Semih profil resmi
Semih kapak resmi
“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

~Eskilerin Paul Muad’dibi~
1737 okur puanı
18 Eki 2017 tarihinde katıldı.
“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

~Eskilerin Paul Muad’dibi~
1737 okur puanı
18 Eki 2017 tarihinde katıldı.
  • %77 (213/280)
  • Benim çocuğum yok, televizyon seyretmem, Tanrı’ya inanmam... İnsanlar hayatlarının daha kolay olması için bu politikaları seçerler.
    Muriel Barbery
    Sayfa 157 - Kırmızı Kedi Yayınevi, 6. Baskı
  • Herkes kendi Everest’ine adım adım tırmanmalıdır, hem de öyle tırmanmalıdır ki her adım biraz sonsuzluk olmalıdır.
    Muriel Barbery
    Sayfa 108 - Kırmızı Kedi Yayınevi, 6. Baskı
  • Edebiyattan daha soylu bir vakit geçirme, daha oyalayıcıya bir eşlik, daha nefis trans var mıdır?
    Muriel Barbery
    Sayfa 108 - Kırmızı Kedi Yayınevi, 6. Baskı
  • Semih paylaştı.
    https://www.kitapkoala.com daha önce böyle bir kitap sitesi duymuş muydunuz?
    Ve sokak hayvanlarına bazı şartlar altında yardım ettiğini?
    https://blog.kitapkoala.com/...m-basvuru-kosullari/
    - YouTube kanalı -
    https://www.youtube.com/...kdtnIk5eA1I_g1HK8sAg

    " Şimdi kitap almanız gerekmiyor sadece paylaşarak da destek olabilirsiniz. Unutmayın kötü olan ticaret değil, kötü olan ticaretin kimin çıkarlarına hizmet ettiğidir. Kısacası aynı ‘ticaret’ birçok hayvanın acısının dinmesini de sağlayabilir. Aşağıda sistem hakkında daha detaylı bilgileri bulabilirsiniz.

    Hepinizi kitap okumaya davet ediyoruz. "
  • “Yapmayı bilenler yapıyorlar, yapmayı bilmeyenler öğretiyorlar, öğretmeyi bilmeyenler öğretmenlere öğretiyorlar ve öğretmenlere öğretmeyi bilmeyenler politika yapıyorlar.”
    Muriel Barbery
    Sayfa 45 - Kırmızı Kedi Yayınevi, 6. Basım
  • Ölmek, nazikçe bir geçiş olmalı, dinginliğe doğru pamuklar üzerinde bir kayış.
    Muriel Barbery
    Sayfa 17 - Kırmızı Kedi Yayınevi, 6. Basım
  • Üstelik bence insan gerçekten farkındalığa sahipse başarı acı verir, vasat zekalar ise her zaman bir şeyler umar.
    Muriel Barbery
    Sayfa 16 - Kırmızı Kedi Yayınevi, 6. Basım
  • Semih paylaştı.
    336 syf.
    Çok başarılı distopik bir eser. Distopik bir eserden beklenecek ilk durum, bu distopik 'evren' hakkında okuyucuya hissi iyi gecirebilmektir. Okuyucu, bu evrenin boguculugunu, kötümserligini damarlarında hissedebilmeli adeta. Bu sayede empati kurabilmeli yazarla ve bu evrenin içinde hissedebilmeli. Yazar, bunu oldukça başarılı şekilde yapmış.

    Kitap hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, ABD'de bir tür radikal dinci bir yeraltı örgütü, önce başkana suikast duzenlemisler; sonra oluşan panik ve kaos ortamından faydalanarak önce sıkı olağanüstü önlemler almışlar ve anayasayi da değiştirerek yer üstüne tamamen çıkmislar. Bu terör olaylarından dolayi başta Müslüman örgütler suclanmis, halk bu nedenle bu radikal dincilerin oyununu anlayamamislar. Yaratılan korkudan dolayi insanlar birbirini ihbar etmeye başlamışlar ve uyandiklarinda her şey için çok geç olmuş.

    Dünyada üreme ile ilgili bazı problemler meydana gelmişe benziyor; bunu kendi mendebur amaçlarına alet eden radikal dinci örgüt de kadınların damızlık hayvan gibi kullanıldığı, sevgiden, aşktan arındırılmış bir düzen kurup, bu kadınları üreme amaçlı kullanmaya başlamışla; bu sayede nüfusu artırmaya calismislar.



    ********** SPOİLER************



    Öyküyü ağzından dinlediğimiz karakterin ismini kitap boyunca öğrenemiyoruz. Bunun sebebi de zaten bu distopik ortamda kadınların adının, önceki yaşamının, hislerinin yani dogurganliklari dışında hiçbir şeylerinin önemli olmadığı hissini okuyucuya verebilmek. Kitaptan şu alıntı bu konuda çok açıklayıcı olur:

    "Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu: kutsal tekneler, gezgin kadehler."

    Kahramanimizin odasında, kendisinden evvel kalan 'damızlık kızın' yazdığı "Nolite te bastardes carborundorum." yazısı çok dikkat çekici bir durumu anlatıyor. Kahramanımız bu yazının kendisine bir mesaj olduğu inancına uzun zaman sarılıyor. Kendisini bununla motive ediyor. Kahramanimizin kelimeleriyle: "Kısıtlı olanaklar altında, yaşama arzusu kendini garip nesnelere bağlıyor." Bir nesne, duvara kazinmis bir söz...

