Mağaradakiler Bütün Eserleri 8

8,7/10  (34 Oy) · 
101 okunma  · 
25 beğeni  · 
2.577 gösterim
Aydın mı dersiniz, entelektüel mi dersiniz? İki kavrama farklı anlamlar mı yüklersiniz? Aydınlardan/ entelektüellerden çok şeyler mi beklersiniz, hiçbir şey beklemez misiniz?.. Öyle ya da böyle, kültürle derinlemesine alışveriş kaygınız varsa, zaman eksenine düşünce mesaisi düşürebiliyorsanız, bu kavramlar üzerine kafa yorarsınız, bu sorulara cevap ararsınız, ufuk ararsınız. Cemil Meriç'in "hakikatte içi de, dışı da bir" mağarayı anlattığı kitap, Mağaradakiler, bir "geniş ufuk" kitabı.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Temmuz 2003
  • Sayfa Sayısı:
    287
  • ISBN:
    9789754705997
  • Yayınevi:
    İletişim Yayıncılık
  • Kitabın Türü:

Bu öyle bir kitaptır ki, insana yeniden doğuşu yaşatır, mağarayı buldurur sonra adem oğlu olur, dünyaya adım attırır. İnsan bu kitabı okurken, Cemil Meriç'in o güzel anlatımıyla bir sohbeti, bir muhabbeti dinlermişçesine dalar gider..

wybie 
09 Eyl 2016 · Kitabı okudu · 44 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabı çok yakın bir arkadaşımın önerisi ile okudum. Özellikle giriş kısmını çok sevdim. Kitapta Cemil Meriç aydınların tanımını ve aydınların yapmadıklarını eleştiriyor. Öncelikle aydınlığın tarihi serüvenini anlatıyor. Önce dünyada sonra da Türkiye'deki gelişimini anlatıp sonuca bağlıyor. Kitap üzerine yapılabilecek çok fazla yorum yok. Sosyolojik tezler, tanımlar, yorumlar seven insanların okuyabileceği bir eser.

mustafa adak (aktivist) 
 01 Oca 01:53 · Kitabı okudu · 8/10 puan

ENTELEKTÜEL …..
“Her ülke­nin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anla­yışı başka. Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok dense yanlış olmaz.

Sağın temsilcileri için entelektüel, ya karışıklık çıkarmak­tan hoşlanan, huysuz, hırçın, ukalâ bir “deklase” (çevresinden düşmüş sosyal); vekâlet­namesi olmayan bir avukat; şarkı söyleyeceğine bildiriler imzalayan bir ağustos böceği yahut da heyecansız, suya sa­buna dokunmayan bir bilgi uzmanıdır.

Sol, aydına bazan dost, bazan düşman. Daha doğrusu entelektüel, kendilerin­den olmak şartıyla alkışlanmağa lâyıktır.

Sağ entelektüel, çoban köpeğidir. Esasen entelektüelin sağı olmaz. Entelek­tüel, yükselen bir sınıfın şuurudur, yani bir devrimcidir. Ayırıcı vasfı: Tenkit.

Şöyle bir taslak çizmek kabil:

1- Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülke­sinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli-başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır.

2- Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafa­sıyla inceleyip değerlendirecektir.

Başlıca vasıfları dürüst, uyanık ve cesur olmaktır. Yani bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her sava­şı göze alan bağımsız bir mücahittir.

Biz de Schumpeter gibi düşünüyoruz. Entelektüel, tarifle­re hapsedilemez. Mefhumu dalgalanışları içinde kavramak, tarihe başvurmakla kabil. “Sh:24

….

ENTELEKTÜEL VE NEVROZ
Koestler, Batı aydınlarının acıklı durumunu anlatmak için sosyolojiden marazı psikolojiye atlar. Koyduğu teşhis: Nev­roz.

İntelijansiya ile nevroz arasındaki münasebet tesadüfi değildir, ona göre., fonksiyoneldir. “Hür olarak düşünmek, hür olarak yaşamak, insanı çoğunlukla çatışan bir hale geti­rir. Çoğunluk, babadan kalma geleneklere uyarak düşünür ve yaşar. Azınlığa düşmek, insanı nevroza elverişli bir ikli­me sokar. Kurallara baş kaldıranla yarı deli (eksantrik) ara­sında bir adım mesafe var. Toplumun düşmanca baskısı bu mesafeyi hemen aştırır insana.

