Cemil Meriç

Cemil Meriç

YazarÇevirmen
8.9/10
4.093 Kişi
·
15.070
Okunma
·
4.447
Beğeni
·
72025
Gösterim
Adı:
Cemil Meriç
Tam adı:
Hüseyin Cemil Meriç
Unvan:
Türk Yazar, Şair, Tercüman, Sosyolog ve Düşünür
Doğum:
Reyhanlı, 12 Aralık 1916
Ölüm:
İstanbul, 13 Haziran 1987
Hüseyin Cemil Meriç (12 Aralık 1916, Reyhanlı - ö. 13 Haziran 1987, İstanbul), Türk yazar, şair ve düşünür.

Meriç’ten önce bir dönem, Şaman ve Yılmaz soyadlarını kullandı. Rumeli’den göçen bir ailenin çocuğudur. İlk ve ortaokulu Reyhanlı Rüştiyesinde(1928) tamamladı. Burada Arapça, Fransızca, Kur’an, tecvîd (Kur’an-ı Kerim’I uygun telâffuzla okuma), ahlâk okudu. Buradaki Türkçe öğretmeni yarım düzine şiir kitabı olan Ömer Halim Bey’di. Sonradan adı Fransız Lisesi (Lycéed’Antioche) olan Antakya Sultanisi’nde okudu, “benim üniversitem” diye andığı bu lisede Fransız ve yerli hocalardan özel dersler aldı. Ali İlmî Fânî’nın kılavuzluğunda Divan edebiyatının sihirli dünyasını burada keşfetti. Yine burada Bazantey’den Fransız edebiyatı tarihi okudu. 1936’da İstanbul’a giderek bir yıl Pertevniyal Lisesine devam etti. Buradaki öğretmenleri arasında Nurullah Ataç ve Reşat Ekrem Koçu da vardır. Bu arada Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi ile tanıştı. 1937’de kısa süre İskenderun’un bir köyünde öğretmenlik
yaptı, İskenderun Tercüme Bürosuna sınavla reis muavini oldu, bu işe beş ay devam etti. 1938’de Fransızlar tarafından Aktepe’ye nahiye müdürü tayin edildi, yirmi gün sonra işine son verildi. 1939’da iki ay hapis yattı, hakkında açılan dava beraatle sonuçlandı. 1940’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Felsefe Bölümünde bir süre okudu. Ancak üniversiteden çok kütüphanelere devam ettiği için bu bölümü bitiremedi. Birkaç yıl sonra aynı fakültenin Fransız Filolojisi Bölümünden mezun oldu (1944). Tayin edildiği Elazığ Lisesi öğretmenliğinden (1942-45) sonra hayatını kalemiyle kazanmaya başladı. 1946’da
sınavla İstanbul Üniversitesine Fransızca okutmanı olarak (1946-74) girdi. Bu arada bir yıl İstanbul Işık Lisesinde öğretmenlik (1952-53) yaptı. 1974’te emekliye ayrıldı.

Cemil Meriç, 1954’te görme yetisinin zayıflaması üzerine geçirdiği bir dizi ameliyat
sonucunda gözlerini kaybetti. Hayatının geri kalan kısmını bu şekilde geçirdi. Bundan sonraki dönemde okuma ve yazma konusunda yakın çevresinden yardım aldı. 1974 yılında emekliye ayrılınca tüm zamanını eserlerine ayırdı. 1942’de evlendiği Fevziye Menteşoğlu’ndan Mahmut Ali ve Ümit (Meriç Yazan) adlı iki çocuğu oldu. 1984’te geçirdiği beyin kanaması sonucu felç oldu, sıkıntılı ve uzun bir hastalık döneminden sonra vefat etti. Karacaahmet Mezarlığında toprağa verildi.

İlk manzumesini on bir yaşında iken yazdı. Yayımlanan ilk yazısı “Geç Kalmış Bir Muhasebe”, "Yenigün" (23.9.1933) gazetesindedir. Ciddi anlamda ilk yazısı “Honoré de Balzac”, "İnsan" dergisinde (1941) yayımlandı. Aruz ve hece ölçüsüyle şiirler de yazmış olan Cemil Meriç, çok iyi özümsediği Batı düşüncesi ile Türkiye'nin batılaşması konularını incelediği eserleriyle tanındı. Batılı fikir ve sanat adamlarının adeta resmî geçitte olduğu eserlerinde Türk aydınlarının “müstağrib”leşmesini büyük bir yetkinlikle eleştirir, önce kendi kültürlerini tanımalarını ister. Yazılarında düşünür, sosyolog yanı ağır basar. Özellikle kullandığı bazı kelimeler mülkiyetine geçmiş gibidir. Kendisine has coşkulu üslubu ve temiz Türkçesi ile kırk kadar gazete, dergi ve ansiklopedi de yüzlerce makale yayımladı. Yazı ve çevirileri başlıca; İnsan, Amaç, 19. Asır, Gün, Yeni İnsan, Hisar (Fildişi Kuleden başlığı ile 1980'e kadar sürekli), Hareket, Yirminci Asır, Yurt ve Dünya, Yücel, Dönem, Çağrı, Türk Edebiyatı, Doğuş Edebiyat, Kubbealtı Akademi, Pınar, Köprü, Gerçek, Millî Eğitim ve Kültür gibi dergiler ile Yeni Devir (1980), Orta Doğu gazetelerinde yer aldı. Düşünce ve yazı hayatının en verimli yıllarında (1954’ten itibaren) gözleri görmüyordu. Okumalarına kızı yazar Ümit Meriç ve öğrencileri yardımcı oldu. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi ve Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye’de maddeler yazdı. Umrandan
Uygarlığa adlı kitabıyla 1974 yılında ve Kırk Ambar adlı kitabıyla 1980 yılında Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü aldı. 1981 yılında Türkiye Yazarlar Birliğinin Üstün Hizmet Ödülünü Mehmet Kaplan ve Emin Bilgiç ile paylaştı. 1982’de Kayseri Sanatçılar Derneği'nden inceleme dalında ödül aldı. 1986 yılında Kültürden İrfana adlı eseriyle aynı kuruluşun fikir dalı ödülünü kazandı.
İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.
Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene kitap delisi diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğrunda iflas eden edene.
"Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır."
339 syf.
·14 günde
Kitabı ilk okumaya başladığımda şöyle bir paylaşımda bulunmuştum : “Bu kitabı ben nasıl okuyacağım ki, her okuduğum paragrafta bir şeyler paylaşma hissi yaşatıyor, çevreme bakıyorum, kimle paylaşacağım ki kim beni anlayacak... Heyecanla bir iki deneme yapıyorum, tık yok... İnsanın içinde bir coşku uyandıracak bir düşünce fırtınası başlatacak bir kitabı bitirmek olmaz herhalde, bitmez değil mi böyle bir kitap... Tekrar tekrar okunur, evet okunur; eskimez de böyle bir kitap... Aynı zamanda utandırır böyle bir kitap, adamlıktan soğutur, sorgulatır, şimdiye kadar neredeydin dedirtir; suç ve cezayı çocukluğunda okuyan bir düşünürün düşünceleri karşısına ne yüzle suç ve cezayı bu yaşıma kadar okumadan çıkıyorum öz eleştirisini yaptırır.”
Evet, o gün dediğim gibi adamlıktan soğutur, utandırır derken kendi çapında bir adam olarak yazıyorum. Ülkenin her ferdine, ya da her insana -evrensel bir kitaptır- hitap ettiği kadar asıl hedefte aydınlar vardır, söz de aydınlar. Halen de öyledir. Düşünmek yerine hazırı alıp kullanırlar, o yüzden olamıyorlar, ham kalıyorlar. O yüzden kabuğumuzu kıramıyoruz.
Bir ansiklopedi adeta “Bu ülke” kitap olarak, okunup bitirmek bu kitabı teknik olarak söylenir, bitmez ki, adam yemiş yutmuş. Onları benim gibilerin sindirebilmesi için, bir kere çok araştırması gerekir. Her araştırma yeni okuma demek, her okuma yeni okumalara yelken açmak demek. Bitmez… Ne güzel söylüyor okumakla ilgili üstat: "Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklarıyla karşılaştırmayan, her an kendi kafasını kullanmayan zekâsını mahveder. Okumak, sayfanın bütününü, cümleleri, kelimeleri anlamaktır. Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk okuyan dikkatini teksif edemez."
Kitabın son bölümünde basında çıkanlardan birkaç pasaj var. Muhittin Nalbantoğlu demiş ki : “Bazen öyle eserler vardır ki, onları her Türk aydınına adeta zorla okutmak mecburiyeti konmalıdır Sayın üstadımızın eserleri bu bakımdan en baş sırayı alabilecek kıvamda eserlerden meydana gelmektedir. Ancak, bir cümleyi belli bir saatte yazdığını tahmin ettiğimiz Cemil Meriç Beyin eserinden de, o nispette faydalanmak için, yine her cümlenin üzerinde derin derin düşünerek, o cümlenin mânasını yeniden keşfetmeye ve anlamaya çalışarak okumak lazımdır. Bazen bir sahife yazı, hattâ bir cümle, bir adamın hayatının akışını değiştirir. Üstadımızın son yayımlanan dört büyük eseri de bu kabil eserlerdendir..."
Kitap bir ansiklopedi olduğu kadarıyla Cemil Meriç’in Entelektüel Biyografisiyle, Üstadın aforizmaları diyebileceğimiz Fildişi Kuleden ve Baki Kalan bölümleriyle çok değerlidir. Çözümlenmesi için düşünülmesi gereken özdeyişlerdir. Ve Kanaviçe, isim bile ne kadar manalı. Kanaviçedeki indeksi araştırmak ve sonra araştırdığın bölüme denk gelen yeri tekrar okumak… Bitmez…
Yine kitabın sonunda basında çıkanlardan alın size mükemmel final. Alev Alat’lı Nisan 1984 yazdığına göre ve anlatısına geçenlerde diye başladığına göre olay da o tarihlerde olmuş demektir. Aktarıyorum: “Geçenlerde bir dostuma Bu Ülke'yi gösterdim: Yayınevinin adını (Ötüken) görünce kapağım bile açmadı. Nedir bu kadar korkutan?... Ben, demokrat olma çabası içindeyim, diyordu kapağı açmayan.”
.............
Buna benzer bir durumu ben de yaşamıştım. Bu kafalarla ne olacak ki, Alev hanımın verdiği örneğin tersi de geçerlidir. Üniversite öğrenciyken; Fakültede hiç unutmam, Edebiyat dersinde Nazım Hikmet’in kitaplarını aldığımı söylediğimde, bir linç edilmediğim kalmıştı; solcu, sosyalist değilim lakin kısır dünyamda okumak istemiştim. Ben karar vermek istemiştim, şimdi de öyledir.
...................
Devam etmiş Alev hanım: “... Fırtınasının önüne kattı, savurdu, tartakladı, tahrik etti, meydan okudu Meriç. 'Arkamdan geleceksen, kiminle yola çıktığım bil' diyor, ‘ama yol dikenlidir, ama hazırlıksızsın, ama alışageldiğin sistematiği yok yazıların' ... 'Yazar, düşüncesini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükâfattır bu. Lâyık mısınız, değil misiniz? Anlamak ister' diyorsun. Sözde kibrini 'Kanaviçe' yadsıyor, üşenmeden sıraladığı referanslar yadsıyor. Dip notlan kendisine saklayıp, fetva vermek de vardı. Bundan dolayıdır ki kitabından, ışığından, yani senden korkmuyorum. İnsanları sevmesen yazmazdın.”