    Her despotik yönetimin vazgeçilmez unsuru olan medyanın kontrolü ve insanların bu sayede beyinlerinin kodlanmasini şu satirlardan anlayabiliyoruz:

    "Sadece zaferleri gösteriyorlar bize, yenilgileri asla. Kim kötü haber ister ki?"

    "İnanmayı arzuladığımız şeyleri anlatıyor bize. Çok inandırıcı."

    Kitabın 'Gece' başlıklı bölümleri kahramanimizin bu oldukça kötü şartlarda kafayı yememek için kendi kendisine öyküler anlattığı önemli kısımlar. Öyküler derken geçmişine ait olaylar, anılar: Sevgilisi Luke ve kızını içeren ve keza bir arkadaşıyla ilgili. Bu sayede geçmişi hatirlayarak ruhen ve zihnen de 'damızlık kiz' olmamaya çalışıyor. Onun satirlariyla "Anlatıyorum, öyleyse varsın."

    Kitabın sonu çok hoşuma gitti. Kahramanimizi almaya araç geldiğinde Nick'in ona endişe etmemesi, kendisini kurtarmaya çalıştıklarını söylemesine rağmen yaşadığı tereddüt, git geller ve nihayetinde kitap boyunca damarlarinizda hissettiğiniz çaresizlik ve kaniksamislik hali özgürlüğe giderken bile yakamizi bırakmıyor. Tabiki özgürlük mu yoksa başka bir tutsaklik mi; orası muamma zaten. Çünkü ucu açık bırakılıyor.

    Her distopik eser insanlığa bir uyaridir. Tabiki abartılı gelecektir anlatilanlar ancak unutmayalim ki bu yazilanlar içinde bulunduğumuz zamandan birisinin kaleminden çıkıyor. Onun hissettiği, duyduğu endisenin katlanarak dışa vurumu... Özgürlüğün, eşitliğin, insan olabilmenin kıymetini bilelim.

    https://youtu.be/OaUvdf2PRY8

    Keyifli okumalar
  • Semih paylaştı.
    Merhaba sevgili okurlar.

    1. Artık bir okur gönderisinde veya yorumunda sizden bahsettiğinde buna dair bir bildirim alacaksınız.
    2. Okurları, kitapları ve yazarları etiketlemek için mobil uygulamamızda artık kısayollarımız var. (Resim: https://is.gd/9DXjuL) Ayrıca okurları @kullnıcı-adı şeklinde de direkt etiketleyebilirsiniz.
    3. Kitapları profilinize ekleme kutucuğuna "Alıntı Yap, Alıntılarım ve İleti Paylaş" kısayollarını ekledik. (Resim: https://is.gd/QHCOyn)
    4. Akışınızda takip ettiğiniz kitap ve yazarların etiketlendiği gönderiler de gösteriliyor artık. Örneğin takip ettiğiniz bir kitaptan bahsedilen bir ileti artık akışınıza düşecek.

    Güncelleme için Google Play ve App Store üzerinden uygulamanın son güncellemesini indirmeniz gerekmektedir.

    İyi okumalar dileriz,
    1000Kitap ekibi
  • Semih paylaştı.
    112 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Öncelikle kitabın akılla değil de kalple okunması gerektiğini düşünüyorum.Çünkü yazılanları anlamaya akıl yetmiyor.
    Hikaye 1983 yılında geçiyor; 35 yıl önce.Hala Firdevs gibi kadınların olduğu bir toplumda yaşadığımız göz önünde bulundurulursa durum vahim.
    Kadın olmak!Böyle bir tabir var değil mi?Oysa ki o da nefes alan bir varlık.Ama üstüne yapıştırılan etiketler kadını ayrıştırıyor.
    Kadın, doğduğu andan itibaren belli kalıplarla büyütülüyor.Küçük yaşlarda eline bir kaşık verilip yemek yapması öğretiliyor.Evde temizlik yapılırken toz bezi, oyuncak bebek verilirmişçesine, eline tutuşturuluyor.Daha ileriki yaşlarda ise giydiği kıyafete ambargo konuluyor.”Aman, dikkat çekme” telkinleriyle büyümeye devam ediyor.Programlanmış bir hayatı yaşamaya zorlanıyor.Ataerkil toplumda ise bu şekilde yetiştirilen kadın bulunmaz bir nimet.Çünkü sorgulamayı bilmiyor.Çok daha farklı yetiştirilen erkek kendi fikri dışında bir hayatı yaşayan kadına hükmetme hakkını görüyor.Toplumsal baskılar sonucu gelişen bir kısır döngü.Kadına şiddet, taciz, cinsel saldırı bu döngünün sonucu bence.
    İstisnalar kaideyi bozmuyor ne yazık ki.Okuduğumuz ya da duyduğumuz olaylar sonucunda bu tür davranış kalıplarının süre geldiğini farketmek üzücü.Bu düşünce tarzıyla oluşan davranışlar kimi yerlerde alenen yapılırken kimi yerlerde ise gizliden gizliye yapılıyor.En kötüsü de kadın kuralların dışına çıktığında ise suçlu olarak ilan edilip hayat zindan ediliyor.
    Ah Firdevs beni nelere getirdin!
    Kimdir bu Firdevs?Mısırda yaşayan çocuk olamayan, genç olamayan hatta insan olarak bile görülmeyen bir kadındır.

