·
Okunma
·
Beğeni
·
6,9bin
Gösterim
Adı:
Veba Geceleri
Baskı tarihi:
Mart 2021
Sayfa sayısı:
544
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750849282
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Orhan Pamuk’un üzerinde 5 yıldır çalıştığı Veba Geceleri, 1901 yılında 3. Veba Pandemisi döneminde Osmanlı’nın 29. Vilayeti Minger adasında geçiyor. Hem sürükleyici bir siyaset ve aşk romanı hem de Pamuk’un salgın, karantina, devlet ve birey konularını bir masal havasıyla tartıştığı bu tarihi roman, konusuyla yaşadığımız günlere de ışık düşürüyor.

1901 baharında Osmanlı İmparatorluğu’nun 29. vilayeti Minger Adası’nda veba salgını baş gösterince Sultan Abdülhamit önce Sağlık Başmüfettişi kimyager Bonkowski Paşa’yı, onun arkasından da genç ve başarılı Doktor Nuri’yi salgını durdurması için adaya gönderir. Padişah kısa bir süre önce genç doktoru, sarayda hapis hayatı yaşattığı ağabeyi önceki padişah V. Murat’ın kızı Pakize Sultan ile evlendirmiştir ve Pakize Sultan da bu yolculukta kocasına eşlik etmektedir. Adada ise genç ve milliyetçi Osmanlı subayı Kolağası Kâmil, onun âşık olduğu adalı Zeynep ve her şeye yetişmeye çalışan Vali Sami Paşa ile güzel sevgilisi Marika vardır. Karantina yasaklarına itaat edilmesi için çaba harcayan bu insanların vebayla, adadaki geleneklerle ve sonunda birbirleriyle ve ölüm tehditleriyle savaşının ve yaşadıkları aşkların hikâyesidir Veba Geceleri.

“Pamuk yaşayan en büyük yazar.”
-Le Point, Fransa

“Pamuk, en iyi kitaplarını Nobel’den sonra yazan eşsiz bir yazar.” -The Independent, İngiltere

“O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı.”
-The New York Times, ABD
544 syf.
·6 günde·9/10 puan
Popüler olan her şeyden uzak kaldığımı burda takriben 85-90 kez belirtmişimdir. Bundan mütevellit bu kitap çıkar çıkmaz okuyup aradan çıkarmak isterdim. İncelemeye de kitabı alış hikayemle başlamak istedim.

Her zaman gittiğim sahafa gittim. Kitabı alırken orda bir baba bir oğul muydu yoksa bir dede bir torun muydu tam bilmiyorum; "Yeni çıkmadı mı kitap? Bu kadar mı çok seviyorsun Orhan Pamuk'u?" dedi. Cevap vermeyecektim lakin sorusuna soruyla karşılık verdim. "Siz sevmiyor musunuz?" dedim. "Biz sevmiyoruz." dediler. Ben de neden sevmiyorsunuz diye sordum ve zırvaladılar. Düzgün iki cümle kuramadılar.
Bakın; bir yazarı, bir devlet adamını, bir sanatçıyı yahut herhangi birini sevmeyebilirsiniz. Bu en doğal hakkınız. Lâkin kendinizce bir sebebiniz olmalı. Kulaktan dolma üç beş cümle ile amcadan, dayıdan işitilmiş yüzde sekseni asılsız şeylerle sevmiyorum demek sadece beyin fukaralığıdır zannımca. Ülkemizin de en büyük sorunlarından birisi bu. Herkesin mutlaka sevmediği birileri var ve yüzde doksanı neden sevmediğini kendi de bilmiyor.

Orhan Pamuk'un siyasi tavrını vs ben de tasvip etmiyorum pek. Lâkin o bir yazar. Kendisiyle evlenmeyeceğim ya da kız kardeşimle falan da evlenmeyecek. Sanatçı kimliği ile ilgilenirim dolayısıyla. Kendisini okurum. Herkesin de okuması gerektiğini düşünürüm. Lâkin düşüncelerini isteyen kabul eder, isteyen kabul etmez. Düşünceleri, tavrı sanatçı kimliğini gölgeleyebilir ama yok edemez.

Orhan Pamuk romancılık konusunda bir markadır. Bunu bir kere kabul etmemiz gerekiyor. Nobel Ödülünü aldıktan sonra da çıtayı bence de yukarıya çıkartmış, gerçekten de güzel eserler yazmıştır. Kırmızı Saçlı Kadın'dan sonra Veba Geceleri ile de buna bir kez daha ikna etmiştir bizleri.

Yalnız bu roman diğer romanlarından çok daha farkı bir roman. Yıllar boyu düşünüp ki kendi deyimiyle 35-40 sene fakat  5 yıldır yazdığı ve son 1 yılda düzenlemeler yapıp bize 120 yıl öncesini şimdi yaşıyormuş gibi anlattığı bu eseri Osmanlının en entelektüel sultanlarından olan V. Murat'ın kızı Sultan II. Abdülhamid'in yeğeni Pakize Sultan'ın torunu Mina Mingerli'den dinliyoruz. 1900'lu yıllarda, Hatice Sultan'a yazmış olduğu 113 adet mektubun içeriklerini derlemesiyle oluşturulan bu kitap bizleri Veba Salgının hatsafaya çıktığı o dönemde konuk ediyor. Mükemmel betimlemeleri, karakterlerin ruh analizi ile karakterlerin adeta yanında yaşıyor, onlarla beraber salgınla mücadele etmiş gibi oluyoruz.

Kitabın spoiler vermeden hemen kısa bi bilgilendirmesini yapacak olursak; Minger Adası’nda veba salgını baş gösterince Sultan Abdülhamit önce Sağlık Başmüfettişi kimyager Bonkowski Paşa’yı, onun arkasından da genç ve başarılı Doktor Nuri’yi salgını durdurması için adaya gönderiyor. Padişah kısa bir süre önce genç doktoru, sarayda yaşattığı ağabeyi önceki padişah V. Murat’ın kızı Pakize Sultan ile evlendiriyor ve Pakize Sultan da bu yolculukta kocasına eşlik ediyor. Yolculukta Osmanlı Kolağası Kamil, onun aşık olduğu Zeynep, fedakar Vali Sami Paşa ve sevgilisi Marika da sonradan eşlik ediyor.

Kitabın başlangıcında Tolstoy'dan alıntı yaparak başlaması ile bir kez daha Tolstoy hayranlığını kanıtlayan Orhan Pamuk, Savaş ve Barış'ın Prens Andrey Bolkonski'sinden karakterlere bir şeyler serpmiştir.

Hem sürükleyici bir siyaset ve aşk romanı hem de Pamuk’un salgın, karantina, devlet ve birey konularını bir masal havasıyla tartıştığı bu tarihi roman, konusuyla yaşadığımız günlere atıfta bulunuyor.

Tesadüf odur ki kitabın tanıtımında romanı için uzun araştırmalar yaptığını, pek çok kitap okuduğunu ve sabırla yazdığını anlatan Orhan Pamuk, kitaba başlamasının 3. yılında koronavirüs salgınının başlamasıyla çevresindeki herkesin ölümlerde, söylentilerden, hastalığı kimin getirdiğinden, karantinadan, sokağa çıkma yasağından, hastanelerin dolmasından söz etmeye başladığını kendisi de şu şekilde belirtmişti.  "Romanımda yazdıklarım gerçek olmuştu." Bu açıdan dönemi entelektüel bir yazar tarafından okumaktan çok zevk aldım. Karantina ve salgın hastalık sırasındaki insan psikolojileri ve bunun ardına oluşan toplumsal olayları çok başarılı bir şekilde ele almış. 

Salgının dışında kitapta Din, Milliyetçilik gibi konularda eleştirini hiç esirgemeden yapan Orhan Pamuk bu konuda okurları yanıltmamış. Özellikle son kısmın bayağı tartışma yaratacağını düşünüyorum. (Müslümanları Rumlardan kat kat daha fazla eleştirmesi, Osmanlı hakkında yaptığı biraz acımasız çıkarımlar vs.)

Benim gibi Sultan II. Abdülhamid hayranları bazı kısımlarda dişlerimizi sıkarak okuduğumuz bu kitapta yazar, söylemlerin birçoğunun kendi söylemleri olmadığını ve her Sultan yeğen gibi Pakize Sultan'ın da amcasına olan, daha doğrusu olmayan sevgisi olduğunu dile getiriyor.

O zaman biraz da Orhan Pamuk'un okurlara olan katkısını abartarak aranızdan ayrılayım. Orhan Pamuk romanı okuyunca bazen bir dergi, gazete, ansiklopedi ya da tarihi bir kitap mı okuyorum diyorum kendi kendime. Aralara serptiği o didaktik cümleler ile okuru besliyor adeta. Konudan caydırmadığı gibi konuya olan merakı artırıyor. Böylelikle sadece roman okumuş olmuyorsunuz. Bu durumu da kitapın arka kapağında da bulunan The New york Times'ın tespiti özetliyor.

"O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı."

Kitaplı akşamlar, günler, yıllar, ömürler dilerim. Kalın sağlıcakla.  :)
544 syf.
·7 günde·9/10 puan
Veba Geceleri ile ilgili Youtube kanalımda kitap incelemesi yaptım. Okumak yerine dinlemeyi veya izlemeyi tercih ederseniz: https://www.youtube.com/watch?v=n69oAPGVNwM

Orhan Pamuk severek okuduğum bir yazar. "Meyve veren ağaç taşlanır," veya "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar," misali Orhan Pamuk yazdıkça onu eleştirenlerin sayısı da artacaktır. Buna şüphe yok. Hatta 9/10 verdiğim işbu kitabın incelemesinde ben de övmekten ziyade eleştirilere, daha doğrusu kafamdaki tuhaflıklara yer vereceğim.

İncelemenin içeriğine yoğun bir şekilde girmeden önce yıllardır kafamı kurcalayan bazı soruları sizlere yönelteyim: Tarih nedir? Tarih kitaplarına inanır mısınız? Tarih kitapları nasıl olmalıdır? Tarih kitaplarında duygusallığa yer var mıdır? Tarih kitapları öznel mi olmalıdır, nesnel mi olmalıdır? Tarihi karakterlere yaklaşımımız nasıl olmalıdır? Onları sevmek zorunda mıyız? Sırf "bizim tarihimiz" diye bazı olayları kabullenmek zorunda mıyız? Tarihi karakterlerin kurgu romanlara konu edilmesi doğru mudur? Tarihi kurgulamak doğru bir yaklaşım mıdır? Bu sorular hem çoğaltılabilir hem de çoğaltılırken konudan sapmamıza neden olabilir. O yüzden şimdilik bu kadarı yeterli.

Veba Geceleri, "Nobel ödüllü romancı (kurgucu) Orhan Pamuk"un yazdığı son romanıdır. Orhan Pamuk birçok insan için olduğu gibi benim için de çok iyi bir romancı ve kurgucudur. Kitaplarında öyle bir kurgu ortaya koyar ki, okurlar okuduğu metnin gerçek mi, yoksa bir kurgu mu olduğu konusunda inanılmaz bir şüpheye düşer. Birçok okur Masumiyet Müzesi'nde Füsun ile dans eden Orhan Pamuk'u gerçekten Orhan Pamuk'un kendisi zanneder. Oysaki yazar, okurun gerçeklik algısıyla öyle bir alay eder ki, neyin gerçek neyin kurgu olduğu kafamızda bir tuhaflığa dönüşür. Zaten Orhan Pamuk'un en önemli başarısı da bence buradan gelir.

Bir önceki paragrafta yazdığım konuyu çok fazla uzatarak Orhan Pamuk övgüsünü uzun uzadıya anlatmak niyetinde değilim. Çünkü bu yazıda farklı konulara değinmek istiyorum. Bu noktada sadece Orhan Pamuk'un bir önceki paragrafta belirttiğim tarzının bende hayranlık uyandırdığını belirtmek isterim.

Veba Geceleri isimli bu kitap da Orhan Pamuk'un diğer eserleri gibi esasen kurgudur. Düzletelim. Eser, tarihi kurgudur. Peki tarihi kurgulamak ne kadar mümkündür? Buna izin verilmeli midir? İşte Orhan Pamuk bu romanın tarihi karakterlerini öyle bir canlandırmış (kurgulamış) ve karşımıza oturtmuştur ki, gerçeklik algımız tam anlamıyla şaşmıştır. Örneğin, kitaptaki Abdülhamit karakteri hakkında yazılanların ne kadarı doğru ne kadarı yanlıştır? Kolağası genç Osmanlı subayı Kamil, Mustafa Kemal Atatürk müdür? Okurken kafam allak bullak oldu...

