1000Kitap Logosu
Kemal Tahir

Kemal Tahir

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.5
7,4bin Kişi
24bin
Okunma
2.347
Beğeni
52,2bin
Gösterim
Tam adı
İsmail Kemalettin Demir
Unvan
Türk Romancı
Doğum
İstanbul, 13 Mart 1910
Ölüm
İstanbul, 21 Nisan 1973
Yaşamı
13 Mart 1910'da İstanbul'da dünyaya geldi. Gerçek adı İsmail Kemalettin Demir'dir. Babası, II. Abdülhamit'in yaverlerinden Yüzbaşı Tahir Bey; annesi, Osmanlı sarayında Abdülhamit'in kızı Naile Sultan'ın hizmetinde bulunan Nuriye Hanım'dır (Saraydaki adı "Hubser" idi). Ailenin en büyük çocuğu idi. Babasının görevleri nedeniyle ilk öğrenimini imparatorluğun değişik yerlerinde sürdürdü. Ailenin 1923'te İstanbul'a yerleşmesinden sonra eğitimine Galatasaray Lisesi'nde devam etti. Annesinin 1926 yılında veremden ölümü ve babasının ikinci bir evlilik yapması üzerine öğrenimini 10. sınıfta iken bıraktı; önce İstanbul'da avukat kâtipliği, sonra Zonguldak'taki kömür işletmelerinde ambar memurluğu yaptı. Sol düşünceyi benimsemesi 1932'de İstanbul'a döndü, Vakit, Haber, Son Posta gazetelerinde röportaj yazarı, çevirmen, düzeltmen olarak çalıştı. 1933'de Kenan Şahabettin, İdris Ahmet, Ziya İlhan, Yakup Kadri, Nuri Tahir, Ertuğrul Şevket, Fakih Özden ve Arif Nihat Asya gibi yazar ve şairlerle "Geçit" adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. Geçit Dergisi kadrosundan Ertuğrul Şevket (Avaroğlu), Babıali'de tanıştığı Kerim Sadi Türkiye Komünist Partisi üyesi olan komşusu "Sarı" Mustafa Börklüce ve onun aracılığı ile tanıştığı şair Nazım Hikmet gibi sosyalist aydınlarla arkadaşlığı sonucu sosyalist fikirleri benimsedi. 1934-1936 arasında Yedigün ve Karikatür dergilerinde sekreterlik yaptı. Varlık ve Ses dergilerinde takma adlarla şiirler yayımladı, Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan'da yazı işleri müdürlüğü yaptı. İlk kitapları İlk kitabı, 1936'da yayımladığı "Namık Kemal için Diyorlar ki" adlı kitapçık oldu. Kitapçık, Namık Kemal hakkında yaptığı yedi soruluk ankete çeşitli şair ve yazarlar tarafından verilen yanıtlardan oluşmaktaydı. Falih Rıfkı Atay, Vâlâ Nureddin, Hüseyin Cahit Yalçın, Peyami Safa, Ercüment Ekrem Talu, Sadettin Nüzhet Ergun, Kerim Sadi Cerrahoğlu, Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet, Hüseyin Avni Şanda ve Suat Derviş'in yanıtlarını ve Kemal Tahir'in onlar hakkındaki saptamalarını içeren kitapçık, edebiyat dünyasında geniş yankı buldu. 1937'de ikinci kitabı olan "Bir Çalgıcının Seyahati" adlı romanı yayınlandı. İstanbul'un tanınmış gazeteciler arasına giren Kemal Tahir, 1937'de İzmir'de öğretmenlik yapan Fatma İrfan Akersin ile ilk evliliğini yaptı; bu evlilik Kemal Tahir'in 1938'de hapse girmesi nedeniyle devam etmedi ve 1940 yılında boşanma ile sonlandı. Donanma Davası Kemal Tahir, bahriyede görevli kardeşi Nuri Tahir, Nâzım Hikmet, Hamdi Alev, Emine Alev, Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Mehmet Ali Kantan, Seyfi Tekbilek ve Hüseyin Durugün'le beraber "askeri isyana tahrik ve teşvik" suçlaması ile 13 Haziran 1938'de tutuklandı. Suçlanmasının nedeni astsubay olan kardeşi Nuri Tahir'e Sabahattin Ali'nin bir kitabını vermek idi. "Donanma Davası" veya "Bahriye Olayı" diye adlandırılan bu dava nedeniyle Donanma Komutanlığı Mahkemesi'nde yargılandı, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevi yılları Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya cezaevlerinde 12 yıl hapis yattı. Hapishanedeki yıllarını okuyarak ve "sarı defterine" yazarak geçirdi. Takma isimle mizah öyküleri ve polisiye romanlar kaleme alan yazar, 1954 yılına kadar "Kemal Tahir" adını eserlerinde kullanamadı "Göl İnsanları"'na alacağı iki öyküsünü hapisteyken Cemalettin "Mahir" takma adıyla Tan'da yayımladı. Hapishane yıllarında Fatma İrfan Hanım'a yazdığı mektuplar "Kemal Tahir'den Fatma İrfan'a Mektuplar" adıyla; Nazım Hikmet'in kendisine yazdığı mektuplar "Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar" adıyla basıldı. Cezaevinden çıktıktan sonraki yaşamı Yazar, 1950'de çıkan aftan yararlanıp serbest kaldı. Cezaevinden çıkar çıkmaz ikinci eşi Semiha Sıdıka Hanım ile evlendi. Çiftin evliliği Kemal Tahir'in 1973'teki vefatına kadar sürdü; çocukları olmadı 1950'li yıllarda Körduman, Bedri Eser, Samim Aşkın, F. M. İkinci, Nurettin Demir, Ali Gıcırlı gibi takma isimle kitaplar yayımlamayı sürdüren Kemal Tahir'in Amerikalı yazar Mickey Spillane'den çevirdiği "Mayk Hammer" dizisi büyük ilgi gördü. Orijinal kitapların tamamını çevirdikten sonra "Mayk Hammer'in Yeni Maceraları"'nı yazmaya devam etti; böylece Kemal Tahir'in kaleminden dört yeni Mayk Hammer romanı ortaya çıktı. 