    Sıfır Noktasındaki Kadın ise,görevi nedeniyle Kanatır Cezaevindeki mahkumlarla görüşmeye giden Neval Es Saadavi’nin,adam öldürme suçundan dolayı idama mahkum olan bu kadının hayat hikayesini kaleme aldığı bir kitaptır.

    Neval es Saadavi, kitabının önsözünde Firdevsle karşılaştığı anı ve hissettiklerini okurlara şu cümleyle anlatıyor:
    “Sanki gözleri gözlerime değdiğinde ölmüştüm.Öldüren bıçak gibi insanın içine işleyen,araştıran gözlerdi bunlar;bakışları durgun ikircimsizdi.”
    Yazarın bu cümleleri, acılarla dolu bir hayatın ön izlemesi olduğunu düşündürdü bana ve kitabı okudukça Firdevs’in o bıçak gibi keskin gözlere sahip olma nedenlerini de anladım.Sonun başlangıcıydı El saddiye anlattıkları.Bu başlangıcın özetini ise kendimce anlatmak istiyorum.

    Kız çocuklarına itibar edilmeyen Mısırlı bir ailenin çocuğu olarak doğuyor Firdevs.Annesi ve babası tarafından köle gibi çalıştırılıyor.Aslında zeki bir kız ve kızların yok sayıldığı bir ülkede bu bir anlam ifade etmiyor.Üniversitede okuyan amcası sayesinde ortaokul diplomasına sahip oluyor ve hayaller gün yüzüne çıkmaya başlıyor.

    “Avukat,doktor,mühendis ya da hakim olacağımı düşünürdüm” diyerek ifade ediyor bu hayallerini.
    Fakat küçük yaşlarda amcasının vücuduna dokunuşlarıyla hayat sopasını göstermeye başlıyor.Annesi ve babası öldükten sonra ise amcasının yanına gidiyor.Hayata dair iyimserliği devam ediyor; ama amcasının evinde de fazlalık olarak görülüyor.Yengesi tarafından kendinden yaşça büyük bir insanla evlendiriliyor.”O da farklı bir müslümandı”diyor Firdevs kocası için.Dayak,şiddet,sefalet…Bir azaptan başka bir azaba.

    Tüm bunlara daha fazla dayanamıyor ve evden kaçıyor.Fakat her karşılaştığı insan Firdevs’de derin yaralar açıyor.Bıçak gibi gözlere sahip bir kadın doğuyor böylece.

    Aşık oluyor.İlk defa kendini değerli ve sevilen hissediyor.Neval es Saadavi’ye hislerini anlatırken şu cümleleri kullanıyor:
    “Aşka her şeyimi vermiştim; yeteneklerimi, çabamı, duygularımı, en derin duygularımı.Bir azize gibi, bedelini hiç hesaplamadan, elimde avucumda ne varsa hepsini vermiştim.”

    Ama hayat ona bir kere daha kötü yüzünü gösteriyor ve sevdiği adam terkediyor onu.

    Aradan yıllar geçiyor ve Firdevs hayat karşısında yenilgileri tek tek tadarak güçlü ve cesur bir kadına dönüşüyor.Ruhunun fahişe olmasına izin vermiyor ve Neval es Saddavi’ye şöyle diyor:

    “Gerçek benliğimi korumak için erkeklere dış kabuğumu sunardım.Yüreğimle ruhumu korur;bedenimi edilgen,hareketsiz rolunü oynamaya bırakırdım.Edilgen olarak direnmeyi, hiçbir şey vermeksizin kendimi tümüyle korumayı, kendi dünyama çekilerek yaşamayı öğrenmiştim.Diğer bir deyişle erkeklere bedenime, ölü bir bedene sahip olabileceklerini; ama tepki göstermemi, heyecanlanmamı, haz ya da acı duymamı beklememelerini söylerdim.”

    Kitabın vurucu iki paragrafı var ve Firdevs’in yaşadıklarının sebebini çok iyi anlatıyor.

    “Ben fahişe değilim; ama çocukluğumdan beri babam, amcam, kocam hepsi bana bir fahişe olarak büyümeyi öğrettiler.”

    “Annem suçlu değildi.Suçlu olmak için erkek olmak gerekir.”

    Aslında dayatılmış bir hayatı yaşayan, bu hayata savaş açmış ama yine bir erkek yüzünden hayatı sonlandırılan bir kadın var karşımızda.Kendini anlatırken kelimeleri öyle güzel bir üslupla kullanmış ki onunla sayfaların arasında yaşamamak imkansız.Firdevs eziyet edilen bütün kadınların kitap sayfalarına taşınmış hali.

    Son olarak, ben de bir duvar yazısı paylaşmak istiyorum.

    “ Bütün hükümetler erkektir.”
  • 231 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Aziz Nesin'in ölüm cezasına karşı bir başkaldırı niteliğinde olan Surname isimli bu eseri, ülkemizde halen ölüm cezasının uygulandığı 1973-1975 yıllarında arasında yazılmış. Bu kitap öyle bir kitaptır ki, hem geçmiş tarihimiz açısından hem de günümüz açısından birçok konuda bize yol gösterici niteliktedir, evrenseldir.