Tiyatroda biri öksürünce herkes öksürür, boğazında bir kaşıntı duyar herkes. Taklit insiyakı, insiyâkların en güçlü­lerinden biri. Karşı koydunuz mu sinirleriniz gerilir, bir suçluluk duygusu içine düşersiniz. Herkes tarafından kabul edilen bir haksızlığa isyan etmek kolay mı?

Topluma baş kaldırmak kendi şuuraltımıza da baş kaldır­maktır. Ödip kompleksiyle aşağılık kompleksi, utangaçlık ve küstahlık, telâfi ve içeri dönüklük, çeşitli bozuklukları belirten birer mecaz. Hepsinin de ortak yönü: Uyumsuzluk.

Yükselen bir sınıfın desteğinden mahrum kalan bir inteli­jansiya, kendi içine kapanır ister istemez: Bir limonluk (se­ra) havası, bir kızılbaşlık ve istimna iklimi içinde tükenip gider. Son on yılın (1936-1946) intelijansiyası böyle bir in­telijansiya olmuştur işte.

Üstelik böyle bir intelijansiyanm, yarı aydınlar, asalaklar üzerinde marazî bir çekiciliği vardır. Yarı aydınların başlıca kaygısı hür düşünce susuzluğu değildir. Dış dünyada üşü­dükleri için seraların etrafında toplanırlar, daha doğrusu sı­zarlar limonluklara ve oranın meşru sakinlerini yavaş yavaş sınır dışı ederler. Ne var ki gerçek intelijansiya için de nev­roz kaçınılmaz bir akıbettir çok kere…

Çevrenin baskısı (benliğimizin içinde de, dışında da) korkunç; onun çarpıtı­cı etkisi altında tabiatın bozulması mukadder.

Çevreye meydan okumak belki kabil. Ama meydan okuyuşun kaçı­nılmaz ücreti, suçluluk nevrozu. İntelijansiya hiçbir zaman suçluluk kompleksinden kurtulamamıştır; bu başkalarını zenginleştirmek için ödemek zorunda olduğumuz gelir ver­gisi. Silâh tüccarlarının vicdan rahatlığı içinde olmaları mümkündür, gelgelelim bir barışçının bakışlarında böyle bir huzurun pırıltısını hiç görememişimdir.

İntelijansiyanın nevroza istidadı olduğunu kınayanlar pe­kâlâ maden işçilerinin vereme istidadı olduğunu da kınaya­bilirler. Profesyonel bir hastalıktır nevroz, aşağılamadan ve utanç duymadan böyle olduğunu kabul etmeliyiz” (Koest-ler, a.g.e., s. 110-113).

İşte Batı aydınlarının kendileri hakkındaki ifşaları. Zaval­lı ülkemiz, bu hasta, bu perişan intelijansiyanın hayranı! Sh: 54-56

NEDEN BİR DÜNYA GÖRÜŞÜMÜZ YOK
Avrupa’nın aşağı yukarı aynı manaya gelen üç kelimesi: fel­sefe, ideoloji, dünya görüşü (weltanschaung).

Felsefe, ihti­yar ve aşınmış: Fazla Yunan, fazla ortaçağ, fazla on sekizinci asır.. Onun yerini tutsun diye uydurulan ideoloji, insan ilimlerinin bütününü kucaklayacaktı, sosyal sınıfların yarı hakikatlerini sergileyen bir lafız oldu. “Weltanschaung”, Batı dillerine Almancanın armağanı. Bakir ve müphem. Tut­tu, çünkü esnek. Hem bir nazariye, hem bir aksiyon.. Bir yerde ortak şuur, bir yerde yaşayış tarzı..

Kısaca: Bir medeniyet topluluğunun, bir milletin veya sosyal bir sınıfın hayat tecrübesini özetleyen insicamlı bü­tün. Yazar da, filozof da bu kaynaktan esinlenir. Dünya gö­rüşü, bir çağın veya çağların ürünü -bir sınıfın veya sınıfla­rın-, düşünceleri besleyen ana toprak. Her mimar o büyük abideye bir kat, bir sütun veya bir kabartma ekler. Felsefe­ler ferdîdir, dünya görüşleri içtimâi.

Batı insanının şuuruna yön veren düşünceleri üç başlık etrafında toplayabiliriz.