6-7 Eylül olayları sırasında bir kez daha tutuklandı, Harbiye Cezaevi'nde 6 ay yattı. 14 ay kadar Aziz Nesin ile birlikte kurdukları Düşün Yayınevi'ni yönetti. Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz ile senaryo çalışmaları yaptı. Kemal Tahir'in ilk önemli eseri olan 4 bölümlük Göl İnsanları uzun öyküsü Tan gazetesinde tefrika olarak yayınlandı, eser 1955'te kitap olarak basıldı. Bu eserde yıllar sonra ilk defa kendi adını kullandı. Romancılık dönemi Göl İnsanları'nı yayımladığı 1955 yılında bir köy romanı olan Sağırdere romanı da yayımlandı. Sağırdere (1955) ve onun devamı olan Körduman'da (1957) Çankırı'nın Yamören köyünden Mustafa'nın serüvenini merkez alarak köylünün sorunlarını, etik değerlerini, köyün ekonomik yapısını, tarih içindeki bağlarından koparmadan sergiledi. Mütareke dönemi İstanbul'unu konu alan Esir Şehrin İnsanları'ndan (1956) sonra yayımlanmış olan Körduman'ı; eşkıyalık olgusuna eğildiği Rahmet Yolları Kesti (1957), Çorum bölgesi insanlarını anlatan roman üçlemesinin ilk iki kitabı Yediçınar Yaylası (1958) ve Köyün Kamburu (1959) izledi (Üçlemenin son kitabı, 1970'de yayınlanan Büyük Mal adlı romandır ). 1960'tan sonra tüm dikkatini Osmanlı tarihi ve toplum yapısına yönelterek, devlet, Doğu-Batı çatışması, Batılılaşma ve mülkiyet gibi sorunları derinden kavramaya uğraştı; araştırmaları sonucu resmi tarih söyleminin karşısında, Osmanlı Devleti'nin kültürel ve siyasi mirasını sahiplenen bir romancı haline geldi. Kemal Tahir'in kendisiyle, Osmanlı Devleti, Cumhuriyet ve Batılılaşma ile hesaplaşmasının sonucu olarak 1965 yılında Yorgun Savaşçı adlı romanı ortaya çıktı. Resmi tarih söylemine aykırı görüşler içeren bu eser, tarihi çarpıtmakla eleştirildi. 1980 yılında romanın TRT tarafından filme çekilmesi ile yeniden gündeme gelen eleştiriler, 1983'te filmin başbakan Bülent Ulusu'nun emri ile yakılmasına yol açtı. 1965 yılının Nisan ayında Cumhuriyet Gazetesi'nde tefrika edilen Bozkırdaki Çekirdek romanı, Kemal Tahir'in çok tartışılan eserlerinden birisi oldu. Bu eserde Köy Enstitülerinin tepeden inmeci bir yaklaşımla kuruluşunu eleştirerek iktidarla ters düştü. 1967'de en önemli eserlerinden birisi olan Devlet Ana yayımlandı. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu ele aldığı bu romanda "kerim devlet" kavramını ortaya attı. Batılılaşmayı eleştirdi. Yerli bir sosyalizm oluşturmaya çalışarak Marksistlerin tepkisini çekti. 1968'de Yorgun Savaşçı ile Yunus Nadi Armağanı'nı, Devlet Ana ile Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü kazandı. Kemal Tahir, 1968'de aldığı davet üzerine SSCB'ye gitti. 1970'de akciğer ameliyatı geçiren Tahir, 21 Nisan 1973'te geçirdiği bir kalp krizi sonucu İstanbul'da yaşamını yitirdi. Cenazesi, Sahrayıcedit Mezarlığı'na defnedildi. Ölümünden sonra Yazarın "Namuscular", "Karılar Koğuşu", "Esir Şehrin İnsanları", "Dam Ağası", "Bir Mülkiyet Kalesi" romanları ölümünden sonra yayımlandı. Kemal Tahir kitaplarının yayının devam etmesi için ölümünden sonra eşi tarafından "Kemal Tahir Vakfı" kurulmuş; Kadıköy'deki hayatının son yıllarını geçirdiği ev, ziyarete açılmıştır. Yazarın kitapları Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler tarafından sinemaya aktarılmıştır. Düşünceleri Düşüncelerindeki çıkış noktası Marksizm ile Türkiye gerçeği arasındaki bağlantı sorunuydu. Siyasi eylemlere de katılmış bir yazar olarak, Türkiye'de kendi algıladığı siyasal, sosyal, kültürel yapı ile Marksizmin sunduğu çözüm arasında bir çelişki görüyordu. Türk toplum yaşamına uymadığına inandığı batılılaşmaya ilişkin yargısı da Marksizmi yetersiz bulmasına bağlıydı. Çünkü Marksizm, "Türkiye'de 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin siyasal ve kültürel uygulamalarını bir ticaret burjuvazisi devriminin sonucu" olarak değerlendiriyordu. Kemal Tahir ise böyle bir sınıfın varlığından kuşkuluydu. Böylece hem Marksizmin, hem de batılılaşmanın ürünü olan cumhuriyet dönemi resmi tarih görüşünün aşılması düşüncelerinin temel noktası oldu. Marx ve Engels'in doğu toplumlarıyla ilgili görüşlerini araştırdı. Cumhuriyet dönemi resmi ideolojilerinin dışında kalan Ömer Lütfi Barkan, Mustafa Akdağ, Halil İnalcık, Niyazi Berkes, Şerif Mardin gibi bilim adamlarının eserlerinden vardığı sonuca göre, Osmanlı-Türk toplumu, Marksizmin toplumların sosyo-ekonomik süreçte birbirini