7,7/10  (388 Oy) · 
1.569 okunma  · 
326 beğeni  · 
7.700 gösterim
Pamuk'un "İlk ve son siyasi romanım" dediği Kar, Türk edebiyatında 1990'ların siyasi atmosferini ele alan, dönemi bütün şiddeti ve çatışmalarıyla anlatan en iyi ve en iddialı romandır. Kars'taki siyasal İslamcılar, solcular, Türk ve Kürt milliyetçilerinin hikâyesini inanç, başörtüsü sorunu, askeri darbeler ve üçüncü dünyada yaşamanın öfkesi ve ümitsizliği üzerinden tartışan Kar'da Pamuk, başka romanlarında da zaman zaman gördüğümüz mizah yeteneğini bu defa sonuna kadar sergiliyor. Kar'ı, romanın yazılış ve yayımlanma süreçlerinin daha önce bilinmeyen ayrıntılarına değinen bir sonsözle birlikte yayımlıyoruz.

On iki yıldır Almanya'da sürgün olan şair Ka Türkiye'ye dönüşünden dört gün sonra, bir röportaj için Kars şehrinde bulur kendini. Ağır ağır ve hiç durmadan yağan karın altında sokak sokak, dükkân dükkân bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanlarını tanımaya çalışır. Kars'ta ağzına kadar işsizlerle dolu çayhaneler, dışarıdan gelmiş ve kardan mahsur kalmış gezgin bir tiyatro kumpanyası, intihar eden ve türban direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasal gruplar, dedikodular, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ile kızları İpek ve Kadife ve Ka için aşk ve mutluluk vaadi vardır. Kar Türkiye'nin temel siyasi çatışmalarını anlamamız için okunması gereken bir roman.

"Kar zamanımızın okunması gereken temel kitaplarından..."
-Margaret Atwood-

"O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı."
-New York Times-
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Temmuz 2013
  • Sayfa Sayısı:
    464
  • ISBN:
    9789750825910
  • Orijinal Adı:
    Kar
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları
  • Kitabın Türü:
mithrandir21 | Uğur 
 03 Eki 2017 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kars’tayız bu sefer Orhan Pamuk’un kalemi ile. Genelde İstanbul sokaklarında alışığım Orhan Pamuk’u okumaya. Pamuk’un dediği gibi İstanbul’a en çok yakışan kavramın “hüzün” olduğu için Pamuk’un kaleminde, her sayfasında ve her cümlesinde hüznü, arayışı hatta sorguyu verir bize Pamuk; ama bu sefer dediğim gibi Kars’tayız, Kars’ın fakirliğini, soğuğunu, durmak istemeden ısrarla yağan karını ve yollarının kapanışını okuyoruz. Pamuk’un dediği gibi bu kitap aynada gözüken şeyleri bizlere gösteriyor ve aynadaki görülen şeyleri bizlerle dürüstlük içinde tartışıyor.

