Adı:
Germinal
Baskı tarihi:
2 Şubat 2019
Sayfa sayısı:
556
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944889391
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Germinal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden olan yazar, romanları için gerekli yaşam deneyimini zorluklar içinde geçen gençlik yıllarında kazandı. Zola, romancının olayları bir izleyici gibi kaydetmekle yetinmemesi, kişileri ve tutkularını bir dizi deneyden geçirirken, duygusal ve toplumsal olguları bir kimyacı gibi işlemesi gerektiğini savundu. Kuzey Fransa’da uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin grevini konu alan Germinal sadece Zola’nın değil, Fransız edebiyatının da en değerli eserleri arasında sayılmaktadır.
556 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Selamlar canolar .. "Tanıtım" yazısı az uzun , o yüzden hoşbeşi boş vererek hemen girizgah yapıyorum olaya .. Her tanıtım yazısında belirtiyorum .. Bir daha belirtmekte fayda var .. Ben kitap özeti şeklinde bir anlatımdan yana değilim .. Romanı okuyacaklar için sebepler ve sonuçları belirteceğim .. Okuduğunuzda kimi gerçekler kafanızda yer etsin diyerek .. Zaten okuyacaklar , küçük bir ön hazırlık ve araştırmayla bu kitabın bir "emek - sömürü" romanı olduğunu kendileri de göreceklerdir .. Ha yine de iki üç noktaya da değineceğim ..O yüzden spoiler yerim korkusu olanlar meraklanmasınlar ..

Efenim, hepimizin bildiği gibi tarihteki büyük olaylar , sanattaki büyük artistik eserleri yaratmıştır.. Misal verecek olursak Avrupa'daki Rönesans hareketi ...17. yüzyılda başlayıp , 18. yüzyılda büyüyen ve 19. yüzyılda son halini alan Sanayi devrimi .. Diğer yandan 1789 ' da Fransız Devrimi ve burjuvazinin yükselişi .. Ki bu devrim Amerika'daki ayaklanmaların devamıdır esasen ... Tüm bu saydıklarım, tarihin gidişatını değiştiren büyük momentler .. Ve bu saydıklarımın tümü üstün nitelikli yapıtların doğmasına neden olmuş .. Sanat bunlarla beslenmiş .. Konuyu bu noktalardan almış .. Felsefe , müzik , resim ve burjuvazinin yükselişiyle gelen roman geleneği .. Eleştirel gerçekçilik ile dünyanın en büyük roman geleneğini yaratmış bu insanlar.. Bu bahsettiğim dönemlerden öncesine baktığımızda ise karşımıza Perikles ve Atina kent devletleri dönemi çıkıyor .. Marx' ın " Bir daha böylesi yapılmayacak , bir daha böylesi gelmeyecek" dediği .. İçinde Phidias ve öğrencileri Alkamen, Agorakrit gibi heykeltraşların , Parthenon Tapınağı' na şekil veren Ictinus ve Callicrates gibi mimarların , "İnsan her şeyin ölçüsüdür" diyen Protagoras gibi filozofların , “Yaşamın amacı erdemdir. Erdem iyilik çabasıdır" diyen Sokratlar'ın içinde yer aldığı .. Öylesine büyük ve ihtişamlı ki!! Gelgelelim içinde çelişkileriyle var olmuş , doğmuş bir toplum bu.. Her şeyden önce "köleci" toplum!! Ama rahat bir toplum .. Tarihte ilk kez demokrasinin filizlendiği , romanımızın başlığı olan Germinal'in , yani tohumun ilk kez toprağa düşüp yeşerdiği ve olgunlaştığı bir toplum.. Düşünün ki halk meclisleri kuruluyor ve bunlar kura ile seçiliyor.. Ve bunlar karar veriyor gidişata.. Krallar saraylarda yaşamıyor!! Böylesine büyük bir devir.. Sophokles ' i var , tanrılarının arasında dünyanın en büyük savaşçısı olarak kabul edilen Akhilleus' u ( fransızcası hepimizin bildiği Achille ) var , Oidipus var.. Bugün futbol manyaklığı ile stadyumları dolduranlar o dönemlerde tiyatroları dolduruyor .. Çeşitli yarışmalar yapılıyor.. Olimpiyatların hikayesini açın okuyun misal .. Her neyse .. Çok da uzatmak istemiyorum .. Ekonomik refah zirvede ve Troçki' nin dediği gibi, "sanat ekonominin öz suyunda yeşeriyor".. İşte ilk başta bahsettiğim toplum, temellerini , can suyunu burdan almış .. Şuraya bağlamak istiyorum ; dünyanın en büyük uygarlığı olarak göz önünde bulundurulan, kabul edilen ve örnek alınan Avrupa uygarlığının temelinde ne var ? Kan var , gözyaşı var , ırkçılık var , sömürü var , cinayet var , kıyım var !! Bütün bir dünyayı , tüm insanlığı sömürmüşler kardeşim ! O yukarda saydıklarım para olmaksızın , işgücü olmaksızın olacak işler mi ? Pek tabiidir ki HAYIR !! Emperyalizm kitabında Lenin bakın ne diyor.. "1911 senesine gelindiğinde , Dünya üzerinde sömürülmeyen bir (sayıyla 1) santimetre kare kalmamıştı." Türkçesi hepimizin sevdiği o Ankara oyun haavalarından birinin dizelerinde saklı : "Oy tatarım , tatarım , SEN ÇALIŞ BEN YATARIM!! " Bkz: Ankara Oyun Havalarının Didaktik ve Emperyalizme Karşıt Olma Özelliği .. Bunu sana baban yapmaz !! =)) Neyse efenim .. Devam edelim .. Şimdi , düşünün ki , 1853 - 54 lerde , bugün demokrasi havariliğini kimselere kaptırmayan Fransa' nın Çin Hindinde ne işi var ?!? 18. yüzyılda , demokrasi ve insan hakları diye yeri göğü ayağa kaldıran bugünki İngiltere' nin Hindistan' da ne işi var ?!?! Pablo Escobar' ın adı çıkmış ...Tarihin görüp görebileceği en büyük kartel , en büyük uyuşturucu TRÖST'ü İngiltere'nin ta kendisi !!! Ordan cukkaladıkları afyonu , bir de SİLAH ZORUYLA Çin' e zorla satanlar babam mı ? İster kabul edelim, ister etmeyelim ama burdan sağlanan kapital ile sanat , sanat olmuş .. En basitinden konusunu bu ve buna benzer noktalardan almış .. Latin Amerika edebiyatı bunun örnekleri ile dolu .. Vargas Llosa' lar Teke Şenliğini niçin yazdı .. Marquez, Muz üzerinden dönen sömürüyü ve sömürülen işçileri ,Ajdar Çikita Muz parçasını aranje etsin diye mi yazdı ? Eduardo Galeano , Tepetaklak ve Latin Amerika' nın Kesik Damarları' nı boşuna mı yazdı ? Bahsettiğim yukardaki etki , tepkileri doğurdu .. Tüm bunlardan evel , kendini , terazinin sömürülenler kısmında yer alanların kefesine yerleştiren Zola , hem bu eseri hem de SUÇLUYORUM'u kaleme aldı .. İsme bir bak !! Kısacık bir kitap .. Bahsetmek istemiyorum yazı uzamasın diyerek .. Manifesto denen kavramın karşılığı işte o kitap .. Sömürüyü görmüş bir yazar Zola .. Hangi sömürüyü dersen , buyur böyle devam edelim şekerim..