Orhan Pamuk kendisini mütevazı bir tarihçi olarak nitelemektedir; ama bu mütevazı tarihçi, tarihi olayları aslına uygun bir şekilde mi anlatacaktır, yoksa tamamen tarihi karakterler üzerinden bir kurgu mu oluşturacaktır? Pek tabii bir diğer ihtimal de mevcuttur: kısmen tarihe uygun, kısmen kurgu... Tarihle arası iyi olmayan bir okur olarak, Orhan Pamuk'un kısmen tarihe uygun, kısmen kurgu bir roman kaleme aldığını düşünüyorum.

Kitabın konusundan kısaca bahsetmek, kanaatimce mümkün değildir. Zira dolu dolu bir kitaptır ve neredeyse kitabın içeriğiyle alakalı olarak değinilmeyen bir konu kitapta kalmamıştır. Orhan Pamuk her zamanki gibi değindiği konuları tüm ayrıntılarıyla anlatmış, en ufak ayrıntılar için dahi uzun uzadıya paragraflar yazmış, okuru bunaltma tehlikesini bir çırpıda göze alarak etraflıca bir metin kaleme almıştır. Pek tabii onun bu tarzını sıkıcı bulan ve sevmeyen okurlar olacaktır. Yine belirtmek isterim ki, ben sevenlerdenim.

Herkesin malumu olduğu ve benim de az önce sizlere yazdığım üzere, eser bir tarihi kurgu romandır. Romandaki karakterler,Sultan Abdülhamit, Sağlık Başmüfettişi kimyager Bonkowski Paşa, Doktor Nuri, V. Murat'ın kızı Sultan Abdülhamit'in yeğeni Pakize Sultan, genç Osmanlı subayı Kolağası Kamil, Kamil'in aşık olduğu Zeynep ve Vali Sami Paşa'dır. Tabii kitapta yüze yakın daha karakter ismi geçmektedir; ama romanın seyrini belirleyen kişiler bu saydığım isimlerdir...

Biz okurlar ise Veba Geceleri isimli bu romanı Mina Mingerli'den dinliyoruz. Mina Mingerli, Pakize Sultan'ın torunudur ve bu tarihi kurgu roman ise Pakize Sultan'ın 1900'lu yıllarda, ablası Hatice Sultan'a yazmış olduğu 113 adet mektubun içeriklerini derlemesiyle oluşturulan bir kitaptır. Kitapta tıpkı şu anda yaşıyor olduğumuz gibi, yoğun bir salgınla mücadele dönemi var. Kitabı okuyanlar fark etmişlerdir ki, zaman-mekan-şartlar değişiyor; ama insanın bir salgın karşısındaki çaresizliği ve kırılgan yapısı değişmiyor. Tıpkı tarihte şimdiden yerini alacağı kesin olan "2020'li Koronavirüs yılları" gibi o dönemin Veba Geceleri de oldukça zorlu ve korkutucu geçmiştir.

Orhan Pamuk kitapta Minger Adası diye bir yerden bahsediyor. Kitaptaki olayların neredeyse tamamı da Minger Adası'nda geçiyor. Gerçekte böyle bir yer var mı yok mu, inanın bilmiyorum. Araştırmaya da hiç istek duymuyorum. Çünkü bu sorunun cevabı önemli değil. Orhan Pamuk gibi bir kurgucunun romanını okuyorsanız, Minger Adası'nın gerçek olup olmadığını bilmek size hiçbir anlam ifade etmeyecektir... İşte bu Minger Adası'nda korkutucu veba salgını baş gösterince dönemin padişahı Sultan Abdülhamit önce Sağlık Başmüfettişi kimyager Bonkowski Paşa’yı, onun arkasından da genç ve başarılı Doktor Nuri’yi salgını durdurması için adaya gönderiyor. Doktor Nuri'nin eşi Pakize Sultan da onunla birlikte adaya gidiyor. Salgınla mücadele günlerinde onlara bir de genç Osmanlı subayı Kolağası Kamil eşlik ediyor. Dönemin Minger Valisi Sami Paşa'nın da "tarih"teki yeri mühim olduğundan bu paragrafta ona da yer vermemiz icap eder. İşte kitabın özeti olarak bu üç paragraf yeterlidir. Gerçekleşen olayları ve detayları merak eden okurların kitabı okumaları şarttır.

Şimdi gelelim kitaptaki en sevdiğim detaya: Orhan Pamuk'un kurgulamış olduğu 1900'lü yılların Osmanlı Devleti gerçekten de Türklerin, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin vs. bir arada yaşadığı, başka deyişle bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösterdiği yıllardır. Tabii 1900'lü yılların öncesi de öyledir; ama bu yazıda sadece Veba Geceleri isimli romandan bahsettiğim için öncesine değinmiyorum. Zaten çok tarih bilgim de yoktur. Çünkü tarih denildiğinde dikkate aldığım tek alan, "yakın tarih"tir. Yakın tarihimizde de Ermenilerin ve Rumların rolü çok büyüktür. (Bu cümleden Kürtleri çıkarmamın nedeni hala Türklerin ve Kürtlerin bir arada yaşadığı bir devlet olmamızdır.) Ben İstanbul Şişli doğumlu bir insanım. Çocukluğum da İstanbul Kurtuluş'ta, Ermenilerin ve Rumların çoğunluk oluşturduğu bir yerde geçti. Tabii şu anda Kurtuluş'ta çoğunluk Ermenilerden ve Rumlardan oluşmuyor. Ancak benim çocukluğumun geçtiği 8 dairelik binanın 5 dairesinde Ermeni veya Rum komşularımız vardı. Bunlardan neden bahsediyorum? Çünkü Ermeni demek Rum demek bize uzak ırklar demek değil... Çok değil 100 yıl öncesine kadar bizimle aynı devletin vatandaşları olan, aynı sofrada ekmeğimizi paylaştığımız bu insanlar, tıpkı bizler gibi bu vatana hizmet etmiş kişilerdir. Hatta sinemada, tiyatroda, güzel sanatlarda, inşaatta, ticarette vs. birçok alanda 1900'lü yıllarda öncü rol almış ve ülkenin bu tür alanlarda ilerlemesine büyük katkı sağlamışlardır. Yeşilçam'da yan karakter olan birçok oyuncu şimdilerde pek konuşulmaz ama Ermeni veya Rumdur. Dolayısıyla Orhan Pamuk'un da 1900'lü yılları anlattığı bu eserinde Ermenileri ve Rumları, daha doğrusu gayrimüslimleri, tıpkı bizler gibi anlatması benim çok ama çok hoşuma gitti. Bu konuya değinmeden inceleme yazmam, hem kendime hem eski komşularıma hem Orhan Pamuk'a haksızlık olurdu.

Şimdi gelelim bu kitabı okurken kafamda oluşan tuhaflıkların sebeplerine...

Orhan Pamuk daha önce ondan fazla roman yazmış Nobel ödüllü bir yazarımız. Fakat daha önceki hiçbir kitabını bu denli insanların önüne ısrarla servis etmemiş ve bu denli reklamını yapmamıştır. Bunun sebepleri için kendimce cevaplarım var; ama bu cevabı direkt size sunmaktansa incelemenin içerisinde yakalamanızı tercih ediyorum. Ne oldu da Orhan Pamuk bu kitabını bunca övdü, bunca reklam yaptı ve canlı yayınlarda bu kadar açıklama gayretine girişti? Zira Orhan Pamuk'un bazı kitapları vardır ki, hala sır perdesi aralanmamıştır, her okuyan ayrı anlamlar çıkarır. Okur kıvranır durur da Orhan Pamuk çıkıp o konuda bir açıklama yapmaz. Şimdi ne oldu da yazdıklarını okurlara açıklama gayretine girdi? İşte kafamda oluşan bir tuhaflık bu.

Yazımın başlarında da sorduğum gibi, tarih ne kadar kurgulanabilir? Bu soruyu çeşitli şekillerde sormak mümkün. Bir çeşidini daha ortaya sunmak istiyorum: Tarih ne kadar kurgulanmaya müsaittir? Lise zamanlarımda tarihi kurgu kitapları okuduğumu hatırlıyorum. Barbaros Hayrettin Paşa'yı veya Turgut Reis'i anlatan kurgulanmış tarihi romanlar okuduğumu çok iyi hatırlıyorum. Kurgulanmış dememin sebebi, tarihi karakterlerin adeta efsaneleştirilmiş ve masal kahramanına çevrilmiş olması... Günümüze gelirsek, televizyonda hemen her kanalda bir tarih dizisi yer almıyor mu? Peki bu diziler ne kadar tarihi gerçeklikle örtüşüyor, hiç sorguladınız mı? Bu dizilerin hiçbirini izlemeyen bir insan olarak izlediğim fragmanlara birçok defa güldüm. Çünkü gerçek dışı olduğu ve kurgulama yönünün bayağı abartıldığı çok kolay anlaşılabiliyor. Peki bunca dizide tarih farklı şekillerde kurgulanmış olarak önümüze servis edilirken, bunca romanda tarih kurgulanmış bir şekilde yazılırken, Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk'un bu yönde bir tarihi roman yazması neden garipsenir? Peki tüm bunların yanında Orhan Pamuk bir de çıkıp, romanın çok güzel bir dizi olacağını, görüşmelere açık olduğunu ama karışacağını söylemesi tesadüf müdür? Acaba Orhan Pamuk son dönemlerin modası olan "Abdülhamit hayranlığı"nı, yazmış olduğu bu tarihi eserle eleştirmekte ve alternatif bir "Abdülhamit karakteri" mi göstermeye çalışmıştır? Kafamda yine bir tuhaflık...

Bugüne kadar yazmış olduğu her yazıyı "Orhan Pamuk bir romancıdır," veya "Orhan Pamuk iyi bir kurgucudur," diyerek savunmuş insanlar var. Ben de bunlardan biriyim. Değişmiş de değilim yanlış anlaşılmasın. Fakat Orhan Pamuk'un hiç bu kadar siyasete yakın bir romanını hatırlamıyorum. Beni bu şekilde düşünmeye iten, Orhan Pamuk'un yakın tarihi kurgulamış olması mıdır, Abdülhamit hakkında sürekli eleştirel bir roman kaleme alması mıdır, bunun yanında buram buram Mustafa Kemal kokusunun burnumuza geldiği Kolağası Kamil'i övmesi ve sonsuza kadar hayranı olacağını romanın içerisinde belirtmesi midir, bilemiyorum. Fakat bu romanın içerisinde bir şekilde siyasi görüş yansıtması, hükümet eleştirisi, tarihçi eleştirisi bulunduğunu düşünüyorum. Bu da kafamda ayrı bir tuhaflık daha oluşturuyor. Çünkü ilk defa "kurgucu Orhan Pamuk"un kurgucu olmaktan çıkıp siyasi görüşlerini belirttiği bir roman yazdığını düşünüyorum. Yine yanlış anlaşılmaması adına belirtmek isterim ki, eleştirmiyorum sadece tespitte bulunuyorum. Çünkü Pamuk'un bu yaklaşımı hem benim dünya görüşüme uygundur hem de siyasi görüşlerime yakındır. Fakat romancı kimliğini kaybedip muhalif kimliği kazanması da istemeyeceğim bir durum olduğu için bu konuya bir şerh koymak istedim.

Tabii son bir konuya daha değinmek şarttır. Benim kafamdaki bunca tuhaflıklara karşın, Orhan Pamuk çıkıp da "Kardeşim sen ne diyorsun? Bunlar kurgu, kurgu!" dese haklıdır. Çünkü gerçekten de kurgudur. Ama insana acayip şeyler de düşündüren bir kurgudur. Zaten kitabın içerisinde de kendisini haklı çıkaran argümanlara fazlasıyla yer vermiştir. Yani bu romana dil uzatıldığı anda emin olun ki Pamuk'un size en ağır cevabı kitabın bizzat içerisinde yer almaktadır. Yani yine yaş tahtaya basmamıştır.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
544 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10 puan
Tartışmasız Türkiyenin en iyi yazarı Orhan Pamuk. Herkes onun Kitaplarını okuyamaz . Yoğun olarak kullandığı diliyle okuyucuları iyi bir kelime hazinesinede buluşturan gerçek bir yazar ve gerçek bir romancı.
544 syf.
Sıcağı sıcağına kurcaladığım ve birçok arkadaşımın kitabı okuyacağını bildiğim için, spoiler özelliği taşıyacak herhangi bir detay vermediğimi öncelikle belirtmek isterim.

