Cemil Meriç

Cemil Meriç

YazarÇevirmen
8.9/10
6bin Kişi
·
22,9bin
Okunma
·
5,8bin
Beğeni
·
95,3bin
Gösterim
Adı:
Cemil Meriç
Tam adı:
Hüseyin Cemil Meriç
Unvan:
Türk Yazar, Şair, Tercüman, Sosyolog ve Düşünür
Doğum:
Reyhanlı, 12 Aralık 1916
Ölüm:
İstanbul, 13 Haziran 1987
Hüseyin Cemil Meriç (12 Aralık 1916, Reyhanlı - ö. 13 Haziran 1987, İstanbul), Türk yazar, şair ve düşünür.

Meriç’ten önce bir dönem, Şaman ve Yılmaz soyadlarını kullandı. Rumeli’den göçen bir ailenin çocuğudur. İlk ve ortaokulu Reyhanlı Rüştiyesinde(1928) tamamladı. Burada Arapça, Fransızca, Kur’an, tecvîd (Kur’an-ı Kerim’I uygun telâffuzla okuma), ahlâk okudu. Buradaki Türkçe öğretmeni yarım düzine şiir kitabı olan Ömer Halim Bey’di. Sonradan adı Fransız Lisesi (Lycéed’Antioche) olan Antakya Sultanisi’nde okudu, “benim üniversitem” diye andığı bu lisede Fransız ve yerli hocalardan özel dersler aldı. Ali İlmî Fânî’nın kılavuzluğunda Divan edebiyatının sihirli dünyasını burada keşfetti. Yine burada Bazantey’den Fransız edebiyatı tarihi okudu. 1936’da İstanbul’a giderek bir yıl Pertevniyal Lisesine devam etti. Buradaki öğretmenleri arasında Nurullah Ataç ve Reşat Ekrem Koçu da vardır. Bu arada Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi ile tanıştı. 1937’de kısa süre İskenderun’un bir köyünde öğretmenlik
yaptı, İskenderun Tercüme Bürosuna sınavla reis muavini oldu, bu işe beş ay devam etti. 1938’de Fransızlar tarafından Aktepe’ye nahiye müdürü tayin edildi, yirmi gün sonra işine son verildi. 1939’da iki ay hapis yattı, hakkında açılan dava beraatle sonuçlandı. 1940’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Felsefe Bölümünde bir süre okudu. Ancak üniversiteden çok kütüphanelere devam ettiği için bu bölümü bitiremedi. Birkaç yıl sonra aynı fakültenin Fransız Filolojisi Bölümünden mezun oldu (1944). Tayin edildiği Elazığ Lisesi öğretmenliğinden (1942-45) sonra hayatını kalemiyle kazanmaya başladı. 1946’da
sınavla İstanbul Üniversitesine Fransızca okutmanı olarak (1946-74) girdi. Bu arada bir yıl İstanbul Işık Lisesinde öğretmenlik (1952-53) yaptı. 1974’te emekliye ayrıldı.

Cemil Meriç, 1954’te görme yetisinin zayıflaması üzerine geçirdiği bir dizi ameliyat
sonucunda gözlerini kaybetti. Hayatının geri kalan kısmını bu şekilde geçirdi. Bundan sonraki dönemde okuma ve yazma konusunda yakın çevresinden yardım aldı. 1974 yılında emekliye ayrılınca tüm zamanını eserlerine ayırdı. 1942’de evlendiği Fevziye Menteşoğlu’ndan Mahmut Ali ve Ümit (Meriç Yazan) adlı iki çocuğu oldu. 1984’te geçirdiği beyin kanaması sonucu felç oldu, sıkıntılı ve uzun bir hastalık döneminden sonra vefat etti. Karacaahmet Mezarlığında toprağa verildi.

İlk manzumesini on bir yaşında iken yazdı. Yayımlanan ilk yazısı “Geç Kalmış Bir Muhasebe”, "Yenigün" (23.9.1933) gazetesindedir. Ciddi anlamda ilk yazısı “Honoré de Balzac”, "İnsan" dergisinde (1941) yayımlandı. Aruz ve hece ölçüsüyle şiirler de yazmış olan Cemil Meriç, çok iyi özümsediği Batı düşüncesi ile Türkiye'nin batılaşması konularını incelediği eserleriyle tanındı. Batılı fikir ve sanat adamlarının adeta resmî geçitte olduğu eserlerinde Türk aydınlarının “müstağrib”leşmesini büyük bir yetkinlikle eleştirir, önce kendi kültürlerini tanımalarını ister. Yazılarında düşünür, sosyolog yanı ağır basar. Özellikle kullandığı bazı kelimeler mülkiyetine geçmiş gibidir. Kendisine has coşkulu üslubu ve temiz Türkçesi ile kırk kadar gazete, dergi ve ansiklopedi de yüzlerce makale yayımladı. Yazı ve çevirileri başlıca; İnsan, Amaç, 19. Asır, Gün, Yeni İnsan, Hisar (Fildişi Kuleden başlığı ile 1980'e kadar sürekli), Hareket, Yirminci Asır, Yurt ve Dünya, Yücel, Dönem, Çağrı, Türk Edebiyatı, Doğuş Edebiyat, Kubbealtı Akademi, Pınar, Köprü, Gerçek, Millî Eğitim ve Kültür gibi dergiler ile Yeni Devir (1980), Orta Doğu gazetelerinde yer aldı. Düşünce ve yazı hayatının en verimli yıllarında (1954’ten itibaren) gözleri görmüyordu. Okumalarına kızı yazar Ümit Meriç ve öğrencileri yardımcı oldu. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi ve Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye’de maddeler yazdı. Umrandan
Uygarlığa adlı kitabıyla 1974 yılında ve Kırk Ambar adlı kitabıyla 1980 yılında Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü aldı. 1981 yılında Türkiye Yazarlar Birliğinin Üstün Hizmet Ödülünü Mehmet Kaplan ve Emin Bilgiç ile paylaştı. 1982’de Kayseri Sanatçılar Derneği'nden inceleme dalında ödül aldı. 1986 yılında Kültürden İrfana adlı eseriyle aynı kuruluşun fikir dalı ödülünü kazandı.
İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.
vatanlarını yaşanmaz bulanlar
vatanlarını " yaşanmaz " laştıranlardır ..
( dünyayı verseler değişmem
memleketimin çayırında ki tek çiy tanesine )
341 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
100 temel eserden biride olan eser Bu Ülke Cemil Meriç in en çok satan ve en çok okunan eseridir.Eseri incelemeye geçmeden önce Cemil Meriç'in bu kitapta bahsettiği kitap ve yazarları da burada bahsetmek istiyorum.Belki hem daha çok hoşunuza giderek, ilginizi çekerek başlar yazım.Buradan da kitabın ne kolay çok bilgiyi bi arada topladığını da görebilirsiniz. Cemil Meriç e bir kat daha belki saygı duyabilirsiniz.