"Naturalizm akımıyla kaleme alınan bu romana konu olan Fransa' ya uzanalım " diye başlayacakken es vermek ihtiyacı hissediyorum .. Kusuruma bakılmasın .. Naturalizmi de açıklayalım , sonra yola devam edelim .. En başından, naturalizm denince bizim okura bir irkilme geliveriyor ..Bana geldi de diyorum .. Ama size gelmesin canım kardeşim .. Korkmayın .. Korkulacak bir durum yok .. Kendim ne ola ki bu naturalizm diye türlü türlü makale ve yazı okudum .. Başım beynim döndü .. Ben ne anladım dersen .. İster kınayın , ister topa tutun beni ama bu şekilde anlatırsam daha akılda kalıcı oluyor .. Akıllardan çıkmıyor kolay kolay .. Şimdi efenim .. Diyelim ki bahse konu olan romanda bir küçük çocuk var .. Bu çocuk eğer ki , - "allah beterinden saklasın " - romanda "zart" diye osuruyorsa romanı kaleme alan şahıs size o gaz sevkiyatını "Fıs" sesine müteakip , aman neşemiz kaçmasın edasıyla vermiyor .. Zart sesini ve gaz partiküllerini , kulağınızla hem duyuyor hem de burnunuzda hissediyorsunuz .. Tamamıyle "doğal" anlatım anlayacağınız .. Bu bağlamda romandaki cinsel içerikli kısımların, Rtük 'ün engeline takılmadan kütür kütür gözünüzün önünde bir Tutti Frutti edasıyla canlanmasının sebebi diyebilirim ki işbu naturalizm akımı ..

Artık romanın yazıldığı döneme uzanalım ve kalkan mideleri müreffeh günlere kavuşturalım değil mi ? =))

Yukarda size devrimlerden bahsetmiştim .. Hatırladınız mı ? Roman orda saydığım iki devrimi kapsıyor .. 18 . yüzyıl insanlık tarihine yön veren iki büyük devrime sahne oldu .. İlki Endüstri devrimi .. Buharlı makinaların icadı ile üretilip işlenecek pamuğun dünya evine girmesiyle vuku bulan Endüstri devrimi .. İkincisi Fransız Devrimi .. Ki romanda o döneme de bol bol atıfta bulunuluyor .. Endüstri devrimini ele alırsak .. Oradaki mamülü yani pamuğu neyle işleyecekler .. Kömür ile .. Enerji kömür .. Daha petrolün işlenmesine çok var .. Ve giderek daralan sömürü alanı ile gözünü sınırlar içerisine diken dönem Fransa' sının hedefindeki kitle kim ? İşçiler! Emekçiler .. Maden işçileri cicim .. Tarımsal üretime dayalı bir toplumdan , meta üretimine dayalı bir dönemsel geçiş ile işçi sınıfı var olmuş .. Hal böyle olunca patron - işçi olgusu oluşmuş .. Üretimin arttırılmak istenmesiyle , daha çok üretim olgusu devreye giriyor .. Ve durum buna evrilince kulaklarımıza güzel güzel tınılarla gelen çalışma kelimesi gün geliyor işçi vs. patron arasındaki ÇATIŞMAYA evriliyor .. Sermaye payına düşenden paylaşmak istemiyor .. İşçi de hakkının peşine düşüyor .. Pek tabii Fransa' nın o dönem gütmüş olduğu liberal ekonomi planlaması bunda başat oynayan etkenlerden akla ilk geleni .. Ortada bir liberalizm söylemi var ama keseri kendine yontanından .. Şaşırmanın alemi yok .. Keser elindeyse , salladığın ağaçtan yonttuğun kısımlar her türlü senin önüne düşecek ! Paylaşmak sana kalmış .. Pek tabii bu liberalizmi şimdiki neoliberalizm olgusuyla karıştırmamak lazım .. Benzerlik varsa da çok çok daha ilkeli ..

Nedir liberalizm ? O dönemde yapılanlarla açıklayacak olursak , "Bırakınız yapsınlar , bırakınız etsinler" kafası .. İşçiye bu hak veriliyor mu? Hayır ! Peki işçinin önüne getirilen opsiyonlar neler ? Buyrun bakalım neler !!

16 saat ve üstü çalışma zorunluluğu ..
Reşit olmayan bireylerin , maden sahası gibi yıpranma payının hesaplanması gereken alanlarda çalıştırılması ..Misal Hector Malot ' un Kimsesiz Çocuk romanı bu yüzden kaleme alınmıştır ..
Olmayan sendikal haklar ve sendika olgusu ..

Bakın .. Bugün sermaye, küreselleşme çağı olarak adlandırdığımız şu devirde , Londra borsasından kalkıp saniyeler içinde Tokyo borsasının kapısını çalarak suşileri wasabilere banaraktan GÜP GÜP yiyebilmektedir !! Dünya piyasalarında ve hisse senetlerinden devlet tahvillerine uzanan bir genişlikte, bir bilgisayar ya da akıllı telefon marifetiyle, günün 24 saati adeta ışık hızında dolanabilmektedir. İnternet var olsun !! =))