HIRİSTİYAN DÜNYA GÖRÜŞÜ
Hıristiyanlık kölelerin isyan çığlığıydı, adalete susamış in­sanların çığlığı.

Kilise, ezilenler adına konuşuyordu. Sonra, Sezar’ın emrine girdi. Yığınları uyuşturmak, ayaklanmaları önlemek, imtiyazları meşrulaştırmak için yalan söyletti Tanrı’ya.

O cihanşümul din, ortaçağ’da bir avuç derebeyinin fetvacısıdır. Bir dünya görüşünden çok, miskin bir ideoloji: Varlıklar, ameller, değerler, biçim ve kişiler, değişmez bir mertebeler dizisi içinde donduruldu.

Zirvede Tanrı, sonra Sezar, sonra Kilise.

İlmin tarihi, zekâ ile Kilisenin çatışması tarihi.

BURJUVA DÜNYA GÖRÜŞÜ
İncil, barbar Avrupa’nın kanlı dişlerini, yırtıcı tırnaklarını sökemez. Eski köleler toprak kölesidir şimdi, sonra üçüncü sınıf olurlar:

Çalışan, vergi veren, adsız ve haysiyetsiz kala­balık.

Sınıftan çok yamalı bohça. İktisaden gelişen bu sınıf, ezilen insanlığın, ezelî aklın, cihanşümul adaletin sözcüsü­dür. Şatoyu yıkmak için Kiliseyi de devirmek zorunda. Re­form, Rönesans, Aydınlıklar Çağı. Büyük kavganın bellibaşlı durakları. Nihayet Devrim.. İnsanlık tarihi 1789’a kadar bir sınıf kavgası tarihidir. Yeni bir çağ açılmıştır 89’la. Sınıf yoktur artık, milletler, daha doğrusu insanlık vardır, insan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi’ne göre, “insanlar hür ve hakça eşit doğarlar”. Kendi çıkarlarının, insanlığın çıkarları olduğuna inanan üçüncü sınıf, dünya görüşünü parça par­ça kurar. Liberalizm veya ferdiyetçilik yüzyılların eseri ve üç sütun üzerinde yükselir: Hürriyet, akıl, fert Devrimden sonra üçüncü sınıf parçalanır. Burjuvazi kavga arkadaşları­nı ziyafet sofrasından kovar. Servet de, bilgi de onun teke­lindedir. İnsanlar eşittirler, doğru ama kanun karşısında.

Kanunu yapan burjuvazidir. Yeni sınıf bir yandan eski imti­yazlılarla savaşmak, bir yandan yoksul yığınların uyanması­nı önlemek zorundadır. Vaitler kâğıt üzerinde kalmış, sınıf­lar ortadan kalkmamıştır. Soyluların yerini burjuvazi, bur­juvazinin yerini proletarya almıştır, insanın insanla savaşı daha kıyıcılaşmıştır. Bir kelimeyle liberalizmin göklere çı­kardığı hürriyet, hür bir kümeste hür bir tilki hürriyeti.

Ne var ki burjuvazi şatoyu devirirken Kiliseyi de yıkmış­tı. Kitleler, Rabb’in melekûtu ile oyalanamazdı artık. Sömü­rü nasıl gizlenecekti? Filozoflar yetişti imdada. Onlar da -rahipler gibi- çelişkileri gizlemeğe, iç ve dış talanı kutsal­laştırmağa çalıştı. Dünyaca geçerli bir hakikat diye sunulan liberalizm bir sınıf yalanma, yani bir ideolojiye dönüştü.

SOSYALİST DÜNYA GÖRÜŞÜ
Hıristiyanlık eski çağların kölelik düzenine kıyasla, bir iler­leyişti; insanlar Tanrı önünde eşittiler. On yedinci yüzyıl bir adım daha atarak, insanların akıl karşısında eşitliğini hay­kırdı. 1789 Devrimi siyasî eşitliği gerçekleştirdi. Fethedil­meyen tek eşitlik kalmıştı: İktisadî eşitlik.

Sosyalizm, bencil ve maddeci bir dünyada, bir ızdırap çığlığı, bir fetih rüyası.. Adaletsizlikler ortadan kalkacak, eşek arılarının yerini bal anları alacaktır.

