi , dönüşümü işlenmiştir , Necip Fazıl örneğinden yola çıkarak.

......

KA aradıklarını bulabilmiş midir ? Bulamamış mıdır ? Herkes okuyup değerlendirsin. Fakat hayatının en özel 3 gününe adeta bir ömür sığdırmıştır.

Bugüne kadar okuduğum kitaplar içinde , Türk bir yazarın elinden çıkan ve beni en çok etkileyen ,sarsan kitap kesinlikle Kar oldu.

Anlatmak istediğim çok fazla şey kaldı , anlatamadım. Fakat anlatılabilecek bir kitap mıdır ki bu ? Anlatması çok zor..

İncelemeyi Sezai Karakoç'a ait Kar şiiriyle bitirmek istiyorum. Kitabın yazılmasından neredeyse 50 sene önce yazılmış bir şiir ve kitabı da bir bakıma özetliyor.

Lütfen bu kitabı okuyun , özellikle 30 yaş üzerindekiler için bu kitabı okumamak çok büyük bir kayıptır. Herkese iyi okumalar..

KAR

Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın

Allah kar gibi gökten yağınca
Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın

Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip gider
Her affın içinde bir intikam gelip gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın

Sezai Karakoç
405 syf.
·19 günde·Beğendi·10/10
Kars’tayız bu sefer Orhan Pamuk’un kalemi ile. Genelde İstanbul sokaklarında alışığım Orhan Pamuk’u okumaya. Pamuk’un dediği gibi İstanbul’a en çok yakışan kavramın “hüzün” olduğu için Pamuk’un kaleminde, her sayfasında ve her cümlesinde hüznü, arayışı hatta sorguyu verir bize Pamuk; ama bu sefer dediğim gibi Kars’tayız, Kars’ın fakirliğini, soğuğunu, durmak istemeden ısrarla yağan karını ve yollarının kapanışını okuyoruz. Pamuk’un dediği gibi bu kitap aynada gözüken şeyleri bizlere gösteriyor ve aynadaki görülen şeyleri bizlerle dürüstlük içinde tartışıyor.

Kışkırtıcı bir roman, A’dan Z’ye önyargıları sorgulatıcı belki de putların kırılmasını sağlayacak kapasitede bir roman. Çok katmanlı, çok kapsamlı da bir roman, hiçbir şekilde tek taraftan, tek bakış açısı ile incelenemeyecek yoğunlukta, farklı görüşlerin, farklı tarafları farklı farklı tanımlarla okuduğumuz, her bir farklı tarafta farklı şekilde tanımlandığını gördüğümüz yani gerçeğe çok çok yakın bir kitap da. Necmi Alpay’ın dediği gibi; “Kar’daki kışkırtıcılık genellikle siyasal aidiyet düzeyinde, farklı okurlarda farklı tepkileri yaratabilecek türden.” Kesinlikle bu söze katılıyorum. Mesela, buradaki bir başka inceleme, kitapta bir tarafın diğer bir tarafa karşı “İslamcı”, “türbancı” ve “siyasal İslamcı” gibi ifadelerle yazarın kendisinin de insanları ötekileştirdiğini söylemiş. Bana göre son derece yanlış bir söylem, öncelik olarak bir siyasi roman okuduğumuzu unutmamamız ve baştan sona da farkında olmamız lazım. Türban takanlar, dinine bağlı olanların bu ülkede belli başlı zorluklara maruz kaldığı bir gerçektir. Kitaptaki örneği verilen sözleri söyleyen görüşlü kişiler tarafından da güzel ve sevimli sözlerle hiçbir zaman isimlendirilmemişlerdir. Ben şahsen bu kısımları okurken ötekileştirmeyi yazarda değil de kitaptaki gibi gerçekte bu sözleri söyleyenlerde gördüm. Özgür iradeleri ile türban takanların yaşadığı zorlukları gördüm. Onun için gerçekçi bir roman okurken bir görüşe sahip olanların görüşlerini onların kendi gözlerinden, kendi ağızlarından okumamız lazımdır her daim. Bir taraf gerçekte de bir tarafa belli başlı sözler söylüyor ise aynılarını romanda da söylemelidir, yoksa diğer türlü sevimli şekilde isimlendirilselerdi bu durum Orhan Pamuk’un aptalca iyimserliğinden başka da bir şey olmazdı. Orhan Pamuk incelemelerimde sürekli aynı şeyi söylerim, Pamuk’un en sevdiğim ve en beğendiğim özelliği bir tarafı, her bir görüşü bizlere o görüşün kendi taraflarından anlatmasıdır; yani yazar yapması gerekeni yapıp okura herhangi bir görüş dayatmamaktadır. Bu duruma basit ve daha kolay anlaşılır bir örneği yine Orhan Pamuk’tan vermem gerekirse Kafamda Bir Tuhaflık kitabındaki “gecekondu” ile “ev” kelimeleri de diyebiliriz. O yapılara dışarıdan bakanlar “gecekondu” derlerken, o yapılarda yaşayanlar ise “evimiz” diyorlar. Bu konuda zaten Pamuk da, “İslamcı kesimin askerlerden çektiklerinden söz ettiğim için ben insani bir iş yaptığımı düşünüyordum” ve “Siyasetten söz açan bir roman, tasvir ettiği tarafların hiçbiri tarafından bütünüyle doğru bulunmamalıdır diye düşünüyorum. Romanda amaç yalnız kendimizi anlatmak değil, dünyaya bizim gibi olmayanların gözünden de bakabilmekse, siyasi bir romanda kimin haklı kimin haksız, kimin kötü kimin iyi, neyin ahlaki neyin de ahlaksızca olduğu kolay belli olmamalıdır” diyor. Sanırım daha açıklayıcı olmuştur, zaten denildiği gibi söylemler kullansaydı bu sefer de diğer kesimi savunduğu söylenirdi, -ki benim anladığımdan ileri şekilde anlayanlar da olmuş ki aynı söylemler Pamuk’a karşı yapılmış.