O dönemlerdeki liberalizmin araçları bunca çok ve çeşitli değildi pek tabi.. Ama amaç aynıydı .. Sermayenin hiçbir sınıra ve engele dayanmaksızın dünya üzerinde dolaşımı .. Fiber optik kablolar yoktu o günlerde ellerinde ama işçinin kanı ve canı sınırsız idi .. Ulus-devletin bariyerleri... Gümrük duvarları...Vergiler, parlamenter karar alma süreçleri, kamu mülkiyeti, sendikalar, işçi örgütleri, yargı denetimi, bürokrasi… Bunların hepsi aşındırılmalı ve olabildiğince yozlaştırılarak zayıflatılabilmeliydi ki, sermaye pürüzsüz bir bağlamda, akışkan bir şekilde ve en yüksek hızda hareket edebilsin. Bu süreç bağlamında işçiler , yani emekçiler öldükleri ile kaldılar ama bir yerden sonra artık buna bir "DUR" deme kararı aldılar .. Romanımızın konusu ile açıklayacak olursak , yerin bilmem kaç km altına inmeme kararı aldılar .. DUR dediler bu sürece .. Dediler dediysem sanma ki bir kurgu bu !! Zola öylesi büyük ve efsane bir isim ki kalemini gerçeklere bandırmış .. Mürekkebi işçi kanıyla karıştırılmış kömür tozu !! Romanda verilen rakamların hepsi dönemin sayısal değerleri ile BİREBİR örtüşmekte .. Adam ne oluyor , ne bitiyor diye o madenlere inmiş .. Yüzlerce gün hem de.. Bir dolu işçi ile röportaj yapmış .. Haksızlık ve hukuksuzluğu örtbas etmeye kalkanlara inat o madenlerin en ücra köşelerine dek inmiş .. Ve konuşmuş onun söylemleri ile "karanlıkta sadece göz akları ve güldüklerinde ortaya çıkan beyaz dişleriyle" var olan maden işçileri ile .. Tek tek not almış tüm sorunlarını .. Çok büyük bir araştırma örneği bu .. Öyle büyük ve öylesi doğru ki , ölümünde tabutunu sırtlamaya binlerce madenci gelmiş ..Deniyor ki şu ana kadar yapılmış en iyi sistem eleştirisi bu kitaptır .. Eğer ki Şikago Mezbahaları' nı okumasaydım kesinlikle katılırdım .. Kitabı okurken , kalemini toplumdan yana oynatan pek çok ismi gördüm kitapta .. Jack London ' ın kendisinden yola çıkarak yarattığı Martin Eden ve bu romanda Etienne Lantier ismiyle okuduğum karakter bunlardan biriydi .. Yine işlenen maden olgusu Jack London ' ın Uçurum İnsanları' nda yer alan İngiltereden pek de farklı değildi .. Zola' nın yolundan gidip Şikago ' da mezbahalara giren Upton Sinclair ...

Herşey iyi hoş ... Çok güzel falan da .. İşin asıl garip yanı ne biliyor musunuz ? Bu romanları bizim okuyor olmamız ! Bu romanları işçi sınıfı okumuyor kardeşim .. Eşitlikten , haktan , hukuktan , sosyalizmden bahsedenler bizleriz !! İşçilerin bunlardan haberi dahi yok !! Ölen öldüğü ile , sömürülen karşılığını alamadığı emeği ile kalıyor Türkiye' de .. Türk okur için sarsıcı ve okuru acı acı düşündüren bir eser Germinal .. Niye dersen .. Şuraya bir resim bırakayım ... Biz henüz buradayız çünkü .. Her sabah bu resme bakarak biniyorum ben otobüse .. Bizdeki TOHUMLAR maalesef hep ASFALTA düşüyor .. Yeşerme imkanı yok ..

https://hizliresim.com/0qsdTx
556 syf.
·8 günde·9/10 puan
Bu romanda anlatılanların gerçek hayatla ilgisi olmayip, karekterler ve olaylar tamamen kurgudur.

Germinal , Emile Zola 'nin bir şaheseri. Bu romanda Zola, işi gücü yokmuş gibi, gitmiş madencilerin sorunlarını, onların zorlu yaşamlarını, acılarını, küçücük mutluluklarini, , burjuva tarafından nasıl sömürüye uğradıklarını, kısacası bir maden işçisinin çileli yaşamını anlatıyor. Bu roman Fransa'da her ne kadar 19. yy'da geçse de, bugün 21. yy'da bu mesleği yapanlar, ya da daha doğrusu yapmak zorunda olanlar aynı çileli yaşamı tekrar etmek zorundalar. Bu meslek bugün de maalesef ölümle yaşam arasında bir sınır olarak devam ediyor. Kimi ülkelerde daha az riskli, kimi ülkelerde daha çok riskli. Fıtrat diyorlardı galiba buna.

Öncelikle işin tanımının çok çetin olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Yerin metrelerce altında çalışıyorsunuz. Örneğin romandaki gibi tam tamına yediyuzelli metre altında. Asansörle dört dakika sürüyor. Bunaltıcı bir sıcaklık, kapkaranlık bir ortam, havasizlik... Bunlar işin kendi zorlukları.
Bunun yanında, patronlar ve denetleyicilerin işçiye çıkardığı zorluklar var ki, bu daha fena.

Avrupa'yi bilmem ama, bizde eğer üretim sektöründe çalışıyorsanız beyaz yakalılarin tek düşündüğü daha fazla ürün, daha fazla ürün, daha daha dur. Bu ay x kg. mı çıktı? Bir sonraki ay daha fazla çıkmalı. Az mı çıktı? Vay halinize. Hastalıkmis, yorgunlukmus, adam mı yokmuş önemli değil. Daha fazla ürün, daha fazla para. Çok çıkarsa yalandan size bir şeker verirler, kandirirlar. Üretim sektöründe günde 16 saat çalışıldığını bilirsiniz. Bir de bunu maden ocaklarında düşünün. Şartlar bunlar, elde ise küçücük bir maaş. Hayattan eksilen zaman. Empati yapmak gerek galiba, özellikle bir eli yağda bir eli bağda çalışanlar yapsın bunu. Hafta sonu yok, bayram yok, seyran yok. Günde 6 saat çalışıp, bütün yaz sezlongda yatanlar... Empati...

Bu hayatın adaleti yok, dün de yoktu, bugün de yok, yarın da olmayacak. Sokrates zamaninda da yoktu, İsa zamanında da yoktu, Mars'a gidilirken de yok.

Her ne kadar manidar bir girişle basladiysam da Germinal'de her şey gerçek. Sadece Fransa'da mı? Zonguldak'ta, Soma'da, Tavsanli'da, Söke'de. Oturduğunuz yerden kuş uçuşu mesafede. Her şey gerçek.

Zola 'nin bana en çok dokunduğu şu oldu galiba. Ailenin annesinin sözleri. Kocasını grevdeyken jandarma kurşunuyla kaybetti, oğlu ve kızını maden kazasında kaybetti, küçük oğlu sakat kaldı. Ama o geride kalanlar için, yine yerin dibine indi.

