Cemil Meriç, bize cahilsin! cahilsin! daha çok şey öğrenmen lazım sayın okuyucum diye sesleniyor satır aralarından, mezarların ötesinden de sesleniyor tüm insanlığa... ben ki her şeye rağmen (gözlerini kaybetmesine vs.) bu kadar’ım sen niye duruyorsun hala diye haykıran ama çok az insana sesini duyuran ve çok az insan tarafından anlaşılan bir yazar... harika bir fikir işçisi, kelime cambazı ustası belki de, tecessüs (bir şeyi ille de görme, anlama merakı) kelimesini bu kadar hak eden başka bir yazar daha var mıdır bilinmez... hayatın tüm engellerine karşı böylesi öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan biri daha gelmiş midir hayata... gözlerini kaybettikten sonra ideal bir mutluluk düşünemez, ama hayatı yine de sever; korkuları, endişeleri ve tüm zilletleriyle...
Bu kitabın büyük çoğunluğunu oluşturan yazılar, Lamia Hanım’a mektuplar... mektup demek az kalır; bir ilan-ı aşk, bir iç dökme, bir feryat, yaşam çığlıkları... bu mektupları okurken günümüz aşklarını çok sade ve yavan bulacaksınız benim gibi, böylesi güzel bir sevgi serenadını günümüzde görmek biraz mümkün değil... Lamia’yı kendinden ve her şeyden çok sever, 25 yıl hasretini çektiği gerçek aşk, 48 yıldır rüyasını gördüğü; o’dur, Tanrı diye ibadet ettiği; o’dur, eşi Fevziye Hanım’la uyurken bile düşündüğü kişi; o’dur.. kısacası tüm hayatı; o’dur...
Lamia Hanım’a yazılan mektupları okurken Cemil Meriç’in iç dünyasına adım atmış oluyoruz, kah üzülüyoruz; yaşadığı eziyet dolu hayatı için, kah kızıyoruz; eşi varken bir başka kadın olduğu ve o kadını Tanrı’laştırdığı için...
O’nun dünyası Cemilanya, gittikçe soğuyor insanlardan, kendisinden, bu bir nevi ölüm onun için... yıllarca sesini duyuramamanın acısını yaşar... yaşamak veya yaşamamak; yıllarca bu iki zıt arzunun pençesinde... yalnızlığı hep hissetmiş, herkesle