Yaa Ne güzel söyledi Alev hanım “İnsanları sevmesen yazmazdın.” Alın okuyun, değişmek için okuyun derim. Üstat tahrip değil birleştirmektir bu kavga diyor, buyurun siz okuyun : “Münakaşa eden iki insan, aynı graniti yontan iki heykeltıraş, hakikati arayan iki yol arkadaşı. Hedefi, tahrip değil, terkiptir bu kavganın. Mağlubun muzaffer olduğu tek yarış. Yanıldığını kabul etmek, yeni bir hakikatin fethiyle zenginleşmektir: parçadan bütüne, karanlıktan aydınlığa geçiş.”
339 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Birkaç ay önce Ümit Meriç’in ‘’ İçimdeki Cennete Yolculuk’’ kitabını okuduğumda; bu zarafetin, hassas zekanın, cümlelerdeki derinliğin, edebi birikimin genetik mirasının sahibini merak edip Cemil Meriç kitaplarıyla kütüphanemi şereflendirmiştim . Sosyal medyadan, haberlerden, dergilerden ve Dücane Cündioğlu’nun hazırladığı belgeselden kısmen tanıdığımı düşündüğüm devasa kalemi, kemali ciddiyetle, zihnimin tüm hücreleriyle ve sakin bir vakitte okumak için ertelerken; Ahmet Yavilioğlu -kendisine çok tşk ederim:)- önerisi ile yapılan 1000k sosyoloji- psikoloji okumaları kapsamında okumaya başladım. İyi ki de daha fazla ertelememişim:)

Tanıdığımı düşündüğüm diyorum çünkü aslında hakkında hiç bir şey bilmiyormuşum. Cemil Meriç’in ilk dergi makalesini ortaokulda yazdığını, 38 yaşında gözlerini kaybettiği ve buna rağmen yazdığı onlarca eserini, ideolojik muhasebelerini, idamla yargılandığını, intihar fikrini düşündüğü zamanlar olduğunu bilmiyordum. Uçlar, ayrılıklar, hastalıklar, isyan, tevekkül… Ama her daim asaletle, fikir namusuyla ve zihnine ihanet etmeden inandığını yaşarken. Büyük başlar büyük imtihanlar…Devasa düşünceler….Kocaman cümleler…

Dücane Cündioğlu okurken cümleleri dakikalarca düşündüğüm olmuştur ama Cemil Meriç’te bu tefekkür egzersizleri kelimelere inmiş durumda. İki kelimenin yan yana getirilişi bu kadar mı derin, bu kadar mı muazzam olabilir? Farklı bir ahenk, farklı bir akış var kelimelerde. Beynime çakılıp genişletti sanki beynimi, zorladı. Hem zeka, hem hissiyat, hem ciddiyet, hem mantık, hem duygu, hem asalet yüklenmiş kelimeler ordusu. Hepsi bir arada:)

Yazdıkları samimi, başkaları gibi kulaktan dolma -ezber- yani taklidi değil. Fikir işçisi diyoruz ya.. İlmek ilmek, zerrelerince emek verip yaşayarak, tecrübesiyle fikirlerini harmanlayarak yazmış buzdağı misal cümlelerini. O yüzden etkileyici. Uç gelebilir belki ama kitapta kendi olmak istediğim beni gördüm. Biraz Araf’ta.. Tarafsız ama kayıtsız değil…Dobra.. Ne sağ ne sol…Ne tam isyan ne tam teslim… Ne avam ne burjuva… Herbirinden.. Rengarenk ama karışık değil…

Herkeste vardır farklı dozlarda da, bendeki enaniyeti yerle bir etti bu kitap. Ne kadar az okumuşum, ne kadar az düşünmüşüm ki ben. Cemil Meriç çook yukarılardan ciddiyetle, heybet yüklü kelimelerle ama yapmacıksız -samimi-; fildişi kulesinden nutuk ziyafeti lütfetti. Çok yukarılardan dememin sebebi kibirli olduğunu düşündüğümden değil, gerçekten de zihnen çook yükseklerde kelamı. O yüzden bazı yerlerde sert bazı yerlerde aşırı dozda eleştirileri kırıcı ve itici değil. Sonrasında kocaman bir ağırlık çöktü üstüme. Şükür ki ümitsizlikten ziyade şevk ilhamı veren üslübu var ki, yeni hedefler koydum kendime.

Bence çok ihtiyacımız var Cemil Meriçlere. Papağan gibi ezberletilmiş nutuklar atıp halka kin aşılayan, uçlaştıran, menfaatperest medyanın kukla misal kölesi sözüm ona aydınları görseydi, daha bir kuvvetli yazardı Üstad..

Son olarak, Kitabın sonuna kitabı beynime kodladığım iki düsturu ekledim;
1-Okumak, okumak, okumak ama çılgınlar gibi okumak .
2-Her düşünceye samimi saygı

Ve herkese okutmalı, tanıtmalı…
339 syf.
·Beğendi·10/10
"Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği” Ustalık eserim dediği kitabından bu şekilde söz eder Cemil Meriç. Açıkçası her okuyuşumuzda daha iyi anlarız Cemil Meriç'i ve bu sözü. Bambaşka bir tad bırakır insanın ağzında. Tecrübe bilgi kokar kitap ve ister istemez tecrübe, bilgi yığınının içinde kayboluveririz.

Kitabın içeriğine geçmeden beni etkileyen iki olaydan bahsetmek istiyorum.

Cemil Meriç, hayatıma büyük bir iz bırakmış ve fikir yapımın gelişmesinde büyük rol oynayan Kürt aydını Memduh Selim Beg'in öğrencisi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmış ve mutlu olmuştum. Ayrıca Cemil Meriç Memduh Selim Beg'i Bu Ülke kitabında şöyle tanıtır okurlarına:

“Memduh Selim, mülkiyeden mezundu, Fransızca, Ermenice ve Kürtçe biliyordu. Abdullah Cevdet´in rahle-i tedrisinden geçmişti. Metin, çetin ve lüzumundan fazla ciddi bir adam. İlk kompozisyon dersinde kağıda mürekkep damlattığım için numaramı bir hayli kırmıştı. Laubalilikten hiç hoşlanmazdı. Noktalama, satır başlarına dikkat etme gibi, yazı yazmanın işçilik diyebileceğim yönleri üzerinde ne kadar titiz davranmak gerektiğini usanmadan ihtar edecekti. Memduh Selim daha sonra tercüme hocamız da olacaktı. Chateaubriand´ın 'Son İbn-i Saraç´ın Maceraları' adlı eserini onun sınıfında Türkçeye çevirdik. Memduh Selim için ayrı bir jurnal yazmalıyım."