Her üç ideolojinin ortak yönü:

Toplumdaki çelişkileri be­lirtmek ve onları ortadan kaldıracağını ileri sürmek. Başka bir deyişle, Batı’daki dünya görüşleri arasında bir kopuş yoktur. Her yeni sınıf eski hâkim sınıfın ideolojisinden ya­rarlanır. Sosyalizmin iyi yürekli kâhinleri de insanlığa, ra­hiplerin ve filozofların müjdesini tekrarlar: Yeni devrim bü­tün imtiyazların ölüm çanı olacak.

BİZE GELİNCE
On dokuzuncu asra kadar, Osmanlı ülkesinde bir ortak şu­ur vardı: İslâmiyet.

Vahye dayanan bir hakikatler bütünü.

O cihanşümul dinin izahı, yorumu ve yayılması için binlerce düşünce ve duygu adamı ömrünü harcamıştı. Bütün bir iç­timaî nizamın temeliydi İslâmiyet.

Sosyal bir sınıfın veya bir kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayı­ran değil, birleştirendi. İnananlar kardeştiler. İnananlar, ya­ni insanların hepsi. Tek Allah, tek kitap, tek hakikat, tek halife, tek dünya. Yunus’un mısralarını kanatlandıran iman­la, Mesnevî’deki pırıltılar aynı ezelî nurdan. İslâmiyet Süleymaniye’de kubbe, Itrî’de nağme, Bakî’de şiir.

Medeniyetler de ihtiyarlar.

Nasların cihanşümul seyyaliyeti kalıplaşır zamanla.

Kocayan şuur ezelî hakikatin yüze­yinde bocalar.

İslâm’ın dünya görüşü yekpareliğini kaybe­der. Avrupa’nın maddî fetihleri, çöküş devrinin ulemasını afallatır. İslâm’ın inkırazı, hikmetine akıl erdiremedikleri bir gazab-ı ilâhîdir. Susar ve sahneden çekilirler. Yerlerini Avrupa’nın imal ettiği yeni bir insan tipi alır: müstağrip.[1]Hem suda, hem karada yaşayan bu hilkat garibesi giderek büsbütün kopar mazisinden. Artık ne Asyalı, ne Avrupalı­dır. Ne Müslüman, ne Hıristiyan.. Tek kitabın yerine binler­ce kitap, tek hakikatin yerine binlerce yan hakikat geçer.

Yıkılan bir dünyanın harabeleri arasında ilelebet yaşana­maz ki.

Her toplumun belli bir değerler bütününe ihtiyacı var.

İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağripler kafilesi kime, neye bağlanacak?

Sosyal bir sınıf da değildir, sosyal bir sınıfın temsilcisi de. Hakikat tek, hata sonsuz. Müstağrip ne yeni bir dünya görüşü kurabilir, ne de Batının cömertçe sunduğu türlü ideolojiler arasında seçim yapacak güçtedir. Seçmek için, anlamak lâzım. Anlamak için, karşı­laştırmak. Mukayese, irfana dayanır.

Batının sosyal ve politik tarihi bilinmeden ideolojileri kavranabilir mi?

İdeoloji bir bütündür. Belli bir dünyanın sorunlarını çözmek için hazırlanmış bir bütün.

Kaldı ki müstağripler bu ideoloji enkazını naslaştırırken Batı’da yeni yeni çelişkiler beliriyordu. İdeoloji, iktisadî alt yapının ifadesidir. Sosyal bir sınıfın çıkarlannı dünyaca ge­çerli bir hakikat diye sunar. Oysa müstağrip Avrupa fikriya­tını bir ilmihal gibi ezberlemeye kalkar. Bütünü kucaklayamaz, kucaklayamazdı da. Müstağripler 1960’lara kadar aynı yalanları çeşitli üsluplarla tekrarlayan bir topluluk. Aydın, efendisinin ilaçlarını çalıp içen ahmak uşak.