izleyen zorunlu aşamalar olarak gördüğü ilkel topluluk / kölecilik / feodalite / kapitalizm sürecinde yer almaz. Kendi kültürel ve sosyal yapısından kaynaklanan çok daha özel bir gelişme süreci, dinamikleri ile yapısal farklılıkları vardır. Bu nedenle batılılaşma, gerekli altyapısı olmayan bir topluma, soyut ve biçimsel bir üstyapı getirme çabasından başka bir şey değildir. Köklü bir ekonomik ve toplumsal devrim yapılmadan başlatılan tepeden inme uygulamalar taklitçiliktir. Bu ana fikir çerçevesinde eserlerinde Osmanlı toplumunun kölecilik ve feodalizmden çok farklı ve insancıl bir temel üzerine kurulduğunu anlatmayı amaçladı. Romanlarında da "Türk insanı ve Türkiye özeli" olgusunu ortaya çıkarmaya çalışmadı. Roman tamamen içinden çıktığı toplumun yapılanmasına bağımlıdır. Romanı diyalektik bir tür olarak anlamak ve insan muhayyilesine katkısını kavramak, romanın dünyayı belirlemek için sarfettiği çabaların biçimsel gerçekçilik tekniklerinin kullanımına bağlı olduğunu da anlamaktır. Don Kişot' un şövalye romanlarının kahramanlarına benzeme teşebbüsünün gülünçlüğü sadece model imkânsızlığı ışığı altında kavranabilir. Tam bu noktada Kemal Tahir'in önemi belirir. Zira Türk romanında bu meselenin taşını kaldıran ilk romancıdır. Romanları, Osmanlı Devleti'nin XIV. yüzyılda kuruluşundan XX. yüzyıla kadar Türk toplumunda bir Osmanlı sürekliliği arayışıdır. Toplumsal gerçekçi çizgide sürdürdüğü yazarlık yaşamında eserlerinde yalın bir dil kullandı. Bilhassa Orta Anadolu Türkçesini dilinin odak noktasına koydu. Diyaloglarla zenginleştirdi, karizmatik karakterler yarattı. Roman Esir Şehrin İnsanları (1956) -1 Esir Şehrin Mahpusu (1962) -2 Yol Ayrımı (1971)-3 Yediçınar Yaylası (1958) -1 Köyün kamburu (1959) -2 Büyük Mal (1970) -3 Hür Şehrin İnsanları (1974) Sağırdere (1955) - 1 Körduman (1957) -2 Rahmet Yolları Kesti (1957) Kelleci Memet (1962) Yorgun Savaşçı (1965) Bozkırdaki Çekirdek (1967) Devlet Ana (1967) Kurt Kanunu (1969) Namusçular (1974) Karılar Koğuşu (1974) Damağası (1977) Hikaye Göl İnsanları (1955) Senaryo Haremde Dört Kadın (1965, Halit Refiğ ile birlikte) Mektup Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar (Nazım Hikmet'le yazışmaları)
Esir Şehrin İnsanları
OKUYACAKLARIMA EKLE
Devlet Ana
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kurt Kanunu
OKUYACAKLARIMA EKLE
Esir Şehrin Mahpusu
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yol Ayrımı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yorgun Savaşçı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Bozkırdaki Çekirdek
OKUYACAKLARIMA EKLE
Karılar Koğuşu
OKUYACAKLARIMA EKLE
Derini Yüzeceğim
OKUYACAKLARIMA EKLE
Rahmet Yolları Kesti
OKUYACAKLARIMA EKLE
Köyün Kamburu
OKUYACAKLARIMA EKLE
Sağırdere
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yediçınar Yaylası
OKUYACAKLARIMA EKLE
Hür Şehrin İnsanları
OKUYACAKLARIMA EKLE
Göl İnsanları
OKUYACAKLARIMA EKLE
312 syf.
Kurt Kanunu
Bir itiraf ile başlıyorum...Geçenlerde üşenmedim, takip ettiğim okur arkadaşlarımın hepsinin profilinden tek tek, hangi Kemal Tahir kitaplarını okumuş olduklarına bakıverdim ki bu benim için çok önemli bir detay... Ve ne yazık ki yarısından fazlasının henüz yazarla tanışıklığı bile olmadığını farkettim, kahroldum... (okunup da işaretlenmemiş olma ihtimali ise zihnimde capcanlı bir umut...) Beni tanıyan herkes, Kemal Tahir sevdamı ve bu sevdamın boyutlarını az çok bilir. Üstadın çevirileri ve notları da dahil olmak üzere tüm külliyatını çift dikiş tamamlamış bir okuru olarak, bu platformda, her eseri hakkında iki çift kelam ettiğim bir incelemem bulunsun, sevgili okur arkadaşlarım az da olsa fikir sahibi olsun ve elleri Tahir kitaplarına varsın istedim. Kurt Kanunu, içeriğinde Atatürk düşmanlığı barındırdığı gerekçesiyle, Kemal Tahir'in, dönemin -kendini bilmez- sol aydın tayfası tarafından dışlandığı ve hatta dolaylı yoldan (bence direkt) ölümüne sebebiyet veren çok önemli bir eseri. Şöyle ki, tarihler 73'ü gösterdiğinde, İsmail Cem, Ali Sirmen, Afşin Germen, Tuncer Arıklı ve Mete Tunçay'ın da aralarında bulunduğu bir grup ile Mehmet Barlas'ın evinde akşam yemeği yer Kemal Tahir. Konu döner dolaşır Kurt Kanunu'na gelir ve tüm konukların aksini savunmalarına rağmen Tunçay, Tahir'i tarihi çarpıtmak ve pornografik edebiyat yapmakla suçlar. Ateşli bir tartışmanın ardından geceyi sonlandırıp, yemeği terkeden Kemal Tahir, evinin basamaklarını dahi çıkamadan giriş kat dairede geçirdiği kalp krizi sonucu aramızdan ayrılır... Bu izahtan sonra, cezaevinde yattığı yıllarda eşi Fatma İrfan'a yolladığı mektupların birinden bir kesit bırakmayı, suçlamaların haksızlığını belgelemek adına buraya iliştirmeyi bir borç biliyorum : "Sana resimlerimizi gönderiyorum... Bir de Büyük Adam’ın fotoğrafını gönderiyorum. Kolay yenilmemek isteyenler bu yaratıcıya sık sık bakmalıdırlar. Biz Mustafa Kemal’in bu resminden birer tane ceplerimizde taşıyoruz. Seni de mahrum etmek istemedim." Gelelim kitabımıza...