Veba Geceleri, Orhan Pamuk'un 40 yıldır düşünüp, 5 yıldır yazdığı, son 1 yıldır da üzerinde düzenlemeler yaptığı son romanı. Yani birtakım çevrelerin ve o çevreye tabi şahısların göğsünü gere gere, marifet sanarak belirttiği gibi, içinde bulunduğumuz kovid pandemisi sürecinden nemalanmaya çalıştığı bir yapıt asla değil. 1983 yılında ilk baskısı yapılan Sessiz Ev adlı kitabını okuyanlar, Faruk Darvinoğlu karakteri üzerinden "Veba Geceleri'' kitabının ilk sinyallerini zaten almışlardır diye düşünüyorum. Okurlarına, 1901 yılında bir Osmanlı adasında oldukları hissini verebilmek için sayısız tarih, tıp, hatıra kitabı okuduğunu söyleyen Pamuk, döneme ait fotoğrafları da detaylıca inceleyerek, bu kaynaklar doğrultusunda hayali bir ada planlamış. Adadaki binalardan tutunda, ağaçlara, caddelere ve içerikteki karakterlere kadar her şeyi kendi çizimleriyle tek tek resmetmiş. Ve bu resimleri biraraya getirerek kitap kapağını oluşturmuş. Aynı şekilde yine yazarın kendi çizimlerinden oluşan ada haritası da kitabın ilk sayfalarında arzı endam ediyor. Adada yer alan cami, kilise, okul, tekke, hastane, mezarlık, postane, vilayet binası, fener, saat kulesi gibi yapılar bu haritada detaylarıyla karşımıza çıkıyor. Daha önceki kimi eserlerinde olduğu gibi, kapak resmi ve haritayı tasarlayan kişi ibaresinin karşısında Orhan Pamuk ile birlikte Ahmet Işıkçı (Cevdet Bey'in torunu) adını görmek de, Pamuk ile bütünleşmiş edebi oyunların bir parçası olarak okura yine farklı hazlar yaşatıyor.

Kimi kitaplar konusuyla dağlar yüreğimizi, kimi kitaplar içerdiği teknikler vesilesiyle mest eder bizi. Benim, bir eseri edebi açıdan değerlendirme aşamasında ana kıstasım ise , o eserin "ne" anlattığı değil, "nasıl" anlattığıdır. Konu elbette ki çok mühim bir unsur lakin konuyu yansıtan arka plan daha bir giriyor ilgi alanıma...Edebiyatın, insanoğlunun kendisini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğu söyleyen Pamuk, bu bağlamda milletlerin kendi yazarlarına kulak verip, onları anlamaya çalışmalarını ve böylece millet bütününü oluşturan birer parça olarak kendilerini daha objektif, daha doğru ve daha sanatsal şekilde analiz edebileceklerini savunuyor. Yeryüzündeki toplumsal, kültürel, siyasal ve teknolojik gelişmeler karşısında ister istemez edebiyat olgusunun değiştiğini, edebiyata hakim olan modernizm dalgasının zamanla yerini postmodernizme bıraktığını da ifade eden Pamuk, toplumculuktan modernizme kayarken kaybolan taşranın sesinin, postmodernizm ile birlikte yeniden yükselmeye başladığı hususunun da altını çiziyor. Pamuk külliyatından genel olarak aşina olduğumuz postmodern unsurlar, çok yoğun olarak karşımıza çıkmıyor bu romanda. Arada kolaj montaj, parodi serpiştirmelerine denk geliyoruz elbet ama bunlar diğer eserlerine nazaran yok denecek kadar az düzeyde. Anlatıcının anlatıya dahil olması esasına dayanan üstkurmaca tekniği, bir Pamuk postmodernitesinin vazgeçilmezi olarak sayfalarda boy gösteriyor pek tabii ki. Leitmotiv ve simgesellik de romanın dokusunu zenginleştirmek adına başvurulduğunu gördüğüm diğer bazı teknikler. Olaylar ve kişiler arasında yer yer simetrik yer yer de tezat bağlar kurarak oluşturmuş olduğu ironik anlatım da birçok eserinde olduğu gibi yine romanın merkezindeki tematik yapıyı destekleme mahiyetinde zuhur ediyor.
Metin boyunca sıklıkla kullanılan eski Türkçe sözcükler ise, akışı asla baltalamıyor. Pamuk kaleminden çıkmış bir eser olmasına rağmen anlatım oldukça yalın, okuru yormayan, anlaşılmayı zorlamayan cinsten.

Bir farklılık olarak bu kez, bir kadın anlatıcıdan dinliyoruz hikayeyi; 5.Murat'ın kızı, Abdülhamit'in yeğeni Pakize Sultan'ın kızının torunu olan Mina Mingerli Hanımefendi'den. 1901-1913 yılları arasında, büyük anneannesinin, büyük teyzesi Hatice Sultan'a yazmış olduğu 113 adet mektubun içeriklerini derlemesiyle bu kitabı oluşturan Mina Hanım, 'tek kişinin görüş açısı' kuralına uymadığını, bilakis bu kuralı bozduğunu itiraf ediyor :

"Abdülaziz'in tahttan indirildikten sonra katledildiğine samimiyetle inanmama rağmen, bazılarına göre intihar ettiğini de yazdım."

Roman, girişe yerleştirilen Tolstoy'un 'Savaş ve Barış'ına ait bir epigraf ile açılış yapıyor. Okuyanlar bu eşsiz eserdeki Andrey Nikolayeviç Bolkonski karakterini anımsayacaklardır. İşte Pamuk da öyle sanıyorum ki bu karakterden yola çıkarak bir Bonkowski karakteri yaratmış., Bonkowski Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun sağlık başmüfettişliği görevini üstlenmiş bir kimyager ve eczacı...

"Yarı başarılı bir işadamıydı. Son on yıldır yalnızca Osmanlı Devleti'nin Hıfzısıhha Başmüfettişliği'ni yapıyor, hem Padişah'a kolera ve veba salgınları konusunda raporlar yazıyor hem de salgından salgına, limandan limana, şehirden şehre Padişah adına karantina ve sağlık önlemlerini denetlemeye koşuyordu. "

Tolstoy hayranlığı kadar Kemal Tahir hayranlığı ile de bilinen Pamuk, Esir Şehir İnsanları'ndaki Kamil Bey karakterini de, kişisel özellikleri, ideolojik yaklaşımları, idealist ölçütleri ve ismi ile çekip alıvermiş romanına. Bilmiyorum belki Pamuk benim gibi düşünerek tasarlamamıştır bu isimleri ama ben bu yöne çektim, öyle sanıyorum ki çok da iyi yaptım.

"Komutan Kamil'in dehası, kararlılığı ve gözü pekliği olmasaydı, bugün Minger milleti hāla başka milletlerin kölesi olacaktı" derdi Murakabe Nazırı, "Kim bilir, bütün bir millet önce dilini unutacak, sonra da kaybolup gidecekti."

Minger... Girit, Rodos ve Kıbrıs üçgeni arasında konumlandırılmış, yoğunlukla Müslüman Türk ve Ortodoks Rumların yerleşmiş olduğu Osmanlı'nın 29. vilayeti... Minger' in Hindistan ve Çin üzerinden gelen üçüncü veba salgınına esir düşmesi, akabinde vebaya karşı verilen mücadele, romanın ana konusu gibi görülse ve gösterilse de ben asıl verilmek istenenin Osmanlı'nın son dönemlerindeki mevki ve makam mücadeleleri, kadının yok sayılması, temel hak ve hürriyetlerdeki eşitsizlik, peyda olan ahlaksızlıklar, bozgunculuklar, tekke ve tarikatlar, bitmek bilmez hurafeler, şeyhler, müritler vb gibi konular olduğunu gözlemledim. Çin ve Hindistan yoluyla, minik bir Doğu Akdeniz adasına veba nasıl ulaşıyor derseniz, Hicaz yoluyla, diyerek sizi cevaplayabilirim...Hacca giden hacılar vesilesi ile vebanın dağılım merkezi Osmanlı'nın Hicaz kenti oluyor. Dönemin önde gelen tıp alimleri ve bilim adamları bu gerçeği kabul edip, bu doğrultuda beyanatlar verseler de takdir edersiniz ki, hilafetin hüküm sürdüğü topraklarda bu tez pek kabul görmüyor, üstüne üstlük tezi öne süren ve kabul edenler bir nevi "vatan haini, din düşmanı" ilan ediliyor...Bir kısım güruh, karantinaya şiddet ve nefret ile karşı çıkıp, kurallara riayet etmiyor, vebadan ölmüşlerinin kireçlenerek gömülmesi olayını İslam ile bağdaştıramıyor ve doğal olarak şeyhlerden, şeyh eliyle yapılmış muskalardan medet umuyor. Asya'yı kırıp geçirirken Avrupa'ya değmeyen veba salgınının sebebi hakkında ortaya atılmış, kanıtlanmış elle tutulur, gözle görülür başka bir neden de bulunamıyor.

"Büyük güç harcıyor, vaazı dinliyor ama pek anlamıyordu. Başı dönüyor, midesi bulanıyor, zorlukla dik durabiliyordu. Vaiz hastalıktan hiç söz etmiyor, sürekli her şeyin Allah'tan geldiğini tekrarlıyordu."

Daha önce veba konulu kitaplar okumuş olmama rağmen, bu illete yakalanmışların betimlemesini ilk defa bu kitaptaki kadar net gördüm. Ateş ile başlayan, kusma ve titreme ile devam eden, akabinde hıyarcık adı verilen irinli çıban çıkaran insanların anlatımı gerçekten çok başarılıydı.
Veba salgını sürecinde, okurun canını en yakan detay ise, ebeveynlerini vebaya kurban veren çocukların kimsesizliği, çaresizliği ve yalnızlığı.

"Vebanın çocuklar için en korkunç yanı, anne, baba hatta her ikisinin ölümü ve yapayalnız kalmak değildi aslında. Paşa'nın şimdiye kadar hem Müslüman hem de Hıristiyan mahallelerinde işittiklerine göre, annelerinin eski, tatlı, şefkatli anneleri olmadığını, ölmekte olan çaresiz, zavallı ve bencil bir hayvana dönüştüğünü gördüklerinde deliriyorlardı çocuklar! O zaman bazıları bu dünyadan umudu kesiyor, sanki içlerine cin girmiş gibi uzaklara kaçıyorlardı."

Her okurun, kendi okuma perspektifi doğrultusunda çıkarımlar yapabileceği bu roman, bana göre Osmanlı'nın son dönemlerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren, tarihi, siyaseti, polisiyeyi ve masalı bünyesinde harmanlanmış, doğu-batı sentezini merkeze almış panaromik bir dönem romanıydı. 51.bölüm sonunda yer alan bir cümlesinde, bence kitabının minik bir tanımını yapıyor aslında Pamuk:

"Milliyetçi heyecanın, tarih ile edebiyat, efsane ile gerçek, renk ile manası arasındaki ayırımı kaldırdığı yerdeyiz şimdi..."

Roman, gerek içinde bulunduğumuz pandemi, gerekse yönetimimiz ve uygulamaları açısından, karakterlerinden kurgusuna, mekanlarından tematik yapısına kadar, günümüze de epeyce gönderme yapıyor. Yarattığı muhteşem kurgu ile Türkiye'yi, Minger Adası'na eviren Pamuk, bence tartışması oldukça lüzumsuz gelen lakin belli bir cenahın at gözlüklerini çıkarmayacağı için tartışmaktan büyük zevk alacağı bazı gerçeklikleri yine cesurca sunuyor okuruna:

"Bulaşık" ve "şüpheli" diye Kale'nin karantina mekanına tıkılan yirmiye yakın Müslüman çocuğuna aile bulunamayınca Vali sahipsiz çocukları bu Rum yetimhanesine yerleştirmeye başladı. Bir hafta sonra Kadiri tekkesi çevresinde, Müslüman çocukların Rum okulunda Hıristiyanlaştırılmasını protesto eden bir arzuhali Kadiriciler'in imzaladığını Vali muhbirlerinden işitti ve çok öfkelendi. Arzuhal yazarı Kadiri dervişinin, Karantina yasaklarını ihlal etmekten zindana atılmasını emretti"

Oldukça hacimli ve kapsamlı bir eser olduğu için hakkında konuşulup yazılacak çok detay olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle içimde kalanları ekleyebilmek ve değerlendirmemi tamamlayabilmek için, eserin daha fazla kişilerce okunmasını beklemeyi uygun görüyorum.