60’LARDAN SONRA
Batılılaşmak, Batı irfanı ile kaynaşmaksa, Batılılaşmamıştık. Batı medeniyeti liberalizme dayanıyordu, liberalizm sanayi­leşen Avrupa’nın, başka bir deyişle burjuvazinin dünya gö­rüşüydü. Bizde ne sanayi vardı, ne burjuvazi. Avrupa’nın “Batıksınız” teklifi tek anlam taşıyordu: “kapitalizme teslim olunuz”. Bürokratlarımız Batılaşmaktan çok, Batılaşmış gö­rünmek istiyorlardı. Avrupa’yı tanımıyorduk ama kendimi­zi de unutmuştuk. Korkuyorduk düşünceden. Zirvelerde dolaşmamız yasaktı. Batı’yı batı yapan düşünce fatihlerinin yalnız ismini biliyorduk. Ne Locke çevrilmişti dilimize, ne Hobbes, ne Darwin. Hegel, ışığı bize kadar gelmeyen bir yıldızdı. Marx, mavi sakalın kırkıncı odası. Harf devrimi kütüphanelerimizi dilsizleştirmişti. Tek parti, çelik bir kor­se giydirmişti şuura. 60’lardan sonra setler yıkıldı, izm’ler bulanık bir sel gibi aktı ülkemize. Tanzimattan beri susma­ğa alışan halk, sesini yükseltmeğe başladı. Yasak bölge kal­mamıştı artık. İslâmiyet de serbestti, sosyalizm de.

İslâmiyet serbestti ama müstağripler için bir abesler yığı­nıydı; din, gericilikti. Şuurumuza vurulan o zinciri çoktan parçalamıştı Cumhuriyet. İslâm olmak, çağın dışına çık­maktı. Eğitim de, basın da müstağriplerin elindeydi. Gerçi halk imanından kopmamıştı. Sığ, soğuk, katılaşmış bir iman. Ama müstağripler yüzde yüz Batılıydılar ve Batı’nın değerlerine sadık kaldılar. Yeni kuşaklara gelince.. Onlar bu sahte Batıcılıktan tiksinmişlerdi. Masallarla avutulamazlardı artık. İkiye ayrıldılar: Ülkelerinin mukaddeslerine sarılan­larla sosyalizme gönül verenler, Batı’nın kelimeleriyle: sağ­cılarla solcular.

İrfanımızı maziye bağlayan köprüler yıkılmış. İslâmiyet sisler içinde. İhmalin, bilgisizliğin, bühtanın sisleri. Kur’an’ı, “asrın idrakine söyletmek” Akif’in rüyasıydı. Müs­lüman gençlik de aynı emel peşindedir. İslâm, içtimaî bir nizam. Yaşayan ve yaşayacak olan bir dünya görüşü.. Ama bunu çağdaş insana kabul ettirmek kolay mı?

Oysa sosyalizm.. Sosyalizm, Tanzimatla başlayan Batılı­laşmanın, Cumhuriyetle kökleşen laik ve pozitif düşünce­nin en efendice, en tabiî sonucu değil mi?

İmanını kaybe­den, tarihten koparılan genç nesiller için son kurtuluştu sosyalizm. Yıllarca çölde yaşamışlardı, vahaya koşuyorlardı çılgınca. Önüne geçilmez bir alın yazısıydı bu.

İnsan her yasağa karşı düşkündür. Sosyalizm de tehlike­lerle dolu yasak bir bölge idi. O da Avrupa’dan geliyordu ama, Avrupa’dan çok Doğu’nun ezilen milletlerine sesleni­yordu. Hürriyet, terakki, anayasa gibi soyut bir kavram de­ğil, “bilimsel bir dünya görüşü” idi. Gençlerimiz hürriyetin sarhoşluğu içinde bu memnu meyveyi kabuğu ve çekirdeği ile yutacaklardı ve yuttular. Bir din oldu sosyalizm. Marx, Hz. Muhammed’in yerini aldı, Kapital Kur’an’ın.

Bir anlamda ilk defa Batılılaşıyorduk. Marx, bütün eserle­ri dilimize çevrilen ilk ve son Batılı yazar. Kanla mühürle­nen bir Batılaşma. Okuyan gençlik düğüne gider gibi ölüme koştu, sosyalizm uğruna. Bilmiyordu ki,

1) Hiçbir düşünce bir ülkeden ötekine olduğu gibi aktarılamaz.

2) İnsan düşünce için değil, düşünce insan içindir.

3) Batan bir ülkeyi bir anda kurtaracak hiçbir sihirli for­mül, yani izm yoktur.

4) Avrupa’yla aramızda aşılmaz bir duvar var. Doğu, ka­pitalist için de, sosyalist için de sömürülecek bir alandır. Doğulu ise, bir yan insan, şüpheli bir yandaş, tek kelimeyle düşmandır.