Zola. Kalemine sağlık, ama ne gerek vardı zihinleri bulandiracak.
556 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10 puan
#spoiler #
Kitap yorumları yaparken kitabın için de şu oldu bu oldu diye anlatamam ben .anlatmak istemem ...beni ilgilendiren kitabın bana ne hissettirdiği ve kattığıdır ...genel anlamda #spoiler#işaretini koyma sebebim saçma şikayet ihtimallerini ortadan kaldırmak içindir bunu da Bir vesile ile söylemiş olayım :)
Bir dev romanı daha bitirip kutuphaneme kazandırmanın keyfini çıkarırken "germinal"de beni en çok ne etkiledi derseniz "soğuk ve açlık "derim ..insanın kemiklerine kadar üşüdügü ve açlıktan uyuyamadığı karanlık gecelerin hazin hikayelerinin,her evden ayrı ayrı duyulan ciglikların ,üstsüz başsız ,tahta takunyalı ,kızlı -erkekli-çocuklu maden insanlarının kitabı ...insan böyle bir kitap okuduktan sonra oturup düşünmeden hayata davam edemiyor ...insan hayatı neden bu kadar değersiz ? Klasik bir yorum yapmak istersek her yerde okuyabileceginiz gibi "direniş, işçinin baş kaldırması ,hakları için çarpışması ,cesur grev adamları vs vs diye devam edebiliriz ama hayır. ..eşitlik ,özgürlük, kardeşlik tamamen bir safsata bence ,tarihin hiçbir döneminde yok böyle bir şey ! Bu bir yalan ,hemde çok büyük bir aldatmaca
Kimse kimseyle eşit değil ..
Kimse özgür değil..
Ve kimse kardeş de değil ...
Belki biraz sert bir inceleme oluyor bu ama kitabı okuyunca sizde kaşlarınızı catip kızgın bir ifadeyle "neden hep doğru olan taraf ,haklı olan taraf kaybediyor ,neden iyiler ölüyor hep "diyeceksiniz ...bu kadar açlık bu sefalet bu onur kavgasının sonunda neden masal gibi bir mutluluk ..,karnı tok çocuklar yok..
Bu gün yaşadığımız dünya düzeni ile onların yaşadığı çağ arasında çok mu fark var sanıyoruz ? Sadece teknolojik gelişmişliğin ,bir adım öne taşıdığı köleler degilmiyiz bizde ? Ne kadar esitiz? Ne kadar ÖZGÜR'uz ? Ne kadar kardeşiz ?
bu soruları ben kendime sordum ..Umarim hepimiz sorarız ...
Çok vaktinizi almak istemiyorum malum hepimiz yorgun bedenler.ve yürekler taşıyoruz. .kitapta ki genel karakterler başarılı ve bir çoğunu benimsiyorsunuz ama asıl karakter "Suvarin" dir ki ..Sanırım onun deliligi bana bulaştığı için ben bunları yazdım. ...
.affola -iyi okumalar
556 syf.
·6 günde·Beğendi
Emeğini, ömrünü, sağlığını riske atıp patronların öğle yemeği kadar bile para alamayan maden işcilerini anlatıyor bu kitap. Maden işçileri temsili burada tüm işçiler kast ediliyor.
Kitapta bir maden ocağında çalışan binlerce işçinin haklarını alamadıkları için iş verene karşı grev yapmaları bunun sonucunda çalışmayı bırakmaları konu ediliyor. Tabi çalışmadıkları için para kazanamıyorlar ve aileleri ile birlikte aç kalan işçiler haklı davalarından dönmek zorunda kalarak eski sefil hayatlarına dönüyorlar.
Arkadaşlarını, ailelerini göçükler altında kaybediyorlar, hergün saatlerce çalışyorlar ve yıllar içerisinde hasta oluyorlar ama yine de en az para kazanan onlar. Bu adalet değil. Bu zülüm.
Bu kitap bu zülmü en iyi şekilde anlatmış ve bunu mükemmel bir şekilde ortaya koymuş. Benim için yeri çok ayrı olacak bir kitap. Adaletin olmadığının da bir göstergesi niteliğinde olan bu kitabı herkese okumasını tavsiye ederim.
616 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Germınal Kitap İncelemesi

İncelememe Germınal, Germınal diye haykırarak yumruğum havada başlamak istiyorum.

Emıle Zola natüralizm akımının öncüsü Fransız yazar bu dev eserini 1885 yılında kaleme almıştır. Roman 1860 yılında Fransa’nın Montsou kasabasında geçer. Bu kasabanın tüm halkı geçimini madende çalışarak kazanır. Tüm aileler en küçüğünden, en büyüğüne çalışmak için madene iner. Bu öyle bir kasabadır ki, kendi bedenlerinin yanı sıra bastığı toprakları, içtiği suları dahi siyaha bulanmıştır.

Romanımız baş kahramanımız Etienne’in bir gece vakti kasabaya ayak basmasıyla başlar. Romanda oldukça fazla karakter vardır. Biz ön planda olanları tanıyalım.

Etienne: toplumsal olaylara karşı ilgili idealisttir. Grevinde fikrinin öncüsüdür.

Hannebeua: madeni işletir ve Pariste’ki diktatörlerden emir alır.

Maheude ve Maheu: maheude zor şartlardan yaşayan orta yaşlı madenci anasıdır. Maheu eşidir. Grev başladığında özellikle Maheude yıllardır yaşadığı hayata, haksızlıklara baş kaldırıp ön saftlarda korkusuzca duracaktır.

Chaval: yükselme arzusuyla arkadaşlarına hainlik yapan maden işçisidir.

Romanda en belirgin çatışma işçi sınıfı ve burjuva çatışmasıdır. Bir yanda yaşam mücadelesi veren işçi aileler, diğer yanda bolluk içinde yaşayan patronlar. İşçilerin ücretleri o kadar azdır ki karınlarını doyurmaya dahi yetmez. Madene sabahın dördünde gitmeye hazırlanırken yiyebildikleri kuru ekmek ve kahvedir. Ama kahvede günlerce aynı telveyi kullanarak kullanılan sudan başka bir şey değildir. Onların emekleriyle yaşayan burjuva ailelerin masalarında kuş sütü eksik değildir. Tek yaptıkları yemekten yemeğe gezmektir.

Erkekler ve kız madenden dönünce önlerine yiyecek bir şeyler koymak gerekti, ne yazık ki henüz yemeden yaşamanın yolu bulunamamıştı. (105)

Romanda ahlak kavramı yoktur. İnsanlar sefaletten mi? açlıktan mı? Bilinmez hayvanileşmiş gibidirler. Öyledir ki küçük çocuklar rahatlıkla otların arasında çiftleşip hamile kalabilirler. Erkeğine küçükten boyun eğen kız çocukları vardır. Dayaklara küfürlere karşı çıkmaz sükunet içinde kalırlar. Evin içerisinde ocak başında yıkanırken herkes çekinmeden soyunabilir yahut ocağın içinde sürücü kızlar üzerlerini çıkarabilir.

Lambaların kızılımtırak ışığında onları iyi seçemiyordu, hepsi hayvanlar gibi çırılçıplaktı, ama tere ve kömüre bulanıp öyle kapkara kesilmişlerdiki çıplak bedenleri onu rahatsız etmiyordu. (357)

Etienne madende işe başlamıştır ancak patronların çeşitli oyunlarla işçilerin ücretlerinin daha da düşeceği söylenir. Devrim bir kişiyle başlar! Bunun üzerine Etienne’in örgütlemesiyle grev başlamış olur. Önce grev sakinlik içinde sürer. Daha sonraları tüm aileler öyle bir duruma gelmiştir ki kimsenin evinde ocak tütmez olur. Dondurucu soğukta ne ısınabilir ne yemek yiyebilirler. Açlıktan bir deri bir kemik hale gelmişlerdir. Ancak açlığa daha fazla dayanamayacaklarını düşünen patronlar işçilerin sunduğu ücreti kabul etmezler.