Veba Geceleri; kimlik arayışı, bürokrasi, Doğu-Batı çatışması, aydın sorunu, bağnazlık, cehalet, hastalık, idam gibi toplumsal temaların yanısıra milliyetçilik, saltanat, hilafet, imparatorluk, siyasal İslam, anarşizm, liberalizm ve cemaatler gibi siyasi temaların da yoğun olarak işlendiği, yaklaşık 6 aylık bir süreci konu alan çok güzel bir roman. Şahsi kanaatimce bir Kar'ın, bir Masumiyet Müzesi'nin çok çok üstünde. Ama bir Sessiz Ev, bir Yeni Hayat, bir Benim Adım Kırmızı da değil... Benim zirvem ise hâlâ Kara Kitap. Orhan Pamuk'un kendisi bile, sanmıyorum ki bir daha Kara Kitap'ın üzerine çıkabilsin...
544 syf.
·9 günde·4/10 puan
Kitabı bitirir bitirmez hızlıca incelemelere göz attım ve 'acaba aynı kitabı mı okudum?' diye düşündüm. Romanın bende bıraktığı zayıf intiba ve tatminsizliğe karşı romanın mükemmelliğini vurgulayan; "40 yıllık hayalin 5 yılda yazıya dökülüşü" bilgisi başta olmak üzere, kurgu, romana yedirilen tarih, karakterler gibi unsurlar üzerinden kitaba ve yazarına yüksek dozda takdir ve beğeni cümleleriyle, kitapların arka kapağı gibi birbirinin benzeri incelemeler mevcuttu. Veba Geceleri hakkında çeşitli blog ve kitap sitelerindeki bu yorumları yapmanın ancak sathi bir okumayla mümkün olabileceğini düşündüm, çünkü biraz bol keseden savrulmuş gibi görünen yorumların gölgesinde roman, zayıf kurgusu, zaman geçişlerindeki arka plan eksikliği, fazla tekrarları ve veba gibi yıkıcı bir evrensel problemin psikolojik yıkımının karakterlere yansıtılmaması gibi eksiklerle birçok açıdan vasatın altında kaldı.

Benim Adım Kırmızı ile başladığım OP yolculuğu, benim için ilk ve son durak olmuştu. Roman, kurgunun ikinci planda olduğu o dil ve simgeler oyunuyla öne çıkıyordu, nesnelerin ve insanların konuşturularak, 'yazarak resim yapmanın örneği'yle, OP'nin en bilinen alegorik romanıydı. Yine bu kitaba göre hacmini fazla bulduğum içeriğin yarısında 'ne zaman bitecek' diye sayfalarını çevirmeme rağmen okurların iyi yöndeki takdirini anlayabiliyordum. Sapla samanın birbiriyle karıştırılmadığı dilsel bir ziyafet sunuyordu sıkı OP okuruna. Ne söylediğimizi biraz da nasıl söylediğimiz belirliyorsa, büyük bir emeğin ürünü olduğu besbelli o bilgi ağının hacmi, ‘söylenenin nasıl’ olduğuna iyi bir cevap veriyor ve bununla birlikte ‘söylenilenin ne’ olduğu arada kaynayıp gidiyordu.

OP romanlarındaki anlatım gücü ve kültürlerin harmanlaşmasıyla oluşan çok seslilik ve beraberinde gelen 'ötekiye bakış', yazarın her kitabını dört gözle bekleyen kitlesi için beğenilme etkenlerden bazılarıdır. Bir diğer OP okuru ise, romanlarındaki anlatım ve araştırma becerisini takdir etse de birbirinin aynı metinlerin anlam yoksunluğunu fark eder. Ve tüm vasatlığı görebilen bir diğer okur kitlesiyse 'nobelli' bir ismin zayıf bir romanla yan yana gelemeyeceğini, OP lobisinin hangi konuda yazsa, "mükemmel, harika, efsane" olarak nitelediği marketing etkileşimine maruz kalarak olumsuz bakış açısını açığa vurmaktan çekiniyor oluşudur. Yani popülerliğin öznel düşüncenin önüne geçmesi gibi bir durum söz konusudur burada. Bu üçüncü grup okurunun OP kitlesi arasında azımsanamayacak kadar fazla olduğunu düşünüyorum.

Doğu Akdeniz'deki hayali bir ada etrafında, Sultan Hamid dönemini konu almasıyla tarihi bir roman Veba Geceleri. Gerçek-hayali karakter ve mekanlar içe içe yer alıyor romanda. Tarih kitaplarının devr-i istibdat diye nitelediği Abdülhamit dönemine bakış atarken -Batı kaynakları ışığında yazılmış metinlerin ağırlığı mevcut- Tanzimat etkisini de alternatif tarih moduyla görebiliyorsunuz. Bu noktada OP'nin ideolog tarafını eleştirecek değilim ama işbu romanın bir ideolog imzasıyla yazılmamış olduğunu söylemenin abes kaçacağı okuyanlarca görülecektir. "O ne bir ideolog, ne bir gazeteci... o bir romancı" diye devam eden ve arka kapağa monte edilen The New York Times yazısı tam da bu kitabın içeriğiyle net olarak çelişmektedir.

1901 Osmanlı'sında patlak veren veba salgınını ve bu çevrede gelişen siyasi ve toplumsal noktaları (günümüz yansımasıyla) konu alıyor roman. Öyle ki, Pamuk, bir kurmacayla tarihsel kimliğini bu romanda konuşturmuştur, diyebiliriz. Ada, Devlet-i Aliyye’deki yoz ve açmazlığın bir yansıması olageliyor; Ramiz, Vali Paşa, Dr. Nuri, koyun gördüğünde canavar zannedip korkacak derecede hapishane hayatı yaşadığı söylenen şehzadelerin, korku imparatorluğunda birer hapishane hayatı yaşadıklarının altı çiziliyor çok kez. Abdüihamit’in baskı devrini ısrarla vurgulayan satırlar, yine dönem içinde meydana gelen tarihi olay ve dönemeçleri, bilerek veya bilmeyerek ıskalıyor. Babıali’nin söz sahibi olduğunda ülkenin ne gibi sonuçlarla karşı karşıya kaldığı, dahası imparatorluk içindeki gayrimüslim tebaanın milliyetçi isyanlarla hak talep etmelerinin önünü açmalarını sağladığı gibi meydana gelen yıkıcı sonuçlar bir materyal olarak yer bulmuyor. ‘İstibdat’, 'tek yönetim' deniliyor ama bu kelimenin etrafında neler olup bittiğini göremiyorsunuz. “Sen Abdülhamit’i savundun!” cümlesine uzak olmayan bir kahvehane ideoloğu buluyorsunuz metinler arasında…

Pamuk’un 100 küsür yıl öncesini günümüz salgın dönemine metonomi ve gönderme yaparak anlatması açıkçası kitabın gerçekçiliğine olan inancımdan soğuttu diyebilirim. Bu karakterleri hissetme duygumu kaybettirdiği gibi, Pamuk’un hayal dünyasında çiziktirdiği tarihi de katlanılması zor kıldı gözümde. Vasat tarih metinlerinin rücu edişini tekrar tekrar okuyor gibiydim. Dolayısıyla merkeze götüren olay merakımı, cümlelerin tadına varabilmek için gevşettim; fakat buradan da istediğim hazzı alamayınca roman benim için çıkmaza girdi. Yazarın gazeteci kimliğinin romanlarına yansıyan araştırmacılığını ve mevzubahis konu hakkında en geniş detaylara varan derin bilgisinin romanlarında yer buluyor oluşunu her OP okuru gibi ben de gözlemliyorum ama bu romanın benim gözümde iyi olması için tek başına yeterli bir sebep olmuyor.

Bir belgesel çekildiğini düşünün, o belgesel dini, siyasi ve coğrafi konularıyla anlatıcı tarafından geniş bilgi yelpazesiyle izleyiciye aktarılsın. Ama çekilen belgeselde bölge halkının görüşlerine yer verilmesin ve anlatıcı kendi düşünce ve bilgi ağıyla belgeseli anlatıp bitirsin. Böylelikle izleyicinin birinci ağızdan duymak istediği bilginin eksik kalacağı açıktır: Anlatıcı başlar ve bitirir. Pamuk’un bu romanında, vebanın kırdığı ada karakterlerinin psikolojisini konuşturmaması ve dolayısıyla okura duygunun geçmemesi benzer bir etkiyi oluşturuyor dikkatli bir okur için. Veba konulu bir roman okuyorsam, bu duygu ve psikolojik buhranı satırlarda hissedebilmeliydim, usta bir romancının salgın ortamını anlattığı bir romanda, yapması gereken ruhsal tahlilleri görebilmeliydim, ki dünün siyasi tarihini bir ucundan günümüze benzeten yazarın aynı şekilde bugünün koronavirüs günlerini yaşayan biri olarak ‘dün’ kurgusunda gösterebilmesini beklerdim. Ağzı sonuna kadar açılan tüm bilgi deposu ve tasvirlere rağmen dönemi, adayı ve karakterleri orijinal bulamadım ve dolayısıyla gözümde canlandıramadım. Evet, Tanzimat etkisini çok sesli bir adaya taşıyor yazar, çeşitli siyasi figürler burada konuşturuluyor; Ermeni, Rum, Çerkes, Yahudi, Polonyalı gibi etnik kökenlerin bir arada olduğu bir ortam oluşturuyor. Tarlabaşı’nın sokak ve caddelerinde olma izlenimine kapılmamız isteniyor. Ancak ne Polonya'lıyı bir Polonyalı gibi, ne Ermeni'yi Ermeni gibi kabul edebiliyorsunuz. Onların farklı yaşam ve kültürleri yansıtılmadığından size geçmiyor. Anlatıcının gazetelerin siyaset köşesi yazarı gibi olayları sarıp sarıp önünüze koyduğunu gözlemliyorsunuz. Veba Geceleri, kurgunun içinde kendimi bir türlü hissedemediğim, atmosfer ve derinlikten yoksun, tıpkı kapak resmindeki gibi çiziktirilen roman karakteriyle çevrili bir roman görünümünde oldu benim için.

Romanın giriştiği alternatif tarih yetmemiş gibi onun getirisi olduğu alt mesajıyla kadercilik, doğru ve bid’at, tekke ve tarikat meseleleri de araya sıkıştırılmış. Üstad-ı Azam Pamuk, kaderin ne olup olmadığını göstermiş okuruna. Müslümanların her şeyi Allah’tan bekledilerini, teknik ve bilimlerde adım atamayışlarını bu sebebe bağlaması bir yana, Sherlock Holmes vurgusu altında adalet mekanizmasına gönderme yapmış. Dr. Nuri ve Abdülhamit, bir cinayeti tümevarım yöntemiyle Avrupai tarzda çözerken, Vali Paşa tümdengelim yöntemiyle, zorbalık ve zorlukla (adaletin işlediği) meseleyi çözmeye çalıştığı anlatılmış. Susturulan ve hapse atılan muhalif gazeteciler ile demokrasi yokluğu işaret edilmiş. Jurnalci ve hafiyelerin oluşturduğu baskı ortamından (polis devleti) çokça değinilmiş, vs vs…

Tüm bunların ötesinde karantinayı delen hacılar(!) -ki günümüzdekiyle büyük bir tesadüf olmalı- her şeyin sorumlusudur onlar; hristiyanlardan daha az kültürlü, zaptedilmesi daha güç olan topluluk izlenimindedirler. Minik bir Doğu Akdeniz adasına salgın nasıl ulaştı derseniz Hicaz yoluyla, hacılar salgının Osmanlı'daki dağılım merkezi olmuştur. Bu kadarı yetmez. tekke ve tarikatlar, hurafeler, şeyh efendiler, salgını muska satarak kazanç kapısı yapan hocalar ve benzerleri de madalyonda eksik kalamazdı. Türkiye’de her 10 sekülerden 11’inin dem vurduğu meselelerin bir yazar bakış açısıyla altı doldurulmadan ısıtılıp konulduğunu görüyorsunuz sadece. Zaten bildiğimiz ve duyduğumuz şeylerin kopyalanmış kalıplarının sunulması romandan puan kırmak için bir nedendi.

Bu satırları yazarken ideolog Pamuk’u eleştirdiğim düşünülmesin, asıl ifade etmeye çalıştığım, yazarın siyasi görüşü değil, kendi adasını yansıtırken kullandığı kısır anlatım, okuru hikayenin içine dahil edecek gerçeklikten yoksun bırakması ve tercih ettiği materyallerin bir roman için aşırı yer kaplıyor oluşudur.

Görülebileceği üzere noktalama hataları, anlatım bozuklukları, tuhaf kelime tercihleri göze batan bir diğer noktaydı, OP gibi romancı nasıl bu tür hataları yapar ya da YKY gibi yayınevi ayan beyan ortada olan bu hataları nasıl es geçer diye düşünmeden edemiyorsunuz. Veba Geceleri belki de 250-300 sayfa ebatında basılmış olsaydı elimdekinden farklı bir izlenimle ayrılabilirdim.

Mesela Leo Perutz’un Leonardo’nun Yahuda’sı romanını okuduğumda kendimi ortaçağın sokaklarında hissetmiş, karakterlerin yeni tanıdığım bir insan gibi zihnimde yer tutmasını hayretle fark etmiştim. Üstelik Perutz daha az malzemeyle göstermişti bu tesiri...