5) Zilletten kurtulmanın yolu haysiyetimizi ispattır. Hay­siyet, şuur ve fedakârlık demek. Şuur hiçbir kiliseye bağ­lanmamak, her vesayeti reddetmek, kapılarını her ışığa aç­mak demektir. Fedakârlık ise inandığı değerler uğruna her çileyi göze almak, hattâ ölümü bile. Saygıya lâyık insan kendi kafası ile düşünen ve düşüncesini haykırmaktan çe­kinmeyendir.

MARKSİZM DE DIŞARDAN GELEN BÜTÜN İDEOLOJİLER GİBİ BİR FE­LÂKET KAYNAĞI OLMUŞTUR. Çünkü çocuklarımız hazırlıksızdı­lar. Marksizmin de bir ideoloji olduğunu bilmiyorlardı. İde­olojinin bir yarı hakikat, ilim kisvesine bürünmüş bir sınıf yalanı olduğunu anlayan var mıydı zaten. Delikanlılar çar­pıtılmış sloganları dünyaca geçerli bir hakikat sandılar. Oy­sa Marksizm bir doktrin olmadan önce, bir araştırma yön­temidir. Bir tekke şeyhi değildir Marx. Belli bir çağda, belli bir bölgede yaşamış, her insan gibi, birçok zaafları olan bir düşünce adamı. İnsanlığa en büyük armağanı: diyalektik.[2]

Ama unutmayalım ki adına bunca cinayetler işlenen Marksizm, şuurlanmamıza da yardım etmiştir. EVET, TÜRK İNSANI PAPAĞAN BATICILIKTAN GERÇEK BATICILIĞA MARKSİZMİN SAYESİNDE GEÇEBİLMİŞTİR.

Descartes’in XVII. yüzyılda Avru­pa’da başardığı düşünce devrimine benzeyen bir düşünce devrimi yaratmıştır bizde marksizm. Avrupa’nın yalancılığı­na, kapitalizmin sömürüsüne dikkatimizi çekmiştir. Anlat­mıştır ki Batı düşüncesi dokunulmaz bir hakikatler bütünü değildir. Her sınıfın, her milletin, her camianın kendini ko­rumak için uydurduğu yalanlar var. Batı’dan icazet alma­dıkça Batı’yı tenkit edemezdik. Marksizm bize bu icazeti verdi. Yani şuurumuza takılan zincirleri kırdı ve Avrupa bü­yüsünü bozdu.

Bir düşünce adamı Marksçı olabilir mi?

Marksçılık, bir izme yani bir kiliseye bağlanmak, onun nas’larını değişmez hakikatler gibi kabul etmekse, elbette ki hayır. İnsanlığın düşünce tarihinde Marksizme lâyık olduğu yeri vermek, bir Eflatun’a, bir İbn Haldun’a, bir Descartes’a veya bir Saint-Simon’a gösterilen saygıyı Marx’tan da esirgememek ise, el­bette ki evet. Marx çağdaş Batı düşüncesinin en büyük tem­silcilerinden biri, belki de birincisidir.

Marksizmi dinleştirmek Marx’i anlamamaktır. Konserve hakikatler sunan bir şarlatan değildir Marx. Marksizm tenkittir, şüphedir, araş­tırma yöntemidir.

Entelektüel nedir? Kime denir?

Bu sorunun cevabını arayarak başlıyor kitap. Cemil Meriç sayfalar boyu entelektüelin tanımını yapmaya çalışıyor. Bu konuda yapılmış tanımları, birbirleriyle çarpıştırıyor, eksikliklerini eleştiriyor ve en nihayetinde “Her ülkenin, her çağın, her sınıfın, her ideolojinin entelektüel anlayışı başka. Dünyaca kabul edilmiş bir entelektüel kıstası yok” sonucuna varıyor. (sf 24)

Herkesin entelektüeli kendine tabi. Ancak Cemil Meriç’in bu konuda bir kıstası var. Dreyfus Olayı. Bu gibi bir olay söz konusu olsa, bu davada takınacağı tavra göre bir insanın entelektüel olup olmadığını anlıyor. (sf 22)

Entelektüel olsun, intelijansiya olsun, inkilap olsun, ihtilal olsun, devrim olsun, bu kavramlara kafa yoran dünya çapındaki yazar ve düşünürlerin yorumundan sonra konu nihayet bu topraklara varınca kitap daha ilgi çekici hale geldi benim nazarımda. Böyle bir tümden gelimin ardından bizde durum ne diye bakınca buraların biraz cılız kaldığını görmek şaşırtıcı değil. Peki neden? Cevabı yine bu satırlarda:

“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım. Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi. Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” (sf 280)

Harf devriminin de düşün dünyamızda ciddi sorunlara yol açtığını belirten Meriç, bu durumu da sayfalarca eleştirmiş. “Kütüphanelerimizi dilsizleştiren harf devrimi” için kabaca özetlersem “ne gerek vardı?” diye soruyor. Bu soruya verilen ezber yanıtları da bir bir cevaplıyor.