Bazıları sefalet içinde yaşarken, bazıları neden zengindi? fakirler neden zenginlerin ökçesi altında eziliyor, buna rağmen neden onların yerine geçmeyi umut edemiyorlardı? (194)

İtaat ve kadercilik ile büyütülen insanlar bir noktada patlamıştır. Bu öyle patlamadır ki binlerce insan yürümeye başlar ve yol boyu her madene zarar vererek devam eder. Yakıp yıkıyorlardır. Bu grevden biri daha nasibini fena almıştır. Veresiye vermeyen yahut vermek için kızlarla birlikte olan adam grev kargaşasında, açlıkla gözü dönen binlerce insan bakkala saldırırken dükkanın çatısından ayak diplerine cesedi düşer kadınlar o anda ölen cesede nefretlerini kusarlar adamın erkeklik organını elleriyle koparıp bir sopanın başına takarlar.

Mouguette adamın pantolonunu çekiştirerek çıkarırken, Levague bacaklarını havaya kaldırdı. Yanık Kadın, yaşlılıktan kupkuru olmuş elleriyle adamın çıplak bacaklarını aralayarak, ölü erkeklik organını avuçladı. Kendisini arkaya doğru vererek var gücüyle asılıyor, harcadığı çabadan ötürü kol kemikleri çatırdıyordu. Esnek deriler direndiği için durup bir kez daha asılmak zorunda kaldı, sonunda koparmayı başardı, bu kıllı ve kanlı et parçasını havada sallarken, zafer kahkahaları atıyordu. (426)

Romanın dili yalındır. Sizi okurken madenin derinliklerine usulca bırakır. Nefesiniz daralır, madenin sıcak kuyularında terler dökersiniz. Açlığı anlatan sayfalarda ise mideniz kazınır, bir lokma ekmek ararsınız. Betimlemeler sıkmaz aksine sizi alır sayfaların içine bırakır.

Romanda çok fazla tema bulunmaktadır. Mücadele, açlık, nefret, dostluk, aşk…

Artık madeni korumaya çalışan askerlerle karşı, karşıya kalmışlardır. Burada halk onlarında kendilerinden olduğunu askerlerin silahlarını indirmesini ister ama askerlerin namluları hala halkın üzerine doğrudur. Bundan sonra kahramanca direnen birçok vatandaş ölmüştür şehir sessizliğe gömülmüştür. Açlıktan ölmeye başlayan çocuklarını gördükçe madene azar azar tekrar inmeye başlarlar. Az sayıda indikleri ilk gün payandaların onarımı tam yapılmamıştır ve maden çökmeye başlar. Üst bölümdeki işçiler kendini kurtarırken dipte kalanlar suların patlamasıyla boğularak, açlıktan yahut çökme sebebiyle ölmeye başlamıştır. Kurtarma çalışmaları yukardaki işçilerin canla başla çalışmaları faydasızdır. Onlara ulaşmak günler almaktadır ve yer altındaki işçilerin günlerce dayanması imkansızdır. Bu devasa insan öğütücü yıllardır yaptığı gibi yine işçileri öğütmüştü. Bir kişi hariç bu baş karakterimiz Etienne’dir. Orada kuyunun en üstlerine kadar çıkıp bir tahta parçasının üzerine sığınmış ve tahta parçalarını, kemerini yiyerek hayatta kalmayı başarmıştır.

Etienne kasabadan ayrılırken, Montsou görüyordu.

Toprak ananın besleyici sinesinden yaşam fışkırıyor, tomurcuklar patlayarak yeşil yapraklara dönüşüyor, tarlalar boy veren otlarla ürperiyordu. Her yanda tohumlar şişiyor, yukarı doğru uzanıyor, sıcağa ve ışığa ulaşma ihtiyacıyla toprağı çatlatıyordu. Taşan özsular fısıltılar çıkararak akıyor, çatlayan tohumlardan öpücük sesleri yayılıyordu. Arkadaşların kazma sesleri sanki yüzeye iyice yaklaşmışlar gibi giderek daha da belirgenleşiyordu.nu taptaze sabah vaktinde, güneşin yakıcı ışıkları altında, toprak işte bu uğultuya gebeydi. İnsanlar bitiyordu topraktan; karıkların arasında ağır ağır filizlenen, gelecek yüzyılın hasadı için boy atan ve yakında toprağı çatlatacak olan intikamcı, kapkara bir ordu yetişiyordu. (609)

Kitabın kapağını kapatıp bende ayna karşısına geçip, önce daha önce neden okumadım bu kitabı diyerek kızdım kendime, daha sonra yüzümde var mı kömür karası diye bakındım. En son olarak aklımın kütüphanesinde Gazap Üzümleri, Ana olan rafa Germinal’da koydum. Üçü orda işçi kardeşler olarak bana gülümsediler.

Kitabın basıldığı yıl: 2011
Yayınevi: Can Yayınları
Yazarın adı: Emıle Zola
Çevirmen: Volkan Yapçıntoklu
Sayfa: 615
Fiyat: 22 TL
Türü: Roman
Bir diğer eseri: Gerçek
#arzuaytan
#Germınal
556 syf.
·16 günde·9/10 puan
...yarın korkusuyla yaşamaya devam edip, alanını terk edememek, başkaldıramamak kişinin özgürlüğüne vurulan en derin ketlerden birisidir. İtaat bekliyorsan fakirleştir, kafalarına buyruk yaşamalarını istemiyorsan sadece ölmemeleri için yetecek kadar tayın ver...

Yukarıdaki cümleyi kitap arasına işlerken henüz tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ancak ileriki sayfalarda aslında bu cümlenin çok yerinde bir kitap özeti olduğu kanısına vardım. Çünkü “Kapitalizm” düşmanı Zola 1884 yılının baharında kitaba kaynak toplamak için greve giren bir madene gitmiş, sıkı bir gözlem yapmış ve gördüklerini kâğıda düşürmüştür. Bu da hikayenin asparagas bir kurgu olduğundan çok, gerçek bir hayattan esinlendiğinin izlenimini vermektedir.

“Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık bir gecede, düz ovada, Marchiennes'le Montsou'yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda bir adam tek başına yürüyordu.” (Alıntı #41154382 )
Kitaba giriş cümlesi olan bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi; okuruna ileride yaşanacaklar hakkında derin bir merak oluşumu yaratacağını ve aslında olacakların daha bu cümlede adım adım başladığını sezdiriyor, okuru kitaba yaklaştırıyordu.