Musil, Günlükler’inde şöyle der:

"Bir Dostoyevski ve Tolstoy sanatının bizleri kendine böylesine çekmesinin nedeni eserlerinin inandırıcı ve gerçekçi olmasıdır. Adı kulağa hoş gelen yetenekli bir edebiyatçının kaleme alırken ince eleyip sık dokuduğu yapıtı, içeriği inandırıcı olmadığı için bizi etkilemez."

Bir kitabı bittiğimde ne anlamam gerektiğini mutlak suretle kendime soruyor değilim ancak 540 sayfanın ortalarına geldiğimde bu çetrefilli yolculuk, sonunda bana 'eee yani? dedirtti ve Benim Adım Kırmızı romanında olduğu gibi kabak tadı vermeye başladı. 5 yılda yazıldığı söylenen romanın 4'te 1'lik kısmı sanki 4.5 yılda yazılmış, geriye kalan metinler 6 ayda alelacele kaleme alınmış gibiydi. Hikaye içinde beliren hikayenin asıl hikayeyi tamamlayamadan saptırması bütünselliği bozan bir noktaydı. Anlatıcının bu devreye girişlerinde 40-50 yıl sonrasını, hatta günümüzü doğrudan işaret etmesi kurguyu baltalayan bir tercihti bana kalırsa…

Olay geçişlerinde neyin ne olduğuna, nasıl geliştiğine yer verilmemesi okurlar tarafından fark edilecektir. Mesela Kolağası Kâmil adanın bağımsızlığını ilan ettiğinde olayların arka planını göremiyorsunuz. Bu fikir zihninde nasıl filizlendi? Ne tür süreçlerden geçti ve ada halkının bu ilan karşısındaki tavrı ne oldu? Soruları yanıtsız kalıyor. Yani bunun siyasi arka planını göremiyorsunuz. Ada halkı o gemi bir gün gelecek der gibi bu durumu zaten beklenen bir şeymiş gibi karşılıyor. Adanın bağımsızlığıdan önce ve sonraki gelişmeler eksik kalarak bitiyor roman.

Deep Blue adlı Bilgisayar dünya satranç şampiyonu Kasparov'u yenmişti ve bir yapay zekanın gücüne herkes inanmıştı. Günün birinde bir robot, içeriğinde depoladığı 500 kitaptan x konulu bir roman yazar ve bestseller olursa, kararım okumama yönünde olacak.
544 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Selamlar!
Bugün hem Veba Geceleri için hem de Orhan Pamuk için bir inceleme yazmak istedim. Biliyorsunuz yakın zamanda çıkan bir kitap Veba Geceleri ve bu aralar gerçekten kime sorsam okuyor. Ben de Orhan Pamuk kitaplarının çoğunu okuduğum için, Veba Geceleri de bu ayın okuma planındaydı.
Zaten Pamuk, kitabı salgından önce duyurmuş ve yazdığını da belirtmişti. (Hattâ kitap sonrası canlı yayınlarında 30 yıldır bu romanın üstüne düşündüğünü, Kar romanında bile bu konudan esinlendiğinden dolayısıyla aradaki benzerliğin bir rastlantı olmadığından da bahsetti. Buralara ilerde değineceğim.)

Kitabın konusundan kısaca bahsedelim sonra da ben fikirlerimi yazayım.
1901 baharında Osmanlı'nın 29. vilayeti Minger Adası'nda veba salgını baş gösterir. Abdülhamit'in de isteği ile İzmir'deki salgını başarı ile yöneten Bonkowski Paşa Minger'e gider. Burada gördükleri, salgının gerçekten ileri safhada ve müdahalenin kaçınılmaz olduğudur. Adada yaşanan birçok şey sonrası bir de hikâyeye V. Murat'ın damadı Doktor Nuri dahil olur. V. Murat'ın kızı Pakize Sultan ile kısa süre önce evlenmiş olan Doktor Nuri, aynı zamanda başarılıdır da. Öte yandan kitabın ilerlemesi ile Genç Osmanlı subayı, adada doğup büyümüş ve madalyalar almış Kolağası Kâmil ve aşık olduğu Zeynep ile de tanışırız. Salgının ortasında yaşanan bir cinayetle, gelişen ikili ilişkilerle, zor şartlar altında uygulanmaya çalışan bir karantina ile de karşılaşırız.
Yani, hem aşk hem salgın hem de tarih ve siyaset okutur Pamuk bizlere.

Kitabı ben iki yönden değerlendirmek istiyorum. İlk önce olumlu fikirlerimi yazacağım. Kitap benim açımdan akıcı ve hızlı ilerledi. Dili daha sade ve anlatım daha anlaşılırdı. (Pamuk romanlarının dili genelde çok da kolay değildir bu kez farklı bir okuma oldu bu nedenle.)
Aslında iki kızı olan V. Murat'ın, Pamuk tarafından yaratılan hayali üçüncü kızının yazdığı mektuplar ile bizlere aktarılan birçok detayı sevdim ben.
Bir de kitabın polisiye yönü hakkında da yazmalıyım. Pamuk, canlı yayınında "kitaba polisiye detay koymayı sevdiğini ve bu detayın okumayı kolaylaştırdığını" söyleyerek zaten ne yapmak istediğini açık bir şekilde dile getirmişti. E bir de Sherlock detayı ekleyerek Abdülhamit'in Sir Arthur Conan Doyle hayranlığına da yer vermişti. Salgına insanların 1900lü yıllarda verdiği tepki ile şu an verilen tepkileri ister istemez karşılaştırdım. Arada pek bir fark yoktu, yine alınmaya çalışılan önlemler ve yine zorla da olsa gerçekleştirilmek istenen karantina düşündürücüydü.
Kitabın aralarında görülen Mingerli çocuklar hikâyeye farklı bir anlam katmıştı. Biliyorsunuz 1918 - 1919 arasında yaşanan İspanyol gribi daha çok gençleri etkilemişti. Pamuk ise romanında çocukları es geçen bir salgın ele almış ve derede balık avlayan bir çocuk çetesi detayı ile okuyucuya tebessüm ettirmişti.

Kitabın ilk 300 sayfasının Batı gözünden Osmanlı resmi, geriye kalan sayfaların ise bir hayal ve tarihten kopuş olduğunu söylemek isterim.
Veba, karantina, cinayet ilk 300 sayfada yer bulurken ilerleyen bölümlerde Abdülhamit'in yönetimi ile vebanın çözümlenememe süreci detaylıca anlatılmış.
Osmanlı hanedanının insani ilişkileri, hikayeyi canlı tutacak kişiler, üçüncü dünyanın tepkileri, romanın geçtiği zaman her şey okuyucuyu etkileyecek nitelikte olmuş. Adada gerçekleşen şeyin bir "revolüsyon" mu yoksa "öğrenilen bir çaresizlik" mi olduğu da tartışılacak bir konu...

Ancak bu detayların yanında nedense bende başka kaygılar uyandı. Bunlardan ilki ve en önemlisi kitabın çok fazla tarihi unsur içermesiydi. Abdülhamit hakkında öyle çok şey okudum ki bu eleştirileri samimi mi yaptığını merak ettim yazarın. Kendi anlatımıyla, "hikâyeye tarihi unsurlar katmayı sevmesi" ile açıklıyor yazar bu durumu ancak ben bu şekilde bakamadım maalesef. Pamuk bu konudaki sorulara "mütevazı bir tarihçi ve romancıyım" yanıtını verse de Abdülhamit hakkında bir roman yazmak isteyip de vebayı bahane etmiş hissine kapıldım.
Birçok açıdan dönemin Osmanlı'sına yapılan eleştiri var Veba Geceleri'nde. Bu eleştirilerin dozunun, fazlalığının okuru boğduğu gerçeğini de eklemem lâzım. Fakat eleştiri yapmanın yanlış olduğunu savunmuyorum ancak tarihi okumak isteseydim okuyacağım başka şahsiyetler olduğunu belirtmek isterim.

"Kar" ile "Veba Geceleri" arasındaki benzerlik de iki romanı okumuş olanların dikkatinden kaçmayacaktır. Yolları kesen bir kar, işlenen bir cinayet ve siyasi göndermeler yine Kar'da da mevcuttur. Zaten en başta da bahsettiğim gibi aslında Kar'ı yazarken bile esinlenilen düşünce Veba Geceleri'ndendir Pamuk'un açıklamasına göre.
Bununla birlikte Daniel Defoe'nun ilk kez 1772'de yayınlanan harika eseri "Veba Yılı Günlüğü" ile de benzerlikler mevcut romanda. 1665 Londra'sında yaşanmış olan veba salgını ve kitap Pamuk'u çok etkilemiş belli.

Ayrıca; şeyhlerden, muskalardan, dinden, inançlardan ve bunların Osmanlı vilayetleri ile Batı'da ne şekilde yer bulduğundan haberdar olan okuyucuların dikkatinden kaçmayacak sürüyle an ve sayfaya da rastlayacaksınız. Önceden araştırmış olanların ya da kitabı okuma sürecinde araştıracakların benimle aynı fikirde olup olmayacağı da merak konularımdan biri.

Öte yandan, yazarı ilk kez bu kadar aktif görmek de beni şaşırtan şeyler arasında yerini aldı. Yazdığı hiçbir kitabı bu denli anlatmaya girişmemiş olması durumunu Veba Geceleri ile bozmuş oldu. Ve hattâ bir de kitabın diziye uyarlanırsa nasıl olacağından dahi bahsetmiş; "romanın çok güzel bir dizi olacağını, görüşmelere açık olduğunu ama karışacağını" söylemiş. Her yerde kitabı anlatıp okuyucunun hislerini merak ettiğinden bahsetmesini, kitaptaki siyasi eleştirilerin nabzını tutmak için mi yaptığını düşünüyorum ister istemez. Yayınevinin isteği ile mi yoksa Pamuk'un tercihi ile mi bu kadar pazarlama yapıldığı bende merak konusu yani.

Hayali ve köklerine bağlı (!) bir adanın bana bu kadar çok şey yazdırması da ayrı bir konu tabi ki.
Yazacağım daha çok şeyin olduğunu ancak şimdilik bu kadarla yetinmem gerektiğini düşünüyorum. Bunca yorumun yanında, yazarın adının altında ezilmeden beyan edilen her fikrin takipçisi olacağımı belirtmek isterim. Yine yazarın yayınlarını, konuşmalarını takip ederek amaçladığı şeyi özellikle anlamaya çalışacağım. Farklı bir okumaydı benim için Veba Geceleri diyerek karmaşık hislerle bitiriyorum incelememi...
544 syf.
·9 günde·Beğendi·8/10 puan
Sessiz Ev'i okuduktan sonra Veba Gecelerini okumak için içimde oluşan beklenti ve istek hayli yüksekti, Sessiz Ev romanındaki tarihçi karakterinin Veba'yı araştırması, çok derinine inmemiş dahi olsa romanda konu edilmesi ve Veba Geceleri'nin kitapta geçmesi son çıkan kitap için ben de oldukça beklenti yaratmıştı, çıktığı gün alındı, Sessiz Ev bittikten sonra okunmaya başlandı.

*
İncelemeyi okuyacak okurun, nasıl bir inceleme ile karşılaşacağını ya da bir inceleme adı verilmiş yorumlama mı okuyacağını kestiremediğimizi, bir anlatıcının bu yorumlama işine müdahil olduğunu en başından belirtmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu anlatımı kitabın üstkurmacasına atıfta bulunmak için yaptığımız söylenebilir.

Bir yazarı sevmek onu ölesiye savunmayı gerektirmez, eleştirilmeyen bir metin hakikatin arkasına saklanmış bir giz içerir, bu göz ardı edilip özellikle tarihin işlendiği bir romanda normal karşılanırsa, okurun samimiyeti sorgulanmalı ve yazdıklarına güvenilmemelidir. Okur sadece iyi yönleri konuşmak isteyebilir, o zaman bu durumu belirtmeli ve yine bir başka okura açık kapı bırakmalıdır, bir okurun böyle bir görev ya da sorumluluğu var mıdır sorusuna bir cevap vermek güçtür, okura göre değişir demekle yetineceğiz.

Yazarın kullandığı dil ve üslup okurun romanın akışına kapılmasını ve merak duygusunun uyanmasını sağlamaktadır. Araya serpiştirilen gizem, olay çözme ve entrikalar hatta Sherlock Holmes motifleri okuru diri tutmaktadır. Kitabın ortasına gelene kadar giriş, sonuna doğru gelirken gelişme, en son bölümde ise sonuç bizi karşılıyor. Nasıl sorusunu sorar gibi olduğunuzun farkındayız ama yazarın tercihi bu yönde olduğu için bir filmin bitmesinin ardından "After Credit" dediğimiz sahnenin olması gibi yorumlayabiliriz. Oldukça uzun ve bazan katlanılması zor bir okuma sunuyor, önceki dediğimizle çelişmek istemeyiz, kimi okurlar yarım bırakacak, yazar sempatisi olanlar memnun bir şekilde yoluna devam ederken biraz daha yazsaydı keşke diyecek, yazarla yeni tanışmış ya da birkaç kitabını okuyan okurlar biraz ara vererek okuma sürecini tamamlayacaklardır. Okuması kolay bir metin olmasına karşın olayların hiç bitmemesi ve bir kapsülün içine hapsedilmiş karakterlerin farklı reaksiyonlarını değil de, her sayfada ezberlediğimiz rollerin pek değişmediğini görmemiz bizi bu düşünceye sevk etmiştir. Bunu daha net açıklamak istersek Westworld dizisini örnek gösterebiliriz.