Pamuk bu kitabında İslamcı vs. diye ötekileştirme yapmış diye eleştiri aldığı kadar, Batılılaşmış kadın okurlar (özellikle kadın olduğunu belirtiyor) tarafından, başörtüsü taktığı için üniversiteye alınmayan kadınların anlaşılabilir dertleriyle ilgilendiğinden dolayı huzursuz olduklarını, orta ve yukarı sınıf Batılılaşmış tanıdıklarından hatta aile dostlarından bile “Orhan bu dincilere niye anlayış gösteriyor?” diye sitemkâr ifadeler işittiğini dile getiriyor. Ne kadar ilginç ve üzücü değil mi?

Ka, Kar ve Kars, birbirini tamamlayan üç kelime. Karın içinde Ka, Kars’ın içinde kar ya da karın altında Kars, Kars’ın içinde Ka da diyebiliriz. Kitaba siyasetin hâkim olduğu malum, kitabın sonsözünde Pamuk açık olarak korktuğunu söyleyip kitabı aşk kitabı olarak tanıtsa da kitap bir gerçek olarak siyasi bir roman. Yazıldığı döneme göre de Türkiye’nin tüm gerçekleri ile bire bir şekilde gerçekçi de. Pamuk’un en sevdiğim yönü her bir tarafı kendi gözünden okuyabilmemiz demiştim ya işte dediğim gibi kitap baştan sona bu şekilde de diyebiliriz. Bir sağcıyı, bir solcuyu, bir dinciyi, normal inançlıyı ya da inançsızı her seferinde kendi görüşünden okuyabilmek Pamuk’un en sevdiğim özelliği olduğu kadar da bana göre yazarlığının da en başarılı noktalarından biri, tabii kişilik olarak da. Başörtüsü kitabın içinde bazı kişiler tarafından bir özgürlük, bir tercih olurken bazı kişiler tarafından da bez parçası olarak okuyoruz. Başörtüsü takmak isteyenlerin, kimine göre siyasal İslamcı, gerici olduğu, gerici İslamcı olduğu, gerçek manada laikçe düşünenlerin reformist göründüğü, laiklik adı altında seküleriteyi benimseyen ve bunu katı şekilde kullananların karşıt görüşleri yobaz gördüğü ve bu yazdıklarımın tamamen tersinin de göründüğü, yani ülkemizin tamamen gerçekçi bir romanı.

Roman üçüncü kişi ağzından anlatılıyor, aslında Orhan Pamuk romanlarında genel olarak birinci ağızdan, kitaptaki karakterin ağzından okumaya alışkınızdır ama dediğim gibi bu romanda üçüncü bir kişi ağzından okuyoruz ve üçüncü kişi de alıştığımız şekilde anlatıcı olarak değil. Örnek vermem gerekirse Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler ve Cinler romanında kullandığı yöntem demem yeterli olacaktır. Bu iki romanda da biliyoruz ki Dostoyevski sanki kitaplarda yaşanılan olayları görmüş gibi ve bizimle yüz yüze konuşur gibi anlatır, aralara da kendi yorumunu sıkıştırır. Orhan Pamuk da bu romanında aynı tekniği kullanmış, yer yer ileride olacak olayları belirtiyor ve sadece neden ve nasıl olduğunu söylemeyerek merak ettiriyor. Anlatım bana göre bu şekil samimi de olmuş diyebilirim. Orhan Pamuk için Cinler romanı hem kendisi için hem de dünya edebiyatı için çok önemlidir ve yine Pamuk’un da kabul ettiği gibi de Kar’da Cinler romanının etkisi büyüktür ve “bu kitabı yazarken aklımın bir köşesinde kafamda yer alan Dostoyevski’nin Ecinniler’i vardı” da diyor. Hem kurgu olarak hem de anlatıcıyı kullanma tekniği olarak bu husus kendini belli ediyor. Cinler’i az biraz okumamdan dolayı da iki kitap arasındaki benzerlikler fark edilebiliyor, her iki kitabın da konusu kısa bir zamanda geçmesi, darbe hissi, intihar ve cinayet soruşturmaları gibi unsurları da sayabiliriz.

Kitabın içeriği kadar sonsözü de 10 puanlık. Sonsözün başlarında Pamuk’un yaşadıkları Ka’nın yaşadıkları birbirine çok benzer olduğunu görüyoruz, zaten Pamuk da ülkemizde yaşadığı sıkıntıları anlatırken “ben bu romanımda işte bu durumları anlatmıştım” tarzında açıklama da yapmıştı. Orhan Pamuk’u anlamak için, tanımak için öncelikle kitaplarını okumalı ve en önemlisi de bu kitabın sonsözünü okunmalıdır, çünkü okuduktan sonra Orhan Pamuk’un aşağıdaki sözlerine hak vermemenin imkânsız olduğu görülecektir.