Önce kitapta geçen ve bahsedilen kitaplar
1. İlahi Komedya
2. Yeni Hayat
3. Madde ve Kuvvet
4. Fırtına
5. Lozan Hatıraları
6. Robinson Crusoe
7. Odamda Yolculuk
8. Sefiller
9. Emile ya da Eğitim Üzerine
10. Yeni Osmanlılar
11. İslam Teolojisine Giriş
12. Rubâiler
13. Mukaddime
14. İlyada
15. Felsefe Konuşmaları
16. İtiraflar
17. Koçi Bey Risaleleri
18. Gün Ortasında Karanlık
19. Kitleler Psikolojisi
20. Prens
21. Madame Bovary
22. Odamda Yolculuk
23. Tarih Felsefesi
24. Kayıp Cennet
25. Das Kapital
26. Mülkiyet Nedir
27. Ramayana
28. Rameau'nun Yeğeni
29. Ulus Nedir?
30. Dilin Kökeni Üzerine
31. Susam ve Zambaklar
32. Yatak Odasında Felsefe
33. Romanlar Üzerine Düşünceler
34. Bostan ve Gülistan
35. Yeni Bilim
36. Selahaddin Eyyubî ve Arslan Yürekli Richard
37. Nef’i ve Siham-ı Kaza
38. Upanishadlar
39. Aeneis
40. Üç Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski
41. Balzac

Şimdi geldi sıra Cemil Meriç in önerdiği ve bahsettiği yazarlar
1. Ahmet Ağaoğlu
2. Ahmet Mithat
3. Honore de Balzac (açık ara favorisi)
4. Dante Alighieri
5. Daniel Defoe
6. Xavier de Maistre
7. Denis Diderot
8. Fyodor Dostoyevski (hayranlığı aşikar)
9. Jean-Jacques Rousseau
10. Sigmund Freud
11. Ahmet Haşim
12. Georg Wilhelm Friedrich Hegel
13. Henry Miller
14. Victor Hugo
15. İbn-i Haldun
16. Homeros
17. İsmail Habib Sevük
18. Karl Jaspers
19. Augustinus
20. Koçi Bey
21. Arthur Koestler
22. Konfüçyüs
23. Gustave Le Bon
24. Niccolo Machiavelli
25. Gustave Flaubert
26. Xavier de Maistre
27. Johann Gottfried Herder
28. John Milton
29. Alfred de Musset
30. Karl Marx
31. Pierre-Joseph Proudhon
32. Marcel Proust (yeni balzac diye tanımlıyor)
33. Denis Diderot
34. Ernest Renan
35. Romain Rolland (hindistan ı sevdiren kişi diyor)
36. John Ruskin
37. Marquis de Sade
38. Stefan Zweig (balzac çeviri kitapları özellikle)
39. Zeki Velidi Togan
40. Max Weber
41. Vergilius
42. Nef'i
43. Walter Scott
44. Giambattista Vico

Kitapla ilgili olarak incelemeye gelecek olursam : Kitap bir otobiyografi ile başlıyor.Bu kısım gayet samimi ve sıcak.Yer yer üzen kısımlarda mevcut özellikle gözünü kaybetme kısmı derinden yaraladı. Daha sonra kendini geliştirdiği yani çıraklık olarak nitelendirdiği bölümden bahseder. Ve bol okumanın kazandırdığı bir entellektüellik.Kendisini asla bir roman yazarı ya da bir tarihci olarak isimlendirmez. Kendini iyi bir okur ve iyi bir okumaya aç kişi olarak adladırır Cemil Meriç . Kitabın sonraki kısmında çok güzel bir kronolojisi mevcut.Harika ve detaylı hazırlanmış.Tüm ince detaylar mevcut. Sonra Bu Ülke kitabı başlar. Sayfa sayısı yaklaşık olarak 73 de başlar ve 301 e kadar sürer.Kitabın yayın hakları uzun zamandır İletişim Yayınlarına aitmiş.Onlarda güzel bir hazırlama ve derleme yapmışlar.Esere emek.
Cemil Meriç, batılılaşma zihniyetine olağanüstü karşıdır.Önemli olan toprakları değil zihniyetimizi kaybetmeyelim kafasındadır.Bunu kitabın çeşitli yerlerinde tekrarlar.Okumayı çok seven Cemil Meriç küçükken bile gözleri ileri derecede miyop olmasına karşın okumaya aşıktır.Çevresinin, arkadaşlarinın çok ötesindedir.Hatay ın Fransız mandası olmasindan dolayı Fransızca da çok ilerler.Kitap aşkı yalnızlığında tek başvurduğu kapıdır.Fransızlar onu burada mimler ve İstanbul a yollarlar.Komünizm propograndası nedeniyle ilerleyen yıllarda hapse atılır.Mahkemede Marksist oldugunu söyler.Belli bir süre sonraberaat eder.Okuma hayatına tekrar devam eder.Sürekli okuması onun göz hastalığını iyice kötüye götürür.Bu sıralar en büyük dostu Honore de Balzac .Sonra evlilik ve çocuk.Özümüzü kaybetmememiz gerektiğini defaatle hatırlatır.Doğu der, dinimiz der, anane der.Belli bir süre sonucunda gözünü tamamen kaybeder.