Kışkırtıcı bir roman, A’dan Z’ye önyargıları sorgulatıcı belki de putların kırılmasını sağlayacak kapasitede bir roman. Çok katmanlı, çok kapsamlı da bir roman, hiçbir şekilde tek taraftan, tek bakış açısı ile incelenemeyecek yoğunlukta, farklı görüşlerin, farklı tarafları farklı farklı tanımlarla okuduğumuz, her bir farklı tarafta farklı şekilde tanımlandığını gördüğümüz yani gerçeğe çok çok yakın bir kitap da. Necmi Alpay’ın dediği gibi; “Kar’daki kışkırtıcılık genellikle siyasal aidiyet düzeyinde, farklı okurlarda farklı tepkileri yaratabilecek türden.” Kesinlikle bu söze katılıyorum. Mesela, buradaki bir başka inceleme, kitapta bir tarafın diğer bir tarafa karşı “İslamcı”, “türbancı” ve “siyasal İslamcı” gibi ifadelerle yazarın kendisinin de insanları ötekileştirdiğini söylemiş. Bana göre son derece yanlış bir söylem, öncelik olarak bir siyasi roman okuduğumuzu unutmamamız ve baştan sona da farkında olmamız lazım. Türban takanlar, dinine bağlı olanların bu ülkede belli başlı zorluklara maruz kaldığı bir gerçektir. Kitaptaki örneği verilen sözleri söyleyen görüşlü kişiler tarafından da güzel ve sevimli sözlerle hiçbir zaman isimlendirilmemişlerdir. Ben şahsen bu kısımları okurken ötekileştirmeyi yazarda değil de kitaptaki gibi gerçekte bu sözleri söyleyenlerde gördüm. Özgür iradeleri ile türban takanların yaşadığı zorlukları gördüm. Onun için gerçekçi bir roman okurken bir görüşe sahip olanların görüşlerini onların kendi gözlerinden, kendi ağızlarından okumamız lazımdır her daim. Bir taraf gerçekte de bir tarafa belli başlı sözler söylüyor ise aynılarını romanda da söylemelidir, yoksa diğer türlü sevimli şekilde isimlendirilselerdi bu durum Orhan Pamuk’un aptalca iyimserliğinden başka da bir şey olmazdı. Orhan Pamuk incelemelerimde sürekli aynı şeyi söylerim, Pamuk’un en sevdiğim ve en beğendiğim özelliği bir tarafı, her bir görüşü bizlere o görüşün kendi taraflarından anlatmasıdır; yani yazar yapması gerekeni yapıp okura herhangi bir görüş dayatmamaktadır. Bu duruma basit ve daha kolay anlaşılır bir örneği yine Orhan Pamuk’tan vermem gerekirse Kafamda Bir Tuhaflık kitabındaki “gecekondu” ile “ev” kelimeleri de diyebiliriz. O yapılara dışarıdan bakanlar “gecekondu” derlerken, o yapılarda yaşayanlar ise “evimiz” diyorlar. Bu konuda zaten Pamuk da, “İslamcı kesimin askerlerden çektiklerinden söz ettiğim için ben insani bir iş yaptığımı düşünüyordum” ve “Siyasetten söz açan bir roman, tasvir ettiği tarafların hiçbiri tarafından bütünüyle doğru bulunmamalıdır diye düşünüyorum. Romanda amaç yalnız kendimizi anlatmak değil, dünyaya bizim gibi olmayanların gözünden de bakabilmekse, siyasi bir romanda kimin haklı kimin haksız, kimin kötü kimin iyi, neyin ahlaki neyin de ahlaksızca olduğu kolay belli olmamalıdır” diyor. Sanırım daha açıklayıcı olmuştur, zaten denildiği gibi söylemler kullansaydı bu sefer de diğer kesimi savunduğu söylenirdi, -ki benim anladığımdan ileri şekilde anlayanlar da olmuş ki aynı söylemler Pamuk’a karşı yapılmış.

Pamuk bu kitabında İslamcı vs. diye ötekileştirme yapmış diye eleştiri aldığı kadar, Batılılaşmış kadın okurlar (özellikle kadın olduğunu belirtiyor) tarafından, başörtüsü taktığı için üniversiteye alınmayan kadınların anlaşılabilir dertleriyle ilgilendiğinden dolayı huzursuz olduklarını, orta ve yukarı sınıf Batılılaşmış tanıdıklarından hatta aile dostlarından bile “Orhan bu dincilere niye anlayış gösteriyor?” diye sitemkâr ifadeler işittiğini dile getiriyor. Ne kadar ilginç ve üzücü değil mi?

