Şimdi sana bahsedeceğim kitap, Piraye'nin Seyir'i... Bak, baştan söyleyeyim; Bu bildiğin, klasik aşk ya da macera romanlarından değil. Hani bazen kendini çok yalnız, çok eksik hissedersin ya, işte bu kitap direkt o hissin kaynağına iniyor. Öyle zihnin karanlık dehlizleri gibi havalı laflar etmeyeceğim, direkt konuya giriyorum. :)
Bu kitabı okurken, sayfalar arasında gezerken bir karakteri değil, resmen kendini buluyorsun. Yazar, seni alıp kendi kafanın içindeki en karışık, en tozlu odalara götürüyor, sonra da kalbinin en aydınlık, en huzurlu köşesini gösteriyor. Bildiğin, dev bir iç yolculuk bu. Mina’nın hikayesi, bizim hikayemiz ana karakterimiz Mina... Ah Mina. Hepimiz gibi. Kalbinin ortasında kocaman bir boşlukla büyümüş. Ne yapsa, ne etse o eksiklik hissi geçmiyor. Sürekli dışarıdan bir şeyler bekliyor; Biri beni sevsin, biri bana değer versin, başkaları beni tanımlasın ki ben kim olduğumu bileyim. İlişkilerinde, iş kararlarında... Her yerde bu çaresizliği yaşıyor. Sen de yaşadın değil mi? O "doldurma" çabası. İşte Mina da tam bu noktadayken, hayat ona "uyanma vaktin geldi" diyecek, gizemli bir rehber çıkarıyor karşısına. "Seyir" de bu uyanış yolculuğunu anlatıyor. Ama asıl bomba ne biliyor musun? Yazar bize, o kafamızın içindeki zihnin ne kadar acımasız bir komutan olduğunu gösteriyor. Zihin, bizi nasıl yönetiyor, nasıl sabote ediyor, bütün hayatımızı nasıl bir illüzyona çeviriyor... Kitap, Mina'nın hikayesi üzerinden resmen zihnimize ayna tutuyor. Yazarın dili biraz sarsıcı, evet, ama bunu yaparken akıcılıktan hiç ödün vermiyor. Bir roman okur gibi ilerlerken, aslında sürekli kendini sorguluyorsun.
Peki, bu kitabı neden elinden bırakamayacaksın?
Hani şu öğüt veren kitaplar var ya, bu onlardan değil. Bu kitap sana ne yapacağını söylemiyor. Zihninin çalışma