Kitapta, sol sağ ve doğu batı var. Montaigne nin Denemeler i tadında. Her konuya girmiş ve reçeteleri de yazmış anlayana. Kitapta hoşuma gitmeyen kısım sürekli arka sayfaya bakma gereği duymam oldu.Beni harika gerdi bu durum. Sayfa altına kısacık yazsalardı ölürlerdi belki de bilmiyorum. Her sayfada 2 3 kere kanaviçeye gidiyorsunuz.Kafayi yiyodum.Bitmek bilmedi bu çile. Cemil Meriç kitapla ilgili" Etimin eti, kemiğimin kemiği "demiş.Çok okumuş, çok emek vermiş belli.Puanım 9.
339 syf.
·73 günde·9/10 puan
Cemil Meriç in en değerli eseridir Bu ülke. Belki de en çok bizi anlattığı için seviyoruz dur. İçinde altı çizilecek yüzlerce yer var. Yazarın gözleri görmeden bu eseri yazması da takdire şayan. Ama harf inkılabı konusunda yazara katılmıyorum. 600 yüzyıllık emeklerin boşa gitmesi vs. O dönemde iyi anlatilmadi hala anlatılıyor Atatürk o inkılabı dış Türklerle irtibat kurmak için yaptı hatta Azerbaycan bizden önce geçmiştir. Neyse bu kısımların muhasebesinin okuyunca yaparsınız. Sizden ricam bu kitabı iki kez okuyun daha verimli olacaktır.
339 syf.
·14 günde
Kitabı ilk okumaya başladığımda şöyle bir paylaşımda bulunmuştum : “Bu kitabı ben nasıl okuyacağım ki, her okuduğum paragrafta bir şeyler paylaşma hissi yaşatıyor, çevreme bakıyorum, kimle paylaşacağım ki kim beni anlayacak... Heyecanla bir iki deneme yapıyorum, tık yok... İnsanın içinde bir coşku uyandıracak bir düşünce fırtınası başlatacak bir kitabı bitirmek olmaz herhalde, bitmez değil mi böyle bir kitap... Tekrar tekrar okunur, evet okunur; eskimez de böyle bir kitap... Aynı zamanda utandırır böyle bir kitap, adamlıktan soğutur, sorgulatır, şimdiye kadar neredeydin dedirtir; suç ve cezayı çocukluğunda okuyan bir düşünürün düşünceleri karşısına ne yüzle suç ve cezayı bu yaşıma kadar okumadan çıkıyorum öz eleştirisini yaptırır.”
Evet, o gün dediğim gibi adamlıktan soğutur, utandırır derken kendi çapında bir adam olarak yazıyorum. Ülkenin her ferdine, ya da her insana -evrensel bir kitaptır- hitap ettiği kadar asıl hedefte aydınlar vardır, söz de aydınlar. Halen de öyledir. Düşünmek yerine hazırı alıp kullanırlar, o yüzden olamıyorlar, ham kalıyorlar. O yüzden kabuğumuzu kıramıyoruz.
Bir ansiklopedi adeta “Bu ülke” kitap olarak, okunup bitirmek bu kitabı teknik olarak söylenir, bitmez ki, adam yemiş yutmuş. Onları benim gibilerin sindirebilmesi için, bir kere çok araştırması gerekir. Her araştırma yeni okuma demek, her okuma yeni okumalara yelken açmak demek. Bitmez… Ne güzel söylüyor okumakla ilgili üstat: "Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklarıyla karşılaştırmayan, her an kendi kafasını kullanmayan zekâsını mahveder. Okumak, sayfanın bütününü, cümleleri, kelimeleri anlamaktır. Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk okuyan dikkatini teksif edemez."
Kitabın son bölümünde basında çıkanlardan birkaç pasaj var. Muhittin Nalbantoğlu demiş ki : “Bazen öyle eserler vardır ki, onları her Türk aydınına adeta zorla okutmak mecburiyeti konmalıdır Sayın üstadımızın eserleri bu bakımdan en baş sırayı alabilecek kıvamda eserlerden meydana gelmektedir. Ancak, bir cümleyi belli bir saatte yazdığını tahmin ettiğimiz Cemil Meriç Beyin eserinden de, o nispette faydalanmak için, yine her cümlenin üzerinde derin derin düşünerek, o cümlenin mânasını yeniden keşfetmeye ve anlamaya çalışarak okumak lazımdır. Bazen bir sahife yazı, hattâ bir cümle, bir adamın hayatının akışını değiştirir. Üstadımızın son yayımlanan dört büyük eseri de bu kabil eserlerdendir..."
Kitap bir ansiklopedi olduğu kadarıyla Cemil Meriç’in Entelektüel Biyografisiyle, Üstadın aforizmaları diyebileceğimiz Fildişi Kuleden ve Baki Kalan bölümleriyle çok değerlidir. Çözümlenmesi için düşünülmesi gereken özdeyişlerdir. Ve Kanaviçe, isim bile ne kadar manalı. Kanaviçedeki indeksi araştırmak ve sonra araştırdığın bölüme denk gelen yeri tekrar okumak… Bitmez…
Yine kitabın sonunda basında çıkanlardan alın size mükemmel final. Alev Alat’lı Nisan 1984 yazdığına göre ve anlatısına geçenlerde diye başladığına göre olay da o tarihlerde olmuş demektir. Aktarıyorum: “Geçenlerde bir dostuma Bu Ülke'yi gösterdim: Yayınevinin adını (Ötüken) görünce kapağım bile açmadı. Nedir bu kadar korkutan?... Ben, demokrat olma çabası içindeyim, diyordu kapağı açmayan.”
.............
Buna benzer bir durumu ben de yaşamıştım. Bu kafalarla ne olacak ki, Alev hanımın verdiği örneğin tersi de geçerlidir. Üniversite öğrenciyken; Fakültede hiç unutmam, Edebiyat dersinde Nazım Hikmet’in kitaplarını aldığımı söylediğimde, bir linç edilmediğim kalmıştı; solcu, sosyalist değilim lakin kısır dünyamda okumak istemiştim. Ben karar vermek istemiştim, şimdi de öyledir.
...................
Devam etmiş Alev hanım: “... Fırtınasının önüne kattı, savurdu, tartakladı, tahrik etti, meydan okudu Meriç. 'Arkamdan geleceksen, kiminle yola çıktığım bil' diyor, ‘ama yol dikenlidir, ama hazırlıksızsın, ama alışageldiğin sistematiği yok yazıların' ... 'Yazar, düşüncesini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükâfattır bu. Lâyık mısınız, değil misiniz? Anlamak ister' diyorsun. Sözde kibrini 'Kanaviçe' yadsıyor, üşenmeden sıraladığı referanslar yadsıyor. Dip notlan kendisine saklayıp, fetva vermek de vardı. Bundan dolayıdır ki kitabından, ışığından, yani senden korkmuyorum. İnsanları sevmesen yazmazdın.”