Toplum, toplum eleştirisi ve ahlaksız betimlemeler;
Ahlakın olmadığı yerde adaletten söz edilebilir miydi? Ahlaktan yoksun bireyler kendi özünden gelen soya sahip çıkmadıktan sonra haklarına nasıl sahip çıkacaklardı? Kenetlenme önce aileden başlamalı silsile ile bütün hanelere, komşulara ulaşmalıydı. Yetişme ve yetiştirilme şartları bireylerin eğitim düzeyleriyle orantılı ilerlemedikçe ahlaktan yoksun kalan biçare bedenler ya haksızlığa boyun eğerdi ya da haksızlık ederdi... Bu hususta ahlakın eğitimden önce gelmesi kişiyi iyi insan eder, topluma yararlı kılarken, ahlaktan yoksun bireylerin eğitimleri ise sadece kendi yararına yönelik olmakla kalırdı. İnsan yaradılışı toplumlarla beraber ikamet etmesini öngördüğünden ise önce ahlakın alınması ve eğitimle bunun desteklenmesi hem toplumlar için hem de doğa için vazgeçilmez gereksinimler olmalıydı. Aksi durumlarda bazı bireyler kendilerini alt sınıflardan kurtarıp yine alt sınıflara eziyet etmek zorunda kalırdı.

Kurguda asırlardır yaşam biçimlerini terk etmemiş ve sorgulamamış insan kişilikleriyle karşılaşmaktayız. Geçmiş dönemlerde birkaç kere tekrar edilmiş bir başkaldırış denemeleri olduklarını beyan etseler de anlık bastırılmalarla sindirilmiş ve tek “lüksleri” sevişmek olan; aile, birey ve kadın kavramı olmayan; on iki, on üç yaşına gelen bir kızı tutup dilediğin yerde kocası olabileceğin; işin kötü tarafı bunları özümsemiş ve gelenek haline getirmişlerdi. Bu yaşam tarzının ikinci imparatorluk zamanında çok olağan olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Buradaki betimlemelerde yazar kendi hayal gücünden ziyade gördüklerini kaleme almış dersek hata etmemiş oluruz.

Maden işçilerinin zor yaşam koşulları her dönem karşımıza çıkmaktadır. Bunun en bariz örneği ise çok az bir zaman önce “Soma” adlı yerde patlak vermiş; dönemin hükümet yetkilileri ise bu duruma “Fıtrat” deyip 301 kişinin ölümlerini meşrulaştırmıştı. Kitapta da geçen bir madenci atasözü ise; “Ölüm geldi mi, lambayı söndürür,” bu ironinin ise konuya renk kattığına inanıyor; herhangi bir siyasi çekişmeye meydan vermek istemiyorum. Çünkü bir başka madenci atasözü de der ki; “lamba madencinin güneşi demektir,” bir yerde yeriyorken diğer yerde göğe çıkarıyoruz.

“...insan kötülük yapmıyorsa fırsat çıkmadığındandır.” ( Alıntı #41650730 )

Buraya kadar okuduysanız eğer kitabın bir işçi edebiyatı olduğunu ve bu işçi sınıfının da madenciler olduğunu anlamışsınızdır. İş arayan Etienne kitapta ana karakter olan maden ocağı “Voreux” a gelir ve iş olup olmadığını sorar; bir şekilde şansı güler ve işe alınmayı başarır. Etienne çalışma ortamını ve geçim sıkıntısını görür, bu uğurda mücadele etmesi gerektiğini söyler. İşçileri toplar ancak bu toplanma insan içerisinde bulunan öldürme, yakma ve yıkma gibi anarşizm eylemleri tetikler. Cahil olan işçi kesimi ise sürekli bir lider arayışı içerisindedir. Lakin kudreti bulanın saçmaladığı bir dünyada lider vasıflı insanları bulmak ise samanlıkta kaybolan iğneyi bulmaktan daha zordur.

Zola’nın tatlı ve gerçekçi dili sizi bir okur gibi değil de; İki Yüz Kırklar Mahallesi’nde 6 Frank kira karşılığında bir hane sahibi, maden işçisi gibi hissetmenizi sağlar. Madene sabahın dördünde iner ve iş arkadaşlarınızla çalışmaya başlarsınız. Kışın ağır geçmesi ve zeminin ıslaklığı yerin yedi kat altında inanın sizi zorlar, ıslanan kömür dehlizleri kayganlaşır, siz gülümsedikçe ten renginiz ne olursa olsun adeta bir zenci görünümüne döner, sıcaktan bedeniniz kavrulur, kalbiniz sıkışır; bedeninizden akan terler teninize bulaşmış kömür karasında su kanalları oluşturur. Dehlizce ilerledikçe eğilmek zorunda kalırsınız; en ufak bir hatanızda ya diziniz berelenir ya da sırtınızın derisi sıyrılır. Payandaların sağlıksız durumu her an ölebileceğinizi aklınıza getirse de siz yine elinizdeki kısa saplı kazma ile çalışmaya çalışırsınız. Çünkü bilirsiniz ki tek lüksünüz olan sevişmeden artakalan düzinece çocuğunuz vardır. Kazanacağınız para onları tok tutmaya yetmese bile öldürmeyeceğini bilirsiniz. Bu hususta mücadele eder ve gerek bedeninizi, gerek ruhunuzu ve dahi aklınızı bu uğurda feda edersiniz.

“Ne yazık ki yemeden yaşamanın yolu bulunmamıştı daha.” ( Alıntı #41257549 )

Kitabı parçalara bölecek olursak eğer hüzünlü bir kurgunun dışında “sosyalizim,” “komünizm,” “anarşizm,” “kolektivizm” ve “sanayi buhranı” gibi konularını ele almamız gerekmektedir. Ne yana baksanız bir dram gördüğünüz eserde; Zola ziyadesiyle ülkesini, kapitalist düzen kurucularını, kentsoyluları ve dahası mal mülk sahiplerine duyduğu öfkeyi anlatır da, durur. Her ne kadar tarafsız bakmak isteseniz de yapınız gereği güçsüzden yana çıkıverir bulursunuz kendinizi. Etienne ile Catherine’nin aşkları, onulmaz durumları, işçi sınıfının açlığı ve çaresizliği devri çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. Her karakterin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğine inanmaktayım. Çünkü her bir karakterin kendine has bir duruşu ve biçimi vardır. İhanet, ihtiras gibi popüler kültürün konularını da ele alarak kitabı her kesimin beğenisine sunmuştur. Yazıldığı sene birçok çevrelerce tepki görmüş ve kurgusu nedeniyle ilklerden olmayı başarmıştır. Bir dünya klasiği sıfatını almış bu eser yüz üzerinde ülkede yayımlanmış ve çok beğenilmiştir.