    Ölüm cezalarına karşı duruşunuz nasıldır bilemiyorum; ama benim de Aziz Nesin gibi ölüm cezalarına karşı olduğumu bilmenizi isterim. Bu minvalde size spoilerlar eşliğinde kitabı anlatmaya çalışırken kendi düşüncelerimi de yer yer belirterek ölüm cezasının(idamın) olumsuz yanlarını göstermeye çalışacağım.

    Öncelikle kitabımızın isminden başlayalım. Surname nedir? Osmanlı Devleti döneminde, evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi "sevinçli olaylar" dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve birkaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, büyük gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir. Birçok ünlü yazarın ve şairin Surname'si vardır.

    Oysaki Aziz Nesin'in Surname'sinin konusu büyük bir eğlence veya sünnet düğünü değil, bir ölüm cezasının infazıdır. Ölüm cezası verilerek infazı gerçekleştirilecek kişi ise Berber Hayri'dir. Berber Hayri'nin suçu oldukça ağır bir suçtur. O, altı yaşındaki bir erkek çocuğunun ırzına geçtikten sonra çocuğu boğarak cesedini toprağa gömmüştür. Bu noktada dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var, Aziz Nesin oldukça ağır bir suçu önümüze koyarak kendisi adına kolaycılığa kaçmamış ve hemen hemen herkesin ölüm cezası ile infazını isteyebileceği bir kişiyi önümüze koyarak zorlu bir yoldan ölüm cezasına karşı olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Aziz Nesin'i bu cesur tutumundan dolayı takdir etmemek elde değil. Peki Aziz Nesin altı yaşındaki bir erkek çocuğunun ırzına geçtikten sonra çocuğu boğarak cesedini toprağa gömen Berber Hayri'yi mi savunuyor ya da birazdan Berber Hayri'yi ben mi savunacağım? Asla. Aziz Nesin de ben de Berber Hayri'nin bir suçlu olduğunu ve cezalandırılması gerektiğini kabul ediyoruz. Bizim karşı olduğumuz konu ise, bir suçlu olan Berber Hayri'nin canını alma yetkisinin bir devletin eline verilmemesi noktasında toplanıyor.

    Öncelikle suçun ve cezanın ne olduğunu ifade ederek başlamak istiyorum. Çünkü bizim bilgi eksiklerimiz hep temelde yer alan eksiklikler. Hepimizin bazı konularda fikri var; ama maalesef bilgisi yok. Üniversitedeki bir hocamız, "Bilgi olmadan, fikir olmaz." derdi. Bir konuda fikir beyan edeceksek, o konuda yeterince bilgili olmamız gerekir. Devam edelim.

    Suç, yasalara aykırı fiil olarak tanımlanır. Peki yasayı kim yapar? Devlet yapar. Peki devleti kim ortaya çıkarmıştır? İnsan çıkarmıştır. Anlaşılan o ki, her şeyin temelinde "insan" vardır. Biraz daha derine inerek suç kavramının ortaya çıkmasındaki amaç ne olabilir diye düşünelim. Bence bu sorunun cevabı, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamayı sağlamaktır... Peki bunu kim sağlayacaktır? Bizi insan onuruna yakışır şekilde yaşatması için yetki verdiğimiz devlet sağlayacaktır. İnsan devlet için değil, devlet insan için vardır, unutmayın... Tanımlar yaparak devam edelim.

    Suç kavramı, içerisinde "haksızlık" kavramını da barındıran bir kavramdır. Haksızlık ise, hukuk düzeninin kişiler arasındaki dengenin bozulması anlamına gelir. Bu durumda yasalarla düzeni sağlamak görevini üstlenen devlet, bir takım yaptırımlarla bozulan dengeyi yeniden tesis etmelidir. Yaptırım dediğimiz şey ise, devletin verdiği "ceza"dır. Cezanın meşruluk zeminini ise, kusur oluşturmaktadır. Yani kusurlu bir şekilde yasalara aykırı gelerek haksızlık yapan birisi devlet tarafından cezalandırılmalıdır.

    Ceza yaptırımının ise bir takım özellikleri vardır. Bunlardan birisi, ceza yaptırımının insan haysiyetiyle bağdaşır nitelikte olması gereğidir. İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan, kişiye acı ve ızdırap çektirmeyi amaçlayan ceza uygulaması yapılamaz. Tarihte, suç işleyen kişiye ceza olarak onu toplum nazarında küçük düşürmeye, rezil etmeye yönelik uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Yine, ceza olarak, kişinin dayanılamayacak surette acı ve ızdırap çekmesini sağlayacak uygulamalara da başvurulmuştur. Bunlara örnek olarak ise, suçlu kişinin yakılması, taşlanması veya linç edilmesi gösterilebilir... Ölüm cezasının, geniş meydanlarda, darağacına asılmak suretiyle uygulanmasının insan onuruyla bağdaşır hiçbir yanının olmadığını sanırım ifade etmeye gerek yok.

    İşte tam bu noktada en önemli kısma gelirsek, cezanın tüm amacı ve işlevi, suç işleyen kişiyi ıslah ederek yeniden topluma kazandırmak, yeniden toplum açısından zararsız ve güvenilir bir kişi haline getirmektir. Bizim insanlar olarak devlete verdiğimiz yetki budur.