Öncelikle bu kitabın bir kurgu değil birebir yaşanmış ve kaleme alınırken üzerinde kayda değer derecede ciddi oynamalar yapılmamış gerçekler olduğunu belirtmeliyim. Zaten Kemal Tahir'in kendisi ve birtakım yetkin otoriteler de yaşanmışlık hususunu göz önünde bulundurarak, bu eseri için "belgesel roman" tabirini uygun bulmuşlar. Kitaba adını veren bir anekdot ile giriş yapmak isterim : Kurtluk bir töredir. Kurt sürülerinin başında lider bir kurt olur ve sürüyü idare eder. İkinci ya da üçüncü bir kurt, liderin yerine göz diktiğinde, kendi ölüm fermanını kendi pençeleri ile imzalamış olur. Bu kurt sürüleri acıkıp da yemek bulamayınca bir çember oluşturup, saatlerce bu çember etrafında dönerler. Bitkin düşüp yere yığılan ilk kurt, diğerlerine yem olur. Bu seremoninin adı kurt dansıdır ve kitap adını buradan alır... Kemal Tahir, ülkemizin ve ülkemiz insanının özel ve yüce olduğunu, Avrupa insanına asla benzemediğini söyleyerek eserlerinde de hep bu duruma vurgu yapmıştır. İlk baskısı 1969 yılında yapılan Kurt Kanunu adlı bu eserde de dış devletlere olan bağımlılık ve milli sermaye yerine yabancı sermaye kullanımına karşı yazarın tepkisi yer yer göze çarpmaktadır. Zaten kendi teorisine göre, hakiki bir Türk romancısı eserlerinde Türk kültürünü, tarihini, ekonomik ve sosyolojik yapısını muhakkak ele almalıdır... Hâl böyle olunca, okuma süreci boyunca, olay örgüsünün cereyan ettiği dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik yapısı hakkında da hatırı sayılır düzeyde bilgi sahibi oluyoruz. Türkçe'ye olan hakimiyetini ve başarısını yine ortaya koyuyor Kemal Tahir. Şaşaalı, ağdalı cümlelere, süslü anlatımlara, paragraflar dolusu tasvirlere gerek görmeden, tüm samimiyetiyle içini döküyor bize. Cumhuriyet tarihimizde kara bir leke, acı bir hatıra olarak yer edinen İzmir suikastini, kendi safını da açıkça belli ederek kurcalıyor. Evet konumuz eski İttihat ve Terakki partili komitacıların, dönemin cumhurreisi Sarı Paşa lakaplı Mustafa Kemal Atatürk'ü ortadan kaldırma amaçlı suikast girişimleri ve sonrasında yaşananlar... Eser 3 bölümden oluşmakta: Kanlı Tuzak Sürek Avı İnsanlık Sorunu Karakterlerin büyük çoğunluğu, kendi gerçek isimleriyle, bazıları ise isimlerine çok yakın sahte isimlerle romanda kendilerine yer bulmuşlar. İki ana kahramanımız Kara Kemal ve Abdülkerim...Kara Kemal'in halk arasında bilinen adı Küçük Efendidir. (Büyük Efendi,kendi tabiri ile Talat Paşa'dır) Eski iaşe nazırı olan Kara Kemal, bulunduğu konuma tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş, her ortamda sözü geçen, sevilen, sayılan nüfuzlu bir karakter iken, Abdülkerim eski Ankara valisi olup, artık komitacıların çakallığını yapan, dönek, sahtekar ve uçkur meraklısı bir karakterdir. Olaylar, Sarı Paşayı ortadan kaldırmayı kafasına koyan ve bu doğrultuda planlar yapan Abdülkerim'in, bu iş için Şükrü, Sarı Edip ve Baytar Rasim'in de desteğini alarak, Laz İsmail'i, Gürcü Yusuf'u ve Ziya Hurşit'i Gülcemal Vapuru ile İzmir'e göndermesinin akabinde başgösterir. Olaydan haberi bile olmayan Kara Kemal, üzerine atılan iftiralarla olayın müdahili gibi gösterilir. Kısmen de olsa foyaları patlak verince, kendilerini bir kaçak hayatının içinde bulan Kara Kemal ve Abdülkerim büyük bir merakla suikast gününü beklerler. Ancak, iktidar mensupları, girişimi çok önceden haber almış ve gerekli önlemleri almıştı bile..Dolayısıyla beklenen olmaz ve suikast sadece bir teşebbüs olarak kalır. Olaya karışan ve karıştırılan herkesin İstiklal Mahkemelerince yargılanmasına karar verilir. Almanya ve İngiltere konsolosluklarına sığınarak, yurtdışına kaçma talebinde dahi bulunacak kadar köşeye sıkışan Kara Kemal ve Abdülkerim'i zorlu günlerin beklediği aşikar... Bunca memleket, millet meselelerinin arasında, Tahir'in kadınlara da sıkça değindiği gözden kaçmıyor elbette.Her mekan ve dönemde olduğu gibi yine o dönemde de cinsel obje olarak görülen kadınlar ve anaç Anadolu kadınları ziyadesiyle yer bulmuş eserde. Ana teması suikast olayının perde