Allahın funny bi kulu

Sabitlenmiş gönderi
Bence mühim bir mesele.
Okuyun, Ama okumayı dünyanın tek geçerli akçesi zannetmeyin. Okuyun, Ama okuduğunuz için kendinizi özel hissetmeyin. Okuyun, Ama okumayan insanları cahil zannetmeyin. Okuyun, Hikaye değil, kitap okuyun. Okuduğunuz kitaplar dünyanıza ve ahiretinize ışık tutsun. Gece gündüz roman, hikaye okuyarak -sadece bunları okuyarak yani- kitap okuyorum zannetmeyin. Kitap okumanın edebiyatını yapmayın, kitap okuyun.
Reklam
Allahın funny bi kulu tekrar paylaştı.
Sen beni taş bil ama arada bir de taşlardan da su çıkaran Rabbi unutma!
YALAN DÜNYA ufacık bir çocuk var şu gönlümün içinde küçük masum akıllı tertemiz bir yüreği avucuna baktı mı hep hızır'ı görüyor daha yedi yaşında anlamış bir biçimde ince parmaklarıyla kaderini örüyor ah küçük masum çocuk aldırma sen dünyaya alçaktır düzenbazdır hilelidir süslüdür gönlünü kaptırırsan bu tuzaklı rüyaya bir yalanın peşinde bir ömür süründürür

Okur Takip Önerileri

Tümünü Gör
GİZLİ HAZİNE (hazineler bağırmaz sessizce duradurur yerini bilen bilir tâlipler soradurur yalancı münkirlerin kalpleri karadurur sâdık müminin yolu hep O'na varadurur)
GİZLİ HAZİNE şu garip dünyada bütün olup bitenlere rağmen bu kadar uzun süre ancak bir tanrı sessiz kalır
Reklam
DERVİŞ oysa sen bir kumrusun göğe armağan ötüşün merhametten susuşun sabır sevgi için yaşarsın gümrah çokrağan ger muhabbet yoğ ise yaşamak kahır
YOK HÜKMÜNDEDİR ne söyler insanın o büyük çaresizliğine astronomi matematik kimya yok hükmündedir en büyük acını düşün en büyük sevincini bak nasıl geçti gitti: ütopya: yok hükmündedir
Zindanın içinde esirlerin ibadet edecekleri bir kilise bulunmakla kalmaz, pazar ve bayram günleri gelen pederler Aşai Rabbani ayini yapar, günah çıkartır, onları teselli eder ve dini bilgiler verirler. Hatta 1765 yılında zindan içinde tam üç kilise vardır. İstanbul Papa Vekili Monsenyör Biagio Pauli rahiplerin burada yaptıkları faaliyetleri aynı yıl kaleme aldığı anlatısında dile geti- rir. Rahip burada iki ayin yapar; sabah erkenden işe gidenler için gece ayini, büyük zindanda kalanlar içinde sabah ayini. Geceyi zindanda esirlerin yakınmalarını dinleyerek geçirir, onları teselli eder. Aziz Antoine'a atfedilen bu kilisede günah çıkartma kabini bile mevcuttur, kendi sözleriyle "ayinlerin uygun bir biçimde icra edilmesi için her şeye sahiptir." Esirler hasta oldukları zaman da yine iş rahiplere düşer; onları tedavi ederler, ilaç sağlarlar, hatta vebaya yakalandıkları zaman bile onları yalnız bırakmazlar. Senede iki defa kadırgalara biner, -Noel'de ve Paskalya'da- kutsal ayini icra eder, esirlere sadaka, ilaç ve ihtiyaç duydukları şeyleri dağıtırlar.
Allahın funny bi kulu tekrar paylaştı.
Şeriat din demek, dinin ahkâmı demek. Dindar olan bir insan ona karşı olamaz. Bunu herkesin bilmesi lazım; Bir müslüman "Şeriate karşıyım" diyemez.
Esaret anılarındaki abartıların açıklanabilir bir özelliği vardı: Bunlar halkın merhamet duygularını uyandırmak, dindaşlarının zindanlardan kurtarılması için gerekli parayı vermelerini sağlamak için kaleme alınıyorlardı her şeyden önce...
Reklam
Dinini kaybetmek bir yana, insan esir düştüğünde benliğini kaybediyordu. Philip Gosse'un dediği gibi "Cezayir'in zindanlarında bir Hıristiyan'ın değeri bir soğan kadar bile etmiyordu." Bu insana verilen manevi değerin dramatik anlatımıydı. Ne de olsa bu esirlerin çil çil altın cinsinden değerleri hiç de azımsanacak gibi değildi. Bu altınlar kıyının karşı tarafındaki kurtarma tarikatlarınca toplanana kadar esirler hiç de değer kaybetmiyorlardı.
Türk korsanlardan birinin sık sık yıkanması esirlerin dikkatini çeker. Bütün bir ay boyunca yıkanmayı hiç ihmal etmez. Margrjet adlı bir kadın ise kocasını öldüren bu adamın ne kadar yıkanırsa yıkansın temiz olamayacağını söyler. Özellikle Türklerde görülen ve her zaman takdir gören temizlik konusundaki özenin bordada da devam ettiğine bir örnektir bu.
Korsanlar, bir çocuğun kafasını uçurur ve vücudunun yan kesimlerini boylu boyunca keserler... Peki, bunca şiddetin açıklaması ne olabilir? Hem de bu denli uzak topraklarda. Dönemin tanıklarının özellikle mühtedilere atfettikleri şiddet sevdasının da bir uzantısı mıdır bu? Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşın her şeyi mubah kıldığı gerekçesiyle uyguladığı şiddetin bir açıklaması vardır elbette. Her savaşta olduğu gibi savaşın gereğinden ziyade, bu Osmanlı'nın ilerlediği topraklarda uyguladığı korku siyasetinin bir parçasıdır. Moğolların artlarında bıraktıkları kafatası tepeleri gibi Osmanlı'nın da benzer görsel şiddet örneklerini "ibret-i âlem" babında ardında bırakması da bunu çağrıştırır. Korkunun ordudan önce fethedilecek bölgeye ulaşması pek çok kalenin vira yoluyla, yani anahtar teslimiyle ele geçirilmesi demektir. Bu da cephane, levazım ve daha pek çok savaş gerecinin boşa harcanmaması anlamına gelir. Ama burada, merkezden ve hatta periferiden dahi böylesine uzak bir toprakta, bu şiddet ne şekilde açıklanabilir? Anlatının içerdiği abartıyı da hesaba katmak gerekir elbette.
Resim