Germinal Fransızca bir kelime olup; tam olarak bir Türkçe karşılığı bulunmamaktadır. Ancak tohumun şişip, çatlayarak ısı ve güneşin yardımıyla topraktan fışkırması demek olduğunu söylemek isterim. Bu sebeple madencilerin artık içlerine düşürdükleri tohumları; açlıkla sınayıp, iç derinlikleriyle çatlatıp, yerin yüzlerce metre altından birlik ve beraberlikle toprağın üzerine çıkması “Germinal” kelimesinin anlamını anlatmaya yetmektedir.

1993 yapımı filmini de kitaptan sonra izleme keyfini yaşadım. Ancak kesinlikle kitap ile yarışamayacak kadar yalın kalıyordu film. Kesinlikle kitabının okunulması filminden öncelik arz etmektedir.

Sözün özü; kitap benim için muazzam kalitede keyifli bir deneyim oldu. Verebileceğim en yüksek puanı verip, okuduğum “en” kitaplarda en üst sıralarda yerini aldı. Kesinlikle sizleri duygu karmaşasına sokup, bittiğinde büyük bir eksiklik hissettirip, sizi çok üzecektir. Lakin bu deneyimi yaşayıp okumanızı ve tavsiye etmenizi kesinlikle isterim.

Sevgi ile kalın…

Son Alıntı;
“Ayaklarının altındaki, ta derinlerden gelen inatçı kazma sesleri aralıksız sürüyordu. Arkadaşlarının hepsi oradaydı, her adımda onların gürültüsünü duyuyordu. Şu pancar tarlasının altında iki büklüm oturan, kesik soluğu vantilatörün homurtusuna karışan kadın Maheude değil miydi? Sağda solda, her yanda sarı başaklar, yemyeşil çitler, körpecik ağaçlar altında daha başka tanıdık yüzler görür gibi oluyordu. Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ısıtıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar baş vermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, ısıya ve ışığa kavuşmak için toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu büyük bir coşkunluk içinde hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyormuşlar gibi kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.” (Alıntı #41952108 )

Not: İnceleme mobil cihaz ile tekrar dönülüp okunulmadan paylaşıldı. Harf, kelime, cümle hataları ve anlamsız kısımlar var ise anlayışınıza sığınırım.
556 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Bir avuç kömür için, bir ömür verenlere...

Sadece Fransız değil Dünya edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Germinal 1860' lı yıllarda Fransa'daki maden ocaklarında ağır şartlarda çalışan işçilerin  yaşadığı zorlukları ,uğradıkları haksızlıklar sonucunda isyan ederek greve gidiş öyküsü anlatılır.
Kapitalist sistemi hırpalayan bu eser natüralizm akımının öncüsü olmuştur.Kendisi de kitabı için şunu söyler ; Germinal’i yazarken bir tek istek duydum; toplumun kendini soktuğu durumu topluma göstermek!”

Haksızlıkları dile getiren , bir şekilde sessiz kalmış sindirilmiş toplumların isyanını haykıran eserler asırlar boyu okunmaya devam edecektir.

#kitapalıntıları

Temiz bir vicdandan daha rahat bir yastık var mıdır?

Kentleri ateşe verin , insanları kırıp geçirin , her şeyi kökünden kazıyın , bu çürümüş dünyadan hiçbir şey kalmadığı zaman yerine daha iyisi biter belki.
610 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10 puan
Okurken ben de İki Yüz Kırklar Mahallesi’nde ev kiralayıp, sabahın kör karanlığında yerin yedi kat altında madene inip zeminin ıslaklığını hissederek, derin dehlizlere ilerledikçe payandaların sağlam olmadığını farketmeme rağmen eve ekmek götürmek için çalışmak zorunda kalan bir işçi oldum.. 1860 Fransa’sında hayatları madenden çıkarttıkları kömür kadar bile değeri olmayan insanların ahlaksızlığa varan karanlık yaşantılarına şahit olup dev bir ağızın gelip bütün bir ışığı yuttuğunu gördüm.. işte bu dev ağzın adı “Le Voreüx Madeni”.. Onun dünyaya açılan ağzında ise doymak bilmez iştahıyla kapitalizm vardır.. Romanda burjuva sınıfı eleştirilirken, işçiler tarafından haklı yapılan grevin, örgütlenmeden yapıldığında nasıl kontrolden çıkabildiği, saldırganlığa ve zamansızlığa yenik düşebileceği dramatik bir şekilde anlatılır.. Étienne ile tanışıp Maheularda kiracı olmanın bence tam zamanı.. :)
556 syf.
·44 günde·Puan vermedi
Merhabalar..! Kitaptaki olaylar zincirini anlatacak kitapla ilgili ipuçları verebilecek bir durumda değilim, olmak da istemem. Kitabın hissettirdikleri zaten yeterince yoğun, yeterince güçlü... Maden ocaklarını bütün gerçeklikleriyle bize tanıtmaya çalışan yazar aynı zamanda büyük bir devrim ve başkaldırma gücüne de tanık ediyor bizleri. Kullandığı edebi dil ve teknikler ile kitabı okumakla kalmayıp aynı zamanda yaşıyorsunuz. Yoksulluğun, karın tokluğuna bile yetmeyecek bir çalışmanın, (ki çalışma kavramının etme kemiğe bürünmüş bir hali olan çalışmaktan bahsediyorum. ) toplumlar üzerindeki yıkıcı tüm süreçlerini bir bir yaşıyorsunuz. Kitabın bazı kısımlarında gözlerim yaşlarla doldu o anın vahameti, o hissettirilmeye çalışılan duygunun gerçekliği bütün yüreğimi dağladı. Paylaşımını da yapmış bulunduğum bir babanın zalim maden sahipleri tarafından haksızca maaş kesintisi yaşayıp eve döndüğü ve yıkık bir şekilde sandalyeye çöktüğü, eşinin ondan yiyecek parası beklediği, kelimelerin yetersiz kaldığı o an... o anı gerçekte yaşadığımı, iliklerime kadar bir çaresizlik ile sarsıldığımı hissettim. Tarifi olmayan berbat bir duyguydu. O paragrafı defalarca, defalarca yutarcasına okudum durdum. Kitabı ve hissettirdiklerini anlatmak elbette yetmeyecek bu satırlara... Öyle ki siz yalnızca kapağını açın ve içine girin..!
556 syf.
·31 günde·10/10 puan
İlk başlarda okuması biraz zordu, ama bırakmayıp ilerledikçe elimden de düşürmediğim bir kitap oldu. İnanılmazdı, maden işçilerinin yaşadığı zorluklar, boğazlarından bir parça ekmek geçirebilmek için verdikleri mücadele, çektikleri sıkıntılar. Açlık, soğuk, karanlık, ölüm. Çok acıydı ve kitap içimize işlemek istercesine anlatıyor her şeyi. Keşke bir evde ıstakozlar yenirken diğer evdeki çocuklar açlıktan ölmese,adaleti aramak böyle zor olmasa keşke.
556 syf.
·4 günde·10/10 puan
Émile François Zola, 2 Nisan 1840 tarihinde Paris’te doğmuş bir romancı, oyun yazarı ve gazetecidir. En ünlü romanları arasında gösterilen Germinal, işçi sınıfının sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını oldukça çarpıcı bir biçimde okuyucuya aktarmaktadır. Germinal, Fransızca kökenli bir kelime olup “oluşum aşamasındaki tohum, fikir” anlamlarına karşılık gelmektedir. İş arayışında olan Étienne Lantier’in madenciliğin ana geçim kaynağı olduğu Montsou kasabasına gelmesi ve burada karşılaştığı insanlık dışı çalışma koşullarına tepki göstererek halkın desteği ile baş kaldırması (tıpkı kitabın başlığında olduğu üzere) oluşum aşamasındaki bir fikrin ne aşamalardan geçerek toprağa karıştığı ve hangi koşullar altında filizleneceğinin serüvenidir.
 