“Romanı hiç okumamış, zaten hiç roman okumamış Karslıların kitap hakkındaki, benim hakkımdaki olumlu, olumsuz sözlerini yıllar boyunca her işittiğimde, tıpkı onlar gibi ben de, “Ama bu ben değilim” demek istedim, ama rüyalarda olduğu gibi, sesim çıksa bile, bunun çok da bir şeyi değiştirmeyeceğini de hissettim. Bu duygu, kimliğimizin, kişiliğimizin elimizden çıkıp başka bir şeye dönüşmesi, yalnız benim değil, arkadaşım Ka’nın Kars sokaklarında gezinirken hissettiklerine de çok benziyor.”
436 syf.
·Beğendi
Kar deyince aklıma nedense ilk gelen Noel zamanıdır. Özellikle de hristiyan ülkelerde o zamanın olmazsa olmazıdır "Kar"...
Yağmadığı zamanlarda insanların özellikle de çocukların mutlulukları, sevinçleri yarım kalır. Sokaklarda ki rengarenk ışıklarla süslenen çam ağaçlarının güzelliği bile karın ışıltısı ve görkemi yanında sönük kalır.

Bunları neden mi anlatıyorum?
Kitaptaki baş karakterimiz Ka'da (aynı zaman da şair olur kendileri) tam bir kar aşığı olduğu ve uzun süre sürgün hayat yaşadığı Almanya'dan Kars'a geldiğinden gideceği ana kadar öncelikle karın sonrasında da tabii güzeller güzeli Ipek'in aşkıyla huzur bulduğu için...

Bu öyle bir sevgiydi ki Kars'ta kendisine ilham gelip de şiirler yazmaya başladığı ilk andan itibaren bütün şiirlerini bir kar yıldızında ki yerlerine uygun bir şekilde sıralıyor. Hatta neye inanıp inanmadığını bilmeyen Ka (her ne kadar ona ateist deselerde ben öyle görmüyorum) karın ona verdiği huzuru Allah sevgisine bile bağlıyabiliyor.

Kitap siyasi içerikli olmasına rağmen, beni hiç rahatsız etmedi diyebilirim. Çünkü Orhan Pamuk gerçekten de olayları tarafsız bir şekilde sadece karakterleri üzerinden bize direk göstermeye çalışarak yorumu bize bırakmış. Yani Türk ya da Kürt milliyetçisini, siyasal islamcılarla solcuları son olarak da inanç ve başörtüsü sorununu direk o karakterlerin ağzından yansıtmış.

OP neden bazı kesimler tarafından sevilmez anlamış değilim. Avrupa'da okunan ender hatta tek Türk yazar olmanın bedeli bu olsa gerek diyorum. Ne de olsa meyve veren ağaç taşlanırmış.

Son olarak bu kitabı ve yazarımızı tanımaya herkesi davet ediyor ve kapanış sözünü de New York Times'a veriyorum...

"O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı...

Keyifli Okumalar...
%28 (120/436)
·Puan vermedi
Bu incelemeyi okuyan siz talihlilere elimde olan 1 adet, iki kere okunmuş ama bitirilememiş Kar kitabını hediye ediyorum. İsteyenler incelemeye bir şeyler yazsınlar. Aranızdan birini çekip çıkaracağım. Ciddiyim :)

http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

Çok çok uzun bir süredir yeniden el atılmayı bekleyen bir romandı Kar, minik kütüphanemde. Vakti zamanında çooook çoook uzun seneler önce elime almış, okumaya başlamış fakat devamını getirememiştim. Arada sırada bu şekilde yarım bıraktığım kitaplara bir şans daha veririm. Bu kitaba da bu şansı verdim ve tekrardan okumaya başladım. Sonra bir gün, bir akşam yine "şu kitabı bitirmeliyim" mantığı ile okumama devam ederken bir anda kitabı koltuğun üstüne hafifçe fırlattım. Velhasıl bu kitap gene bitemedi. Yaklaşık 140 civarı sayfalara geldim ama inanın devam edemedim. Belki bu yazıyı okuyup beni "adam nobel almış fakat eleştirilere bak" deyip eleştirenler olacaktır. Evet nobel almış almasına da benim gibi sade bir vatandaşın ve sade bir okurun beğenisini alamamış Orhan Pamuk, Kar romanı ile. Belki yüksek bir edebiyat tekniği ile yazılmıştır bu roman. Belki de konusu beni aşıyordur bu romanın. Olabilir. Belki ben Orhan Pamuk'u anlamıyorumdur. Bu da olabilir. O zaman bu kitap benim açımdan bir işkence oluverir, olmuştur da. Anlayacaklara iyi okumalar dilerim.
Her ne kadar bu romanı bitiremesem de üç beş bir şey söylemem lazım müstakbel okuyuculara.Kitabın arka kapağında New York Times, Orhan Pamuk ile ilgili şöyle demiş; "O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı". Üzülerek sadece bu kitabı değerlendirerek New York Times'a şu mesajı iletmeden edemiyorum. Külliyen yalan. Bu kitap tamamen siyasi içerikle yazılmış. Başörtülü kızlar, onların intiharları, cemaatler, şeyhler, tarikatlar, sağcılar, solcular vs. vs. Bir yazar siyasi içerikli bir roman yazamaz mı? Elbette yazabilir. Ama salt edebi olarak kitaba baktığımızda beni hiç mi hiç sarmayan bir dil karşımdaydı. İçeriği geçtim ama Orhan Pamuk benim gözümde dilinin ve üslubunun kurbanı oldu. Ama yine de kapıyı kapatmıyorum. Belki başka kitaplarda buluşuruz Orhan abi. Ha! Bir de... Orhan abi be! Biz Türkler olarak genelde simit, poğaça satanlara "simitçi" deriz. Yani "Merhaba poğaçacı" değil "Merhaba simitçi" :) Bu arada Orhan Pamuk'un selam verdiği simitçi abi selamı alınca hakkın rahmetine kavuşmuş. Allah rahmet eylesin. Haaaa bir de aşağıdaki alıntıdan anlaşılacağı üzere sevgili yazarımız "Pkk'lı teröristlere", "Pkk'lı gerillalar.." demiş. Orhan abi! Hala anlamadıysan bir de ben anlatayım sana. "Pkk'lı gerillalar" dediğin adamlar aslında bildiğin ama anlamak istemediğin ve aslında malumun olduğu üzere "TERÖRİST" "Ya yok. Sen olayı anlamamışsın sevgili okur. Orhan Pamuk aslında kendisi demedi gerilla lafını. Karakteri konuşturuyor ya. Karakter ,teröristlere gerilla diyor" diyenlere sözüm de şudur ki; Hı! Hı! Tabi tabi. Aslında bende Karahanlı'nın oğlu, Polat Alemdar'ın kardeşiyim aslında da, hapşuruk sayısını tutturamayınca işte olmadı. :))))
Velhasıl, yukarıda diyeceğimi dedim. Takdir Yüksek Okuyucunundur. Arz ederim.
405 syf.
·14 günde·Beğendi·8/10
Türkiye’nin en karışık dönemlerinden ortaya çıkıveren “Kar” romanı kurgu bakımından zengin ve siyasi olarak nitelendirilebilecek türde içeriğe sahiptir. Asıl konunun “Kars” – Küçük Moskova - ili ile daraltılmadığını, aslında sadece Türkiye’nin minyatürü olarak kozmopolit şehirdeki siyasal olayların tüm ülkeye ayna tuttuğudur.