Ayrıca Memduh Selim Beg'in hayatını anlatan Mehmed Uzun 'un kaleme aldığı Yitik Bir Aşkın Gölgesinde kitabını da şiddetle tavsiye ederim.


İkinci olarak Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından verilen “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri”ne layık görülen Avesta Yayınevi’nin -benim gibi binlerce kişinin hayatını etkileyen yayınevi- kurucusu olan Abdullah Keskin 'in ilk olarak Avesta ismini şuan incelemesini yaptığım kitaptan öğrendiğini ve ona büyük bir ilham kaynağı olduğunu söyler. Açıkçası bunu da duyduğumda epeyce şaşırmıştım. Fazla uzatmadan içeriğe geçmek istiyorum.

.......

Bu Ülke kitabını açtığımızda, bizi karşılayan şey kızının yazdığı bir önsöz ve yine kızı tarafından yazılmış olan ve Cemil Meriç’in hayatını anlatan bir yazı oluyor. Kızı Ümit Meriç, bu hayat hikâyesini babasının dilinden çok başarılı bir biçimde aktarmış.

Aslında Bu kitabın belli bir içeriği yok. Belli bir konuyu ele almıyor. Denemelerden oluşan bir kitap. Belli bir konusu yok ama içinde Cemil Meriç'in kendisi ve fikirleri var.

Daha detaylı bir şekilde açıklamak gerekirse bu eser Cemil Meriç’in düşüncelerinden, izlenimlerinden, duygularından, anılarından oluşan, kendini anlamak ve anlatmak için kaleme aldığı, yayımlanmış ya da yayımlanmamış yazılarının kronolojik bir sıra içinde derlenmesinden oluşmuştur. Ülkenin trajedisini anlatan önemli bir denemedir.

Üst düzey tarih, sosyoloji, din ve edebiyat bilgisine sahip olan Cemil Meriç’in verdiği örnekler konuyu idrak etmemiz açısından son derece yerinde oluyor. Fakat burada bir noktanın altını çizmek isterim ki, kitabın dili biraz ağır ve eski kelimeler ile karşılaşmanız oldukça olağan. Eğer sözcükler, cümleler ve fikirler üstüne düşünmeyi seven biriyseniz kitap tam size göre.

Ayrıca en çok dikkatimi çeken konularda Sağ - Sol çatışmaları, Batı'dan gelen kültür yok edici -izmler ve yanlış Batılılaşmadır.

.....

Cemil Meriç, kelimeye fazlasıyla önem veriyor, çünkü kelime yazarın silahı .
"Bir aydın yabancı dil bilmese ne olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları âdilerinden ayırsın." diyor Meriç. Kelimelere bu denli önem veriyor. Karanlık kelime kalmamalı ona göre. Kütüphanemizde her dilden lügat olmalı. çünkü "Kamus namustur!"

Cemil Meriç'le ilgili ilginç bir şey daha var bence. Kendisi ne sağcı bilinir ne solcu. Ama sağcılar da solcular da ona saygı duyarlar. Hem de sağa da sola da getirdiği eleştirilere rağmen. Bu saygının sebebi nedir? Neden bir sağcı bir solcuya bir şey söylediği zaman doğru olsa bile kabullenilmek istenmez.
....
Son olarak diyeceğim şunlardır. Cemil Meriç'i anlamak dünyayı, insanları anlamak demektir. Gelişmek, farklı düşünmek demektir. Objektif olmak demektir. Cemil Meriç okuyun, okutun.
339 syf.
·23 günde·Beğendi·Puan vermedi
Cemil Meriç'in ilk okuduğum kitabı. Son da olmayacak. Fikir hayatımızı şekillendirirken her fikirden yararlanmamız gerekir. Her düşünceye saygılı olup düşünceler arasında karşılaştırmalar yapmamız gerekir. Her ne kadar bayılmasam da kendinize solcu diyorsunuz sadece sol düşünürleri okuyarak yada sağcı diyorsanız sağ düşünürleri okuyarak gireceğiniz fikri bir tartışma sağlam bir tartışma olmayacaktır. Bu tartışma aynı zamanda karşı tarafın düşüncesine saygılı olunarak, saldırılmadan yapılmalıdır.

"Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: Her düşünceye saygı." (Syf 55)

Kendisi arayış içinde olan bir düşünür. Her düşünce dünyasından yararlanmaya çalışır. Ama bu düşünceler de onu bir türlü tatmin etmez. Arayışı sürer.

"Yalnızdır, kitapların dünyasına sığınır. Tedirgindir, ne ateizm, ne sosyalizm, ne Türkçülük arayış içindeki bu zekayı tatmin etmekte, rahatlatmaktadır. Küstahdır, bulduğuna inandığı çözümlerle mağrur, etrafındakileri küçümsemektedir." (Syf 15)

Köşesizlikle itham edilir. Sağcılara göre solcudur. Solculara göre ise sağcı. O ise bir tarafa daha doğrusu bir "izm"e bağlı değildir.

"İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri." (Syf 92)

"Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman benimsemedim. Bunlar hakikati kapamaya yarayan uydurmaca mefhumlardır. Bilhassa sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?" (Syf 62)

"Sol-sağ... Hristiyan Avrupa'nın bu habis kelimelerinden bize ne? Bu maskeli haydutları hafızalarımızdan kovmak ve kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcu." (Syf 81)

Zamanında halkı ideolojilere alet etme sloganı olarak kullanılan ve ne yazık ki kültürümüze yerleşen "bitaraf olan bertaraf olur." lafına tepkidir bir nevi yazdıkları.
Sol-Sağ kutuplaşmasına farklı bir yaklaşım getirmiştir. Sol-Sağ putunun kırılmasını istemeyenler, kırılmasından korkanlar da "Hadi canım öyle şey olur mu?" minvalinde laflarla onu dışlamak istemiştir.

Cemil Meriç hak ettiği değeri göremeyen düşünce adamlarındandır. Gözünden yaşadığı rahatsızlık olmasa belki de daha çok üretebilecekti. Anlatacağı çok daha fazla şey vardı eminim.

İzmlerden en kısa sürede kurtulmamız dileğiyle...
400 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Kitaplara bu kadar maşukken, kitaplara hasret kalmak. Sadece kitaplarıyla değil, bence hayatıyla da devasa dersler veren yazar Cemil Meriç. Ben felsefe ya da sosyoloji pencerelerinden bakmadım bu kitaba, ideolojik gözlüklerle de okumadım. Edebi olarak seyran etmeye çalıştım Meriç’in dünyasını. Ve kaç gündür hayal etmeye çalışıyorum kütüphanesini, merak ediyorum kitaplarını, el yazısını. Bir de sesini. Netten araştıracağım ses kaydını, acaba eleştirileri gibi ses tonu da yüksek perdeden, sert ve köşeli mi??

Neden bilmem Cemil Meriç’le Necip Fazıl’ı cümlelerinin heybeti ile benzetirim zihnimde. Acaba birbirlerini gördüler mi diye araştırayım dedim netten; Cemil Meriç’in şu cümlesi hislerime tercüman oldu sanki: ‘’ Ben bilim adamıyım, Necip Fazıl ise iman adamı..’’ Aynı sohbet meclisinde olsalardı da, saatlerce dinleyebilseydim onları, ne güzel olurdu:)

Cemil Meriç… Yazıları hem derya, hem uçurum, bazen çöl, bazen bataklık. Doyumsuz, hırçın, asil ve yalnız bir okyanus. 4 yaşında okumayı öğrenip, kitapların dünyasına saklanan,’’ düşman dünyaya dostsuz geldim’’ diyen bu yalnız ruhun eleştirileri çok keskin, köşeli ve rijit. Tavizsiz ve bahanesiz. Galiba gözlerini kaybettikten sonra, karanlıkta hapsolduğu dünyasında yeni alemlere inmeye çalıştıkça ve zorlandıkça, dilinin üslübu ve eleştirileri daha bir derinleşmiş, keskinleşmiş. Hayat zorlaştıkça, aşmaya çalıştığı duvarlar büyüdükçe, Meriç’in cümlelerindeki heybet te büyümüş sanki. Belki farklı olsaydı, her daim yaşamın içinde yer alabilseydi ya da daha kolay bir hayata misafir olsaydı, daha yumuşak, daha toleranslı tenkitleri olur muydu acaba düşünmeden edemedim. O yüzden belki de gevşek mizaçlara, tembel ruhlara ağır gelebilir yazıları.

Dikkatimi çeken diğer bir nokta da överken de eleştirebildiği.. Mesela Dosto’yu hayranlıkla överken yeri geliyor yeriyor da hakkaniyetle. Ama bu teraziyi menfi eleştirilerinde dengeleyemiyor sanki. Eleştirileri öylesine derin, yakıcı ve kıvrandırıcı ki, cümlelerindeki hayvan benzetmeleri canlanıyor sanki tasvir ettiği ruhlarda.