arkasını göz önüne sermek ve buna neden olan toplumsal meselelere değinmek olan Kurt Kanunu, arka planda ise İttihatçılar, Terakkiperverler, batılılaşma, aydın-halk- asker-idareci çatışması, İzmir İktisat Kongresi, Takrir-i Sükun, halifeliğin kaldırılması, Dil Devrimi, harf inkılabı, İstiklal Mahkemelerinin yanlış tutum ve kararları gibi dönemin toplumsal meselelerine değiniyor. Yayımlandığı yıl büyük ses getiren Kurt Kanunu'na yapılan eleştiriler karşısında, gelecek nesillere vasiyet niteliğinde şöyle bir açıklamayı uygun görüyor Kemal Tahir, lütfen kitabı okurken bu cümleler kulaklarınızda çınlasın : "Sizler gençsiniz, size önce şunu belirtmek istiyorum. Hayatım boyunca bir sistem dahilinde düşünmeye çalıştım. Sistemden ayrılmadım. Yazdıklarım bir rastlantı sonucunda değil, sistemli bir düşünme sonucunda bulunmuştur. Bundan ötürü doğrultumda yanlışa düşmedim. Olaylar söylediklerimi doğruladı. El yordamıyla değil, bir sistem içinde düşünmelidir insan. İnsanlar yanlış yapabilir. Ama çok çekmiş insanlar talihlidir, bir bakıma. Yanlış yapmaları daha zordur. Benim geçtiğim yollarda kendini tüketen ve benim çektiğim acılardan geçen insanlar doğrulara daha kolay erişebilir. Yazdıklarımı bir gün tarih yargılarsa, bu ilişkiyi mutlaka görecektir. Romanlarımın doğruluğunu ortaya koyacaktır. Ben romanlarımda dünü yazdım. Ama romancı dünü yazarken kendi gününü yansıtır bir bakıma. Hatta gelecek için yazar..." ***Her T.C.vatandaşının Musta Kemal suikastini genel hatlarıyla biliyor olduğunu varsayarak, yazdıklarımın bir spoiler içermeyeceği konusunun altını çizmeyi de ihmal etmeyeyim! Satır aralarından, "Çürüdük hepimiz…Çürüdüğümüzün farkına varmadan çürüdük!” diyerek bize seslenen Sevgili Kemal Tahir'in bu güzide eserini, lütfen çürüyeyazmadan okuyunuz, okutunuz.. İyi ki geçmişsin bu dünyadan, iyi ki yazmışsın Kemal Tahir, yattığın yer incitmesin...
Kurt Kanunu
8.5/10
· 2.352 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
10
111
399 syf.
KARILAR KOĞUŞU...
"Kişioğlu, ister fukara olsun, ister zampara, ister avara...Yeter ki madara olmasın, mert olsun!" der Kemal Tahir. Ve ömrü boyunca karşılaştığı en mert insanların, dava ve dam arkadaşları olduğunu da sözlerine ekler... Yaşamı boyunca Kemalist ve demokrat bir duruş sergileyen Kemal Tahir, bu duruşuna bir de sosyalist dünya görüşünü ekleyince dönemin iktidarı tarafından affedilmez bir isim haline dönüşür...13 Haziran 1938 tarihinde, askeri isyana tahrik ve teşvik iddiasıyla 16 yıla hüküm giyer. Bu mahkumiyetin sebebini bilmeyenler arkadaşlar için hemen bir tırnak açayım : "Kitaplığında Mihail Şolohov'un Uyandırılmış Toprak, Sabahattin Ali'nin Hikayeler ve Nazım Hikmet'in Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı adlı kitaplarını bulundurmak ve bu çok sakıncalı kitapları Yavuz zırhlısında gedikli çavuş olan kardeşi Nuri Tahir aracılığı ile donanmaya sokmak..." ''Tan gazetesi yazı işleri mü­dürü Kemal Tahir , kitaplar vasıtasıyla fikri telkinlerde bulunduğu ve bu suretle maznunun, asker'i, isyana teşvik suçunu işlediğine tam vicdani kanaat hasıl edil­miştir. İstihsal edilmek istenen neticenin vehameti, tak­diri şiddet sebebi addiyle, takdiren on altı yıl müddetle ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hidematı ammeden müebbeden mahrumiyetine karar verilmiştir... " 63 yıllık kısa yaşamının yaklaşık 13 yılını cezaevlerinde geçiren Kemal Tahir'in, bu süreçteki duraklarından biri Malatya idi. (1941-1944) Bu eserini de, Namuscular, Şeyh Süleyman Efendi, Küçük Balık, Kelleci Memet, Çıplak İnsanlar, Ankara Caddesi, Telgrafçı Abdürrahim Bey adlı metinleri gibi Malatya Cezaevi'nde kaleme almış ancak tasarı halinde kalmıştır. Ölümünden sonra eşi Semiha Hanım, meşhur sarı defterleri kurcalayarak, romanı günyüzüne çıkarmış ve gerekli düzenlemeler neticesinde bastırmıştır. Roman olsun, öykü olsun, şiir olsun tüm Kemal Tahir eserlerinde başat tema, şahsi ideolojik fikirleridir. Bu fikirlerin şekillenerek metne aktarılmasında da, padişahlıktan cumhuriyete geçiş sürecinin, ülkemizde yarattığı sosyolojik, siyasi, ekonomik ve kültürel dalgalanmaların önemi büyüktür. Karılar Koğuşu, yazarın yine ideolojik fikirlerini satırlarına empoze etmesi, çarpık düzeni, kokuşmuş bürokrasiyi, yozlaşmış ahlak sistemini, din tüccarlarını, sömürüyü, aşağılamayı, adaletsizliği, resmi prosedürlerin ağır ve yanlış işleyişini ortaya dökmesi, yer yer verdiği 2. Dünya Savaşı, Almanya, Sovyet detayları ve İnönü'nün savaş karşısındaki