Kars ili kışın en çetin zamanlarını yaşayan, kendine has geleneklere sahip kozmopolit bir şehirdir. Yerli diye tabir edilen Karslılar, Kürtler, Terekeme – ben bir Terekemeyim, - Azeriler, Ermeniler ve daha ismini yazamadığım bir dünya değişik etnik grup. Bu kadar farklılığın bulunduğu yerde siyasal çatışmaların olmaması ise mümkün değildir. Postmodern yazarın karşı görüş ve kendine eleştiri alabileceği Kars’ı hedef seçmesi ise bizim için bir övünç kaynağıdır. Karslı akrabalarımın ise romanın bir kurgu olduğunu yeniden hatırlatmam gerekir. Ne de olsa yazarında dediği üzere “zaten hiç roman okumamış Karslıların…” :)

Yazarın betimlemeleri ile Kars ilinde değil de 2000 ile 2003 seneleri arasında İstanbul’un herhangi bir yerinde sokaktaymışım gibi hissettim kendimi. Kars ilinde yollar kapanacak kadar kar yağışı olacak ve sen solaklarda sağda solda gezebileceksin, ne mümkün? Gözlerini dahi aralamayacağın yağışlara ev sahipliği yapar, bu sebeple betimlemelerdeki Kars şehri benim yaşadığım Kars şehri olamaz… Bu da yazarın edebi derinliğinin bir belirtisi olan kafasındaki Kars ilini betimlemesiyle bağdaştırılır. 1980 yılı sonrası en büyük postmodern yazar kimliğini ise yazarın akıl almaz hayal gücü ve kurgu, betimlemelerinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Konusu Laik ve İslamcı kesimin karda yolları kapatmasıyla askeri darbesini ve bu darbeyle Avrupa’dan Kars şehrine gelmiş olan KA isimli şairin, kendi siyasal duruşunu, olaylara dâhil oluşunu ve aşkını anlatmaktadır. Masumiyet Müzesi’nde gördüğümüz Kemal ile KA’nın iç dünyalarında birçok benzerliği vardır. Her ikisi de kendi sonunu hazırlarcasına hastalıklı aşkı hayatlarının vazgeçilmez unsuru olarak görmüş ve mutluluğu sadece İpek/Füsun ile bağdaştırmışlardır.

Ancak ben yazarın bu aşkı paravan olarak kullandığını, asıl hedefin ise kitap içerisinde bulunan bütün etnik grupları kışkırtmak, eleştirmek ve eleştirilmek için yaptığını, bu durumdan ise Orhan Pamuk’un içten içe bıyık altından güldüğünü dahi seziyorum. Sonuna kadar kendi akımının hakkını veriyor. Bizi böyle bir roman ile tanıştırdığı için kendisine teşekkür ediyorum.

Sözün özü; kitap okunulası ve tavsiye edilesi. Kitap NigRa arkadaşımın #31684193 nolu okuma etkinliği ile okunmuştur. Kendisine teşekkür ediyorum.

Sevgi ile kalın…
415 syf.
Orhan Pamuk’un Kar’ını dün gece bitirdim. Ancak inceleme yazmak ertesi güne kaldı. Eminim ki, bittiğinde hemen oturup yazsa idim daha farklı bir yazı olurdu. Keza, şimdi değil de yarın yazacak olsaydım yine bambaşka bir yazı olurdu.

Bu notu niye yazdığıma gelince, çünkü bence kitapların zamanları önemlidir. Okuduğumuz bir kitabı okuma tarihimiz ve şartlarımız bizi farklı etkiler. Orhan Pamuk’un bütün romanlarını okumuş bir okuruyum. Kar da buna dahildi. 2003 yılında yeni çıktığı zamanlarda okumuştum Kar’ı. 17 yıl sonra tekrar okudum ve romanla ilgili pek çok şeyi unutmuş olduğumu fark ettim.