Mesela, kurtköpeği gibi yaşayan dostları, anka kuşu gibi hayal meyal görünüp kaybolan üniversite hocaları , papağandan bile sevimli olmayan profesörler, siyaset gergerdanları ,edebiyat gorilleri, orangutanlar, köstebek beyinler… :)

Jurnal okurken rahatsız olduğum nokta şu ki; şahsi mahremiyetine, hislerine şahit olmak istememem. Daha kendini bile anlayamayan insanoğluna en mahrem hislerini, en özelini paylaşmayı insafsız buluyorum ben. Zira insan zor,
herkesin -kimselerin giremediği- kendi özel küçük dünyası olması gerektiğini düşünüyorum. Mesela keşke Meriç’in frengi korkusunu hiç okumasaydım dedim kendime. Aklımda hep fikirleriyle, cümleleriyle kalsaydı.

‘BU Ülke’ kitabından sonra da aynı şeyleri hissetmiş, aynı kararları almıştım okumalarım adına. Okumak, okumak ama çılgınlar gibi okumak… Okumak ancak kitapları ilahlaştırmadan okumak..

Daha fazla okumak için gece uykularımı mı azaltsam diye düşündüren kitap..:)

Keyifli okumalar, sevgiler, sygılar..
339 syf.
Eser Cemil Meriçin otobiyagrafisi ve onun yaşamını ifade eden bir kronoloji ile başlıyor. Ki eserini okumadan önce Sayın Cemil Meriç hakkında bilgi sahibi olmak gerek. Onu bilmeden tanımadan düşünce dünyasını ve eserinde anlattıklarını anlamak daha doğrusu doğru anlamak zor. Önce O'nu tanımak, tanışmak sonra yavaş yavaş düşünce dünyasına adım atmak gerekiyor.
Bir deneme kitabı denemeyecek kadar güzel bir kitap, yazarın düşünce dünyasından bir demet var önümüzde.
Kendini tanımaya kendini adamış biri Cemil Meriç.
Zekalar savaşmaz, diyor. Eğer savaşırlarsa zeki olmaktan uzak oluyorlar.
İlerleyen sayfalarında, insanların eşitliğine vurgu yapıyor. Gayet yerinde, iman ve İslam çerçevesinde açıklıyor yazar.
İnananlar kardeştir diye bir bölüm var kitapta. Her kelimesi yerinde, çok güzel bir bölüm. O bölümün altını tamamen çizdim okurken. Yine kitap diye bir bölüm var ki, yine güzel tespitlerle dolu. Bu iki bölüm aklımda güzel yer etti hatta.
"Düşünceye sınır çizilemez."
Sağ ve sol hakkında, toplumdan tamamen uzak iki ifrit olarak bahsediyor. Sol fikirlere kapalı, sağ kendini bir köşeye kapatmış.
"Bir aydın yabancı dil bilmese ne olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları âdilerinden ayırsın."
diyor Meriç. Kelimelere bu denli önem veriyor. Karanlık kelime kalmamalı ona göre. Kütüphanemizde her dilden lügat olmalı. çünkü "Kamus namustur!"Kanaviçe
Kitabı okurken sık sık uğradığımız mekan. Yazarın gözünden, açıklamalar, kaynak belirten yer. Faydalı.
İlk kitap: hafıza
argo: hafızasını kaybeden bir neslin uydurma dili, yaralı bir vicdanın sesi
izm'ler: idrakimize giydirilen deli gömlekleri
ideolojiler: uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri
pusula: şuur
kültür:hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntıları
kitap: istikbale yollanan mektup. meçhule açılan bir kapı. yazarı aksettiren bir ayna aynı ses aynı perde.
tarihimiz: mührü sökülmemiş bir hazine
okumak: iki ruh arasında, âşıkane bir mülakattır.
okuma: içimizdeki meçhul alemin kapılarını açan bir anahtar
kahramanlık: hatada ısrar etmemek
irfan: kemâle açılan kapı, amelle taçlanan ilim
İman:mutlak hakikatlerin dünyası
Mantık: tek yanılmaz pusula
Düşünce: bir köprü, kıldan ince kılıçtan keskin.
Dahi: hocasını iyi seçen
Kronoloji: aptalların tarihi
Ebediyet:hazin bir teselli mükafatı
Bu Ülke

Bizden bahsediyor...
Herkesin okuması ve okutması gereken bir kitap, Bu Ülke.
Keyifli okumalar :)
349 syf.
·23 günde·Beğendi·10/10
Jurnal 2...

Kitabı 23 günde okumuşum. Sistem öyle gösteriyor. Vaktim olmamasından kaynaklı bir uzayıştı bu. Yoksa bir veya iki gün içerisinde okuyabilirdim. Bir ömür harcayarak yazılmış bu eseri küstahlık ederek bir veya iki günde okuyabilirdim dedim. Kendimi suçlu hissediyorum. Suçlu hissediyorum da ne demek? Suçluyum. Böylesine insanın hayata, değerlere, kişi ve kişilere bakış açısını değiştirebilecek bambaşka boyutta baktırabilecek bir esere ve eserin sahibine saygısızlık etmek elbette değil niyetim. Aksine okumanın, düşünmenin, düşündürmenin değerini kavramamızı sağlayacak ender insanlardan biri olan Cemil Meriç ömrünü bizlere bir şeyler anlatabilmek için feda etmiş. Feda etmiş dedim. Evet feda etmiş. Çünkü ömrü kitaplara sığınmakla( sığınmak belki gözlerini kaybetmesinin nedeni de sırf bir şeyler öğrenip doğrusu ile yanlışı ile bizlere anlatmak için bu uğurda okumak. Adam okumuş, okumuş, okumuş... ) ve bir şeyler yazmakla geçmiş... Niçin? Bizler için. Biz ne yapıyoruz? Yine bildiğimizi yapıyoruz. Okumak için okuyoruz. Bir veya iki günde okuyup geçiyoruz. Hayatımıza uygulayabiliyor muyuz? Hayır. Öyle olmamış olsaydı birbirimize en ufak dahi küçümseyen gözlerle bakmazdık. İnsanın, düşünmenin de birbirimizin sırf insan olduğumuz için sevmenin, dinlemenin, saygısızlık etmemenin değerini bilip, bu değerleri yapmamayı büyük haya olarak kabul ederdik. O yüzden suçluyum. Bu suçluluğumu okuduğum bu eserde not ettiğim bölümlerimi hayatıma yön vermesinde kullanmak için kendime söz vererek biraz olsun suçluluğumu eser sahibi Cemil Meriç’e affettirmek istiyorum.

Sanatçılar, sanatçılarımız...
Kime göre sanatçı? Neye göre sanat?
Artık sanata ve sanatçıya başka bir bakış açım var. Bunu sağladığı için Cemil Meriç’e minnettarım tırnak içinde sözlerini belirterek başka bakış açılarımı değiştiren düşüncelere geçiyorum...

“Sanatçının tek vazifesi vardır bence: insanları birbirine sevdirmek, iki insanı veya iki milyar insanı. Sanat, bir heyecan seyyalesiyle* kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.”
(Cemil Meriç, 19 Ekim 1966 tarihli mektuptan)

Sevgi... Gerçekten de kutsal bir kelime. Sevmek de öyle. Sevmek, kendin olmayan bir başka kılığa bürünmeden sevmek... Sınırı olur mu sevmenin, sevginin ? Olmamalı...

“Daha çok sevmek mi? Daha çok sevebilir misin? Denizin sınırları var, sevginin sınırları yok. Daha çok sevebilirsin. Ve seveceksin.”

“Sevgi kahramanlaştırmalı insanı.”

Birine inanmalı insan. Birine... Koşulsuz, çıkarsız, nedensiz, içtenlikle... Umarım o biri hep olur hayatınız boyunca...

“Sana inanıyorum. Sana inanmamak kendime inanmamak.”

“Sana kendim kadar güveniyorum. Kendimden çok diyecektim. Diyemem. Biz bir elmanın iki yarısıyız.”

Öyle bir bölüm okuyorum ki keşke dedim o çağa o zamana dönebilsek. Bizler de o zamanlar da yerimizi alabilsek... Mektupların bu denli kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Ancak böyle güzel tarif edilebilirdi o mükemmel duygular...

“Mektubun bir beste. Rüyada dinlenen, çocuklukta dinlenen, başka bir dünyada dinlenen bir beste.. Neler söylüyor? Anlamıyorum. Bir kuş cıvıltısı, bir derenin sesi, bir ninni. Sonra yudum yudum tadıyorum satırları, kelime kelime, hece hece tadıyorum. Avuçlarıma alıyorum kelimeleri, okşuyorum. Kimi bir elmas gibi sert, kanatıyor, kimi kadife gibi yumuşak, gözyaşı gibi ılık. Bütün acılarımı takdis ediyorum.”

