Benim Adım Kırmızı

8,1/10  (533 Oy) · 
1.991 okunma  · 
451 beğeni  · 
10.499 gösterim
Orhan Pamuk'un "En renkli ve iyimser romanım" dediği Benim Adım Kırmızı, yazarın dünyada şimdiye dek en çok satan romanı oldu; Fransa ve İtalya'da yılın kitabı seçildi, dünyada bir romana verilen en prestijli ödüllerin başında gelen Uluslararası IMPAC Dublin ödülünü kazandı. Eski resim sanatımız, Doğu ve Batı'nın dünyayı görme biçimleri, aşk ve ölüm hakkında unutulmaz bir tarihi roman olan bu çağdaş klasiği, ilk yayımlanışından 15 yıl sonra, yazarın sonsözü ve kapsamlı bir sanat-tarih kronolojisiyle birlikte sunuyoruz.

Benim Adım Kırmızı, hem Orhan Pamuk'un en çok dile çevrilen ve en çok hayranlık duyulan eseri hem de modern edebiyat tarihimizin dünyada en çok okunan kitabı.

Orhan Pamuk'un "en renkli ve en iyimser romanım" dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul'da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı'nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre'ye âşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul'da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikâyelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.

"Türk romancısı Orhan Pamuk, Avrupa'ya roman nasıl yazılır, gösteriyor."
-Frankfurter Allgemeine-
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Temmuz 2013
  • Sayfa Sayısı:
    552
  • ISBN:
    9789750825927
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları
  • Kitabın Türü:
mithrandir21 | Uğur 
01 Şub 14:36 · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 10/10 puan

Öncelikle Orhan Pamuk’a bu kitabı yazma cesaretinden dolayı hayranlığım daha da arttı ve sevilmemesinin, kendisine karşı oluşturulan önyargının ve karalama kampanyasının başlamasının en büyük sebeplerinden birinin kitap içindeki bazı kısımlar olduğunu belirtmek isterim. Neler var mesela bu kısımların içinde: Kur’an’a uymayan hadislere yaptığı göndermeler, 4 hak mezhep diye kendilerini tahtta oturtmuş ve kendilerine biz hak mezhebiz diyen mezheplerin aslında kendi aralarında olan tutarsızlıklarını, uyuşmazlıklarını kurgu içinde başarılı cümleler içinde göstermesi ve bunları da Kur’an’dan ayetler ile çürütmesi takdire şayan gerçekten. Bir köpeğe bile Müslümanlar ve Kur’an arasındaki bağı, ilişkiyi aslında olan uzaklığı çok güzel örneklendirmiş ve tabii ki de bu örneklerini ayetler ile kuvvetlendirmiş. Maalesef ülkemizdeki belli bir kesim Müslüman olmasına rağmen, uydurmalara, dogmalara, hurafelere inandığı için karşısına ayetler ile ispatlar sunulunca rahatsız olurlar; ama uydurmalara vs. inandıkları için de başka bir uydurmadan yola çıkılarak bir roman yazarının da, Salman Rushdie ‘nün Şeytan Ayetleri isimli kitabı için ölümünü hak görürler hatta ülkemizde de çevirisini yapmak isteyen büyük bir kişiyi de Sivas’ta otelde “Allah’ım bu senin ateşin” diyerek yakmayı kendilerine hak görürler, keşke bu düşüncelerden kurtulabilsek de yazarlar da belki o zaman düşüncelere dokundurma gereği duymazlar.

Benim Adım Kırmızı, 1591 yılının kış aylarında, zamanın İstanbul sokaklarında, bir kahvehanesinde, bir evinde hatta sarayın hazine odasında geçen 9 günlük bir hikâye. Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı kitabını en iyimser kitabı olarak tanımlıyor ama acaba sonradan en iyimser kitabı Kafamda Bir Tuhaflık olmuş mudur onu da ayrı merak ediyorum, Benim Adım Kırmızı da denildiği kadar içinde fazlası ile iyimserlikler bulunduran bir kitap, ki ülkemiz ve dünya için de böyle olacak ki Orhan Pamuk’un en çok dile çevrilen kitabı, en çok hayranlık duyulan kitabı ve edebiyatımızın en güzel modern edebiyat örneklerinden biridir şüphesiz. Kitap içinde çok güzel edebi cümleler barındırıyor hatta Orhan Pamuk bu cümlelerinde köpeği, ağacı, parayı, kırmızı rengini hatta Şeytanı da konuşturarak (şeytan bölümündeki tespitler çok iyiydi) kurguyu bizlere sunuyor ama bu güzel cümlelerin içinde de üreme organlarının argodaki isimlerinin hiç beklenmedik anlarda yazılmasına gerek var mıydı diye de düşünmeden edemiyorum; bir taraftan bu kısımları karakterlere yakıştırırken bir taraftan da romana yakıştıramadım. Kitabın bir başka güzel yönü de bu derece edebi boyutu yüksek kısımları heyecanlı bir şekilde okutabilmesi çünkü kitaba bir nevi polisiye roman da diyebiliriz, aslında kitabı okurken katili de arıyoruz ve katili ararken aslında gizliden gizliye de Orhan Pamuk bizimle dalga geçiyor, alttan ve çaktırmadan bak katil bu derken sonra “yok hayır bu kişi kesinlikle katil olamaz” dedirtiyor, acaba Orhan Pamuk günümüzde geçen saf bir polisiye roman yazsa nasıl olurdu?