Kitabın bize aktardığı bilgiler, yine dikkatli okurlar tarafından kaçırılmayacak olsa da böyle uzun bir romanda dikkat kaybı, her şeyi normal hale getirecek bir seviyede okurun anlama ya da anlam çıkarma yönünü sekteye uğratabilmektedir. Türkçenin uzun cümleler konusundaki sıkıntısı önümüzde dururken, yazarın uzun cümlelerde yaptığı başı ve sonu aynı anlamı taşımayan kelime oyunları yazarın daimi okurları tarafından postmodern kılıfı içinde kabul edebilir lakin okuduğunu sorgulama, metnin içinde olanı düşünme, not alma ve araştırma yapma gibi hususları kendisine alışkanlık edinmiş okurları tatmin etmeyen bu postmodern akıl oyunları, arkasında bolca soru işareti bırakmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse;

“...modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının son Osmanlı padişahlarından, Osmanlı hanedanından, Şehzadelerden ve damatlardan söz ederken kullandığı küçümseyici, aşağılayıcı dili kullanmıştır.”

Kısacası diyor ki, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları son Osmanlı Padişahlarından söz ederken küçümseyici bir dil kullanmıştır. Ama bunu okuyan okur ilk etapta ne dediğini hemen anlıyor mudur sorusunu yine ucu açık bir şekilde sorup, buraya örnek olarak bırakıyoruz.

Yazarın dönem eleştirisi, dönemin Padişah ve sistem eleştirisi yüzeysel ya da önemsiz bir seviyede değil, zaten tarih okuyucusu alternatif tarih yazımına kapılmadıysa Abdülhamid'i ve Abdülhamid dönemini üç aşağı beş yukarı biliyordur. Toprak kayıpları, batıcıl yaklaşımlar, olmadı yine islami yönetim, olmadı yine batıcıl, Devlet-i Muazzama yani büyük güçlere boyun eğme, sarayda kapalı kalma, kendi portrelerinden korkma, jurnalci ağı, kendi suikastçisinin bile korkudan idam edilememesi gibi siyasi konular ve entrikalar romana güzelce yedirilmiş, aslında kötülemek istemiyor diyecek okurlara bir tebessüm konduruyor ve hiçbir satırın amaçsızca olmadığını önemle bildirmek istiyoruz. Yazarın kendi beyanlarını da göz önüne alarak iktidarın Aldülhamid sevgisi ve güzellemesine bir cevap vermek istediğini, bunu NFK yani Necip Fazıl’ın Ulu Hakan kitabına özellikle bir cevap olarak adlandırabileceğimizi ve yine kendi söylemiyle NFK’nın çocukça söylemleri ile Girit’in kaybediliş şeklinin normalleştirilmesine içerlediğini söyleyebiliriz. Hakkını teslim etmek gerekir ki, masa başında kaybedilen Girit ve On İki Adalar’ın kaybediliş şeklinin savunulacak yeri olmadığı gibi kaybedilenin geri alınmasına niyet dahi edilmediği ortadadır. Hâl böyle iken On İki Ada’nın Lozan da verildiğini sanan tarih bilgisi eksik insanımıza ise, oku, öğren, öyle konuş demekten kendimizi alamadığımızı söylemek isteriz. Yazarın iyi bir kurmacayla bu konuyu romana konu etmesini “Veba bahane Abdülhamid eleştirisi şahane” gibi basit bir dille normalleştirebiliriz.

Yazarın, romanın içine tarihi katması, daha doğrusu tarihi roman yazması kendi kişisel fikri olan Ermeni Soykırımı yapıldı, bunu Türkiye kabul etmeli fikrini aynen romanda işlemesi düşündürücüdür, - belki de değildir-, bunu yaparken kendi fikrince kürtlere, rumlara, ermenilere yapılan zulmü satır arasında işlemekte, çok da büyütmeden normal bir şeymiş gibi paragrafı sonlandırmaktadır. -Elbette anlatıcıya bunu yaptırmaktadır- Bunu birkaç bölümde yapmakta ve okuru bu düşünceye yöneltmektedir. Büyük güçlerin yaptığı zulümler bir kenara bırakılıp, Osmanlı'nın yaptığı söylenen sözde soykırımın işlenmesi bir bölümde Hitler öpücüğü ile taçlandırılmış, Avrupa'ya da dokundum hissi yaratılmış ama akıllı okurlar bu oyuna hemen müdahil olmayacaklardır düşüncesindeyiz.

Müslüman toplumunun geri kalmışlığı, devlet özelinde rüşvet, kayrılma, din, makam, mevkii kavgaları oldukça iyi işlenmiş ve dönemin Osmanlı gazetelerine yansımayan bu konuları, yine Osmanlı içindeki memurların, askerlerin hatıratlarına konu olmuş, özellikle yabancı gazetelerde sıklıkla çıkmıştır. Özellikle rüşvet ve kayrılma günlük bir rutin haline gelmiş, yazar bu konuları iyi işlerken tekke ve zaviyeleri, şeyhlerin ve tarikatların devlete, devletinde onlara bakışına bir göz atmamızı ve yaşamamızı sağlamıştır.

Bu yazıyı okuyan okurlarımıza Tarihçi Kitabevinden çıkmış olan “Türkiye'nin Düşüşü ve Yeniden Doğuşu” kitabını önemle öneriyoruz.

Günümüz yüzyılında insanlarımızın umurunda olmayan veba, Covid-19 salgınının özellikle 2020 Şubat-Mart aylarında yavaş yavaş Avrupa'ya yayılmasıyla birlikte araştırılmaya başlandığını biliyoruz ve bu durumu hep birlikte gözlemlediğimizi düşünüyoruz. Corona'nın başlangıcından bugüne kadar 1,5 sene geçti ve hala salgının kontrol altına alınmadığını biliyoruz, kendi ülkemizde ise oyalayıcı politika nedeniyle varsa alınacak bir sonuç yüzeysel kararlar ve uygulamalar nedeniyle kayrılmanın da kol gezmesiyle bir sonuca ulaşamadığını görüyoruz.

Bu konuyu bilerek gündeme getiriyoruz çünkü bu romanın geçmişi yazarın değimiyle 30-40 yıla yayılıyor ve son 5 yılda yazılmaya başlanıyor, arada çıkış yılı erteleniyor, pandemi de ortaya çıkınca son bir erteleme yaşıyor. Açıkçası biz de böyle bir kitap yazıyor olsak çıkan pandemiyi deneyimlemek ve hali hazırda kaostan elde edilen deneyimleri ekmek var, bal var neden kaymak olmasın diye düşünüp bolca eklerdik.

Kitabın pandemi öncesi kaç sayfa, pandemi sonrası kaç sayfaya yazıldığını bilmiyoruz, yazar böyle bir açıklama yaptıysa da biz görmemiş olabiliriz, pandemiyle birlikte bu metnin en az 100 sayfa kendisine eklendiğini düşünmek gibi haklı bir düşünceye sahibiz. Kitabın konusuna ve değindiği yerlere girmeden önce şu konuyu bir ortaya çıkaralım ve konuşalım. Kitabın bu kadar uzun olması gerekli mi, yoksa yazarın yazmak hevesinin ve iç huzuruna erişip tatmin olma, yazdığı metinle sevişme isteğinin mi ağır bastığını tam bilemiyoruz. (Sevişmek kelimesini kullanırken sevmek anlamında kullandığımız gibi yine kitabın içinde önümüze bolca çıkması nedeniyle serpiştirmek istedik.) Yazmak hevesi ilhamla birleştiğinde ortaya dehşet bir yazma arzusunun çıktığı ve bu arzuyu yüksek bir şehvetle kalemin kağıt ile birleşmesinden alevler çıkarabileceği duygusunu azımsamıyoruz. Romanın dili çeviriye o kadar uygun ki, çeviri için mi bu kadar yokuş aşağı kayan bir metinle karşı karşıyayız bilemedik, kitabın zorlayıcılığı sadece uzun sayfalar olması ve birçok yerde kendini tekrar eden konuların ayrı bölümlerde karşımıza çıkması, onun dışında gayet anlaşılır olmasılığıyla belki de yazarın en anlaşılabilen romanlarından birini okuduğumuzu okurlara belirtmek isteriz. Eğer zor bir metin yazarsanız, yabancı dile çevrilmesi o kadar zor ve anlaşılmaz olur ya da sizin anlattığınız yabancı çeviriye aynı duyguyu vermez ve istediğinizi alamadığınız bir çeviri ile karşı karşıya kalırsınız. Geçmişe baktığımızda Yaşar Kemal kitaplarının yabancı dile çevrilmesi, yazarın eşinin müdahil olmasıyla, bizim okuduğumuz şekilde değil de, daha çok yabancı okura hitap edecek şekilde çevrilmesiyle son bulmuştu. Aralarında tartışma çıktığı da bildiğimiz bir konu, kitapları daha önce yabancı dillere çevrilen yazarımızın bu konuya daha dikkatli yaklaştığını görmekteyiz, bu durumu da okurlara belirtmek isteriz.

Sevgili ve saygıdeğer tarihçimiz İlber Ortaylı'da yazarın Türkçesine ve diline yıllardır eleştirisel yaklaşmakta, çeviri kitaplarının yani çeviriye giden text' in iyi bir çevirmen tarafından düzeltilerek çevrildiğini söylemektedir. Yabancı dili olan okurların bu deneyimi deneyimlemesi elbette mantıklıdır. İlber Ortaylı bu vesile ile çevrilen kitabın, aslından daha iyi olduğunu net bir şekilde söylemektedir. Çeviri ve dil konusunu, kitap uzunluğu konusuyla birlikte rafa kaldırıyor ve uzun yazılabilecek bir konuyu şimdilik ardımızda bırakıyoruz.

Ortaya komplo teorileri atan okurları, yazan çizenleri pek dikkate almıyor, tarihin içinde böyle şeylerin var olduğunu bildiğimizi ve bunun normal karşılanması gerektiğini okurlara belirtmek istiyoruz. Yazara pandemi olacağı ve kitabını buna göre yazmasının istendiği ya da haber verildiği görüşlerini tebessümle karşılıyor ve bunu ciddiye alıp karalama kampanyasına imza atanları yine eleştirmiyor, dünyanın yaşam tarzının bunlara hazır olduğunu belirtmek istiyoruz.

Kitabın konusuna ve ilerleyişine girmeden önce, aslında kendisine konu olan Veba'nın geçmişine bir bakalım ve Osmanlı'nın başına hangi yüzyılda hangi tarihlerde musallat olmuş öğrenelim, öğrenelim ki kitabı biraz daha iyi anlamak adına bir adım daha atmış olalım.

Covid - 19' la birlikte Veba Salgını merakı insanları bu salgını araştırmaya itmeye başlamıştı, bilinçli insanların bu araştırma sonucu ulaştığı sonuç oldukça açıktı, temiz olmak, temastan uzak olmak ve maske takmak. Günümüz çağında bu belirttiğimiz maddelerin uygulanması o kadar zor olmasa gerekti fakat öyle olmadığını hep birlikte deneyimledik. El dezenfektanları ve maskelerin temini, birçoğumuzun işe gitmesi nedeniyle temasın engellenememesi ve ortaya konulan kuralları birçok insanın umursamaması ne olduğunu anlayamadığımız salgının büyümesine yol açtı, hala da çözüm üretilebilmiş değildir. Yaşanan ekonomik sorunlar, karantina süreçleri her ülkede benzer ya da farklı şekilde uygulanırken, doğurduğu sonuçlar hepsinde farklı oldu. Öncelikle din ayırmaksızın inançlı dediğimiz kesimin Tanrı'dan gelenden kaçılmaz söylemleri kader ile birleşince karantina kurallarına uymama, karantina kurallarını delme gibi anlamsız sonuçlar doğurdu. Kapanan iş yerleri, devlet tarafından desteklemeyen ya da çok az desteklenen iş yeri sahiplerinin isyan etmesine, alım gücünün düşmesine neden oldu. Bu salgın aynı zamanda ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirerek ülkeler arası ithalat ve ihracatı işlemez hale getirdi, kısacası dünya durma noktasına geldi. İşte bu minvalde yaşanılan bütün güncel konular yazarımız tarafından, kitabın yayına hazırlandığı son bir yılda metne entegre edildi ve güncel ile geçmişi harmanlayarak önümüze sunuldu. Bu sunuş dikkatli okurlar tarafından kaçırılmayacak şekilde gözümüzün önünde durmaktadır. Geçmişin dili yerine günümüzün günceli yansıtıldığı için görüşümüz bu şekildedir.