İlk okuduğumda 24 yaşında, Anadolu’nun bir taşra kasabasında öğretmenlik yapan, yeni evli, yeni baba, memlekete dair umutları ve hayalleri olan gencecik bir adamdım. Şimdi ise 41 yaşına gelmiş ve o yıllardaki ümitleri ve iyimserliği yerle yeksan olmuş bir adamım.

İlk okuduğumda, nadiren yaptığım bir şeyi yapmış ve bir arkadaşımdan ödünç almıştım kitabı. Yanılmıyorsam, korsan baskı idi, emin değilim. Ama o yıllarda, çok ciddi bir korsan kitap furyası vardı.

Kar, Pamuk’un tabiriyle, onun ilk ve son siyasi romanı. Dünyada nasıldır bilmiyorum ama Türkiye'de siyaset, yalana ve güvenilmezliğe dayanan bir şey. Değil romanın yazıldığı zamanı, 5 sene önce bile, bugün kanka olanların, birbirlerine neler söylediklerini arşivlerde görüyoruz. Sonra sanki o ağız dolusu lafları onlar etmemişler gibi, bugün "diğerlerini" hain ve terörist ilan edebiliyorlar. O yüzden siyasi romanla ilgili siyasi görüşlerin çokça önemi olmamalı.

Ka, Kar, Kars üçlemesi üzerinden yola çıkan Pamuk, uzun yıllar siyasi sürgün olarak yaşadığı Almanya’dan Türkiye’ye döndükten birkaç gün sonra Kars’a bir haber yapmak için gelen şair Ka’nın hikayesini anlatıyor. Aslında eski aşkı İpek için mi gelmişti yoksa!

Pamuk’un romandaki görüşlerinin bazılarına katılmıyordum, halen daha katılmadıklarım var, fikrimin değiştiği konular da var. Ancak her ne kadar roman için bizatihi yazarı dahi, “siyasi roman” dese de ben onun siyasi değil, edebi tarafını anlamaya çalıştım ve anlatmaya da çalışacağım.

Pamuk’un Kar’ını sevdim, beğendim. Sonra şunu anladım ki, Pamuk’un en beğendiğim romanlarını sıralasaydım, ilk ikiye Masumiyet Müzesi ve Kafamda Bir Tuhaflık’ı yazardım ve Kar aslında bu ikisinin öncüsüymüş!

Peki, neyin öncüsü?

Tarz olarak, anlatım olarak, kurgu olarak, romanda Orhan Pamuk’un da yer alması olarak… Başarılı bir anlatımı var, olay örgüsü açık ve titiz cümlelerden oluşuyorlar. Bu nedenle, üç romanı birbirine çok benzettiğimi söylemem lazım.

Pamuk’a önyargılı olduğum dönemlerde hakkındaki eleştirilerden en çok katıldıklarımdan birisi, “Onun çok satan ama az okunan, hele de hiç anlaşılmayıp, kitapları yarıda bırakılan bir yazar” olduğu idi. Halbuki, Kar da dahil olmak üzere gayet açık ve anlaşılabilir romanları var.

Kar’a geri dönersek eğer… Roman elbette bir kurgudur lakin çoğu zaman gerçek olay ve kurum adlarının da kullanılması nedeniyle gerçeklikten beslenen bir kurgu. Örneğin Kars’ın muhayyel bir şehir yerine somut bir şehir olarak kullanılması, doğal olarak tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Kars gerçekten o Kars mıdır? Örneğin ben bir Karslı olsaydım, romandan pek de hoşnut kalmazdım. Nitekim, sonsözde Pamuk da benzer bir şey söylüyor, mesela yabancı bir yazarın anlattığı İstanbul’la ilgili olarak…

Pamuk, romanda arkadaşı olarak nitelediği şair Ka’yı bütün doğallığıyla yansıtmış. Zaafları, korkuları, doğruları, yanlışları ile. Romanda merak ettiğimiz soruların hemen hepsinin cevabını bulduk diyebilirim. Tabii, bazı karakterleri oldukça uçuk bulduğumu ifade etmeliyim.

Pamuk’un anlattığı 90’lı yılları yaşayan ve bilen birisiyim. Başörtüsü yasağı zamanında üniversite öğrencisiydim ve elbette yasağa muhaliftim! Bugün baktığımda bu muhalifliğin doğru ama gerekçemin yanlış olduğunu görüyorum. Bu yasağa dini gerekçelerle karşı çıkıyordum, oysa özgürlükler ve insan hakları adına karşı çıkmam lazımdı. Neyse…

Tabii roman bittikten sonra merak ettiğim şeylerden biri de şu oldu; dönemin İslamcı partisi isim değiştirdikten sonra belediye başkanı olan kişi, acaba 2001’den sonraki tercihini nasıl yapardı? Yeni partiye mi geçerdi, yoksa diğerinde mi kalırdı? Mazlumdan zalime geçiş evresi yaşar mıydı? Onları bilmiyoruz elbette, çünkü bu bir kurgu.

İstanbul’da kar yağışını beklediğimiz bu günlerde, çok uzun yıllar sonra Kar’ı tekrar okumak benim adıma güzel oldu.

Okunası bir roman Kar.