Roman konusu gereği içinde bolca resim ve nakkaş sanatına yer veriyor ve bu nakkaşların da farklı farklı düşüncelerini bizlere okutuyor. Osmanlı nakkaşlarının, bir kısmının kendilerine Acem Diyarı’ndan geçen belli başlı resim sanatından uzaklaşmalarını, minyatür sanatına duyulan ilginin yavaş yavaş azalması ile beraber Rönesans resim anlayışına ve Frenk ressamlarına özenen nakkaşların, kimi nakkaşlara göre de Frenk ressamlarını taklit etmelerini anlatıyor. İşte bu bölümlerde Acem resim sanatının artık geride kaldığının belirtilmesi ve Frenk resim sanatına duyulan ilginin başlaması ve artmasını konu etmesi ve konu etme şekli de kimi eleştirmenler tarafından Orhan Pamuk’a oryantalist tanımlaması yaptırmıştır hatta bu kitabın bizlere değil de batı için yazıldığı fikrini ileri sürüp batıda da kazandığı ödülleri göstererek görüşlerini ispatlama gereği duymuşlardır ama minyatür sanatının gerçekte de bitip Rönesans dönemi resimlerinin artık topraklarımızda yaygınlaşmasından da belli olacağı üzere bu ifadelerin aslında Orhan Pamuk’a sadece birer hakaret olduğu açıkça kendini belli etmektedir. Orhan Pamuk bunları anlatırken de zamane nakkaşlarının sorunlarına değinip kurgu içinde düşüncelerini ve kararlarını bizlere okutuyor, nedir mesela zamanın nakkaşlarının en büyük sorunları: resim sanatının en büyük günahlardan biri olarak görülmesi, nakkaşların yaptığı eserlerde bireysel tarzlarının olamaması ve bununla beraber Frenk ressamlarında yükselişte olan bireyselliğine ve tarzlarını resimde belirtebilmeleri denilebilir. Mesela dikkat edersek eğer resim sanatına az çok ilgi duyanlar özellikle eski ressamların eserlerine baktığında kimin eseri olduğunu tahmin edip bilebiliyorlar, benim en rahatlıkla tanıyabildiğim ressam içindeki karamsar havadan dolayı Hieronymus Bosch’tur ama tarihimizdeki minyatür sanatı maalesef böyle değildir, ders kitaplarımızdan tutun da birçok yerde müzelerde vs. minyatür eser görmüşüzdür ama hepsi sanki bir tek fırçadan çıkmış gibidir, çizenin herhangi bir bireyselliğini bırakma, tarzını belirtebilme özelliği minyatür sanatında yokmuş maalesef ve aslında düşününce de bu durum sanatçı için gerçekten de acı bir durumdur, kitapta da karakterimizin ağzından okuduğum “Üslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamamıza yol açan bir hatadır yalnızca” cümle ile bu acıyı daha da kuvvetli hissedebildim.

Kara Kitap’ta uzun cümle örnekleri ile gördüğümüz Orhan Pamuk bu kitabında özellikle iki cümlede bu özelliğini daha da arttırmış ve 186. sayfada başlayan bir cümleyi 364 kelime ile 188. sayfada sonlandırırken, 291. sayfada başlayan bir cümleyi ise 199 kelimede aynı sayfada sonlandırmış. Kitabın bir de radyo tiyatrosu olarak uyarlaması mevcutmuş ve hala bulamadım maalesef.

Kitabın son cümlesi ise ayrı bir güzeldi, sırf son cümlesi için bile okunması gereken bir kitap.

Orhan Pamuk'u daha yakından tanımak için:
https://www.youtube.com/watch?v=AHNm0ptOMnA