    Kitaba dönecek olursak, Berber Hayri işlediği suçtan dolayı hapse girer ve pek tabii burada birçok ilginç olayla karşılaşır. Bu kısımlarda Aziz Nesin klasik tarzını yansıtarak birçok olayı önümüze sunar ve yer yer gülümsetirken düşündürür. Ayrıntılı olarak değinmeyeceğim; ancak Berber Hayri hapis hayatının bir döneminde siyasi hükümlülerin olduğu koğuşa girdikten sonra hayata ve kendisine bakış açısı neredeyse 180 derece değişir. Siyasi hükümlülerin arasındaki Ragıp Usta isimli hükümlü ise, müthiş bir adamdır ve kitabın en saygıdeğer kişisidir.

    Ragıp Usta'nın düşünceleri Berber Hayri'yi çok etkiler ve devletin hapis ederek, tutuklayarak veya idam ederek elde edemediği ve bu yollarla asla elde edemeyeceği "suçlunun ıslahı"nı, Ragıp Usta Berber Hayri ile konuşarak ve onu hayata karşı bilgilendirerek elde eder. Ragıp Usta ile tanışan Berber Hayri artık eski Berber Hayri değildir. O artık değişmiş ve ıslah olmuş bir suçludur.

    Ragıp Usta'ya göre, gerçek suçlu, suçu ve suçluyu yaratan nedenlerdir. Yani doğa ve toplumdur. Doğa ve toplum ise sürekli değişmektedir. Hele insan, bu değişkenlerin en değişken olanıdır. İnsan, insana yaptığı yanlışı bir daha yapmamaya çalışandır. Yanlışından dönen insan, gerçek insandır. Altın pas tutmaz, platin pas tutmaz; ama pisliğe düşünce kirlenir. Tek paslanıp kirlenmeyen insanın özüdür. O öz ki, en kötü sanılan insanın bile içinin bir yerinde gizlidir. Biz insanlar, hepimiz, her hücremizden görünmez milyarlarca iplikle topluma bağlıyız. Bizi o iplerin yönettiğini bilmediğimizden, özgürüz ve bağımsızız sanırız kendimizi. Bir insan bağımsız olsaydı, hiç suç işler miydi?

    İşte Berber Hayri, Ragıp Usta'nın bu düşüncelerinden çok etkilenir ve artık değişir. Darağacına çıkmadan önce şu sözleri söyler:

    "Ben de değiştim, değişiyorum da... Dört yıl önce çok ağır suç işlemiştim. Ama dört yılda o denli çok değiştim ki, başka bir Hayri oldum, başka insan oldum. O suçu işleyen insan ben değilim artık. Siz, suçlu diye bambaşka bir insanı, bambaşka bir Hayri'yi asıyorsunuz, tam bambaşka bir insan olduğum zaman..."

    Görüleceği üzere, Berber Hayri ne canavar ne de kahramandır. O sadece bir insandır ve koşullarının kurbanıdır.

    Esasen Berber Hayri değişmiştir, ıslah olmuştur; ancak devletin verdiği ölüm cezası da bu esnada kesinleşmiştir. Artık geri dönüş yoktur... Benim gibi ölüm cezasına karşı gelenlerin en sağlam argümanlarından birisi de ölüm cezasının suçlunun ıslah olmasının engellenmesi, dolayısıyla iyileşme hakkının elinden alınmasıdır. Surname isimli bu kitabın ana argümanı da kişinin iyileşme hakkının elinden alınmaması gerektiğidir. Kitabın kapağındaki darağacında filizlenen dal da tesadüfen filizlenmemiştir ve oldukça manidardır.

    Surname, işlediği konu itibarıyla ve işleyiş biçimiyle tam bir şaheser. Edebiyatımızda bu konuyu bu denli cesurca işleyen başka bir kitaba veya yazara daha rastlamadım. Dünya Edebiyatı'nda ise Victor Hugo gibi örnekler mevcut...

    Ülkemizde en son 1984 yılında ölüm cezasının infaz edildiği, bu kitabın ise 1973-1975 yılları arasında yazıldığı göz önüne alındığında, bir hukukçu olarak Aziz Nesin'in önünde saygı ile eğilmeyi kendime bir görev olarak görüyorum. Son olarak kitabı bana tavsiye eden ve bir şaheserle tanışmamı sağlayan değerli Tuco Herrera'ya da sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Tuco Herrera bana bu kitabı okutmasaydı ve üzerimde baskı kurmasaydı ben bu kitabı okumayacak ve okuduğunuz bu incelemeyi yazmayacaktım arkadaşlar. Gördüğünüz üzere, özgür olduğumuzu zannetsek de bazı koşullar altında özgürce karar veremiyoruz.

    Ne yani şimdi beni idam etmeniz mi gerekiyor?
  • 231 syf.
    ·3 günde·Beğendi·İnceledi·10/10
  • Semih paylaştı.
    149 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    ZAMAN AKIP GİDERKEN

    Yazarı Tatar Çölü kitabıyla tanıyıp tabiri caizse mest olmuştum. Zaman kavramını ve zamanın yan unsurlarını muhteşem bir şekilde işleyen bir kitaptı. Bu kitap ise yine benzer şekilde ilerliyor ve daha önce yazılmış, Tatar Çölü için adeta bir taslak ve ayak sesleri olmuş, haber vermiş.