Etkinlik için teşekkürler Ebru Ince Hanım. ;)
561 syf.
Yazar, kışı ve kitaba da ismini veren kış deyince aklımıza ilk gelen kavram olan karı, hayli ustalıkla kullanmış ki kitabı okurken kendime sık sık "Keşke kitabı kışın okusaydim" dedim. Üstelik bu sene oldukça kar yağışlı bir kış geçirmişken...

Kitabin, on iki yıl yurtdışında siyasi sürgün hayatı yaşadıktan sonra İstanbul'a dönmüş bir şair olan Ka'nın, son zamanlarda oldukça artan intihar vakaları sebebiyle dikkatlerini üzerine çeken Kars'a hem bu olayları hem de yaklaşan tartışmalı yerel seçimleri haber yapmak için gidişi ve bunun ardından yaşanan trajikomik bir olayın ön planda olduğu ancak bunun arkasında da Ka'nın aşkının işlendiği bir konusu olduğunu görüyoruz.

Ka, Türkiye'nin bir ucunda olan Kars'ta türban taktiklari için okula alınmayan kızların yaşadıkları zorluklarla, türbanlı kızları okula almamak durumunda kalan müdürün yaşadığı zorluklarla karşılaşır. Bunların yanısıra ülkemizin diğer sorun ve olaylarina; Kürt milliyetciligine ve teröre, tutucu laik, Atatürkçü kesimin davranışlarına, Siyasal İslamcı görüşe, şeriatci terör örgütlerine, tarikatlara ve bunların şeyhlerine olan halkın kör bağlılığına, halkın ufkunun darlığına, yaşam standartlarının düşük oluşuna, Kuran'a yönelik eleştiriler yazan Turan Dursun başta olmak üzere dinciler tarafından öldürülen insanlara ince ince değinilmis.

Bu hassas konuları yazar olabildiğince kendisini dışarı çıkarıp, farklı kesimlerin bu konular hakkındaki fikirlerini, söylemlerini dile getirmiş. Bu yüzden hassasiyeti fazla olan insanlar haliyle bu söylemlere takılıp kitap hakkında hemen peşin hükme varabilirler, bence varmadan kitabı okumayı denemeniz çok daha faydalı olacaktır.

Yazar, halkımızın olaylara bakış tarzını bence çok iyi analiz etmiş ve bunu abartıya kaçmadan ve okurun gözüne sokmadan gerçekçi bir şekilde işlemiş. Buna bir örnek olarak, muhafazakâr kesimin kitapta ateist olan Ka'yla ateizm ve din üzerine konuşmaları, tepkileri... Diğer bir örnek, türbanlı kızları okula almadığı gerekcesiyle Tokat'ta bir tarikattan okul müdürünü öldürmek için gelen kişiyle müdürün diyalogları... Bu diyaloglarda bence yazar özellikle bu dinci genci çok gerçekçi bir şekilde anlatmış. Okurken belki sinirlenenler olacaktır ancak sakinleşip, objektif şekilde düşündügünüzde siz de çevrenizde bu tarz insanların olduğunu hatta fazlasıyla olduğunu göreceksiniz ki biliyorsunuz zaten. Bu tarz deyip havada kalmasın; mesela dinde zorlama yoktur ya da hoşgörü barış dini deyip iki dakika sonra din konusunda bir eleştiri yapılınca veya kendisine bir eleştiri yapılınca içinden 'canavar' çıkan insanlar... Tabi bunun yanısıra özellikle 90li yıllarda daha baskın olan (ki kitap 90li yıllarda geçiyor) Atatürk'ün arkasına saklanarak, Atatürk'ü başka tarafından anlayıp, Atatürk'ü, kendi yaptıkları adaletsizliklere, faili mechullere hatta zulumlere kılıf yapan sözüm ona Atatürkculere de bence güzel bir şekilde deginilmistir. Atatürk'ü insanlardan sogutan biraz da Atatürk hakkında bir kitap bile okumamış ama dilinden beylik lafları eksik etmeyen sözüm ona Atatürk aşıklarıdır diye düşünüyorum.

Şimdi bunu dediğim için bile hemen üzerine düşünmeden tepki gösterecek insanların olduğu ve kitapta da üzerinde çokça durulan türban konusu, farklı kesimlerin bakış açısıyla tarafsız bir şekilde romanın kurgusuna herhangi bir zarar vermeden işlenmiş. Türbanin dini yönünden nasıl siyasal islamcilarin bayrağı haline geldiği ve oluşan kaotik durum, kitaptaki farklı görüşteki karakterler üzerinden başarılı şekilde anlatılmış.

Kitapta, Almanya'ya hicret edip orada hicret gazetesi çıkaran dinci lider, Seyhin önünde kuyruk olan insanlar, Ahit gazetesi ve bunun yanisira Mızrak gazetesi, iki dinci karakterin isimleri; ki birisi ateizme doğru meyleden Necip ve Necip'in bu duygularını içinde hissedip korkan, daha kapalı olan Fazıl yüzümde tebessüm uyandırdı.

Kitabın bir de diğer yüzü var. Yanı aşk... Ka, yalnız ve bu yalnızlığı sürgünde geçen on iki senede kendi kimliği haline gelmiş ama öte yandan da aşık olmak, sevmek isteyen bir karakter. Gençliğindeki devrimcilik ateşine tebessüm eden, siyasete ilgisini kaybetmiş hatta bence hayata ilgisini kaybetmiş ve yeniden bu ilgiyi ancak aşk ile sağlayabilecegine inanmış. Kars'a gitmeyi kabul etmesinin asıl sebebi de üniversiteden arkadaşı Ipek'in Kars'ta yaşamasıdir. Ka, özellikle Ipek'e karşı ilk andan bir aşk duyduğu için mi yoksa birine aşk duymak istediği ve halihazırda Kars'a haber yapma işi çıktığı için aniden aklına İpek geldiği için mi ona aşk duymak istediği tartisilabilir olmasıyla beraber bence ikincisi ağır basmaktadir.