Yaşamak. Kolay değil elbette yaşamak. Binbir zorluklarla dertlerle mücadele etmek. Ama bu denli yaşamayı kıymetlendiren de bütün zorluklarla mücadele etmek değil mi? Bir amaç bir hedef belirlemek değil mi? Sevmek ve sevilmek değil mi?

“Güller dikenli. Bilirim. Ama yaşamak yaralanmaktan korkmamaktır.”

“Güzel günlerin, aydınlık günlerin, sıcak günlerin fethine çıkıyorsun. Bütün kinlere, bütün kızgınlıklara, bütün zilletlere veda. Sevmek ve sevilmek.”

“Sevgi garip bir yangın. Yaşaması için büyümesi gerek. O yangına her şeyini atacaksın, zamanını, gururunu, dehanı. Ve kül olacaksın. İnsanlar ondan korkuyor, ondan yaşamıyorlar. Sonsuz karşısında cücenin korkusu.”

Ve umudum. Bitmek tükenmek bilmeyecek umudum. Acaba gelecek mi diye merakla beklediğim yarınım...

“Yarına. Mesut yarınlara. Seni getirecek olan yarınlara.”

Okuduğumuz bütün kitapların hepsinin de tam bitmediğini, tamamlanmadığını öğrendim. Ancak ve ancak şöyle tamamlanabilir... Tam anlanabilir...
Başarabilirsek...

“Her kitap yarımdır; kitabı insanlık yazar. Ne mutlu ona bir hece ekleyebilene...”

“Her kitap, meçhule yollanan bir mektup, meçhule yani adresi olmayana.”

İnsanları artık daha candan dinliyorum. Sözlerine daha fazla kulak veriyorum. Çünkü her insan benim için artık gizli bir hazine. Belki bir konuşmasında o hazinesinin kapılarını açıp bana bir şeyler gösterecek. Ve ben bir şeyler daha öğrenip, hatam varsa düzelteceğim.Ya da ders alacağım. Ve hep “her düşünceye saygı” duymayı bileceğim. Düşüneceğim. Düşündürmeyi sağlayacağım...

“Duymayan, düşünmeyen bir alay robot, duymayan düşünmeyen ve düşündürmeyen.”

“Düşünce, şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?”


Yazmış olduğumuz yazılara başlık atmanın kıymetini de söylemeden edemeyeceğim. Bir başlık aslında ne kadar önemliymiş... Onu da öğrenmiş oldum.

“Her yazı adı ile doğar, insanlar gibi.”

Bilmeden, anlamadan, dinlemeden peşin hüküm vermek... Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu sağdan soldan gördüğü tek bir söz ile öğrenip inanmak. Ne aradığını bilmeden ya da aramak çabasını vermeden arayana engel olmak... Çok bilmişlik... Çıraklık etmeden ustalık taslamamız... Şu satırları okuyunca bunlar geldi aklıma...

“Arayan ve bulmadan bulduğunu sanan. Etrafındakilerden daha âlim. Ama nazariyeci olmak kabiliyetinden uzak. Zekâsını bozuk para olarak harcıyor. Lüzumsuz düşmanlıkları, lüzumsuz taraf tutuşları var. Niçin harcıyor kendini? Daha ne kadar harcayabilir?”

“Düşünüyor mu? O da meçhul. Hikmetine akıl erdiremediği aksilikler. Herkes inanmış görünüyor. O da aynı tatsız oyunun adsız bir figüranı. İnanıyorlar mı, neye inanıyorlar? Aklı ermiyor. Dehşet içinde seziyor ki bu abesler âleminde yaşayabilmenin vazgeçilmez şartı, gerçeği paranteze almaktır. Gerçek..”

Bir başka düşünce değişikliğim yolumu önce kendi ülkemin değerlerini tanımakla sabit kılacağım oldu.
Batının da komşu ülkelerinin de fikir adamlarını okuyup öğrenmek, tanımak gerek elbette. Ama önce kendi ülkemizin değerlerini öğrenmeli, tanımalıyız. Kendini bilmeyen başkasını bilemez.

“Batıdan da, komşu ülkelerin fikir adamlarından da faydalanmak hem borcumuz, hem de vazifemiz. Ama önce kendi insanlarımızı tanımakla mükellefiz.”

“Düşünce susuzluğu içinde kıvranan günümüz gençleri kendi dünyalarının bağrından yükselen bu dost sesleri ibret ve dikkatle dinleseler hem ufukları genişler, hem de bir kadirşinaslık borcunu ödemiş olurlar.”

Bir başka düşünce değişikliğimde okumanın, öğrenmenin ve öğretebilmenin (öğretebilmekten kastım anlatabilmek, ifade edebilmek) hayatımızın kilit noktası olduğu. Okumak bir gaye, bir iş, bir tutunuş(adını ne koyarsak)... Ama canı gönülden bütün samimiyetimizle...

“can-ı gönülden yapılan her şey güzeldir. Biz hiçbir şeyi canı gönülden yapmıyoruz. Onun için davranışlarımızda ciddiyet ve samimiyet yok.”

Ancak ve ancak bu samimiyetimizi gösterebildiğimiz zaman hayat dallarımıza tutunabiliriz. Başarabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama dalı tutmak değil mi önemli olan?
Dalı tuttuk bir kere... ( Demek istiyorum.)

“Anlamak istemiyoruz ki hiçbir zafer bedava kazanılmaz. Mucizeler çağında yaşamıyoruz. Çetin ve sıkıntılı hazırlıklara ihtiyacımız var.”

Belki bizim bir eserimiz olmayacak. Nesillerimize bırakabileceğimiz bir armağanımız olmayacak... Ama hiç değilse öyle güzel okuyalım ve yaşayalım ki bir iz, bir yol, bir özendirme de olsa en ufak bir şey bırakmadan göçüp gitmeyelim... Bahsedilelim... Sevgi ile anılalım...

“Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?”

Ve bu soruyu her zaman yanımızda taşıyalım, aklımıza düştükçe açıp bakalım. Önümüze koyalım. Tartışalım. Tartışalım ki daha başka neler yapabiliriz farkına varalım... Birbirimize olan saygımızı hiçbir zaman yitirmeyelim. Eğer yitirirsek işte o zaman biteriz. Çökeriz. Dağılırız...

Okuyan gözlerinize, dinleyen yüreklerinize sağlık...
-Ali KARAYAZI ( 09.01.2019 01:53)
339 syf.
Cemil Meriç.
Yarı aydınlık yarı karanlık bir hayatın yansıması.

Hayatını, romanlarını vs okuduğumuz birçok yazarımız gibi onun hayatını da bir çile olarak nitelendirebiliriz. Sağ - sol departmanından kendisini uzak tutmaya çalışmış (!)düşünce dünyasında sürekli değişimler, gelişimler yaşamış. Sürekli okumuş, araştırmış bunun bedelini iki çift gözle ödemiş bir fikir adamı. Hiçbir izm'e bağlı olmayıp, hiçbir ideolojinin boyunduruğunda kalmadığını dile getiriyor yazar. Sorgulamak, her düşünceye saygı göstermek gerektiği kanaatinde. Ancak bunu ne kadar başarıyor orası tartışmaya açık. (Bu Ülke kitabı özelinde)

Bu Ülke kitabı, Osmanlı'dan günümüz Türkiye'sine uzanan tarihimizin Batı-Doğu arasında sıkışmışlığını, daha doğrusu gelenek olarak Doğu'ya bağlı kalıp fikir olarak Batı'ya olan düşkünlüğünü eleştiriyor. Meriç, yazarlar üzerinden kendi fikrini satırlara işliyor. Batı, intiharlara sürüklenen, Tanrısını öldürmüş, yolları çamurlu, Haçlı seferlerini zihinlerinden kazıyamamış, medeniyet (!) sınırlarını kanlarla çizen bir coğrafya. Ona göre dünya üzerinde yaşayan her insan Avrupa'lı.

''İnsanı cemiyet yaratır.''

Mensup olduğu daha doğrusu mensubu olmayı reddettiği ama içinde bulunmaya mecbur olduğu Türk yazarları içerisinde kendini oldukça mutsuz hissediyor Meriç. Olabildiğince yalnız. Herhangi bir cemiyetin içinde olmayı istemiyor. İzm'ler, cemiyetler, gruplar... Tek başınalığın yolcusu olmak istiyor. Ama bu ne mümkün. Edebiyat dünyası adeta bir doğal yaşam. Edebiyat para etmiyor. Açlık öyle bir açlık ki zamanla etrafındakilere saldırır hale geliniyor. Açlıktan kimse kimseye acımıyor. Belki de çok karşı çıktığı sağ-sol ayrımından bir saf tutmak zorunda kalıyor. Hayatı büsbütün bir çelişki olan Necip Fazıl'ın yanında saf tutuyor. Dedim ya belki de bunu tutunmak için yapıyor ama yapıyor.