İlk çağlardan günümüze dünyanın salgınlarla imtihanı süre gelen bir durumdur. Geçmişe baktığımızda ise karşımıza Veba rahatlıkla çıkmakta ve Kara Veba adını ya da Kara Ölüm adını alması kendisine yakışır bir tanımlamadır.

Avrupa'daki en büyük Veba Salgını 1665 yıllarında görülmüş ve o tarihte 450.000 nüfuslu Londra'da 70.000 insan ölmüştür. Bu salgının yayılmasının en büyük nedeni ticaret yolları olarak gözükmekteydi. Avrupa'nın bu Salgına karşı çeşitli tarihlerde geliştirdiği en etkili yöntem tecrit yöntemiydi, bu durum güncel olarak yaşadığımız pandemi’de de kullanılmıştı, gemiler limana geldiğinde 5 ile 10 gün arasında karantina da kalıyor ve Veba'nın 2 ile 5 gün arasında kendisini göstermesi bekleniyordu.

Veba'nın neden çıktığı konusunda geçmişteki teknoloji ve bilimi düşündüğümüzde insanların net fikri olmamakla birlikte, fareler tarafından yayıldığı konusunda hem fikir olunmuştu. Bu nedenle fare kapanları, fare zehirleri ve farelerin öldürülmesi ile ilgili birçok yöntem kullanılmıştır. Yalnız bunlar salgının yayılmasını engellememiştir. Çünkü daha sonra anlaşılacak olduğu gibi fareden değil, pirelerden veba’nın yayıldığı anlaşılmıştır. Bunun anlaşılması 19. Yüzyıla denk gelmiş olduğunu belirtelim.

Özellikle ortaçağ inancına bakarsak, veba’nın var olmasının sebebi insanlığın ve dünyanın yoldan çıkması, Tanrı'nın bu salgını insanlığa ceza olarak yaratmasıydı. Bu inancın pek faydalı olmadığı, insanların tüm kötülüğüyle önümüzde durduğunu hatırlatmamıza gerek olmadığını düşünüyoruz. Karantinanın yeni bir şey olmadığını, 1300'lü yıllardan beri var olduğunu, her dönemde biraz daha etkin olarak kullandığını görmekteyiz. 1400'lü yıllarda özellikle Venedik’te gemiler 40 gün boyunca limanlarda bekletilebiliyordu.

Osmanlı'da daha doğrusu İstanbul' da görülen en büyük Veba 1778 yılında gerçekleşmiş, bu salgında zengin tüccarlar ve Avrupalıların şehri terk ettiğini görmekteyiz. Bu durum, kitabın kendisiyle birebir örtüşmekte ve naklen yansıtılmakta, yaşanılanı bize tekrar ve tekrar yaşatmaktadır.

Kısacası vebanın geçmişine baktığımızda bizi ölüm ve karanlık karşılamaktadır. Eski çağların gelişmemişliğini hesaba katarak, günümüz salgın ve karantina yöntemlerini geçmişle kıyaslayabilir, salgının bile şanslı döneminde yaşadığımızı yine okurlara not düşmek isteriz.


Kitaptaki karakterlerin özenle seçildiğini, döneme uygun bütün materyallerin yazarın elinden geçerek biz okurlara aktarıldığını görmekteyiz. Bunu yaparken de elbette kendi düşünce yapısını, dünya görüşünü, Osmanlı'ya, Batı' ya Cumhuriyet'e, Din'e ve Laisizm'e bakışını görebiliyoruz. Bütün bunları romana yedirmek kolay iş değil, çünkü eleştirirken aynı zamanda iyi olanı da ekliyor, bunu bilerek mi yoksa orta yolu bulma çabası mı olduğu bilmemekle birlikte, yazarı daha fazla okuyan okurların cevaplayacağı konulardan biri olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın bu kitabı yazarken birçok kitaptan, olaydan, konudan, mekandan, duygu ve düşünceden yararlandığını belirtmek isteriz. Kitabın içinde eleştirisel olarak yaklaşılan konuların, özellikle okurların sevdiği, benimsediği ya da önem verdiği tarihi kişi ya da kurumlara yapılan eleştiriler okuru sinirlendirebilir yada tepki göstermesine neden olabilir, okuru sakin olmaya davet etmekle birlikte bu konular ile ilgili duygu ve düşüncelerini varsa kullandıkları mecrada medeni bir şekilde dile getirmesinin mantıklı olduğunu, Twitter gibi mikro blog sitelerde birkaç karaktere sığdırıp, sayıp sövmelerinin faydasız olduğunu söylemek istiyoruz.

Kitabın içeriğinde işlenmiş oldukça fazla konu olmakla birlikte, her okurun bu konuları seçip ona göre yorumlaması, düşüncelerini aktarması doğaldır, bütün hepsine değinmek isteyen inceleme meraklısı okurların Veba Geceleri özelinde tez yazmaları gerektiğini düşünüyoruz, çünkü konu fazla, düşünceler kısa değil, yazar ne kadar yazdıysa siz de o kadar yazma merakı içinde olabilirsiniz, tıpkı bizim de şu an uzun uzun yazmamız, sizlerin de bu uzun yazıyı okumanız gibi.

Veba Geceleri neden gündüz değil sorusuna vereceğimiz cevap basittir “Gece neye gebeyse onu doğurur.” Tıpkı Minger Adasında doğurdukları, yaşattıkları, gizlisi, saklısı gibi. Bu üstkurmaca metinde kitabın anlatıcısı, kitabın sonunda kitabın bir karakterine bürünerek bizlere seslenecek, bunu söylememiz bir spoiler meselesi olmamakla birlikte, işte dananın koptuğu kuyruğunda o bölüm olduğunu okurlara önemle aktarmak istiyoruz.

Geç olsa da romanın konusuna girmek gerek diyerek; ,
Bir kadın anlatıcıdan yani Mina Mingerli’den dinliyoruz hikayeyi. V.Murat'ın üçüncü kızı, aynı zamanda Abdülhamid'in yeğeni Pakize Sultan'ın 1901 ile 1913 arasında ablası Hatice Sultan’a yazdığı 113 adet mektup, kitabımızın var olma sebebidir. Bu mektuplar hikayenin ana iskeletini oluşturuyor hatta bu mektuplar olmasaydı böyle bir hikaye olmayacağını da belirtmek istiyoruz.

Günlük hayatın dertleri, aşklar, entrikalar, cinayetler, kayrılmalar, ünlü roman kahramanları, padişahlar, kraliçeler, devrin büyük devletleri, karantina ve elbette Veba dönemin tüm ruhunu emerek, bize sunuyor, bize sunulan bu uzun roman, yaşanılası bir dünya yaratmakla birlikte, okuru sarıp sarmalıyor, dediğimiz gibi yazar iyi bir iş çıkarmakla birlikte, eleştirdiğimiz konularında normal karşılanması, tıpkı kendisinin yaptığı gibi normalleştirilmesi gerekmektedir. Sevdiğimiz bu romana verdiğimiz not on üzerinden sekizdir, bu da beğendiğimiz anlamına gelmektedir. Kitapla ilgili sürprizbozan ya da konusuyla ilgili net bilgi vermememiz, zaten kitap arkası yazısında bu işin görülmüş olmasındandır.

Kitabın kendisini yazacak olsaydık, bu kadar zahmete girmez, bol alıntılarla dolu bir yazıyı sizlere sunardık, bu durumu normal karşılayan, beğenen ya da lanet eden okurlara da yine ifade özgürlüğü sınırlarını aşmadan istedikleri gibi görüş bildirebileceklerini belirtmek isteriz.

Son olarak merak edenler için kitabın içinde geçen roman kahramanlarımızın bazılarının adını şuraya iliştiriyoruz;

Vali Sami Paşa ve gizli sevgilisi Marika,
Kolağası Kamil ve aşık olduğu adalı Zeynep,
V. Murat ve üçüncü kızı Pakize Sultan, kocası karantina uzmanı Doktor Nuri,
Padişah Abdülhamit ve Sağlık Baş Müfettişi Bonkowski Paşa, Rum Doktor İlias, Eczacı Nikiforo,

Fazlasıyla maruz kaldığımız mekanları ise şuraya iliştiriyoruz;

Postane, Hapishane, Theodoropulos Hastanesi, Hamdiye Hastanesi, Vilayet Binası, Aya Yorgi Kilisesi, Hamidiye Meydanı, Yeni Cami, Bektaşi, Rifai, Halifiye ve Kadiri Tekkeleri, Aya Triada Kilisesi, Karantinahane, Arkaz Kalesi, Aziziye Gemisi, Mahmudiye Zırlısı, Devel-i Muazzama

Bu adlar, kitabı okuyanlarda hatıralarla birlikte tebessüm oluşturacaktır, daha fazlası için büyük emek verilerek yazılmış bu romanı okumanızı tavsiye ediyoruz. Yazarı sevmiyor olabilirsiniz ama tanışmanızda fayda olacağını düşünüyoruz.

"Tarih katliam kulübesi gibidir." sözüne imzasını atan Hegel'e hak vermemek elbette mümkün değildir.

Saygı ve sevgilerimizle.
544 syf.
Orhan Pamuk'tan yıllardır roman bekliyordum, hatta Veba Geceleri tanıtımını görünce de çok fazla heyecanlanmıştım. Orhan Pamuk'un romancı kimliğine laf edecek cürettim yok tabii ama Veba Geceleri üzerinden bence çok fazla eleştirilebilir. Benim için hayal kırıklığı oldu bu kitap.

Roman okumak tabii ki de zevk meselesidir. Kimi okur tarihi roman, kimi okur polisiye, kimi okur fantastik, kimi okur da edebi romanları sever ve beğenir. Ama bazı yazarlar yazdıkları romanlarında okuyucuyu doyururlar. Doyum nedir peki bir romanda? Veba Geceleri üzerinden örneklendirecek olursam, duyguların kitap boyunca hissedilmesidir. Söz gelimi korku, heyecan, acı, merhamet, merak... Okuma serüveni boyunca bunların da hissedilmesidir. Ama Veba Geceleri'nde ben en çok sıkılma duygusunu tattım. Eğer Orhan Pamuk okurunu sıkmak amacıyla bir roman yazdıysa kendi adıma alkışlıyorum onu. Çünkü bu kitapta ben başka duygu yaşamadım.

Orhan Pamuk'un tüm romanlarını okumuş ve onun bir okura duyguyu ne kadar iyi hissettirdiğini bildiğim için, Veba Geceleri'ni neden bu kadar duygudan uzak, bir tarih kitabı edesıyla yazdığını hem merak ediyor hem de kendi adıma üzülüyorum. Oysa kitabın ismi bile bize bir duygunun varlığına göz kırpıyor. Nitekim günümüz koşulları da göz önüne alındığında bu kitapta neden duygu olmadığını daha rahat anlıyoruz. Pamuk kitapta bireylerin yaşamış olduğu ruh hallerini çok az anlatmakla beraber yer yer anlatılanlarda okura tesir etmiyor. Vebanın bulaştığı bir ada da insanların çaresizlikle öldüğü bir dönemi hissedemedim. Hele ki bundan iki hafta önce Mo Yan'ın Çin Kültür Devrimi'ni anlattığı kitabı İri Memeler ve Geniş Kalçalar kitabını okumuşken, orada yaşadığım beni alt üst duyguları da hesaba kattığımda Veba Geceleri bir kere daha yıkım oluyor benim için.

Kitabın tarihi yönüne diyecek hiçbir laf yok. Orhan Pamuk bu yönüyle yine şaşırtıyor ve romanı için ne kadar araştırma ve okuma yaptığını hemen gösteriyor bize. Ancak bunca tarihi not ve tarihi gerçekler arasında roman kimliğini kaybetmiş bir tarihi karakter gibi oradan oraya dolanıyor, ve bu dolanışta sadece yapılan eylemler anlatılıyor, hisler hep ikinci planda kalıyır. Orhan Pamuk Veba Geceleri'nde tam da bunu yapmış. Romandaki kişilerin neler hissetiklerini hissedemiyoruz. Yazar bunu kelime ve cümleleriyle hissettiremiyor. Kırmızı Saçlı Kadın da ki baba oğul ikilemi, o üst duygular yok, şair Ka'nın yaşam karşısında hissettikleri yok, Benim Adım Kırmızı tarihi romanındaki giz ve o harika duygular yok, aşkı için müze kuran Kemal de yok... Üzüldüm.

Tarihi çok seven bir okur olarak sevemedim ama seven çok okur olacağını da biliyorum. Nobel ödüllü yazarımız, ki benim romancılığını çok sevdiğim Orhan Pamuk sanırım yine de yeni bir roman yazmanı bekkeyeceğim ve sanırım bu kitabına aldığın eleştrileri de göz önüne alarak yıllar sonra umarım beni bir kere daha şaşırtırsın.
544 syf.
·6 günde
İnsanlık tarihine baktığımızda insanların ve toplumların sellerden yangınlara, depremlere, savaşlara ve salgın hastalıklara kadar birçok felaketle karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Özellikle savaşların ve salgın hastalıkların insanları ve toplumları hiç beklemedikleri bir zamanda ansızın yakalayarak çok derinden sarstığına şahit oluyoruz. Öyle ki milyonlarca insanın ölmesine, şehirlerin yok olmasına, ekonomilerin çökmesine, haritaların yeni baştan çizilmesine neden olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşı nasıl tarihin akışını değiştirdiyse; kolera, İspanyol gribi, veba gibi hastalıklar da insanların ve toplumların kaderini baştan sona değiştiriyor.
 • • •
Tarih, gerçekten de insanlığın en büyük aynası. Bazen geçmişte yaşanan acıları, felaketleri, sevinçleri ve mutlulukları anlayabilmeniz için illa yaşamanız gerekmiyor. İyi bir tarihçinin ya da edebiyatçının elinden o aynayı seyretmeniz yetebiliyor. İşte milyonlarca can almış, insanları ve toplumları ekonomik, sosyal, siyasi, dini ve psikolojik olarak çok derinden etkilemiş “veba hastalığı” da bunlardan biri. Orhan Pamuk, tam da yeni bir salgın döneminden geçtiğimiz şu günlerde çıkardığı “Veba Geceleri” kitabıyla geçmişte yaşananları tarihin aynasında izletiyor bizlere. Nitekim kitabının girişinde, “Bu hem bir tarihi roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir” (#113259889) diyerek bu gerçeğe dikkatlerimizi çekiyor. 
• • •
Doğrusu hayali Minger Adası’nda geçen veba salgını ve sonrasında yaşananları okurken hiç beklemediğimiz bir anda hayatımıza giren Koronavirüs salgınında yaşadıklarımızı seyrediyor gibi hissettim kendimi. Bu duyguyu Albert Camus’un “Veba” isimli kitabında da yaşamıştım. İnsanların salgın karşısındaki vurdumduymazlıkları, cehaletleri, ön yargıları, batıl inançları, bencillikleri, korkuları, umutsuzlukları, çaresizlikleri neredeyse birebir aynıydı. Hele hele hastalığını gizleyenler, hasta olduğunu bile bile toplum içerisinde dolaşanlar, karantinadan kaçanlar, yasaklara uymayanlar, “bana bir şey olmaz” anlayışını sürdürenler, “bu hastalık yalan” diyenler Minger Adası’nda nasıl var ise Korona günlerinde de benzer örnekleri gördüğümüzü söyleyebilirim.       
• • •
Orhan Pamuk eserinde, veba karşısında bir yandan insanların, toplumsal ve dini grupların tutum ve davranışlarını resmederken, bir yandan da Minger Adası’nda salgın sürecini yöneten merkezi ve yerel idarenin tutum ve davranışları ile aldığı kararları da çok güzel tasvir ediyor. Yöneticilerin keyfi uygulamalarını, adam kayırmalarını, karar almada, toplumu bilgilendirme ve eğitmede yaşadıkları gecikmeleri bir bir ortaya koyuyor. Tüm bu yönleriyle “Veba Günleri” hem bireysel, hem toplumsal, hem de toplumları yöneten idarecilerin alması gereken derslerle dolu. Dünyanın hemen her yerinde pandemi sürecinin devam ettiği şu günlerde kitabın bu açıdan önemli bir işlevi yerine getirebileceğini belirtmeliyim.   
• • •
Olaylar her ne kadar hayali Minger Adası’nda geçse de, aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin son döneminde yaşanan sorunlara, modernleşme süreçlerine, gelişen milliyetçilik akımlarına, gerçekleştirilen ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki reformlara ışık tutan bu eseri özellikle tarihi roman okumayı seven okurlara tavsiye ederim. Kitabın akıcı dili, güçlü tasvirleri, tarihi analiz ve yorumları “Veba Günleri”ni okumayı kolaylaştırıyor. Bununla birlikte romanda bazı konularla ilgili sık tekrarların bazı okurları sıkabileceğini düşünüyorum. Ama her ne olursa olsun pandemi sürecinden geçtiğimiz şu günlerde yaşadıklarımızı tarihin aynasında seyretmenin tüm okurlara iyi gelebileceğini ifade etmeliyim. 

Keyifli okumalar dilerim!
544 syf.
·5/10 puan
Gerçekten iyi bir roman okuyacağımı düşünmüştüm. Tüm siyasi ve aktüel tartışmaların uzağında, Orhan Pamuk'u iyi bir romancı ve iyi bir kurgucu olarak görüyorum ve yazdığı bütün romanları okudum. Yeni Hayat ve Kara Kitap romanları haricinde maalesef çok beğendiğim bir romanı olmamıştı. Bu kez umutluydum. Ancak bir şekilde romana bağlanamadım. İnatla sürüklendim ve okumayı sürdürdüm. Ne üzüldüm, ne sevindim, ne şaşırdım, ne korktum, ne güldüm... Hiçbir duygunun bana geçmediği bir roman oldu benim için. Üzülerek söylemeliyim ki sevemedim. Yine de Orhan Pamuk'tur ve bir daha roman yazsa muhtemelen "ne yazmış acaba" diyerek meraktan yine okurum!
544 syf.
·13 günde·5/10 puan
Öncelikle belirtmek isterim ki Orhan Pamuk gerek üslubu gerekse romanlarının konusu bakımından sevdiğim bir yazardır. Bu kitapta da kesinlikle kalemine lafım yok haddim olmaz. Benim sevmediğim şey kitabın konusu olay örgüsü ve kurgusu. Kitap çıktıktan sonra heyecanla alıp okuyayım dedim. Abdulhamit döneminde bir salgını anlatan tarihi bir kurgu okuyacağımı düşündüm.
(Ben tarihi kurgu romanları severim ama benim için tarihi kurgu nasıl olmalı derseniz şöyle gerçek bir tarihi olay olur, gerçek tarihi şahsiyetler olur bunlara ek olarak kurgusal karakterler ve gerçek tarihi olayın etrafında gelişen kurgusal olaylar.)
Öncelikle yazar tarihi kurgusal bir kitap mı yazmış hedef bu mu bilmiyorum. Hedef buysa eğer bence bu kitap bir tarihi kurgu değil çünkü gerçek tarihi şahsiyet olarak kitapta bulunan kişiler Abdülhamit ve direk dahil olmasa da bahsi sık sık geçen 5. Murat. Onu dışında ada dahil her şey kurgu. Örneğin Albert Camus'nun Veba romanında da bir salgından bahseder ama o kitap kurgu olmasına rağmen daha gerçekçi. Bu kitap ise bana masal okuyormuşum hissi verdi. Ayrıca kitabın gereksiz bir şekilde uzatıldığını düşünüyorum, bir tekrara düşme durumu var. Diğer incelemeleri okuduğum zaman ise çoğu kişinin beğendiğini görüp kendimi sorguladım yine de sevemedim bir türlü.
544 syf.
·15 günde·8/10 puan
"Her şeyi çocukluğun diliyle yeniden adlandıralım!"
.
.
Tarihi dönemi dokur gibi bizlere en ince ayrıntısıyla anlatan Mina Mingerli aslında hiç yaşamadı mı!? O zaman Pakize Sultan'ın yazdığı mektuplar da gerçek değil öyle mi? Evet, kitap bittiğinde Minger Adası'nın bir kurmaca olduğunu kabullenemediğim doğrudur...
.
.
Orhan Pamuk'u ister sevelim ister sevmeyelim, herkesin kabullenmesi gereken kalemini cok ustaca kullandığıdır... Veba Geceleri'nin pandemi dönemine denk gelmesini dezavantaj gibi görsem, yer yer bu dönemde yaşadıklarımızın birebir aynısının kitapta yaşandığını görüp bazı olayların zorlama olduğunu düşünsem bile kesinlikle buyuk bir bilgi birikimi gerektiren ve muhteşem bir olay döngüsü ile kafamda soru işaretleri bıraka bıraka okuduğum bir kitap oldu.
“Yıllarca saraylarda, harem odalarında kafeste kuş gibi hapsedildiğimiz için bize haksızlık edildiğini düşüneceklerine, dünyayı tanımıyoruz diye bizlerle alay eder, hatta halimize gülerler!” diye yakınmıştı Pakize Sultan bir mektubunda.
"Bunların budalalığı yüzünden bu kadar insanın nafile acı çekmesine, ölmesine tahammül edemiyorum."
Orhan Pamuk
Sayfa 442 - YKY Yayınları
Mahkemede dini nizamlara göre iki kadının şahitliğinin ancak bir erkeğinkine müsavi olması kadınlara düşmanlıktan başka bir şey değildir.
Orhan Pamuk
Sayfa 481 - YKY Yayınları
"Salgına hiç inanmamış, hiç tedbir almamış yoksullar en büyük sıkıntı ve açlık içindeydi."
Orhan Pamuk
Sayfa 389 - YKY Yayınları
Tehlike yaklaşırken insanın içinde aynı derecede güçlü iki ses duyulur. Birincisi çok mantıklı bir sestir. İnsana tehlikenin cinsini ve özelliklerini incelemesini ondan kaçmanın çarelerini bulmasını öğütler. İkinci ses ise sanki daha da mantıklıdır. Yaklaşan tehlikeyi düşünmek yalnızca mutsuzluk ve acı vereceğine ve zaten insanın olacakları tahmin edip olayların genel gidişatını değiştirmeye gücü yetmeyeceğine göre , en iyisi insanın başına gelene kadar korkunç olaylara gözlerini kapamak ve tatlı şeyler düşünmektir , der bu ikinci ses...
Lev Tolstoy , Savaş ve Barış

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Veba Geceleri
Baskı tarihi:
Mart 2021
Sayfa sayısı:
544
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750849282
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Orhan Pamuk’un üzerinde 5 yıldır çalıştığı Veba Geceleri, 1901 yılında 3. Veba Pandemisi döneminde Osmanlı’nın 29. Vilayeti Minger adasında geçiyor. Hem sürükleyici bir siyaset ve aşk romanı hem de Pamuk’un salgın, karantina, devlet ve birey konularını bir masal havasıyla tartıştığı bu tarihi roman, konusuyla yaşadığımız günlere de ışık düşürüyor.

1901 baharında Osmanlı İmparatorluğu’nun 29. vilayeti Minger Adası’nda veba salgını baş gösterince Sultan Abdülhamit önce Sağlık Başmüfettişi kimyager Bonkowski Paşa’yı, onun arkasından da genç ve başarılı Doktor Nuri’yi salgını durdurması için adaya gönderir. Padişah kısa bir süre önce genç doktoru, sarayda hapis hayatı yaşattığı ağabeyi önceki padişah V. Murat’ın kızı Pakize Sultan ile evlendirmiştir ve Pakize Sultan da bu yolculukta kocasına eşlik etmektedir. Adada ise genç ve milliyetçi Osmanlı subayı Kolağası Kâmil, onun âşık olduğu adalı Zeynep ve her şeye yetişmeye çalışan Vali Sami Paşa ile güzel sevgilisi Marika vardır. Karantina yasaklarına itaat edilmesi için çaba harcayan bu insanların vebayla, adadaki geleneklerle ve sonunda birbirleriyle ve ölüm tehditleriyle savaşının ve yaşadıkları aşkların hikâyesidir Veba Geceleri.

“Pamuk yaşayan en büyük yazar.”
-Le Point, Fransa

“Pamuk, en iyi kitaplarını Nobel’den sonra yazan eşsiz bir yazar.” -The Independent, İngiltere

“O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı.”
-The New York Times, ABD

Kitabı okuyanlar 1.314 okur

  • Martı Deniz
  • Meltem Saygı
  • Sedat Almacı
  • Enes ŞENTÜRK
  • Saffet Türkoğlu
  • Dilek Bari Özdemir
  • Klasik Sever
  • Pelin Tugay
  • Seviyorum seni
  • Yuppi yuppi

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%15.2 (92)
9
%18.4 (111)
8
%27.2 (164)
7
%18.4 (111)
6
%7.6 (46)
5
%5.5 (33)
4
%1.7 (10)
3
%0.8 (5)
2
%1.2 (7)
1
%4.1 (25)

Kitabın sıralamaları