Zola, güçlü betimlemeleri ile karakterlerin her birini öylesine ustalıkla işlemiştir ki kitabı okuduğunuz süreç boyunca ana karakter olgusunun yıkıldığına bizzat şahit olabilirsiniz. Montsou kasabasındaki işçi mahallesinde her bir kapının ardında iç içe yaşamak zorunda kalan onlarca insan ve her birinin sayfalarca anlatılan iç burkan bir hikayesi vardır. Okuyucunun karakterlerin her biriyle empati yapabilme ve onların olaylar karşısında nasıl tepki vereceklerini kestirebiliyor olması Zola’nın usta kaleminin eseridir. Geniş yelpazeye dağılmış karakterler dizisi sayesinde Montsou kasabasını çocuklar, yaşlılar, kadınlar, erkekler, zenginler ve fakirlerin gözünden görme fırsatını yakalarız. Madenin boğucu ve karanlık damarlarında işçilerin kasketlerindeki ışıkla yolumuzu bulur, geriye kalan son bir dilim ekmeği aramızda bölüşür, yarının da ekmeğini çıkarmak umuduyla soğuk yataklarda ölüm sessizliği içerisinde uyuyakalırız.
 
Étienne Lantier, kasabaya sonradan gelen ve işçi sınıfına kıyasla daha bilgili olduğuna kanaat getirilen öncü karakterdir. Başka bir şehirden geliyor olması, nesillerdir aynı madende alın teri dökmüş işçi ailelerin göremediği sorunları, sistemin aksayan yönlerini ve kentsoyluların keyfi tutumlarını açıkça görebilmesini mümkün kılmıştır. Étienne, haksızlıklar üzerine kurulmuş bir sistemi düzeltme ve işçilerin de en az kentsoylular kadar refah içinde geçen bir hayata layık olduğu düşünceleriyle harekete geçer. Kafası her yeni edindiği bilgi ile daha çok karışan Étienne, okuduğu kitaplar ve şehir dışındaki yetkililerle mektuplaşması sonucunda sürekli fikir değiştirir. Devrime büyük bir tutku ile bağlı olmasına rağmen aklında sağlam temellere oturtulmuş ve hayata geçirilmesi mümkün olan bir plan yapmakta başarısızdır. İşçi sınıfının öfkesi ve kendi büyük ideallerinin etkisinde kalarak planını düşüncesizce uygulamaya koyulur.
 
Elde olan tek planı büyük bir sabır ve kararlılıkla uygulayan işçiler, yoksulluğun pençesinden kurtulmayı düşlerken daha da yoksullaşır ve sevdiklerini bu yolda yitirirler. Kentsoylularla yaptıkları pazarlıklar fayda etmez, bütün fedakarlıklarına rağmen onlara denk görülecek bir konuma erişemezler. İdeallerine erişemeyen ve her geçen gün fakirleşen halk, onurunu yitirmektense ölmeyi tercih edecek kadar gözünü karartır. Bunun neticesinde eylemlerin boyutu çığ gibi büyür ve karşısına çıkan herkesin zarar görmesiyle sonuçlanır. Büyük ideallerinden umudunu kesmiş olan Étienne, halkın övgüsü yerine yergisinin hedefi olur ve kontrolünü kaybettiği bu devrimin devrik lideri olarak öfkeli kalabalıktan uzaklaşır. Ne Étienne ne de halk kontrolden çıkan bu eylemlerin ve yitirdiği insanların acısını unutmayı başarabilir.
 
Zola, başarısızlığa uğramış gibi gözükse de halkın hafızasına kazınan bu sonuçsuz devrimin bir gün nihayete ereceğini kitabın son cümlelerinde müjdelemiştir:
 
“İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yeryüzünü sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.”
 
Sofrasındaki ekmeğin kıymetini bilenlerden olmamız dileğiyle~
549 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10 puan
Bu kitap hakkında pek fikir sahibi olamadım ve pek beğenerek okuduğum bir kitap olduğu da söylenemez. Emile Zola'nın okuduğum en sıkıcı kitabı. Sosyalizm tadında bir hikaye beklemiştim ama kötü betimlemerle kitabın içine giremedim. Bu kadar.
Bak kardeş, bir kadın hiç durmadan suratını ekşitiyorsa ve bulunduğu yerden hoşlanmıyormuş gibi duruyorsa, bu işin altında bir bit yeniği var demektir...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Germinal
Baskı tarihi:
2 Şubat 2019
Sayfa sayısı:
556
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944889391
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Germinal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Natüralizm akımının en önemli temsilcilerinden olan yazar, romanları için gerekli yaşam deneyimini zorluklar içinde geçen gençlik yıllarında kazandı. Zola, romancının olayları bir izleyici gibi kaydetmekle yetinmemesi, kişileri ve tutkularını bir dizi deneyden geçirirken, duygusal ve toplumsal olguları bir kimyacı gibi işlemesi gerektiğini savundu. Kuzey Fransa’da uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin grevini konu alan Germinal sadece Zola’nın değil, Fransız edebiyatının da en değerli eserleri arasında sayılmaktadır.

Kitabı okuyanlar 5,4bin okur

  • Sena nur paçacı
  • Abbas Kılınç
  • Büşra Akman Alemdar
  • kevser
  • Ali
  • Funda
  • Adil Abdullah ERGÜN
  • İlknur G.
  • Ufuk Zafer Ada
  • Emre Bulut

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%5.7
13-17 Yaş
%1.7
18-24 Yaş
%17.9
25-34 Yaş
%34.3
35-44 Yaş
%27.1
45-54 Yaş
%9.7
55-64 Yaş
%1.7
65+ Yaş
%1.7

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%49.2
Erkek
%50.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%27.8 (534)
9
%20.2 (388)
8
%11.6 (223)
7
%3.1 (60)
6
%0.8 (15)
5
%0.4 (7)
4
%0.3 (5)
3
%0.2 (3)
2
%0.1 (1)
1
%0.1 (2)

Kitabın sıralamaları