BATI - WESTWORLD

Gelelim Batı'ya. Meriç'in yazarlar üzerinden bulduğu tüm hakaretleri süslü bir şekilde yönelttiği Batı'ya. Medeniyet, Doğu'da başlamıştır. Çin matbaayı bulmuştur ancak Gütenberg almış, işlemiş, modernleştirmiştir. Batı itirazsız bir ülkenin model alması gerektiği bir medeniyettir kanaatimce. Zaten gelişime sırt çevirmek kendi kendine yetebilmek fikri ayağında dinamit taşır. Ne yazık ki, Doğu elindeki tüm ilimi, bilimi Batı'ya satmıştır. Medeniyet, gelişim Batı'nın omuzlarında yükselmiştir. Buna sırt çevirmek ise başlı başına bir intihardır. Meriç ne kadar Batı'yı ismini dahi duymadığımız birçok yazar üzerinden eleştirse de burada asıl oklar Atatürk'e çevrilidir. Atatürk'e olan sevgisizliği (ben düşman olarak nitelemek istemiyorum) ömrü boyunca sürmüştür. Buna saygı duyuyorum. Elbette ki kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Ancak eleştiri saygı sınırları çerçevesinde eleştiridir. Nitekim bizim ülkemizde yaşayan hiçbir birey eleştirdiği adama saygı duymaz. Nefret eder. Ölesiye nefret eder. İçte duyduğu sevgisizlik yardan yuvarlanan bir kartopu iken zamanla çığ olur. Kendimden biliyorum. Biz eleştiri yapamıyoruz. Hele hele özeleştiriden bihaberiz!

Böyle diyorum ama Meriç önsözden sonra kendisi için şu eleştirileri dile getiriyor:
-Hasta bir gurur, pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh...
-Anladım ki aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir.
-Fırsat Yoksulu

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Meriç, toplantıların birinde Necip Fazıl'ın kendisine yönelik ''Cemil Meriç, sen Türk olamazsın!'' dediğinden bahis açıyor. Özeleştiri yoksulu olduğumuz varsayarsak Necip Fazıl haklı olabilir. Şimdi hazır konu saygıdeğer hemşehrim Necip Fazıl'dan açılmışken birkaç kelam etmezsem içim rahat etmez. Çok klasik ama yerinde bir söz vardır: ''Bana arkadaşını söyle ki sana kim olduğunu söyleyeyim.'' Necip Fazıl için Sabahattin Ali ''eleştirmediği tek yazar - şair yoktur'' diyor Markopaşa yazılarında. Zaten Cemil Meriç'te yukarıda bahsi geçen toplantıda yine şunu dile getiriyor: ''Normalde, Necip Fazıl ile sohbetteyseniz, sadece dinler ve tasdik edersiniz. Fakat ne düşündüyse, sözü bana verdi ve uzun uzun dinledi.'' Necip Fazıl kendini üstün insan falan addediyor olmalı. Evet. Necip Fazıl'ın Batı'ya, hatta ülkemizin Batı'sına olan düşünceleri malum. Abdullah Arvasi öncesi edebiyatı ile Abdullah Arvasi sonrası edebiyatı olarak ayırdığı dünyasında daima yönünü çevirdiği ibrenin ateşli savunucusu olmuştur. Sahip olduğu tezleri savunurken dikte etmeye çalışmış, kendisinden olmayanı acımasızca eleştirmiştir. Meriç'in sağ - sol ayrımından kaçışının bittiği noktadır Kısakürek. Açıkça bir yön tayinidir. Hatta bir izm gömleği giymektir. Kitapta eleştirdiği yazarların gömleğin bir üst bedenini (XL) giymiştir. Hayatını adadığı fikirleri ne yazık ki yine kendi içinde çelişmektir.

EZCÜMLE

Yukarıda kendimce dile getirdiğim düşüncelerden sıyrılarak yine de Cemil Meriç'in bir deha olduğunu düşünüyorum. Hayatını okumaya adaması bile içimde saygı uyandırıyor. Bu uğurda gözlerini kaybetmesi, gözlerini kaybetmesine rağmen araştırmaktan imtina etmemesi bu saygıyı daha da yukarı çekiyor. Ülkemizde eksik olan taşların karşılığıdır Meriç. Büyük bir sosyologdur. Fikirlerin fikirlerle çarpışmasını istemiştir. Normalde yukarıda eleştiri olan konuları başka bir yazar yapsa idi eminim onu yalnızca sağcılar okurdu. Ancak biliyorum ki her kesimden okuyanı var. Okuma oranının yerlerde olduğu ülkemizde 1974 yılında 4. baskısını yapabilmiştir işbu kitap. İçeriğinde hazine diye niteleyebileceğim çok ama çok olgu var. O sebeple kendisini rahmetle anıyorum. Biz bile dünkü düşüncemizin tam karşısında durabiliyoruz bugün. Meriç ülkemiz için bir değer. O sebeple onu daha fazla anlamak adına diğer eserlerini de okuyacağım. Hoşuma giden, gitmeyen bir sürü olgunun eşiğinde beni de belirsizliğe sürükledi. Ancak tüm kitaplarını okuduğumda gerçek bir fikre sahip olacağım.

Yukarıdakiler hoşunuza gitmiş de olabilir, gitmemiş de olabilir. Kendiniz okuyup değerlendirmenizde fayda var. Eksik görmüş olabilirim, yanlış anlamış olabilirim. İçeriği bakımından oldukça zengin bir kitap. Anlamak adına 9 gün boyunca bir mesai harcadım diyebilirim. Buraya kadar geldiyseniz teşekkür ederim. İyi okumalar.
400 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
"NEREDESİN YANAN ALNIMI MÜŞFİK AVUÇLARINDA DİNLENDİRECEK MEÇHUL DOST?"


Jurnal..
Bir nevi ihbar yazısı ; kişinin kendini, içindeki ben 'i ihbarı. Yeri geldiğinde gayet aklı başında, ölçülü kelimelerle, yeri geldiğinde çığlık çığlığa.

Cemil Meriç' le ilk tanışmamız ve kaleminin azametinde bütün ön yargılarımın ve tabularımın gümbür gümbür yıkılışı.

Kendisi okuma yazma düşkünü, kitap aşığı, kütüphane kuşu. Gençliğinin ilk yıllarında milliyetçiliğe kayan çizgisi, İstanbul Pertevniyal Lisesi' ne devam ederken, tam aykırı istikamette yankı buluyor. Sosyalist Cemil Meriç oluyor zamanla. Okulu, çevresi, arkadaşları, Nazım Hikmet 'le tanışması büyük etken.

Bu durum, sonrasında sürekli polis takibinde yaşamasına, hatta idam talebiyle yargılanmasına, mahkeme salonunda Marksist olduğunu haykırmasına kadar varıyor. Suçsuz olduğu anlaşılıp berat etse de, o yılların beraberinde getirdiği her şeyin izini yazdıklarında ve hayatında görmek mümkün.

Sıkı bir Balzac hayranı. Henri De Saint 'in etkisinde kalmış. Önce Avrupa' ya yöneliyor, sonra Asya 'ya, yani Hindistan' a.
Hint bir arayış onun için.
Bir ümit, bir teselli.
Ganj kıyılarında çiçek toplamak gibi.

İnsanlığa istikamet veren iki milletten birinin Hint, diğerinin Yunan olduğunu düşünüyor. Ve çağın getirdiği kendini unutuşun devasının Hint felsefesinde olduğuna inanıyor.

Cemil Meriç denilince anahtar kelimelerin başında okumak, yazmak, kitap, kütüphane geliyor. Siyasi düşüncelere ve eserlere sınırlama getirmeden okumuş da okumuş. Yaratmanın yazmakla başladığını düşündüğü için ;
"Yazıyla kazanılmayacak savaş yoktur." diyor.

Politikadan hoşlanmayan, bütün ideolojilere mesafeli, toplumun kimlik arayışını kendi nezdinde yaşayan, düşünmeye, öğrenmeye ve öğretmeye istekli tam bir entelektüel.

Jurnal okumak, biraz da olsa onu tanımak demek, ama bu hiç de kolay değil. Okurken kelimeler yağıyor insanın üzerine. Kelimeler yıldızlaşıyor, kelimeler aydınlatıyor. Kelimeler kuş oluyor bazen, buse oluyor. Tüm dünya kelimelerden ibaret diye düşünüyor insan.

"Gören, hangi hakla yalnızlıktan şikayet eder?" diyor. Görememenin o büyük, kabul edilemez ıstırabını resmen içinizde hissediyorsunuz. Her cümlesi bir düşüncenin, bir hissin fotoğrafı sanki.

Ezilen, kurtarılması gereken insanların varlığı, onları deli gibi savunurken henüz bir tekinin bile elini sıkmamış olması, kendi içerisinde gördüğü bir tezatlık.

İsyan ortak aslında. Düşünceye, inanca ve yaşama yapılan baskıyla beraber, düşünen insanı kuduz köpek gibi kovalayan ve insanları küçülmeye zorlayan hakim bir sınıfın varlığı.

"Yoksa sosyalizm, çağımızın gördüğü en tatlı rüya mı olacak?" diyor.

Tanrı, şeytan ve din gibi konularda oldukça karışık fikirleri var. Belki de ben, zıtlıklardan oluşan bu düşünceleri, bir potada toplayamadığımdan bana karışık geldi, bilmiyorum.