Yaa Ne güzel söyledi Alev hanım “İnsanları sevmesen yazmazdın.” Alın okuyun, değişmek için okuyun derim. Üstat tahrip değil birleştirmektir bu kavga diyor, buyurun siz okuyun : “Münakaşa eden iki insan, aynı graniti yontan iki heykeltıraş, hakikati arayan iki yol arkadaşı. Hedefi, tahrip değil, terkiptir bu kavganın. Mağlubun muzaffer olduğu tek yarış. Yanıldığını kabul etmek, yeni bir hakikatin fethiyle zenginleşmektir: parçadan bütüne, karanlıktan aydınlığa geçiş.”
339 syf.
Eser Cemil Meriçin otobiyagrafisi ve onun yaşamını ifade eden bir kronoloji ile başlıyor. Ki eserini okumadan önce Sayın Cemil Meriç hakkında bilgi sahibi olmak gerek. Onu bilmeden tanımadan düşünce dünyasını ve eserinde anlattıklarını anlamak daha doğrusu doğru anlamak zor. Önce O'nu tanımak, tanışmak sonra yavaş yavaş düşünce dünyasına adım atmak gerekiyor.
Bir deneme kitabı denemeyecek kadar güzel bir kitap, yazarın düşünce dünyasından bir demet var önümüzde.
Kendini tanımaya kendini adamış biri Cemil Meriç.
Zekalar savaşmaz, diyor. Eğer savaşırlarsa zeki olmaktan uzak oluyorlar.
İlerleyen sayfalarında, insanların eşitliğine vurgu yapıyor. Gayet yerinde, iman ve İslam çerçevesinde açıklıyor yazar.
İnananlar kardeştir diye bir bölüm var kitapta. Her kelimesi yerinde, çok güzel bir bölüm. O bölümün altını tamamen çizdim okurken. Yine kitap diye bir bölüm var ki, yine güzel tespitlerle dolu. Bu iki bölüm aklımda güzel yer etti hatta.
"Düşünceye sınır çizilemez."
Sağ ve sol hakkında, toplumdan tamamen uzak iki ifrit olarak bahsediyor. Sol fikirlere kapalı, sağ kendini bir köşeye kapatmış.
"Bir aydın yabancı dil bilmese ne olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları âdilerinden ayırsın."
diyor Meriç. Kelimelere bu denli önem veriyor. Karanlık kelime kalmamalı ona göre. Kütüphanemizde her dilden lügat olmalı. çünkü "Kamus namustur!"Kanaviçe
Kitabı okurken sık sık uğradığımız mekan. Yazarın gözünden, açıklamalar, kaynak belirten yer. Faydalı.
İlk kitap: hafıza
argo: hafızasını kaybeden bir neslin uydurma dili, yaralı bir vicdanın sesi
izm'ler: idrakimize giydirilen deli gömlekleri
ideolojiler: uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri
pusula: şuur
kültür:hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntıları
kitap: istikbale yollanan mektup. meçhule açılan bir kapı. yazarı aksettiren bir ayna aynı ses aynı perde.
tarihimiz: mührü sökülmemiş bir hazine
okumak: iki ruh arasında, âşıkane bir mülakattır.
okuma: içimizdeki meçhul alemin kapılarını açan bir anahtar
kahramanlık: hatada ısrar etmemek
irfan: kemâle açılan kapı, amelle taçlanan ilim
İman:mutlak hakikatlerin dünyası
Mantık: tek yanılmaz pusula
Düşünce: bir köprü, kıldan ince kılıçtan keskin.
Dahi: hocasını iyi seçen
Kronoloji: aptalların tarihi
Ebediyet:hazin bir teselli mükafatı
Bu Ülke

Bizden bahsediyor...
Herkesin okuması ve okutması gereken bir kitap, Bu Ülke.
Keyifli okumalar :)
339 syf.
Birkaç ay önce Ümit Meriç’in ‘’ İçimdeki Cennete Yolculuk’’ kitabını okuduğumda; bu zarafetin, hassas zekanın, cümlelerdeki derinliğin, edebi birikimin genetik mirasının sahibini merak edip Cemil Meriç kitaplarıyla kütüphanemi şereflendirmiştim . Sosyal medyadan, haberlerden, dergilerden ve Dücane Cündioğlu’nun hazırladığı belgeselden kısmen tanıdığımı düşündüğüm devasa kalemi, kemali ciddiyetle, zihnimin tüm hücreleriyle ve sakin bir vakitte okumak için ertelerken; Ahmet Yavilioğlu -kendisine çok tşk ederim:)- önerisi ile yapılan 1000k sosyoloji- psikoloji okumaları kapsamında okumaya başladım. İyi ki de daha fazla ertelememişim:)

Tanıdığımı düşündüğüm diyorum çünkü aslında hakkında hiç bir şey bilmiyormuşum. Cemil Meriç’in ilk dergi makalesini ortaokulda yazdığını, 38 yaşında gözlerini kaybettiği ve buna rağmen yazdığı onlarca eserini, ideolojik muhasebelerini, idamla yargılandığını, intihar fikrini düşündüğü zamanlar olduğunu bilmiyordum. Uçlar, ayrılıklar, hastalıklar, isyan, tevekkül… Ama her daim asaletle, fikir namusuyla ve zihnine ihanet etmeden inandığını yaşarken. Büyük başlar büyük imtihanlar…Devasa düşünceler….Kocaman cümleler…

Dücane Cündioğlu okurken cümleleri dakikalarca düşündüğüm olmuştur ama Cemil Meriç’te bu tefekkür egzersizleri kelimelere inmiş durumda. İki kelimenin yan yana getirilişi bu kadar mı derin, bu kadar mı muazzam olabilir? Farklı bir ahenk, farklı bir akış var kelimelerde. Beynime çakılıp genişletti sanki beynimi, zorladı. Hem zeka, hem hissiyat, hem ciddiyet, hem mantık, hem duygu, hem asalet yüklenmiş kelimeler ordusu. Hepsi bir arada:)

Yazdıkları samimi, başkaları gibi kulaktan dolma -ezber- yani taklidi değil. Fikir işçisi diyoruz ya.. İlmek ilmek, zerrelerince emek verip yaşayarak, tecrübesiyle fikirlerini harmanlayarak yazmış buzdağı misal cümlelerini. O yüzden etkileyici. Uç gelebilir belki ama kitapta kendi olmak istediğim beni gördüm. Biraz Araf’ta.. Tarafsız ama kayıtsız değil…Dobra.. Ne sağ ne sol…Ne tam isyan ne tam teslim… Ne avam ne burjuva… Herbirinden.. Rengarenk ama karışık değil…

Herkeste vardır farklı dozlarda da, bendeki enaniyeti yerle bir etti bu kitap. Ne kadar az okumuşum, ne kadar az düşünmüşüm ki ben. Cemil Meriç çook yukarılardan ciddiyetle, heybet yüklü kelimelerle ama yapmacıksız -samimi-; fildişi kulesinden nutuk ziyafeti lütfetti. Çok yukarılardan dememin sebebi kibirli olduğunu düşündüğümden değil, gerçekten de zihnen çook yükseklerde kelamı. O yüzden bazı yerlerde sert bazı yerlerde aşırı dozda eleştirileri kırıcı ve itici değil. Sonrasında kocaman bir ağırlık çöktü üstüme. Şükür ki ümitsizlikten ziyade şevk ilhamı veren üslübu var ki, yeni hedefler koydum kendime.

Bence çok ihtiyacımız var Cemil Meriçlere. Papağan gibi ezberletilmiş nutuklar atıp halka kin aşılayan, uçlaştıran, menfaatperest medyanın kukla misal kölesi sözüm ona aydınları görseydi, daha bir kuvvetli yazardı Üstad..

Son olarak, Kitabın sonuna kitabı beynime kodladığım iki düsturu ekledim;
1-Okumak, okumak, okumak ama çılgınlar gibi okumak .
2-Her düşünceye samimi saygı

Ve herkese okutmalı, tanıtmalı…
400 syf.
Kitaplara bu kadar maşukken, kitaplara hasret kalmak. Sadece kitaplarıyla değil, bence hayatıyla da devasa dersler veren yazar Cemil Meriç. Ben felsefe ya da sosyoloji pencerelerinden bakmadım bu kitaba, ideolojik gözlüklerle de okumadım. Edebi olarak seyran etmeye çalıştım Meriç’in dünyasını. Ve kaç gündür hayal etmeye çalışıyorum kütüphanesini, merak ediyorum kitaplarını, el yazısını. Bir de sesini. Netten araştıracağım ses kaydını, acaba eleştirileri gibi ses tonu da yüksek perdeden, sert ve köşeli mi??

Neden bilmem Cemil Meriç’le Necip Fazıl’ı cümlelerinin heybeti ile benzetirim zihnimde. Acaba birbirlerini gördüler mi diye araştırayım dedim netten; Cemil Meriç’in şu cümlesi hislerime tercüman oldu sanki: ‘’ Ben bilim adamıyım, Necip Fazıl ise iman adamı..’’ Aynı sohbet meclisinde olsalardı da, saatlerce dinleyebilseydim onları, ne güzel olurdu:)

Cemil Meriç… Yazıları hem derya, hem uçurum, bazen çöl, bazen bataklık. Doyumsuz, hırçın, asil ve yalnız bir okyanus. 4 yaşında okumayı öğrenip, kitapların dünyasına saklanan,’’ düşman dünyaya dostsuz geldim’’ diyen bu yalnız ruhun eleştirileri çok keskin, köşeli ve rijit. Tavizsiz ve bahanesiz. Galiba gözlerini kaybettikten sonra, karanlıkta hapsolduğu dünyasında yeni alemlere inmeye çalıştıkça ve zorlandıkça, dilinin üslübu ve eleştirileri daha bir derinleşmiş, keskinleşmiş. Hayat zorlaştıkça, aşmaya çalıştığı duvarlar büyüdükçe, Meriç’in cümlelerindeki heybet te büyümüş sanki. Belki farklı olsaydı, her daim yaşamın içinde yer alabilseydi ya da daha kolay bir hayata misafir olsaydı, daha yumuşak, daha toleranslı tenkitleri olur muydu acaba düşünmeden edemedim. O yüzden belki de gevşek mizaçlara, tembel ruhlara ağır gelebilir yazıları.

Dikkatimi çeken diğer bir nokta da överken de eleştirebildiği.. Mesela Dosto’yu hayranlıkla överken yeri geliyor yeriyor da hakkaniyetle. Ama bu teraziyi menfi eleştirilerinde dengeleyemiyor sanki. Eleştirileri öylesine derin, yakıcı ve kıvrandırıcı ki, cümlelerindeki hayvan benzetmeleri canlanıyor sanki tasvir ettiği ruhlarda.

Mesela, kurtköpeği gibi yaşayan dostları, anka kuşu gibi hayal meyal görünüp kaybolan üniversite hocaları , papağandan bile sevimli olmayan profesörler, siyaset gergerdanları ,edebiyat gorilleri, orangutanlar, köstebek beyinler… :)

Jurnal okurken rahatsız olduğum nokta şu ki; şahsi mahremiyetine, hislerine şahit olmak istememem. Daha kendini bile anlayamayan insanoğluna en mahrem hislerini, en özelini paylaşmayı insafsız buluyorum ben. Zira insan zor,
herkesin -kimselerin giremediği- kendi özel küçük dünyası olması gerektiğini düşünüyorum. Mesela keşke Meriç’in frengi korkusunu hiç okumasaydım dedim kendime. Aklımda hep fikirleriyle, cümleleriyle kalsaydı.

‘BU Ülke’ kitabından sonra da aynı şeyleri hissetmiş, aynı kararları almıştım okumalarım adına. Okumak, okumak ama çılgınlar gibi okumak… Okumak ancak kitapları ilahlaştırmadan okumak..

Daha fazla okumak için gece uykularımı mı azaltsam diye düşündüren kitap..:)

Keyifli okumalar, sevgiler, sygılar..
339 syf.
·23 günde·Beğendi·Puan vermedi
Cemil Meriç'in ilk okuduğum kitabı. Son da olmayacak. Fikir hayatımızı şekillendirirken her fikirden yararlanmamız gerekir. Her düşünceye saygılı olup düşünceler arasında karşılaştırmalar yapmamız gerekir. Her ne kadar bayılmasam da kendinize solcu diyorsunuz sadece sol düşünürleri okuyarak yada sağcı diyorsanız sağ düşünürleri okuyarak gireceğiniz fikri bir tartışma sağlam bir tartışma olmayacaktır. Bu tartışma aynı zamanda karşı tarafın düşüncesine saygılı olunarak, saldırılmadan yapılmalıdır.

"Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: Her düşünceye saygı." (Syf 55)

Kendisi arayış içinde olan bir düşünür. Her düşünce dünyasından yararlanmaya çalışır. Ama bu düşünceler de onu bir türlü tatmin etmez. Arayışı sürer.

"Yalnızdır, kitapların dünyasına sığınır. Tedirgindir, ne ateizm, ne sosyalizm, ne Türkçülük arayış içindeki bu zekayı tatmin etmekte, rahatlatmaktadır. Küstahdır, bulduğuna inandığı çözümlerle mağrur, etrafındakileri küçümsemektedir." (Syf 15)

Köşesizlikle itham edilir. Sağcılara göre solcudur. Solculara göre ise sağcı. O ise bir tarafa daha doğrusu bir "izm"e bağlı değildir.

"İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri." (Syf 92)

"Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman benimsemedim. Bunlar hakikati kapamaya yarayan uydurmaca mefhumlardır. Bilhassa sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?" (Syf 62)

"Sol-sağ... Hristiyan Avrupa'nın bu habis kelimelerinden bize ne? Bu maskeli haydutları hafızalarımızdan kovmak ve kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcu." (Syf 81)

Zamanında halkı ideolojilere alet etme sloganı olarak kullanılan ve ne yazık ki kültürümüze yerleşen "bitaraf olan bertaraf olur." lafına tepkidir bir nevi yazdıkları.
Sol-Sağ kutuplaşmasına farklı bir yaklaşım getirmiştir. Sol-Sağ putunun kırılmasını istemeyenler, kırılmasından korkanlar da "Hadi canım öyle şey olur mu?" minvalinde laflarla onu dışlamak istemiştir.

Cemil Meriç hak ettiği değeri göremeyen düşünce adamlarındandır. Gözünden yaşadığı rahatsızlık olmasa belki de daha çok üretebilecekti. Anlatacağı çok daha fazla şey vardı eminim.

İzmlerden en kısa sürede kurtulmamız dileğiyle...
349 syf.
·23 günde·Beğendi·10/10 puan
Jurnal 2...

Kitabı 23 günde okumuşum. Sistem öyle gösteriyor. Vaktim olmamasından kaynaklı bir uzayıştı bu. Yoksa bir veya iki gün içerisinde okuyabilirdim. Bir ömür harcayarak yazılmış bu eseri küstahlık ederek bir veya iki günde okuyabilirdim dedim. Kendimi suçlu hissediyorum. Suçlu hissediyorum da ne demek? Suçluyum. Böylesine insanın hayata, değerlere, kişi ve kişilere bakış açısını değiştirebilecek bambaşka boyutta baktırabilecek bir esere ve eserin sahibine saygısızlık etmek elbette değil niyetim. Aksine okumanın, düşünmenin, düşündürmenin değerini kavramamızı sağlayacak ender insanlardan biri olan Cemil Meriç ömrünü bizlere bir şeyler anlatabilmek için feda etmiş. Feda etmiş dedim. Evet feda etmiş. Çünkü ömrü kitaplara sığınmakla( sığınmak belki gözlerini kaybetmesinin nedeni de sırf bir şeyler öğrenip doğrusu ile yanlışı ile bizlere anlatmak için bu uğurda okumak. Adam okumuş, okumuş, okumuş... ) ve bir şeyler yazmakla geçmiş... Niçin? Bizler için. Biz ne yapıyoruz? Yine bildiğimizi yapıyoruz. Okumak için okuyoruz. Bir veya iki günde okuyup geçiyoruz. Hayatımıza uygulayabiliyor muyuz? Hayır. Öyle olmamış olsaydı birbirimize en ufak dahi küçümseyen gözlerle bakmazdık. İnsanın, düşünmenin de birbirimizin sırf insan olduğumuz için sevmenin, dinlemenin, saygısızlık etmemenin değerini bilip, bu değerleri yapmamayı büyük haya olarak kabul ederdik. O yüzden suçluyum. Bu suçluluğumu okuduğum bu eserde not ettiğim bölümlerimi hayatıma yön vermesinde kullanmak için kendime söz vererek biraz olsun suçluluğumu eser sahibi Cemil Meriç’e affettirmek istiyorum.

Sanatçılar, sanatçılarımız...
Kime göre sanatçı? Neye göre sanat?
Artık sanata ve sanatçıya başka bir bakış açım var. Bunu sağladığı için Cemil Meriç’e minnettarım tırnak içinde sözlerini belirterek başka bakış açılarımı değiştiren düşüncelere geçiyorum...

“Sanatçının tek vazifesi vardır bence: insanları birbirine sevdirmek, iki insanı veya iki milyar insanı. Sanat, bir heyecan seyyalesiyle* kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.”
(Cemil Meriç, 19 Ekim 1966 tarihli mektuptan)

Sevgi... Gerçekten de kutsal bir kelime. Sevmek de öyle. Sevmek, kendin olmayan bir başka kılığa bürünmeden sevmek... Sınırı olur mu sevmenin, sevginin ? Olmamalı...

“Daha çok sevmek mi? Daha çok sevebilir misin? Denizin sınırları var, sevginin sınırları yok. Daha çok sevebilirsin. Ve seveceksin.”

“Sevgi kahramanlaştırmalı insanı.”

Birine inanmalı insan. Birine... Koşulsuz, çıkarsız, nedensiz, içtenlikle... Umarım o biri hep olur hayatınız boyunca...

“Sana inanıyorum. Sana inanmamak kendime inanmamak.”

“Sana kendim kadar güveniyorum. Kendimden çok diyecektim. Diyemem. Biz bir elmanın iki yarısıyız.”

Öyle bir bölüm okuyorum ki keşke dedim o çağa o zamana dönebilsek. Bizler de o zamanlar da yerimizi alabilsek... Mektupların bu denli kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Ancak böyle güzel tarif edilebilirdi o mükemmel duygular...

“Mektubun bir beste. Rüyada dinlenen, çocuklukta dinlenen, başka bir dünyada dinlenen bir beste.. Neler söylüyor? Anlamıyorum. Bir kuş cıvıltısı, bir derenin sesi, bir ninni. Sonra yudum yudum tadıyorum satırları, kelime kelime, hece hece tadıyorum. Avuçlarıma alıyorum kelimeleri, okşuyorum. Kimi bir elmas gibi sert, kanatıyor, kimi kadife gibi yumuşak, gözyaşı gibi ılık. Bütün acılarımı takdis ediyorum.”

Yaşamak. Kolay değil elbette yaşamak. Binbir zorluklarla dertlerle mücadele etmek. Ama bu denli yaşamayı kıymetlendiren de bütün zorluklarla mücadele etmek değil mi? Bir amaç bir hedef belirlemek değil mi? Sevmek ve sevilmek değil mi?

“Güller dikenli. Bilirim. Ama yaşamak yaralanmaktan korkmamaktır.”

“Güzel günlerin, aydınlık günlerin, sıcak günlerin fethine çıkıyorsun. Bütün kinlere, bütün kızgınlıklara, bütün zilletlere veda. Sevmek ve sevilmek.”

“Sevgi garip bir yangın. Yaşaması için büyümesi gerek. O yangına her şeyini atacaksın, zamanını, gururunu, dehanı. Ve kül olacaksın. İnsanlar ondan korkuyor, ondan yaşamıyorlar. Sonsuz karşısında cücenin korkusu.”