    Tatar Çölü'nde mesleği askerlik olan bir adamın yıllara yayılan mücadelesi ve bekleyişi söz konusuydu. Bu kitapta ise bir orman bekçisinin hayatı benzer şekilde ve kısmen daha kısa bir zamana yayılma meselesiyle birlikte ön plana çıkıyor.

    Barnabo, kahramanımız. İtalyan yazarın, doğal olarak İtalya kırsalındaki sıradan bir insan tekinin birkaç senesini anlattığı bir uzun öykü-novella diyebiliriz, her ne kadar roman olarak geçse de bende bıraktığı izlenim bu oldu.

    Orman bekçisi olarak görev alır Barnabo, diğer birkaç bekçi arkadaşıyla beraber. Ormanda, taşrada bir genç olarak ne hisseder nasıl geçer zaman? Bunlara değiniyor yazar ve Buzzati üslubu söz konusu olunca bana göre yine çok güzel bir eser ortaya çıkıyor.

    “Dün gibi geliyor,ama duvardaki leke yavaş yavaş oluşmuş. Zaman işte böyle gelip geçiyor.”

    Monotonlukla dolu bir iştir ormandaki görevi, dağlardadır ve dağlarla arkadaştır en çok Barnabo. Doğayla iç içedir, herkes gibi değildir, hassastır ince ruhludur farklıdır. Bir cephaneliği koruma görevi de onun ve arkadaşlarının üzerindedir.Bir gün saldırıya uğrar cephanelik ve Barnabo o sırada nöbetçi arkadaşlarıyla beraber olması gerekirken başka bir yerde oyalanmıştır ve biraz geç de olsa saldırı anına yetişmiştir ama silahların patlamasıyla bir köşeye çekilir saklanır ve ortaya çıkmaz. Onu da kimse görmez fakat sonradan olaylar yatışıp arkadaşlarının yanına geldiğinde ona fena halde ters davranırlar niye bizi yalnız bıraktın diyerek. Gelip de oralarda saklandığını söyleyemez iyice rezil olmamak ve utanmamak için. Fakat içten içe kendi bildiği utanç kendisine yüktür. Bu gerçek kendisinde sır olarak kalsa da yine de işine son verilir yerinde olması gerekirken olmadığı için. İşte bu başka yerde olduğunda, dağlarda daha doğrusu oyalandığı sırada onu alıkoyan yaralı bir kargadır. Bu yaralı kargayı da ceketin cebinde getirmiştir ve işine son verilip başka bir şehre doğru giderken karganın da ondan ayrılmayıp peşinden geldiğini görür. Arkadaş olurlar kargayla. Böylece gelecek 4 yılını geçireceği kuzeninin çiftlik evine gider çalışmak için. Karga öyle bir yer tutar ki hayatında ve kitapta öyle bir motif haline gelir ki okurken anlaşılır bu ancak.

    Bir de bekçiler arasında yakın arkadaşı olan Berton vardır, 4 senelik ayrılık ardından yeniden Berton onu geri dönmesi için çağırır ve Barnabo döner. Artık cephanelik kapanmış, işlerin şekli değişmiştir. Fakat Barnabo için biraz daha farklı bir bekçilik görevi vardır, aradan geçen yıllar iş arkadaşlarının öfkesini soğutmuştur ama çok sıcak ilişkileri de kalmamıştır. Gerçi Barnabo her zaman “yalnız” bir adamdı..

    Kitapta anlatılan ufak tefek yaralanmaları da hayattaki yaralarla bağ kurarak anlatması da ayrı bir tat katmış. Mesela şöyle,

    "Barnabo şimdi de o geçen zamanı ona hatırlatan,yüksek tepelerden bir şeyleri içinde taşıyan her ne olursa olsun telaşlı ve kör bir ümitle arıyor. Baş parmağındaki yaraya bile sevgi duyuyor, zirvedeki kayalar yaralamıştı onu. Çoktan kapanmış ve kurumuş yaraya bakıyor. Bu iz hemen yok olursa çok yazık olacak. Bu yüzden yaranın iki kenarını açıyor, deriyi çekip kopartıyor ve birkaç damla kan çıkmasını sağlıyor. Yarayı yeniden açmakla geçmişe döndüğü,zamanı geri çevirdiği,hala geçmişte olduğu izlenimini yaşıyor.”

    Bir yerde de arkadaşı Berton’un yarasını sorar,

    “Barnabo ayağa kalkıyor,ne diyeceğini bilemiyor,elini uzatarak ‘yaran nasıl oldu?’ diye soruyor. Sessizlik; bulutlar güneşin önüne geçiyor.”
    Buradaki anlatım çok ilgimi çekti. Arkadaşına yarasının durumunu soruyor ama cevap alamıyor, sessizlik oluyor ve bulutun güneşi kapaması gibi adeta arkadaşı da ağzını kapıyor..

    Yine zaman hep zaman,

    “Geçen zamanı duyduğunu sandığı o gecelerden birisi.”
    “Rüzgarın sesi onlara kadar ulaşıyor. Yıllardan beri hep o saatte hep bu alışılageldik ses oluyor.Bütün orman bekçileri artık bu sesi tanıyor ve kimi zaman bir insan çığlığını andırsa da artık hiç birisi bu sese aldırış etmiyor.”
    “Belki de farkına bile varmadan Barnabo zamanın ilerleyişinde geriye sürüklenmişti.Bazı akşamlar yaşadığı o iç sıkıntısı geri dönmüştü.”
    “Barnabo kırlara,yeşil ovalara sığınmıştı ve belki de hayatını bezgin bir nafile bekleyiş içerisinde tüketmesi gerekecekti.”
    “Geldiği günden bu yana çıkınını açmamıştı. Barnabo çıkınını özellikle böyle olduğu gibi bırakmak istemişti ki, yeniden bulduğunda aradan zaman geçmemiş hayaline kapılsın. Ancak şimdi çıkını eline alınca,üzerinde biriken onca tozu görüp,kumaşının sertleştiğini hissedince,aradan geçen yılların açtığı boşluğun farkına vardı.”
    “Başka birisi olmuş gibi hissediyor,o gün nasıl o kadar alçakça davrandığını bile anlayamıyor.”
    “Zaman geçmek bilmiyor gibi görünüyor ama aslında rüzgar gibi uçup gidiyor.”
    “Ormana girmeden önce dönüp eve tekrar baktı, evin önündeki bank,duvara dayanmış bir merdiven ve gündelik hayatta kullanılan her şey bekleyişe dalmış duruyor.”

    Biraz uzattım ama buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Başta Tatar Çölü olmak üzere yazarı okumakta fayda olduğunu düşünüyorum ve okumaya devam etmek istiyorum. Herkese iyi okumalar.
  • Semih paylaştı.
    272 syf.
    Bir ada hikâyesi serisinin son kitabı ile yaklaşık 8 aydır bulunduğum karınca adasına veda etmenin üzüntüsü içerisindeyim. Size adayı ve içindeki insanları anlatacağım. Seriyi okumamış olanlar için uyarı:
    ~~ inceleme de spoiler mevcuttur~~

    Seriyi bilmeyen arkadaşlar için kitapları sırasıyla yazıyorum.
    1- Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
    2- Karıncanın Su İçtiği
    3- Tanyeri Horozları
    4- Çıplak Deniz Çıplak Ada
    Adaya gider gitmez insanların evlerinden, yurtlarından zorla gönderilmesine şahit oldum.
    Bütün yaşanmışlıklarını küçük bir bavula sığdırıp, geride doldurulamaz bir boşluk bırakıp gidiyorlar.
    Yıllardır yaşadığın topraklarda gün geliyor bir yabancı olup başka yerlere gönderiliyorsun. Gittiğin yerde de öteki olmaktan başka seçeneğin yok. Ne büyük acı.

    Peki kimdir bu öteki dediğimiz?
    Bizden farklı bir inanca, farklı bir kültüre sahip olduğu için mi öteki oldu?
    Ah yazık o insanlara, yazık ki bunca yıl birlikte yaşadığı insanların gidişine hiç ses çıkarmadı. Aksine eşyalarına iki kuruşa sahip olmak için yapmadıkları şey kalmadı.
    Bir savaşın geride bıraktıkları bundan daha acı olamaz.

    Kafkasya Cephesi'ndeki savaştan kurtulan ve buraya yerleşmek için gelen Poyraz Musa ile tanıştık önce. Kendisini anlatmaya çekindi, gerçek adını gizledi. Öldürülmekten korktuğu için bu adaya yerleşmek istediğini ve adının Abbas olduğunu çok sonraları öğrendim. Açıkçası bana anlatmadığı için ona biraz kırıldım.
    Savaşın geride nasıl yıkıntılar bıraktığını anlattı. İnsanların mübadele ile burdan gönderildiğini, soğuk hava şartları yüzünden binlerce askerin donarak öldüğünü, yaşanan onca katliamı ve daha binlercesi... Kalbim bu kadar acıya daha fazla dayanamadı ve kalkıp kaldığım yere gittim.

    Sabah adaya yeni birinin daha geldiğini Poyraz'ın sesinden anlamıştım. Gelen Lena anaydı.
    Lena ana mübadele ile gönderilmek istenen insanlardan biriydi. O ne olursa olsun yaşadığı yeri terk etmeyip bir şekilde geri geldi. Gelir gelmez de adayı bir sevinç bir neşe sardı. Yaptığı tarhana çorbasının kokusu tüm adaya yayıldı.
    Lena ana gibi aynı hayatların yoğurduğu bir başka insan daha vardı Vasili. O, hükümete ve yasalara rağmen bulunduğu adayı terk etmedi. Önceleri adaya yerleştiği için Poyraz Musa'yı öldürmek isteyen ama içinde bir yerlerde sonsuz insan sevgisinin baskın çıkması sonucu Poyraz Musa ile dost oldular.

    Adayı dolaşmaya başlıyorum. Denizin sesi yüreğime öyle bir huzur veriyor ki burda takılıp kalıyorum. Kuşların tepemde ütüşleri, her yerde açan rengarenk çiçekler, güneşin bana gülümsemesi...