"Tanrı eğlenmek için yaratmış dünyayı. O, yıldızlarla, kürelerle, okyanuslara ve insanlarla oynayan bir çocuk." diyor.

"Hilkat, bir diyalog." diyor ve
"Tanrı kendine yetememiş." diye zirve yapıyor yazdıklarında. Ben bunları okurken, kafamda Cemil Meriç 'e ait ne varsa yeniden kuruyorum.

Sakin sakin okurken onun coşkusunun okuyucuyu nerede yakalayacağı belli olmuyor.

Hz. İsa' dan, Hz. Muhammed 'ten, Lenin' den, Marx 'tan, Gandhi' den bahsederken, daha o sayfa bitmeden, bir haykırıştır koparıyor ;
"Neden kafanda ben yokum? Neden kalbinde ben yokum?" diye.

Hele bir yer var ki, ta içime işledi okurken. Okumak istediği zaman dövüldüğünü, kitaplarının yırtıldığını, sonrasında hapse atıldığını, dostlarının kendi kitaplarını ondan sakladıklarını anlatıyor. Ve insan, zorlanıyor okurken.

Sonra hiç ummadığınız anda karşınıza Sartre çıkıyor, Camus, Simone de Beauvoir, Mussolini, İbni Haldun, Shakespeare, Lenin, Emil Ludwig, Baudelaire ve daha niceleri..

Bir isyan..
Açlık..
Açlıktan çetin yalnızlık..
Gurbet..
Aslında kimsenin kendisini kolay anlayamayacağının da farkında.

Medeniyet nedir, nasıl inşa edilir, üstünlüğü ya da üniversalliği nereden gelir?
Sosyolojik kavramlar, Yunan ve Hint medeniyetlerinin getirdikleri, Hint medeniyetinin İslama, İslamın Hint medeniyetine bakış açısı..
Hepsi ve çook daha fazlası hem anlaşılır, hem orijinal, hem de hiç sıkılmadan okuyacağınız bir şekilde bu kitapta mevcut.

"Açılmayan bir kitap gibiyim. Küskün, biçare.." diyor kendisi.

Ben bu kitapta aradığım pek çok şeyi buldum sanırım. Okumama, yaptığı güzel incelemeyle vesile olan Ali KARAYAZI arkadaşıma teşekkür etmeden bitirmek istemiyorum.


Keyifli okumalar.. :)
400 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
Cemil Meriç...
1935'de hakikat uğruna gözlerini feda edebileceğini yazan genç Cemil Meriç, hazin bir tecelli olarak, 1955'de, yani tam yirmi yıl sonra, gözlerini kaybeder.
Gözlerini kaybetmesiyle iki yıllık sağlık sorunları onu hem maddi hem manevi kişiliğini olumsuz yönde çok fazla etkiler.
“Körlük bir nevi ölüm. Hayır, ölümden çok daha beter bir işkence, öldükten sonra yaşamak gibi bir şey. Bir hortlak gibi yaşamak, şekillerin silindiği, güzelliklerin kaybolduğu, cisimlerin katılaştığı bir dünyada yaşamak.Dünyanın dışında yaşamak.”( Jurnal 2.2.1963)

Ve biz görenlere, gördüğünü sananlara tokat gibi cevap veren sözleri her okuyuşumda ayrı bir buhran içine çeker beni...
“Görenin yalnızlıktan şikâyete hakkı yoktur: mevsimler, renkler, çiçekler, şehrin bütün kadınları, bütün çocuklar gören içindir, görmeyen bir insan bozuk bir ampul gibi, manasız, bıraktığınız yerde kalan bir paket; içinde eski hatıralar olduğu için arada bir karıştırılmaya layık... Çocukken oynadığımız bir taşbebek gibi, atmaya kıyamadığımız acayip bir külçe"
(Jurnal, 16.7.1955)

Jurnal I incelemesine geçmeden önce şu an öyle bir ruh hali içerisindeyim ki dünyanın bütün kitaplarını okumak istiyorum. Bu gören gözlerimin başka türlü hakkını verebileceğine inanmıyorum. Jurnal öylesine büyük bir eser öylesine büyük ki ne anlatmaya cümlelerim yeter ne kelimelerim onu anlatmak için bir araya gelebilir... Okumak için okumak değil her cümlesini her kelimesini her düşüncesini anlamak...

Jurnal yazmasının tek bir nedeni vardı Cemil Meriç’in... Nedenden de ziyade yaşama bahanesi çünkü kendi öyle söylüyor...
“Neden bu Jurnal'e devam ediyorum? Devam ediyorum, çünkü o benim kendimle diyaloğum, çevrem, dostum, sırdaşım. Tesellim aynı zamanda. Hafızam, yankım. Acılarımı da paylaşıyor. Jurnalim kişisel deneyimlerimin deposu, psikolojik güzergâhım, düşüncelerimin paslanmasına karşı bir önlem. Yaşama bahanem, neredeyse benden sonrakilere bırakacağım tek yararlı şey...

”Bir eser ancak hangi koşullarda, hangi bakış açısıyla ve kim tarafından yazıldığı bilinirse gerçek anlamına kavuşur.” Diyor...
Mahmut Ali Meriç...

Jurnal I..

Ben Cemil Meriç’i tanımadan önce kelime sözcüğünün tam anlamını kavramış biri değildim.
Basit bir sözdü benim için. Ama öyle değilmiş...
“İsterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın, isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda... Kelimeler buseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi uçsun sana..." (Jurnal, 1955).
Sönen gözlerimin...

Yaşamanın, sağ salim hayatta olmanın, düşüncelerinle, sözlerinle bir kalbi önce kendi kalbini sonra başka kalpleri dünyanın bütün kalplerini kazanmaya çalışmanın kıymeti ancak böylesine güzel bir kelimeler bir araya getirilerek anlatılabilirdi...
“Yaşamak insanın kendini tedavi etmesi ve her gün yenilemesi demektir. Kendini bulmak ve yeniden fethetmektir yaşamak.”

Duygular...
Bulutlara,çiçeklere,kuşlara benzetiyor duyguları Cemil Meriç. Hepsinin kalbimizde ayrı ayrı yerleri olduğunu bir anda çat kapı geldiğini ve kaybettiğimizde nasıl değişkenlik gösterdiğini ne de güzel anlatıyor...
“Bulutlara benzer duygular: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgâr sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz. Çiçeklere benzer duygular: gönüllerde yıldız yıldız açılır, meyve olur, ağaç olur; nesiller dinlenir gölgesinde: muzaffer alınlarda taç olur. Çiçeklere benzer duygular, kuytu bir bahçede açan çiçeklere. Gözyaşlarında kanatlanır yaprakları, kalbinin kanıyla şafaklaşır. Ağlayınca açar o çiçekler, gülünce solar. Kuşlara benzer duygular. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlıktırlar, kâh sesleri işitilmez. Başında güneşler tutuşmuyorsa selamlayıp geçerler seni. Kuşlar soğuk iklimi sevmez.”

Bu yaşadığımız çağın bir kalbi olduğunu söylüyor Cemil Meriç. Evet bir kalbi...
“Ama kalbi var bu çağın. Yalnız beyin, yalnız merasim, yalnız poz değil.”

Din, aşk, şiir...Bana göre tutunduğumuz dallar. Bizi hayata bağlayan gayelerimiz.Dünya ışığımız. Bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yaşam sebeblerimiz. Koptuğumuzda boşluğa düştüğümüz, yolumuzu şaşırdığımız,çaresizliğimiz...

“Din, aşk, şiir: boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı tanrıya inanabilseydiler. O zaman dünya cennet olurdu.”

Acılar, acılarımız...
Kendi kendimizi yediğimiz herkesten sakladığımız, dertlerimiz ,tasalarımız, kalbimiz...
Uzanacak bir el aradığımız, yaramıza merhem aradığımız acılarımız...

“Yalnızca paylaşılmayan acılar bizi yıkabilir.”

Hazır acılara değinmişken...Benim en acı duyduğum edep ve ahlaktan yoksun saçma sapan tv dizilerinden, programlarından kurtulan ve hiçbir şey ifade etmeyen insana hiçbir şey katmayan sırf yazmak için yazılmış kağıtlara yazık edilmiş kitaplardan uzak duranlar takdire en fazla layık olanlardır.Cemil Meriç’e davranış bakımından bütün samimiyetiyle en yakın olan kişilerdir...Kendisi de şöyle anlatıyor...

“Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferman olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar... Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.”

“İç ve dış dünyamıza ışık serpmeyen kitaptan bize ne? O aynada görmek istediğimiz kendimiziz. İmkân olarak, ümit olarak, korku olarak kendimiz.”

Bir davamız olması gerektiğini yoksa hayatımızın bir anlam ifade etmeyeceğini yine tokat gibi yüzümüze yüzümüze çarpıyor Cemil Meriç...

“Ya ölecek, ya kurtulacaksın. Sen ne ölmeye razısın, ne kurtulmaya çabalıyorsun.”