tavrı, savaşa girilmemesine karşın, savaşın güçlü etkisiyle ülkemizde peyda olan fiyat artışları ve akabinde başgösteren yokluk, kıtlık gibi konuları ele alması bakımından da çok ama çok önemli bir roman. Adından da anlaşılacağı üzere Karılar Koğuşu, bir hapishane romanı. Lakin alışılagelmiş emsallerinden farklı olarak bu kez ön planda kadın mahkumlar var. Her ne kadar odak figür koltuğunda İstanbullu Murat kimliği ile Kemal Tahir'in bizzat kendisi var gibi görünse de, esasen 2.Dünya Savaşı yıllarının Türkiyesini, şartlar gereği yoldan çıkmış, cinayet işlemiş, kötü olmak zorunda kalmış kadınları irdeliyor Kemal Tahir.. Murat, siyasi bir suç istinadı ile cezaevinde yatan, gardiyanından mahkumuna, odacısından müdürüne kadar herkese söz geçirebilen, hukuki, ahlaki, ilmi konular hakkında otorite sahibi, aydın ve Nâzım aşığı bir kişiliktir. Fiziki yapısının uygunluğundan ötürü, erkek ve kadın mahkumların, pencere, kapı ve bahçe gibi mekanlarda rahatça biraraya gelebilmeleri nedeni ile yazar, Malatya Cezaevi'ni romanına uzam olarak belirlemiştir. Kadın karakterlerin en göze çarpanları, "Malatya genelevinin bir numaralı sermayesi" Tözey, aşığı ile bir olup kocasını öldüren idam mahkumu Hanım, acımasız, iffetsiz gardiyan Şefika, kaynanasını öldüren Sıdıka, İsmet İnönü'ye hakaretten hüküm giyen Hubuş ve annesi Gevre ile birlikte hapishanede yaşamını idame ettirmek zorunda kalan minik Kürt kızı Aduş...Kadın karakterlerin ekserisi vurgundur İstanbullu'ya lakin İstanbullu'nun bezi yoktur o taraklarda: "Karılar koğuşu, bir sökük, bir düğme dik­tirmek, mendil ve çamaşır yıkatmak, yumurta pişirtmek, su is­temek, hele Hanım idama mahkum edildi edileli, kapıyı her ara­lık buluşta, teselli etmek için hiç çekinmeden uğradığım bir yerdi." Bu kadınların cezaevine düşme sebepleri, aldıkları cezalar, yönetime sunulan istidalar, içeride maruz kaldıkları olaylar, bu olaylar karşısında sergiledikleri tutumlar, diğer mahkum ve yetkililer ile olan iletişimleri ve çevrenin bu kadınlara bakış açısı, layığıyla psikolojik tahliller çerçevesinde okura sunulmuş. Eser, Anadolu kadınının cehaleti, ezilmişliği ve her anlamda "kötü kullanıma maruz'' cinsel bir obje olduğu hususunu ele alması bakımından hayli dikkat çekiyor. Dönemin iktidar mücadelesi, siyasi çalkalanmaları, ülkede cereyan eden faşizan aktiviteler gibi güncel olaylardan bihaber olan bu kadınların "dişilikleri" dışında elle tutulur bir özellikleri ne yazık ki mevcut değildir. Kimi okurlar çıkıp, yazarın kadınları alaşağı ettiğini ve hatta "abarttığını" iddia edecek olabilirler ki okuduğum birkaç yorumda buna denk geldim... Etmeyin efendim.. Kemal Tahir bu anlamda sonuna kadar haklıdır! Kadın olmak başlı başına bir zorluk iken, hele bir de bu misyonun doğu illerimizde, 1940'lı yıllarda üstlenildiği hesaba katılacak olursa taşlar yerine daha kolay oturacaktır. Kadınlar elbette hırsız, katil ve namussuz olarak doğmuyor lakin bölgede hüküm süren ataerkil aile yapısına dayanan cahiliye şartları onları suça itiyor... Karılar Koğuşu, İstanbullu Murat karakterinin tuttuğu fener aracılığı ile karanlıktan sıyrılıp aydınlığa yol almış bir roman. Ancak bu aydınlık, okurun zihnini ışıtmıyor, yüreğini ısıtmıyor. Çünkü bu koğuş salt dram barındırıyor. İnsanın dramı kişiseldir ama bu dram kişiliğinden değil, toplumsallığından gelir. Bu bağlamda Kemal Tahir savına hak vermemek işten bile değil elbette: Bir romanın insansı olup olmadığını anlamak isterseniz dramatik olup olmadığına bakın. Dramatik olan her şey, ne kadar aykırı görünürse görünsün, yüzde yüz insandır, insansıdır. Kadınlar Koğuşu'nun, örgüsüne hakim olan sosyolojik ve psikolojik unsurları haricinde, beni çok etkileyen bir diğer özelliği ise dili...Yazar, mensubu olduğu toplumcu gerçekçi edebiyata yakışır, halk ağzıyla daha da ötesi mahkum raconuyla oluşturmuş cümlelerini. Bir cezaevi romanının, içinde barındırdığı hırsız, esrarkeş, katil, kumarbaz, uçkur düşkünü, hayat kadını gibi karakterlerin konuşma biçimini birebir yansıtması gerektiğini savunur Kemal Tahir. Hatta bu konuda çok ciddi ve köklü çalışmalara imza atmıştır. 