    Önceleri boş olan ada her geçen gün yeni insanlarla dolmaya başladı. Bunlara ayak uydurmam çok zor olmadı çünkü hepsi de yüreğinde güzellik taşıyan insanlardı. Her birinin ayrı ayrı hikâyesi vardı, acı ve sürgünlerle ürülü. Kimisi açlıktan son anda kurtulmuş, kimisi sevdiği ile gelip buraya sığınmış, kimisi de savaştan kaçıp gelmiş. En sevdiğim kişi dengbêj Uso idi. Onun söylediği hikâyeler beni alıp çocukluğuma götürürdü.
    Her gece dinlediğim dengbejlerin o büyülü dünyasına yeniden girmiş gibi hissederdim.

    Adaya gelen insan sayısı artınca haliyle ihtiyaçlar ve istekler de artıyordu. Muazzam bir iş bölümü vardı. Her yeni gelen bildiği işi tutuyordu. Kimse yaptığı işten şikayet etmiyordu.
    Adada sevmediğim tek kişi kavzade Remzi idi. Herkesin hayatına müdahale ediyordu. Onunla bir türlü anlaşamadık.

    Zehra ile çok iyi anlaşıyorduk. Dost gibi olmuştuk Poyraz'ı ne kadar sevdiğinden bahsederdi. Onun öldürülmesinden çok korkuyordu. Babası Musa Kazım'ın kardeşi Nesibe'yi de alarak burdan götüreceğini, böyle olursa Poyraz Musa'yı bir daha göremeyeceğini söylüyordu.
    Ama unuttuğu bir şey vardı ki Babası Kadri Kaptan'ın annesi Melek Hatun'a sevdalanmıştı ve adadan kolay kolay gitmeyecekti.


    Geçen bunca zamanda Lena ananın beklediği iki oğlu geldi. Poyraz Musa'yı öldürmek isteyen şeyh öldü. Musa Kazım ve Melek Hatunun mutluluğuna şahit oldum. Onlarla birlikte Poyraz Musa ve Zehra; Nesibe ile Ali hüseyin de muradlarına erdiler. Farklı yerlerden gelip birbirlerine tutunan bu insanların mutluluğunu çok görmemek gerekir. Üzüldüğüm anlarda oldu tabi ki en çok da balıkçıların reisi Hıristo'nun Yunanistan'a gönderilmesine çok ağladım. Karşı çıkamadığım için kendine günlerce kızdım.

    Yaşar Kemal hayal ettiği bir dünyayı bu küçük adadaki insanlar üzerinden göstermeye çalışmış.
    Kurduğu cümleler, betimlemeleri sizi alıp o adadan biri yapıyor tıpkı benim gibi.
    Bak bu anlatılan hepimizin hikâyesi sen yeter ki onları anlamaya çalış diyor.

    Adada kaldığım süre boyunca o kadar çok güzellik gördüm ki. Kendi yaşantıma döndüğüm bu günlerde Ordaki insanların güzelliğini arıyorum. Denizin maviliğini, doğanın güzelliğini, bir de Lena ananın tarhana çorbasını.

    Bu arada tanışmadık.
    Kim miyim ben?
    Yaşanan bunca acıya ses çıkartmak için birkaç satırla anlaşılmak istenen biriyim. Savaşlar olmasın, bir insana sadece insan olduğu için değer verelim diyen; kimlikleri farklı, dinleri, dilleri farklı diye insanları belli kalıplara sokmak istemeyen ve bunu her seferinde dile getiren biriyim. Çünkü Yaşar Kemal okumak bunu gerektirir.

    Güzellikle kalmanız dileğiyle:)
“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

~Eskilerin Paul Muad’dibi~
1737 okur puanı
18 Eki 2017 tarihinde katıldı.
2019
3/70
5%
3 kitap
503 sayfa
3 inceleme
13 alıntı
5 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 1773. sırada.

Şu anda okuduğu kitap

  • Kirpinin Zarafeti

Okuduğu kitaplar 273 kitap

  • Surname
  • Kadınlar Ülkesi
  • Bir Kuzey Macerası
  • Haremden Taşanlar
  • Kanuni
  • Hürrem Sultan
  • Bu Ölümsüz
  • Frankenstein
  • İşte İnsan
  • Siddhartha

Okuyacağı kitaplar 15 kitap

  • Kaos'un Kutsal Kitabı
  • Sis
  • Şibumi
  • Daha
  • Bibliyomani
  • Evrim Kuramı ve Mekanizmaları
  • Damızlık Kızın Öyküsü
  • Konstantiniyye Oteli
  • Kozmos - Evrenin ve Yaşamın Sırları
  • Dünyanın Doğum Günü

Kütüphanesindekiler 238 kitap

  • Surname
  • Kadınlar Ülkesi
  • Bir Kuzey Macerası
  • Haremden Taşanlar
  • Kanuni
  • Hürrem Sultan
  • Bu Ölümsüz
  • Monte Cristo Kontu
  • Aziz Bey Hadisesi
  • Frankenstein

Beğendiği kitaplar 26 kitap

  • Surname
  • Monte Cristo Kontu
  • Yeni Hayat
  • Dünyalar Savaşı
  • Tatar Çölü
  • Satranç
  • Bozkırkurdu
  • Yaşamın Ucuna Yolculuk
  • Biz
  • Dune

Beğendiği yazarlar 2 kitap

  • Thomas Bernhard
  • Sabahattin Ali