Çok okuma, çok araştırma, çok düşünme, fazla derine dalma kafayı yersin diye uyutulmamızdan da ve bir yere gelemeyişimizden de şöyle söz ediyor Cemil Meriç...

“Bizim ne nebatlara karşı sevgimiz, ne kitap düşkünlüğümüz var. Ama insanlığı ilgilendiren en büyük, en hayati dâvalar karşısında ondan çok daha sağır, ondan çok daha körüz. Tabular, tabular. Her adımda şuura dur emrini veren bir jandarma neferi. Her kapının arkasında elinde bıçak bekleyen dilsiz bir harem ağası. Düşünme! Düşüneni iftiranın ve sefaletin lağımında boğduktan sonra ellerimizi yıkayıp, "efendim, bizde filozof yetişmiyor" diye ah-u vahlar.”

Karanlıktayız. Bu karanlıktan ancak birbirimizi ötekileştirmekten vazgeçip birbirimize gönül bağı ile bağlanarak birbirimize köstek değil destek olarak taşın üstüne bir taş da ben eklemeliyim düşüncesine sahip olarak ancak ve ancak o zaman karanlığımızı aydınlatabiliriz...
“Sen kitabı cildine, insanı kürküne, postuna göre değerlendirecek kadar çocuksun.”
“İnsanın sabahtan akşama kadar haykırası geliyor: karanlıktasınız, hâlbuki odanız, hâlbuki odalar, hâlbuki dünya ışıkla dolu.”
“Dertlerini anlayabildim mi acaba? Arada uzun bir gürültü patırtı. Sesin duyulmuyor. Ama bu hepimizin derdi değil mi? Kopmak ve bağlanamamak.”

İncelememi bitirmeden önce bir kaç kelam daha söylemek istiyorum... İncelemem de yazım hatalarım olmuş ise şimdiden özür dilerim.

Yazarlarımızın çekmiş olduğu bütün sıkıntılar, vermiş oldukları hayat mücadelesi aslında hepsi bizler içindi...
Çünkü onlar bu kadar sıkıntıyı bizler de başkalarına benzemeyelim diye çektiler...


Son bir alıntı ile noktalıyorum... Okuduğunuz, dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Okumak dinlemektir...

Cemil Meriç...
“Mazim günahlarla dolu, hatalarla dolu. Ama yoluma ışık tutan olmadı. Olsa ne değişecekti bilmem. Ne var ki çocuklarıma karşı bilerek hiçbir kusur işlemedim. Hatalarım cehaletimden.... Gemisini kurtaran kaptandır. Hangi gemi, hangi kaptan? İnsanlar cam parçalarını gerçek hazineye tercih ediyorlar. Ve sonra Ödip kompleksi. Hayyam, efsane söylediler ve uykuya daldılar diyor. Benim efsanelerimi dinleyecek kimsem yok. Ve uyuyamıyorum da. Keşke ıstıraplarım sevdiklerimin işine yarasa.

Yazarın biyografisi

Adı:
Cemil Meriç
Tam adı:
Hüseyin Cemil Meriç
Unvan:
Türk Yazar, Şair, Tercüman, Sosyolog ve Düşünür
Doğum:
Reyhanlı, 12 Aralık 1916
Ölüm:
İstanbul, 13 Haziran 1987
Hüseyin Cemil Meriç (12 Aralık 1916, Reyhanlı - ö. 13 Haziran 1987, İstanbul), Türk yazar, şair ve düşünür.

Meriç’ten önce bir dönem, Şaman ve Yılmaz soyadlarını kullandı. Rumeli’den göçen bir ailenin çocuğudur. İlk ve ortaokulu Reyhanlı Rüştiyesinde(1928) tamamladı. Burada Arapça, Fransızca, Kur’an, tecvîd (Kur’an-ı Kerim’I uygun telâffuzla okuma), ahlâk okudu. Buradaki Türkçe öğretmeni yarım düzine şiir kitabı olan Ömer Halim Bey’di. Sonradan adı Fransız Lisesi (Lycéed’Antioche) olan Antakya Sultanisi’nde okudu, “benim üniversitem” diye andığı bu lisede Fransız ve yerli hocalardan özel dersler aldı. Ali İlmî Fânî’nın kılavuzluğunda Divan edebiyatının sihirli dünyasını burada keşfetti. Yine burada Bazantey’den Fransız edebiyatı tarihi okudu. 1936’da İstanbul’a giderek bir yıl Pertevniyal Lisesine devam etti. Buradaki öğretmenleri arasında Nurullah Ataç ve Reşat Ekrem Koçu da vardır. Bu arada Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi ile tanıştı. 1937’de kısa süre İskenderun’un bir köyünde öğretmenlik
yaptı, İskenderun Tercüme Bürosuna sınavla reis muavini oldu, bu işe beş ay devam etti. 1938’de Fransızlar tarafından Aktepe’ye nahiye müdürü tayin edildi, yirmi gün sonra işine son verildi. 1939’da iki ay hapis yattı, hakkında açılan dava beraatle sonuçlandı. 1940’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Felsefe Bölümünde bir süre okudu. Ancak üniversiteden çok kütüphanelere devam ettiği için bu bölümü bitiremedi. Birkaç yıl sonra aynı fakültenin Fransız Filolojisi Bölümünden mezun oldu (1944). Tayin edildiği Elazığ Lisesi öğretmenliğinden (1942-45) sonra hayatını kalemiyle kazanmaya başladı. 1946’da
sınavla İstanbul Üniversitesine Fransızca okutmanı olarak (1946-74) girdi. Bu arada bir yıl İstanbul Işık Lisesinde öğretmenlik (1952-53) yaptı. 1974’te emekliye ayrıldı.

Cemil Meriç, 1954’te görme yetisinin zayıflaması üzerine geçirdiği bir dizi ameliyat
sonucunda gözlerini kaybetti. Hayatının geri kalan kısmını bu şekilde geçirdi. Bundan sonraki dönemde okuma ve yazma konusunda yakın çevresinden yardım aldı. 1974 yılında emekliye ayrılınca tüm zamanını eserlerine ayırdı. 1942’de evlendiği Fevziye Menteşoğlu’ndan Mahmut Ali ve Ümit (Meriç Yazan) adlı iki çocuğu oldu. 1984’te geçirdiği beyin kanaması sonucu felç oldu, sıkıntılı ve uzun bir hastalık döneminden sonra vefat etti. Karacaahmet Mezarlığında toprağa verildi.

İlk manzumesini on bir yaşında iken yazdı. Yayımlanan ilk yazısı “Geç Kalmış Bir Muhasebe”, "Yenigün" (23.9.1933) gazetesindedir. Ciddi anlamda ilk yazısı “Honoré de Balzac”, "İnsan" dergisinde (1941) yayımlandı. Aruz ve hece ölçüsüyle şiirler de yazmış olan Cemil Meriç, çok iyi özümsediği Batı düşüncesi ile Türkiye'nin batılaşması konularını incelediği eserleriyle tanındı. Batılı fikir ve sanat adamlarının adeta resmî geçitte olduğu eserlerinde Türk aydınlarının “müstağrib”leşmesini büyük bir yetkinlikle eleştirir, önce kendi kültürlerini tanımalarını ister. Yazılarında düşünür, sosyolog yanı ağır basar. Özellikle kullandığı bazı kelimeler mülkiyetine geçmiş gibidir. Kendisine has coşkulu üslubu ve temiz Türkçesi ile kırk kadar gazete, dergi ve ansiklopedi de yüzlerce makale yayımladı. Yazı ve çevirileri başlıca; İnsan, Amaç, 19. Asır, Gün, Yeni İnsan, Hisar (Fildişi Kuleden başlığı ile 1980'e kadar sürekli), Hareket, Yirminci Asır, Yurt ve Dünya, Yücel, Dönem, Çağrı, Türk Edebiyatı, Doğuş Edebiyat, Kubbealtı Akademi, Pınar, Köprü, Gerçek, Millî Eğitim ve Kültür gibi dergiler ile Yeni Devir (1980), Orta Doğu gazetelerinde yer aldı. Düşünce ve yazı hayatının en verimli yıllarında (1954’ten itibaren) gözleri görmüyordu. Okumalarına kızı yazar Ümit Meriç ve öğrencileri yardımcı oldu. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi ve Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye’de maddeler yazdı. Umrandan
Uygarlığa adlı kitabıyla 1974 yılında ve Kırk Ambar adlı kitabıyla 1980 yılında Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü aldı. 1981 yılında Türkiye Yazarlar Birliğinin Üstün Hizmet Ödülünü Mehmet Kaplan ve Emin Bilgiç ile paylaştı. 1982’de Kayseri Sanatçılar Derneği'nden inceleme dalında ödül aldı. 1986 yılında Kültürden İrfana adlı eseriyle aynı kuruluşun fikir dalı ödülünü kazandı.

Yazar istatistikleri

  • 4.447 okur beğendi.
  • 15.070 okur okudu.
  • 847 okur okuyor.
  • 14.560 okur okuyacak.
  • 608 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları