Beyaz Kale

7,4/10  (244 Oy) · 
786 okunma  · 
156 beğeni  · 
4.116 gösterim
17. yüzyılda Türk korsanlarınca tutsak edilen bir Venedikli, İstanbul'a getirilir. Astronomiden, fizikten ve resimden anladığına inanan bu köle, aynı ilgileri paylaşan bir Türk tarafından satın alınır. Garip bir benzerlik vardır bu iki insan arasında. Köle sahibi, kölesinden, Venedik'i ve Batı bilimini öğrenmek ister. Bu iki kişi, efendi ile köle, birbirlerini tanımak, anlamak ve anlatmak için, Haliç'e bakan karanlık ve boş bir evde, aynı masanın iki ucuna oturur, konuşurlar. Hikâyeleri ve serüvenleri, onları veba salgınının kol gezdiği İstanbul sokaklarına, Çocuk Sultan'ın düşsel bahçelerine ve hayvanlarına, inanılmaz bir silahın yapımına, "Ben neden benim?" sorusuna götürecektir. Hikâyelerin günden geceye doğru ilerlemesiyle, gölgeler yavaş yavaş yer değiştirir.

Orhan Pamuk Beyaz Kale'de, Doğu ile Batı arasındaki benzerliklere ve farklılıklara bakarken, milli ve bireysel kimliklerimizin gerisinde yatan yapaylığı ortaya çıkartarak, iki kültürün ortak paydasını vurguluyor. Okur İstanbul manzarası eşliğinde izlediği bu yarı gerçek yarı hayal hikâyede, kendi varoluşunun özünü aramaya davet ediliyor.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Eylül 2013
  • Sayfa Sayısı:
    152
  • ISBN:
    9789750826306
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları
  • Kitabın Türü:
mithrandir21 | Uğur 
 19 Şub 21:17 · Kitabı okudu · 9 günde · 9/10 puan

Orhan Pamuk romanlarında genel olarak biliriz ki ağırlık olarak Doğu ve Batı karşılaştırması ve farklı görüşleri süzgeçten geçirme vardır. Bu kitabında ise farklılıklara baktığımız kadar benzerliklere de bakıyoruz. Bunun için de Orhan Pamuk sürekli olarak ayna imgesini kullanmış. Venedikli köle ile Hoca arasındaki benzerlik dile getirilirken bir aynaya bakma imgesi kullanmış. Doğu ve Batı’nın karşı karşıya geldiği noktaları gördüğümüz kadar ortak paydalarını da görüyoruz. Doğu ve Batı bakışlarının olduğu romanlarda karşımıza genel olarak çıkan unsurlar aynıdır, aslında bu unsurları bir romanda filan görmemize de gerek yoktur pek, ufak bir düşünme ile fark edebiliriz ki bu bakışlardaki bulguları günlük hayatımızda da rahatlıkla görebiliriz.

Bir yerde okumuştum ama kaynağını hatırlamıyorum. Batı’nın Doğu’ya bakışı Doğu’nun Batı’ya olan bakışından değişiktir. Hem Doğu’ya karşı merak vardır hem de bu merakla beraber öğrenme ve tanıma isteği vardır ve tabii ki de bunlarla beraber Doğu Batı’nın gözünde sürekli olarak kolay yutulabilecek tek hamlelik bir lokma gibidir, zaten tarihteki ve günümüzdeki birçok olay da bu durumu doğrular niteliktedir. Doğu’nun Batı’ya bakışı ise yabancı, kâfir, gavur ve düşman olduğu kadar da bir kesimi tarafından sürekli olarak ulaşılmak istenen kültürdür. Beyaz Kale’de de bu unsurlar işlenmiş olup sürekli olarak Doğu ve Batı çatışmasını irdelerken benzerliklerini de gösteriyor. Aslında daha ilk sayfasından bu çatışmayı ve benzerliği okuyoruz. İlk olarak daha kitabın ilk sayfasında Doğu’nun ve Batı’nın gemilerinin çarpıştığını okuyoruz, Doğu Batı’nın gemilerini yendikten sonra Batı’nın kişilerini esir olarak alıyor ve devamında da Batı’nın aldığı kendi esirlerini kurtarıyor. Yani burada iki kesim tarafında da ufak bir benzerliği okuyoruz ama kitapta olan benzerlik haricinde fark olarak esas işlenen konu ise özellikle bilime ve araştırmaya verilen, bu araştırmalara olan bakış açısı. Sonuçlarını ise tarih derslerinden malum biliyoruz.

Edebiyatta biliyoruz ki “ikili kahraman” olgusu çok kullanılır, hatta bu iki kahramanlar üzerinden birçok çalışmalar da yapılır. Ya birbirine çok benzer bu kahramanlar ya da birbirinden tamamen farklı olurlar. Orhan Pamuk ise Hoca ve Venedikli köle olarak karşımıza ikili kahraman çıkarmış ve ilk olarak da “ayna” objesini kullanarak birbirine olan benzerlikleri vermiş. Çoğu romanlarda gördüğümüz iki karakter aslında ben ve öteki olarak incelenebilir ama Orhan Pamuk, Hoca ve Venedikli köleyi benzer bir karakter yaptığı için, ayna ile birbirine olan benzerlikleri ikizlermiş gibi sunduğu için genel olarak bu iki kişinin çevresindekileri “öteki”, “diğer” ve “onlar” olarak işlemiş. Padişah da burada bu grupların içine giriyor diyebiliriz. Yanılmıyorsam eğer padişah da bu “diğerleri” grubunun içine girerken daha çok bilime ve araştırmaya önem vermeyenler dersem daha doğru söylemiş olurum. Bunun için de Pamuk kitabın birkaç yerinde bu kişileri “aptallar” olarak tanıtıyor. Mesela Hoca yıldızları araştırmak isterken evine gelen bir adamın “Dul bir kadını almak caiz midir?” diye sorusunun kendisine sorulması da bu duruma ve tanıma güzel bir örnek. Aslında maalesef hâlâ günümüzde de bu durum fazlasıyla olan bir şey. Adamlar uzaya araba gönderirken, Mars’ı araştırırken (Cübbeli’ye göre boş boş işler) bizler ise Ramazan ayında hâlâ şu veya bu günah mı diye sorular sorarız.

Ve yine biliriz ki Pamuk’un romanlarında bol derece göndermeler mevcuttur. Bir önceki yazdığı romanları kadar, daha yazmadığı romanlarına da göndermeler yaptığını görüyoruz ama tabii bunları genel olarak ya önce yazdığı kitabı sonradan okuduğumuzda ya da ikinci sefer okumamızda fark ediyoruz ya da bunların hiçbiri olmadan bu şekilde okuyabiliyoruz: #24326364 Bir de kendi içindeki göndermeleri haricinde gerçek olaylara, yaşamış kişilere de çok güzel göndermeleri var. Mesela unutulamayacak köşe yazarımız Celal Salik komple bir gönderme iken bir de bu şekil Güner Ümit göndermesi var: #24188323 ve yine Kar kitabındaki Sunay Zaim’in aslında Rutkay Aziz olduğu veya esinlenildiği gibi göndermeleri de var diyebiliriz; ama bu kitabında ise benim en çok hoşuma giden göndermesi Miguel De Cervantes göndermesi oldu, paragraf ise tam takdire şayandı: #27121307