Ka, Kars'in yalnızlığında, terk edilmiş, ücra bir köşede unutulmuşluğunda aslında kendini görür. Sürekli yağan kar ise onun üzerine ilham perilerini taşır ve yeşil kaplı defterine on dokuz adet şiirini yazar kitap boyunca. Ancak tiyatro gösterisi sırasında okuduğu ve o an aklına gelen şiiri unutur ve kitabı kendisinden dinlediğimiz arkadaşı bu eksik şiiri ve tabi diğer şiirleri arar. Diğer şiirler de bir sebepten ötürü kayıptir.

Kitabin tek eleştirecegim noktası, kitap boyu başarıyla işlenmiş Ka'nin kar ile ilhamini aldığı bu şiirlerine kitapta yer verilmemiş olmamasıdır. Tabiki Ka kurgu bir karakter ve bu şiir konusu da kurgu ancak demek istediğim şiirleril de yazılıp kurgu içine yerleştirilseydi bence çok daha güzel olurdu. En azından kayıp olan ve kitap boyu kendisini merak ettiğimiz şiir yazılıp kıtabin sonuna eklemiş olsaydı...

Kıtaptan şu alıntıyla incelememi bitirmek istiyorum;

"Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın,"
464 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Bu yazı içerik hakkında bilgi içermektedir.

Kitap hakkında söylenecek çok şey var ve ben hepsini söyleyeceğim. O yüzden biraz uzun bir inceleme olacak. Kitaplar genelde bizim anladıklarımızdan çok daha fazla anlamlar barındırırlar. Ama biz basit okuyucular yazarın kafasındakileri, yaptığı edebiyatı ve dil oyunlarını nadiren anlarız. Ben bu sefer birçoğunu anladığımı düşünüyorum. Çünkü gerçekten derinlemesine, hissederek, yaşayarak okudum Kar'ı. Pamuk'un ilk ve son siyasi romanı. Benim de okuduğum ilk siyasi roman.

Roman Almanya'da siyasi sürgün olarak yaşayan Ka'nın yıllar sonra kar içinde Kars'a gelmesiyle başlıyor. Ka, kar ve Kars üçlüsünü bir araya getiren yazar bizlere bir yandan edebiyat ziyafeti çektirirken bir yandan da Türkiye'de o dönemde yükselen "siyasal İslamcı" hareketi, başörtü sorununu, her genç gibi aşık olan imam hatiplileri, "dinci gerici"lere karşı olduğunu iddia eden askeri darbecileri anlatıyor. Anlatıcının kitabın ortalarına doğru Orhan Pamuk'un kendisi olduğunu anlıyoruz.

Ka başörtüsünü açmadıkları için üniversiteye alınmayan ve bu yüzden intihar eden kızların hikayesini öğrenebilmek ve gazetede yazabilmek için geliyor karlar içindeki Kars'a. Ama burada hiç beklemediği şeyler yaşıyor. Yıllardır yapamadığı bir şeyi yapıyor. Şiir yazıyor ve aşık oluyor. Ka Kars'ın buz tutmuş yollarını adımlarken Kars'ta cinayetler işleniyor, yerel askeri darbeler yapılıyor, şeyhler cemaatlerini toplayıp sohbetler yapıyorlar, imam hatipli öğrenciler roman yazmaya çalışıyor ve sürekli yağmakta olan kar hepsinin üzerini örtüyor. Bütün bu olanları gerçek dünyadan koparıyor ve ancak kar altında gerçekleşebilecek kadar sessiz, yeni bir gerçeklik kuruyor.

Lacivert, Kadife, İpek, Necip karakterlerine bayıldım. Hepsi de içinde büyük derinlik barındıran insanlar, tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi... Romanın içinde Necip ile Fazıl adında, birbirini çok iyi anlayan, bilen, tanıyan iki arkadaşın aynı kıza, Kadife'ye olan aşkını okuyoruz. Fazıl Necip'i çok iyi tanıdığı için Kadife'den uzak durmaya çalışıyor. İşin ilginç kısmı ise şu: Roman boyunca arkadaşı Ka'yı anlatan Orhan Pamuk da yarattığı karakterlerinkine benzeyen bir kadere saplanıyor ve Ka'nın aşık olduğu kadına, güzeller güzeli İpek'e aşık oluyor. Necip'i içinde taşıdığını söyleyen Fazıl, Ka'yı içinde taşıyan Orhan... Orhan Pamuk sonlara doğru öyle detaylar veriyor ki romandaki olayların gerçekten de yaşanmış olabileceğine dair ciddi şüphelerim oluştu. Nihayetinde Masumiyet Müzesi gerçek bir hikayeydi, bu neden olmasın ki?

Pamuk tuhaf bir teknik uygulayarak karakterlerin öleceğini sürpriz yapmadan söylüyor. Ama nasıl ya da ne şekilde öldüğünü söylemiyor ve siz okurken sürekli karakterin ölümüne doğru bir geri sayım yaparken buluyorsunuz kendinizi. Şair Ka'nın yazdığı şiirlerin hiçbirini okuyamıyoruz. Çünkü yazar sınırlarını bilerek şairliğe kalkışmamış. Ka'nın altıgen kar tanesinin köşeleri üzerine dizdiği şiirleri de çok hoşuma gitti.

Gelelim esas anlatmak istediğim meseleye. Orhan Pamuk bu ülkenin en çok tartışılan yazarlarından oldu hep. Bunun sebebini bu romanı okuyunca anlıyorsunuz. İstanbul gibi kozmopolitik bir şehirde büyüyen yazar, sürekli yapılan ayrımcılıktan dem vuruyor. Ama kitapta kullandığı İslamcı, türbancı, siyasal İslamcı gibi ifadelerle kendisi de insanları ötekileştiriyor. Yazar hiçbir karakterini bile isteye aşağılamıyor, hiçbir karakterine haksızlık etmiyor ama dindar kesime olan hoşnutsuzluğu kelimelerinden sızıp ulaşıyor okura. Çünkü kelimelerimiz bizi ele verir çoğunlukla. Romancılığını beğendiğim kadar nefret ediyorum fikirlerinden. Çünkü ayrıştırılmaya değil birleştirilmeye ihtiyacımız var.

Her şeyiyle, edebi açıdan da sürükleyiciliği açısından da dopdolu bir roman Kar. Okuması insanı yoruyor ama kesinlikle tavsiye ederim. Keyifli ve nefretsiz okumalar dilerim.
...mutsuzluk gerçek bir intihar nedeni olsaydı Türkiye'deki kadınların yarısı intihar ederdi.
Orhan Pamuk
Sayfa 20 - Yapı Kredi Yayınları - 9. Baskı - 2018
İnsan yaşıyor, yıpranıyor, yok oluyor. Bir yandan yok olduğunu, bir yandan var olduğunu düşündü. Kendisini seviyordu, bir kar tanesi gibi hayatının aldığı yolu sevgi ve kederle izliyordu. Babasının bir traş kokusu vardı, onu hatırladı. O kokuyu koklarken; mutfakta kahvaltı hazırlayan annesinin terliklerinin içindeki soğuk ayaklarını,bir saç fırçasını, gece öksüre öksüre uyandıktan sonra , kendisine içirilen pembe renkli şekerli öksürük şurubunu, ağzındaki kaşığı, hayatı yapan bütün o küçük şeyleri, hepsinin birliğini, kar tanesini..
Mutsuzluk gerçek bir intihar nedeni olsaydı Türkiye'deki kadınların yarısı intihar ederdi.
Orhan Pamuk
Sayfa 16 - İletişim Yayınları
"Sana çok fena âşık oldum ve acı çekiyorum," dedi Ka.

"Bu kadar çabuk alevlenen bir aşk aynı hızla söner, korkma."
Orhan Pamuk
Sayfa 203 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kar
Baskı tarihi:
Mart 2019
Sayfa sayısı:
415
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750825910
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Kar
Kar
Qar
Snow
Pamuk'un "İlk ve son siyasi romanım" dediği Kar, Türk edebiyatında 1990'ların siyasi atmosferini ele alan, dönemi bütün şiddeti ve çatışmalarıyla anlatan en iyi ve en iddialı romandır. Kars'taki siyasal İslamcılar, solcular, Türk ve Kürt milliyetçilerinin hikâyesini inanç, başörtüsü sorunu, askeri darbeler ve üçüncü dünyada yaşamanın öfkesi ve ümitsizliği üzerinden tartışan Kar'da Pamuk, başka romanlarında da zaman zaman gördüğümüz mizah yeteneğini bu defa sonuna kadar sergiliyor. Kar'ı, romanın yazılış ve yayımlanma süreçlerinin daha önce bilinmeyen ayrıntılarına değinen bir sonsözle birlikte yayımlıyoruz. 

On iki yıldır Almanya'da sürgün olan şair Ka Türkiye'ye dönüşünden dört gün sonra, bir röportaj için Kars şehrinde bulur kendini. Ağır ağır ve hiç durmadan yağan karın altında sokak sokak, dükkân dükkân bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanlarını tanımaya çalışır. Kars'ta ağzına kadar işsizlerle dolu çayhaneler, dışarıdan gelmiş ve kardan mahsur kalmış gezgin bir tiyatro kumpanyası, intihar eden ve türban direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasal gruplar, dedikodular, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ile kızları İpek ve Kadife ve Ka için aşk ve mutluluk vaadi vardır. Kar Türkiye'nin temel siyasi çatışmalarını anlamamız için okunması gereken bir roman.

"Kar zamanımızın okunması gereken temel kitaplarından..." 
-Margaret Atwood-

"O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı." 
-New York Times-

Kitabı okuyanlar 5.695 okur

  • Derya Akgul
  • Tslm
  • İdris Yılmaz
  • Hatis
  • Hikmet Can Aksu
  • İlayda
  • Yasemin Ertekin
  • Lale Erhal
  • Özgüç Çoruh
  • Turkmaestro

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.2
14-17 Yaş
%2.4
18-24 Yaş
%12.7
25-34 Yaş
%30.3
35-44 Yaş
%31.8
45-54 Yaş
%11.6
55-64 Yaş
%2.5
65+ Yaş
%1.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57
Erkek
%43

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%19.2 (273)
9
%14.9 (212)
8
%22.2 (315)
7
%13.9 (198)
6
%5.7 (81)
5
%3.1 (44)
4
%1.8 (25)
3
%0.6 (9)
2
%0.6 (8)
1
%1.2 (17)

Kitabın sıralamaları