1800 kelime olarak tasarladığı ancak ölümü dolayısıyla tamamlayamadığı, hazırladığı mevcut 460 kelime ile yayımlanan bir Argo Sözlüğü vardır kendisinin. Onu salt bir romancı olarak tanıyan bilen tüm okurlara, edebi çalışmalarına da göz atmak için, Cengiz Yazoğlu'nun düzenleyip yayıma sunduğu Notlar serisini okumasını öneriyorum. Bahsettiğim sözlük ise Dil Dosyası adını taşıyan, serinin üçüncü kitabında yer almaktadır. Adembaba, arpacı, alafranga bebesi, bobstil, çarmakçur, fasulye yazmak, cimcozlamak, kayarto, mangız, zagon, kırçozlanmak, mannik ve toriği çalıştırmak, bu sözlükten aktarmak istediğim bazı kelimeler... Kemal Tahir yazar da o kitapta sistem ve din eleştirisi olmaz mı peki? Hem de nasıl olur, buyrun İstanbullu Murat ile Hacı Abdullah'ın o zamanlar "sübyancı'', günümüz modern çağında" pedofili" olarak adlandırılan illet hakkında, Şeyh Osman Efendi gıyabında yaptıkları sohbetten minik bir kesit: "-Rıza da onun kızlarının göbeğine ayeti kerime ya­zıyor. Hem parayla, hem de sırayla...Eskiden yalnız sırayla olur­muş. Ne halt edelim Hacı, zamparalık bize Peygamberimizden miras. Mübarek de karı dedin mi şuraya yatar da ölürmüş. - Töbe de beyim, günah... - Ölürmüş. On üç karısı varmış. Hazreti Ayşe Ana'mızı, kendisine yemek getirdiği sırada kucağına çekmiş de öpüvermiş. O sıra Ayşe kaç yaşında bakalım, yedi yaşında... - Töbe de...Vallaha dinden çıkıyorsun. - Merak etme, çıkmam ... Yapan çıkmamış da, ben mi çıkacağım? " Kendi adıma söylemem gerekirse, kitapların sinema uyarlamaları hiç hoşuma gitmez, kaç kere denediysem kitapların büyülerinin bozulduğuna şahitlik ettim. Amma velakin bu anlamda iki istisnam vardır ve birisi kesinlikle Karılar Koğuşu'dur. 1989 yılında kitabı okuyan ve henüz o vakitler akil insan olma şerefine nail olmayan(!) Kadir İnanır, kitaptan çok etkilenir, günlerce yemeden içmeden kesilir ve soluğu Halit Refiğ'in yanında alır. Bu eseri beraber film yapmayı teklif eder. Derken Halit Refiğ yönetmenliğinde, Türker İnanoğlu yapımcılığında, müziklerini Melih Kibar'ın yaptığı, başrollerini Kadir İnanır, Hülya Koçyiğit, Perihan Savaş, Erol Taş ve Serra Yılmaz gibi oyuncuların üstlendiği nefis bir yapım çıkar ortaya...Laf olsun diye demiyorum bu nefisliği tabii, zira film 1990 yılı Altın Portakal Film Ödülleri Töreninde, en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini göğüslüyor. Muhteşem oyunculuğuna rağmen ne hikmetse ödüle değer bulunmayan tek kişi Kadir İnanır oluyor ve bunun hüzünle karışık esprisi yıllarca sürüyor beyaz perde arkasında: "Kadir İnanır ama durum inanılmaz!" Kemal Tahir üzerine bir çalışma yaparken, memleketim de olması sebebiyle, romana mekan teşkil eden yerleri bizzat gözlemleme şansı bulmuştum. Kemal Tahir'in mahpusluk yıllarında yaklaşık 5 yaşında olan, cezaevinde Kemal amcasından Türkçe ve görgü kuralları dersleri alan, onun elinden şekerler yiyen ve artık 80 yaşını deviren Aduş kızın elinden, iki gözüm iki çeşme bir vaziyette gözlemeler bile yedim...Hayat kadını olarak eserde yer alan Tözey'in yaşayan akrabalarına ulaştım, asıl adı anlı şanlı Edibe Sultan...Her ne kadar ömrünü onursuz bir meslek uğruna çürütmüş görünse de özünde, ruhunda gerçekten mükemmel bir karakter. Eğitimini üstlendiği çocukların, yaptırdığı okulların, çeşmelerin, mezarların, doyurup giydirdiği yoksulların ve arkasında bıraktığı mirasın haddi hesabı yok. Ailesi ise benimle utana sıkıla, zor bela görüştü, icra ettiği meslekten ötürü büyükanneden saymıyorlar Tözey'i...Ama onun kazancı ile edinilmiş lüks evlerde, diğer gayrimenkullerden gelen kiralar sayesinde gayet lüks bir yaşamı pekala sürüyorlar.. Bu ne yaman çelişki anne!.. Vesselam, bu romanıyla Malatya ve çevresi bağlamında Türk toplumunun, hapishane yaşamının ve kadın mahkumiyetinin sosyo-psikolojik analizlerini okura sunan, köylü halkın içinde bulunduğu ahlaki zaafiyet etkisiyle, gelenek, görenek ve din gibi tabuları, değer yargılarını yok sayarak ya da lehlerine çevirerek, kadın kısmını nasıl "kıstırılmış bir hayvan" pozisyonuna evirdiği gerçeğine vurgu yapan Kemal Tahir, işin üstesinden gelmeyi yine başarmış. Netice olarak...Kemal Tahir seviyorsak sebebi var elbette, bu sebebe nail olmak isterseniz, kitaplarına dokunmanız yeterli... Yattığın yer incitmesin güzel adam, huzurla uyu... Nâzım'dan Kemaline: 'Malatya' diyorum, Senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma. ... Malatya'nın nesi meşhurdur, yemişlerinden ve böceklerinden hangisi, suyu mu, havası mı? Düşün ki hapishanesi hakkında bile fikrim yok. Yalnız : bir oda, bir tek penceresi var : çok yüksek olan tavana yakın. Sen ordasın dar ve uzun bir kavanozda küçük bir balık gibi... Teşbihim hoşuna gitmeyebilir. Hele bu günlerde kendini kafeste arslana benzetiyorsundur. Haklısın Kemal Tahir, emin ol ben de öyle, muhakkak ki arslanız, şaka etmiyorum hatta daha dehşetli bir şey : İnsanız...
Karılar Koğuşu
8.2/10
· 653 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
10
69
463 syf.
·
10 günde
·
Beğendi
Ölü Adam
Osmanlı İmparatorluğu, 'ya tamam ya devam' diyerek girdiği Cihan Harbi'nden ağır bir hezimetle çıkmış, payitahtı dahil olmak üzere şehirleri İtilaf kuvvetlerince işgal edilmiş ve artık 'hasta adam'lıktan ölü adamlığa gerileyerek fişinin çekilmesini beklemekteydi. Tarih kitaplarımızda 'Almanya yenildiği için biz de yenik sayıldık' doğrultusunda bir anlatı halen bulunuyor mu bilmiyorum ancak artık kendimizi bu şekilde aldatmamamız gerektiğini düşünüyorum. Doğu cephesinde Rus İmparatorluğu tarafından her zamanki gibi büyük bir hezimete uğratılmıştık ve eğer Bolşevikler Rusya'da yönetimi ele geçirmese Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun önemli bir kısmını ebediyen kaybetmiş olacaktık. Güney cephesinde de Kutül Amare ve birkaç direniş dışında İngiliz İmparatorluğu'na karşı hezimete uğrayarak asırlardır hakimiyetimizde bulunan toprakların büyük kısmını kaybetmiştik. Cihan Harbi'nde göğsümüzü kabartan ve sonuçları bakımından en büyük başarımız olan Çanakkale Muharebeleri ise mütarekeyle birlikte aleyhimize bir moral bozukluğuyla sonuçlanmıştı, çünkü onca şehit vererek savunduğumuz Çanakkale Boğazı'ndan İtilaf kuvvetleri birkaç sene sonra ellerini kollarını sallayarak geçmiş ve asırlardır başkentimiz olan İstanbul açıklarına demirlemişlerdi. Yenilginin baş sorumluları İttihatçıların başları yurt dışına kaçmış, padişah Vahdettin yönetime tek başına egemen olup İngilizlere tam bir teslimiyet göstererek kendi geleceğini koruma politikası izler olmuştu. En kötüsü bu duyguya memleketin aydın kadrosunun da iştirak ediyor oluşuydu ve Kemal Tahir'in bu üçlemesinin ilk kitabı olan "Esir Şehrin İnsanları"nın üzerine eğildiği ana konu da tam olarak budur. Kemal Tahir bu durumu, "Hiçbir memleket, aydınları tarafından bu kadar kancık­ça terk edilmemiştir,"(s.406) diyerek ifade eder. Romanın kahramanı Kamil Bey, bir paşa oğlu olup uzun yıllardır yurt dışında işleriyle meşgul olan halkından kopuk bir Osmanlı burjuvasıdır. Ekonomik durumu kötüye seyredince memlekete dönüş yapar. Eşi Nermin uzun yıllar sonra döndüğü İstanbul'u eskisi gibi görüp mutlu olurken Kamil Bey, kendisini farklı bir istikamete sevk edecek ilk işareti biz okurlara vererek hüzünle dolup bu şehrin eski İstanbul olmadığını düşünür. Sokaklarda yabancı devletlerin askerleri gezmekte, bir zamanların süper gücü Osmanlı Devleti, kendi şehrinin asayişini sağlamaktan aciz bir halde debelenmektedir. Köhnemiş İmparatorluğun adalet mekanizması çökmüş, kadınların sosyal konumu kara çarşafın ardına gizlenmiş, din adına insanlar kendi çıkarlarını sağlamaya girişmiş, gazetelerinde Ali Kemâl gibiler Padişah Vahdettin ile cisimleşmiş teslimiyetçi ruh halini ve Kuvayi Milliye'ye kustukları İttihatçılara duydukları öfkeyle halkı tamamen yılgınlığa sevk etmektedirler. Özetle, Kanuni Sultan Süleyman'ın uzun uzun sahip olduğu memleketleri bir üstünlük vurgusu olarak girişine yazdığı ve sonunda da "sen ki Fransa diyarının kralı Fransuva," diyerek aynı vurguyla bitirdiği mektubu yazan haşmetli Osmanlı İmparatorluğu artık İngilizlerin bir uç karakolu, sömürgesi ve uzantısı haline gelmekteydi. Kamil Bey, "Karadayı" adında Kuvayi Milliye'yi destekleyen bir gazete çıkaran eski okul arkadaşlarıyla karşılaştığında bir anlamda hayatında kırılma yaşanır. Bu noktadan itibaren kahramanın erginleşmesinin seyrini okuruz. Kemal Tahir, Kamil Bey üzerinden aydın kesimi eleştirir, yargılar ve mahkum ederken öte yandan onlara günah çıkarma fırsatı da tanımış olur. Kemal Tahir'in bu romanı, Kurtuluş Savaşı konulu kitaplarda zannederim pek rastlanılmayan bir noktaya eğildiği için bilhassa değer görmesi gereken bir eser; çünkü ağır mağlubiyetlerin ardından gelen büyük zaferin haklı gururuyla genelde zafer edebiyatı yapılır ve yaparız ancak Kemal Tahir, savaş zamanının arka planına, yani işgal altındaki İstanbul'un sokaklarına gözlerini diker ve o dönemki halkı anlamaya çalışır. Bu epey kıymetli bir çaba. Öte yandan toplumla alakalı nokta atışı tespitlerini de görüyoruz. Bunlardan ikisini aktarmak isterim: "Bizim millet ıstıraba katlanmasını iyi beceriyor da ona karşı gelmesini bilmiyor." (s.215) "Her milletin kendine göre davranışı olur. Bizim millet, her zaman kuv­vete tapmıştır. Eşkıyadan başka muhalif görmemiş bir memleket­te, Avrupa metodlariyle çalışılır mı?"(s.254) Keyifli okumalar...
Esir Şehrin İnsanları
8.7/10
· 6,4bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
8
76