Adeta ders kitabı niteliğinde, hatta tez gibi olan bu ve bunun gibi kitaplar yazan, çeviriler de yapan Cemil Meriç, bir roman da yazsa yazarmış aslında, diye düşünürken benim gibi düşünenler çıkar diye herhalde demiş ki “Balzac’ı tanımasam romancı olmak isterdim. Yıllarca İnsanlığın Komedyası’yla uğraştıktan sonra roman yazmaya kalkışmak küstahlık olurdu.” (sf 283)

ziya 
03 Ara 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Mağaradaki insanlar metaforu ekseninde Cemil Meriç bu kitapta Türkiye toplumunun bilinçaltını avrupa ve eski yunan toplumu ile mukayeseli olarak anlamlandırmaya çalışıyor. Dünyayı bize dayatılan kalıpların dışından görmek isteyenler mutlaka okumalı.

Kitaptan 16 Alıntı

Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım. Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi. Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

Mağaradakiler, Cemil MeriçMağaradakiler, Cemil Meriç

Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın. Daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat mukaddeslerin mukaddesi.. Hakikat ve sevgi..

Mağaradakiler, Cemil MeriçMağaradakiler, Cemil Meriç

Masal deyip geçmeyelim. İnsan, kaba kuvvetin hükümran olduğu bir devirde hayata katlanmak için bambaşka bir dünyanın varlığına inanmak zorundadır.

Mağaradakiler, Cemil MeriçMağaradakiler, Cemil Meriç

İnsanın insana düşman olduğu bir dünyada dürüstlük kabil mi? " Her asrın, bilhassa bizimkinin bir Diyojen'e ihtiyacı var. Ama Diyojenliği göze alacak kadar pervasız, Diyojen'in sözlerine katlanacak kadar sabırlı insanlar nerede? " (Guéhenno)

Mağaradakiler, Cemil MeriçMağaradakiler, Cemil Meriç

İncil, barbar Avrupa’nın kanlı dişlerini, yırtıcı tırnaklarını sökemez. Eski köleler toprak kölesidir şimdi, sonra üçüncü sınıf olurlar:
Çalışan, vergi veren, adsız ve haysiyetsiz kala­balık.

Mağaradakiler, Cemil MeriçMağaradakiler, Cemil Meriç
mustafa adak (aktivist) 
04 Oca 23:41 · Kitabı okudu · İnceledi · 8/10 puan

Oruspulaşmak veya yalnız kalmak işte aydının kaderi..

Mağaradakiler, Cemil Meriç (Sayfa 156 - iletişim yayınları)Mağaradakiler, Cemil Meriç (Sayfa 156 - iletişim yayınları)
Muhafazakar Lugat 
16 Oca 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Düşünce, mutlular için bir lüks, eksiklik duyan için ihtiyaç. Kitapla hayat, nazarî bilgi ile günlük rutin arasındaki uçurum doldurulmadıkça, tefekkür iki kutuptan birine yönelecektir : Ütopya veya beyin yıkama.

Mağaradakiler, Cemil MeriçMağaradakiler, Cemil Meriç

Kilise, ezilenler adına konuşuyordu. Sonra, Sezar’ın emrine girdi. Yığınları uyuşturmak, ayaklanmaları önlemek, imtiyazları meşrulaştırmak için yalan söyletti Tanrı’ya.
O cihanşümul din, ortaçağ’da bir avuç derebeyinin fetvacısıdır. Bir dünya görüşünden çok, miskin bir ideoloji: Varlıklar, ameller, değerler, biçim ve kişiler, değişmez bir mertebeler dizisi içinde donduruldu.

Mağaradakiler, Cemil MeriçMağaradakiler, Cemil Meriç
2 /

Kitapla ilgili 1 Haber