Ve umudum. Bitmek tükenmek bilmeyecek umudum. Acaba gelecek mi diye merakla beklediğim yarınım...

“Yarına. Mesut yarınlara. Seni getirecek olan yarınlara.”

Okuduğumuz bütün kitapların hepsinin de tam bitmediğini, tamamlanmadığını öğrendim. Ancak ve ancak şöyle tamamlanabilir... Tam anlanabilir...
Başarabilirsek...

“Her kitap yarımdır; kitabı insanlık yazar. Ne mutlu ona bir hece ekleyebilene...”

“Her kitap, meçhule yollanan bir mektup, meçhule yani adresi olmayana.”

İnsanları artık daha candan dinliyorum. Sözlerine daha fazla kulak veriyorum. Çünkü her insan benim için artık gizli bir hazine. Belki bir konuşmasında o hazinesinin kapılarını açıp bana bir şeyler gösterecek. Ve ben bir şeyler daha öğrenip, hatam varsa düzelteceğim.Ya da ders alacağım. Ve hep “her düşünceye saygı” duymayı bileceğim. Düşüneceğim. Düşündürmeyi sağlayacağım...

“Duymayan, düşünmeyen bir alay robot, duymayan düşünmeyen ve düşündürmeyen.”

“Düşünce, şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?”


Yazmış olduğumuz yazılara başlık atmanın kıymetini de söylemeden edemeyeceğim. Bir başlık aslında ne kadar önemliymiş... Onu da öğrenmiş oldum.

“Her yazı adı ile doğar, insanlar gibi.”

Bilmeden, anlamadan, dinlemeden peşin hüküm vermek... Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu sağdan soldan gördüğü tek bir söz ile öğrenip inanmak. Ne aradığını bilmeden ya da aramak çabasını vermeden arayana engel olmak... Çok bilmişlik... Çıraklık etmeden ustalık taslamamız... Şu satırları okuyunca bunlar geldi aklıma...

“Arayan ve bulmadan bulduğunu sanan. Etrafındakilerden daha âlim. Ama nazariyeci olmak kabiliyetinden uzak. Zekâsını bozuk para olarak harcıyor. Lüzumsuz düşmanlıkları, lüzumsuz taraf tutuşları var. Niçin harcıyor kendini? Daha ne kadar harcayabilir?”

“Düşünüyor mu? O da meçhul. Hikmetine akıl erdiremediği aksilikler. Herkes inanmış görünüyor. O da aynı tatsız oyunun adsız bir figüranı. İnanıyorlar mı, neye inanıyorlar? Aklı ermiyor. Dehşet içinde seziyor ki bu abesler âleminde yaşayabilmenin vazgeçilmez şartı, gerçeği paranteze almaktır. Gerçek..”

Bir başka düşünce değişikliğim yolumu önce kendi ülkemin değerlerini tanımakla sabit kılacağım oldu.
Batının da komşu ülkelerinin de fikir adamlarını okuyup öğrenmek, tanımak gerek elbette. Ama önce kendi ülkemizin değerlerini öğrenmeli, tanımalıyız. Kendini bilmeyen başkasını bilemez.

“Batıdan da, komşu ülkelerin fikir adamlarından da faydalanmak hem borcumuz, hem de vazifemiz. Ama önce kendi insanlarımızı tanımakla mükellefiz.”

“Düşünce susuzluğu içinde kıvranan günümüz gençleri kendi dünyalarının bağrından yükselen bu dost sesleri ibret ve dikkatle dinleseler hem ufukları genişler, hem de bir kadirşinaslık borcunu ödemiş olurlar.”

Bir başka düşünce değişikliğimde okumanın, öğrenmenin ve öğretebilmenin (öğretebilmekten kastım anlatabilmek, ifade edebilmek) hayatımızın kilit noktası olduğu. Okumak bir gaye, bir iş, bir tutunuş(adını ne koyarsak)... Ama canı gönülden bütün samimiyetimizle...

“can-ı gönülden yapılan her şey güzeldir. Biz hiçbir şeyi canı gönülden yapmıyoruz. Onun için davranışlarımızda ciddiyet ve samimiyet yok.”

Ancak ve ancak bu samimiyetimizi gösterebildiğimiz zaman hayat dallarımıza tutunabiliriz. Başarabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama dalı tutmak değil mi önemli olan?
Dalı tuttuk bir kere... ( Demek istiyorum.)

“Anlamak istemiyoruz ki hiçbir zafer bedava kazanılmaz. Mucizeler çağında yaşamıyoruz. Çetin ve sıkıntılı hazırlıklara ihtiyacımız var.”

Belki bizim bir eserimiz olmayacak. Nesillerimize bırakabileceğimiz bir armağanımız olmayacak... Ama hiç değilse öyle güzel okuyalım ve yaşayalım ki bir iz, bir yol, bir özendirme de olsa en ufak bir şey bırakmadan göçüp gitmeyelim... Bahsedilelim... Sevgi ile anılalım...

“Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?”

Ve bu soruyu her zaman yanımızda taşıyalım, aklımıza düştükçe açıp bakalım. Önümüze koyalım. Tartışalım. Tartışalım ki daha başka neler yapabiliriz farkına varalım... Birbirimize olan saygımızı hiçbir zaman yitirmeyelim. Eğer yitirirsek işte o zaman biteriz. Çökeriz. Dağılırız...

Okuyan gözlerinize, dinleyen yüreklerinize sağlık...
-Ali KARAYAZI ( 09.01.2019 01:53)
400 syf.
·10/10 puan
“Yaşamadım.
Çocukluğumu, gençliğimi, yaşamadım.
Hep kafamın üzerinde yürüdü vücudum.
Seni seviyorum sözünün bir yalan, bir teselli, bir alay olarak bile muhatabı olmamak.”
Kitaptan bir alıntıyla başlamak istedim çünkü yazar kendi yaşantısını ve çevresindekileri en açık şekilde kaleme almış olduğu bu eseri biyografik bir mektup tarzında yazılmıştır.Yazarın yerine göre acımasız ve isyankar olduğunu ancak özünde yalnız ve duygusal düşünür bir adam olduğu bu kitap sayesinde daha iyi bir şekilde görmekteyiz.Ayrıca yeri geldiğinde beğendiğini belli ettiği gibi beğenmediğinde de eleştirmektedir.Jurnal 1 eserinde fikir dünyamızı zenginleştiren ve her zaman farklı bakış açıları bizlere sunan yazar din,sosyoloji,psikoloji ve felsefe gibi konuları muazzam bir şekilde okurlarını düşündürecek şekilde kaleme almıştır.Kitapta Fransızca kelimeler olduğundan biraz okurken zorlanabilirsiniz ancak okunmayacak yada anlaşılmayacak şekilde değildir.Kitabı okurken bol bol düşüncelere dalıp ve altını çizdiği satırlar olacaktır.
Keyifli Okumalar Dilerim

Yazarın biyografisi

Adı:
Cemil Meriç
Tam adı:
Hüseyin Cemil Meriç
Unvan:
Türk Yazar, Şair, Tercüman, Sosyolog ve Düşünür
Doğum:
Reyhanlı, 12 Aralık 1916
Ölüm:
İstanbul, 13 Haziran 1987
Hüseyin Cemil Meriç (12 Aralık 1916, Reyhanlı - ö. 13 Haziran 1987, İstanbul), Türk yazar, şair ve düşünür.