Ka, Kar ve Kars, birbirini tamamlayan üç kelime. Karın içinde Ka, Kars’ın içinde kar ya da karın altında Kars, Kars’ın içinde Ka da diyebiliriz. Kitaba siyasetin hâkim olduğu malum, kitabın sonsözünde Pamuk açık olarak korktuğunu söyleyip kitabı aşk kitabı olarak tanıtsa da kitap bir gerçek olarak siyasi bir roman. Yazıldığı döneme göre de Türkiye’nin tüm gerçekleri ile bire bir şekilde gerçekçi de. Pamuk’un en sevdiğim yönü her bir tarafı kendi gözünden okuyabilmemiz demiştim ya işte dediğim gibi kitap baştan sona bu şekilde de diyebiliriz. Bir sağcıyı, bir solcuyu, bir dinciyi, normal inançlıyı ya da inançsızı her seferinde kendi görüşünden okuyabilmek Pamuk’un en sevdiğim özelliği olduğu kadar da bana göre yazarlığının da en başarılı noktalarından biri, tabii kişilik olarak da. Başörtüsü kitabın içinde bazı kişiler tarafından bir özgürlük, bir tercih olurken bazı kişiler tarafından da bez parçası olarak okuyoruz. Başörtüsü takmak isteyenlerin, kimine göre siyasal İslamcı, gerici olduğu, gerici İslamcı olduğu, gerçek manada laikçe düşünenlerin reformist göründüğü, laiklik adı altında seküleriteyi benimseyen ve bunu katı şekilde kullananların karşıt görüşleri yobaz gördüğü ve bu yazdıklarımın tamamen tersinin de göründüğü, yani ülkemizin tamamen gerçekçi bir romanı.

Roman üçüncü kişi ağzından anlatılıyor, aslında Orhan Pamuk romanlarında genel olarak birinci ağızdan, kitaptaki karakterin ağzından okumaya alışkınızdır ama dediğim gibi bu romanda üçüncü bir kişi ağzından okuyoruz ve üçüncü kişi de alıştığımız şekilde anlatıcı olarak değil. Örnek vermem gerekirse Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler ve Cinler romanında kullandığı yöntem demem yeterli olacaktır. Bu iki romanda da biliyoruz ki Dostoyevski sanki kitaplarda yaşanılan olayları görmüş gibi ve bizimle yüz yüze konuşur gibi anlatır, aralara da kendi yorumunu sıkıştırır. Orhan Pamuk da bu romanında aynı tekniği kullanmış, yer yer ileride olacak olayları belirtiyor ve sadece neden ve nasıl olduğunu söylemeyerek merak ettiriyor. Anlatım bana göre bu şekil samimi de olmuş diyebilirim. Orhan Pamuk için Cinler romanı hem kendisi için hem de dünya edebiyatı için çok önemlidir ve yine Pamuk’un da kabul ettiği gibi de Kar’da Cinler romanının etkisi büyüktür ve “bu kitabı yazarken aklımın bir köşesinde kafamda yer alan Dostoyevski’nin Ecinniler’i vardı” da diyor. Hem kurgu olarak hem de anlatıcıyı kullanma tekniği olarak bu husus kendini belli ediyor. Cinler’i az biraz okumamdan dolayı da iki kitap arasındaki benzerlikler fark edilebiliyor, her iki kitabın da konusu kısa bir zamanda geçmesi, darbe hissi, intihar ve cinayet soruşturmaları gibi unsurları da sayabiliriz.

Kitabın içeriği kadar sonsözü de 10 puanlık. Sonsözün başlarında Pamuk’un yaşadıkları Ka’nın yaşadıkları birbirine çok benzer olduğunu görüyoruz, zaten Pamuk da ülkemizde yaşadığı sıkıntıları anlatırken “ben bu romanımda işte bu durumları anlatmıştım” tarzında açıklama da yapmıştı. Orhan Pamuk’u anlamak için, tanımak için öncelikle kitaplarını okumalı ve en önemlisi de bu kitabın sonsözünü okunmalıdır, çünkü okuduktan sonra Orhan Pamuk’un aşağıdaki sözlerine hak vermemenin imkânsız olduğu görülecektir.

“Romanı hiç okumamış, zaten hiç roman okumamış Karslıların kitap hakkındaki, benim hakkımdaki olumlu, olumsuz sözlerini yıllar boyunca her işittiğimde, tıpkı onlar gibi ben de, “Ama bu ben değilim” demek istedim, ama rüyalarda olduğu gibi, sesim çıksa bile, bunun çok da bir şeyi değiştirmeyeceğini de hissettim. Bu duygu, kimliğimizin, kişiliğimizin elimizden çıkıp başka bir şeye dönüşmesi, yalnız benim değil, arkadaşım Ka’nın Kars sokaklarında gezinirken hissettiklerine de çok benziyor.”