Belki üst üste denk geldiğinden midir bilmiyorum, mükemmel olan kitapları hep otobüs-tren yolculuklarında bitirdim bu sene.
Bir kitap düşünün; edebiyat, tarih, coğrafya, aşk, Doğu kültürü,hepsi akıcı bir dille iç içe geçmiş olsun.
Bir kitap düşünün ki içinde dört tane daha kitap barındırsın.Afrikalı Leo tam olarak böyle bir kitap.
Sayfaları çevirdikçe yalnızca bir adamın yaşamını değil, bir çağın ruhunu da geziniyorsun. Granada’dan Fas’a, Kahire’den Mısır’a ve Roma’ya uzanan bu yolculukta, her durakta insanın hem iç hem dış dünyası yeniden kuruluyor. Maalouf, tarihî ayrıntıları kuru bir bilgi gibi değil, ruhu olan hikâyelere dönüştürerek anlatıyor.
Bir an geliyor, ticaretle uğraşan bir seyyahı izliyorsun; bir an sonra aşkın, kimliğin, aidiyetin gölgesinde kendi iç yolculuğuna çıkıyorsun. Kitabı okurken yaşanılan coğrafyalarda kadına yüklenen anlamlara kızsam da o gerçekliğin içinde yaşadığımızın farkında olmak beni ayrıca üzdü.
Yolculuk bittiğinde, kitabın kapağını kapatırken sadece bir hikâyeyi değil, bir ömrü geride bırakmış gibi hissediyorsun. Ve o an anlıyorsun: Bazı kitaplar durağan hâlde okunmaz; yolculuk ister, gürültü ister, cam kenarı ister. Çünkü onların içinde hem dünya vardır hem insanın kendi haritası.
Semerkant’ı okumayı iple çekiyorum.