Meriç’ten önce bir dönem, Şaman ve Yılmaz soyadlarını kullandı. Rumeli’den göçen bir ailenin çocuğudur. İlk ve ortaokulu Reyhanlı Rüştiyesinde(1928) tamamladı. Burada Arapça, Fransızca, Kur’an, tecvîd (Kur’an-ı Kerim’I uygun telâffuzla okuma), ahlâk okudu. Buradaki Türkçe öğretmeni yarım düzine şiir kitabı olan Ömer Halim Bey’di. Sonradan adı Fransız Lisesi (Lycéed’Antioche) olan Antakya Sultanisi’nde okudu, “benim üniversitem” diye andığı bu lisede Fransız ve yerli hocalardan özel dersler aldı. Ali İlmî Fânî’nın kılavuzluğunda Divan edebiyatının sihirli dünyasını burada keşfetti. Yine burada Bazantey’den Fransız edebiyatı tarihi okudu. 1936’da İstanbul’a giderek bir yıl Pertevniyal Lisesine devam etti. Buradaki öğretmenleri arasında Nurullah Ataç ve Reşat Ekrem Koçu da vardır. Bu arada Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi ile tanıştı. 1937’de kısa süre İskenderun’un bir köyünde öğretmenlik
yaptı, İskenderun Tercüme Bürosuna sınavla reis muavini oldu, bu işe beş ay devam etti. 1938’de Fransızlar tarafından Aktepe’ye nahiye müdürü tayin edildi, yirmi gün sonra işine son verildi. 1939’da iki ay hapis yattı, hakkında açılan dava beraatle sonuçlandı. 1940’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Felsefe Bölümünde bir süre okudu. Ancak üniversiteden çok kütüphanelere devam ettiği için bu bölümü bitiremedi. Birkaç yıl sonra aynı fakültenin Fransız Filolojisi Bölümünden mezun oldu (1944). Tayin edildiği Elazığ Lisesi öğretmenliğinden (1942-45) sonra hayatını kalemiyle kazanmaya başladı. 1946’da
sınavla İstanbul Üniversitesine Fransızca okutmanı olarak (1946-74) girdi. Bu arada bir yıl İstanbul Işık Lisesinde öğretmenlik (1952-53) yaptı. 1974’te emekliye ayrıldı.

Cemil Meriç, 1954’te görme yetisinin zayıflaması üzerine geçirdiği bir dizi ameliyat
sonucunda gözlerini kaybetti. Hayatının geri kalan kısmını bu şekilde geçirdi. Bundan sonraki dönemde okuma ve yazma konusunda yakın çevresinden yardım aldı. 1974 yılında emekliye ayrılınca tüm zamanını eserlerine ayırdı. 1942’de evlendiği Fevziye Menteşoğlu’ndan Mahmut Ali ve Ümit (Meriç Yazan) adlı iki çocuğu oldu. 1984’te geçirdiği beyin kanaması sonucu felç oldu, sıkıntılı ve uzun bir hastalık döneminden sonra vefat etti. Karacaahmet Mezarlığında toprağa verildi.

İlk manzumesini on bir yaşında iken yazdı. Yayımlanan ilk yazısı “Geç Kalmış Bir Muhasebe”, "Yenigün" (23.9.1933) gazetesindedir. Ciddi anlamda ilk yazısı “Honoré de Balzac”, "İnsan" dergisinde (1941) yayımlandı. Aruz ve hece ölçüsüyle şiirler de yazmış olan Cemil Meriç, çok iyi özümsediği Batı düşüncesi ile Türkiye'nin batılaşması konularını incelediği eserleriyle tanındı. Batılı fikir ve sanat adamlarının adeta resmî geçitte olduğu eserlerinde Türk aydınlarının “müstağrib”leşmesini büyük bir yetkinlikle eleştirir, önce kendi kültürlerini tanımalarını ister. Yazılarında düşünür, sosyolog yanı ağır basar. Özellikle kullandığı bazı kelimeler mülkiyetine geçmiş gibidir. Kendisine has coşkulu üslubu ve temiz Türkçesi ile kırk kadar gazete, dergi ve ansiklopedi de yüzlerce makale yayımladı. Yazı ve çevirileri başlıca; İnsan, Amaç, 19. Asır, Gün, Yeni İnsan, Hisar (Fildişi Kuleden başlığı ile 1980'e kadar sürekli), Hareket, Yirminci Asır, Yurt ve Dünya, Yücel, Dönem, Çağrı, Türk Edebiyatı, Doğuş Edebiyat, Kubbealtı Akademi, Pınar, Köprü, Gerçek, Millî Eğitim ve Kültür gibi dergiler ile Yeni Devir (1980), Orta Doğu gazetelerinde yer aldı. Düşünce ve yazı hayatının en verimli yıllarında (1954’ten itibaren) gözleri görmüyordu. Okumalarına kızı yazar Ümit Meriç ve öğrencileri yardımcı oldu. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi ve Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye’de maddeler yazdı. Umrandan
Uygarlığa adlı kitabıyla 1974 yılında ve Kırk Ambar adlı kitabıyla 1980 yılında Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü aldı. 1981 yılında Türkiye Yazarlar Birliğinin Üstün Hizmet Ödülünü Mehmet Kaplan ve Emin Bilgiç ile paylaştı. 1982’de Kayseri Sanatçılar Derneği'nden inceleme dalında ödül aldı. 1986 yılında Kültürden İrfana adlı eseriyle aynı kuruluşun fikir dalı ödülünü kazandı.

Yazar istatistikleri

  • 5,8bin okur beğendi.
  • 22,9bin okur okudu.
  • 1.227 okur okuyor.
  • 19,8bin okur okuyacak.
  • 916 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları