Mehmet Y. profil resmi
Cengiz Han'a Küsen Bulut :(
Okur-Yazar
1409 okur puanı
05 Tem 2015 tarihinde katıldı.
  • AMCAM

    Bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Ancak sonra ya bir şarkı, ya bir rüya ya da bir an, kısacık bir an sizin o yaranızı ilk günkü acısıyla ortaya çıkarır. Dün, telefonum çaldığında herhangi bir numaraya cevap verecekmiş gibi açmıştım. Bilmediğim bir numara aradı. Bana adımla hitap etti ve “abi” dedi. Yıllardır görüşmediğim amcaoğlu idi arayan. Şaşırdım. Sesi durgundu, mahcup bir ses tonu vardı. Onu son gördüğümde lise öğrencisiydi. “Babam son aylarında hasta idi, vefat etti. Cenazesini yarın öğlede kaldıracağız, sana da haber verelim istedik abi” dedi.

    Hiçbir şey diyemedim. Kapanan telefonun ekranına baktım uzun uzun. Sonra eşim geldi yanıma, ne olduğunu sordu. Canım sıkkındı.

    “Amcam vefat etmiş.” dedim. Ama ben ne yapmalıyım? Bundan on sene kadar önce olsa çılgınlar gibi ağlardım sanırım. Oysa şimdi… Hissettiğim tek şey kafa karışıklığı…

    Eşim, cenazeye gitmem gerektiğini söyledi. Onun etkisiyle yola çıktım zaten.

    Anne ve babamı hiç hatırlamıyorum. Ben daha yaşıma bile girmemişken bir trafik kazası geçirmişiz. Geçirmişiz diyorum çünkü ben de arabadaymışım. İkisi birden vefat etmişler. Bana, amcam babalık etti. Hani, “baba yarısıdır” denir ya, benim için tamamıydı amcam. Kendi evlatlarından ayrı koymadı beni. Maddi gücü vardı… İlçenin önde gelenlerinden biriydi. Sevilir, sayılırdı. Başı sıkışan, dara düşen, iş arayan hep onun kapısını çalardı. O da hemşerilik duygusuyla elinden geldiğince yardımcı olurdu o insanlara.

    Amcam benim arkamdaki dağ, sırtımı dayadığım duvar idi; onunla gurur duyardım. Bir yerde bahsi geçtiği zaman adını gururla söylerdim. “Evet, ben onun yeğeniyim” derdim. Soyadımızla da gurur duyardım. Ben, ona ağabeyinin emanetiydim. Ondan habersiz hiçbir şeyim olmazdı. Sadece sevdiğim kızı saklamıştım ondan… Şu an evli olduğum kişiyi yani…

    Liseyi bitirdikten sonra amcamla birlikte çalışmaya başladım. Bir müddet sonra ise askere gittim. Dönüşte evlenme planları yapıyordum. Amcama bunu söylediğim zaman beklemediğim bir tepki aldım. Meğer kızın babası ile amcamın arası yokmuş. Bir düşmanlık oluşmuş. “O kız olmaz” dedi ve kestirip attı.

    Ancak o ne kadar inatçıysa, ben de onun kadar inatçıydım. Sonuçta aynı kanı taşıyorduk. İkimizin inadı, nuh deyip peygamber dememesi yüzünden memleketimi terk ettim ve Ankara’ya yerleştim. Evlendim. On yıldan fazla bir zamandır, cep telefonu malzemeleri satan bir dükkận işletiyordum. Ne düğün ne bayram… Bir daha gitmedim memlekete.

    Şimdi ise yıllardır gitmediğim o ilçeden içeri giriş yapan o otobüsün içindeyim ve kafam karma karışık. O cenazeye gitmeli miyim? Ömrümün ilk yirmi beş yılı mı, son on yılı mı daha baskın olmalı? Otobüs, küçük otogara girmeden önce ilkokulu okuduğum okul binasını görünce kalbim öyle bir attı ki! Bahçesinde top oynadığımız o okul, işte birinci sınıfı okuduğum şubenin pencereleri, önünde bir 10 Kasım şiiri okuduğum Atatürk büstü de aynıyla duruyor… Öğretmenim hala burada mıdır acaba? Nedense aklıma o geldi. Onu görmeyi çok istedim.

    Ölüm, farklı bir şey... Düğünde, cenazede, bayramda dargınlık olmaz denilir. Olmaz mı sahiden? Olmamalı mı? Olamaz mı? Emin değilim. Bir yanımda güzel anılar birikiyor; amcamı delice sevdiğim o yılların tatlı hatıraları… Ama öbür yanımda, o büyük kırgınlığım… Her şeyi silip süpüren, bize kötü bir final yaptıran inadı… Belki de onun açısından bakınca inat eden bendim. Ama bu benim hayatım değil miydi? Onun küs olduğu birileri yüzünden ben niçin onun istediği bir kararı verecektim ki?

    Kafamı dışarı çevirdiğim zaman amcamın bana bayramlık ayakkabı aldığı o dükkậnı görüyorum. Beyaz, üzerinde kocaman bir amblemi olan bir spor ayakkabı, yanında ise karne hediyesi olarak bana vitesli bisiklet aldığı bir başka dükkận. Gözümde ne büyük adamdı amcam; onun o hallerini istesem de unutamam. Ancak diğer yanda, anlamsız bir inat uğruna bunca güzel şeyi silen bir adam… Vefa ile kırgınlık duygularım, tıpkı kumsalın dalgalarla buluşması gibi çarpışıyorlar ve ayrılıyorlardı… Hangisi benim amcamdı ve ben aslında hangisinin cenazesine gelmiştim?

    Üstelik o kadar yolu gelmişken halen daha o eve gidip gitmemekte tereddüt ediyordum. Yazın sıcağında, gözlerimde bir güneş gözlüğü, tam o sokağın girişindeydim. Biraz ileride bir cenaze ortamı vardı; evin önünde bir kalabalık toplanmıştı. Görüyordum ama gitmekle gitmemek arasında kalakalmıştım.

    Git… Gitme… Gitmelisin… Durmalısın… Kafamın içinde bin türlü ses yankılanıyordu.

    Beş saat süren otobüs yolculuğunun ardından, beş dakika bile sürmeyecek olan o yürüme mesafesinde karar veremiyordum. Bir duvarın dibine çömelip kaldım. Kafamı kaldırıp göğe baktım. Masmavi gökyüzünde, birkaç bulut yer alıyordu. Gözlerim doldu. “Ne olurdu be amca, kuru inadından vaz geçseydin, ne olurdu?” diye mırıldandıktan sonra ağlamaya başladım. Neden sonu böyle olmuştu ki?

    Bir müddet sonra ağlamam dindi. Gözyaşlarımı ellerimle sildikten sonra ayağa kalktım ve yürümeye başladım…

    Dedim ya, bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Yürüyordum…

    Mehmet Y. - 09.12.2018
  • Viking kelimesi muhtemelen eski Norveç dilinde yer alan "Vig" yani "savaş" kelimesinden türetilmiştir. Bu konudaki bir diğer görüşe göre ise kelime, İskandinav dilinde "Körfez" anlamına gelen "Vik" kelimesinden ortaya çıkmıştır. Vikingler yılın belli mevsimlerinde anakaralarından hareket ederek gayet hızlı ve çevik gemilerine binerler, dişlerine uygun yerlere yağma amaçlı saldırılar düzenlerlerdi.
  • Bazı acılar vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır.
  • Sicilya'da egemenlik kuran Norman hükümdarları içinde ilme son derece meraklı, ilginç hükümdar profillerine tesadüf olunur. Bunlardan ilk akla geleni ise II. Roger'dir. II. Roger, sarayından alimleri hiç eksik etmemiş, onları sürekli çalışmaya teşvik etmiştir. Hiç şüphe yok ki bu alimlerin önemli bir kısmını Müslümanlar teşkil ediyordu. (...) II. Roger'in sarayında bulunan alimlerden biri de El-İdrisi idi.
  • Varlık nedenlerini militarizme borçlu olan bu devlet, 300 Spartalı filminde Hollywood'un tarihe müdahale gücünün bir nevi göstergesi olarak farklı şekilde takdim edildi.
  • Mehmet Y. tekrar paylaştı.
    Sadık doğru söylüyordu dil herkesindi. Dil sadece âlimin olur muydu? Sadık bunu ispatlamak için Süleyman’ın bölüğünde nöbet tutan Kırımlı Kerim’in yanına parolasız varmayı ve onunla Tatarca konuşacağını söyleyerek bir aylığına iddiaya giriyor.

    Süleyman bu teklife gülüyor: “ Ya sana ateş edecek olurlarsa” diyor. Sadık cevap vermiyor bu soruya. Çadırdan çıkarak tank meydanına doğru yürüyor. Süleyman ne olur ne olmaz diye Sadık’ın peşinden koşuyor ve kulağına fısıldıyor:

    “Bu gece parola, Don. Unutma, parola, Don. Don Vazgeç Sadık gitme “ diyor. Sadık, Süleyman’ı kenara itiyor, kamptan çıkıyor. Kerim’in nerede olduğunu kati olarak bilmiyor. Karalamadan ilerliyor. Kerim değil de başka biri çıkarsa. Kalbine yavaş yavaş bir korku giriyor. Alnında soğuk ter damlaları hissediyor. Elleri titriyor, dizleri tutmuyor. Fakat geri dönmek Süleyman’a korkaklığını belli etmek olacak. Korkaklığını kimseye belli etmek istemiyor. Bizi birbirimize bağlayan kuvvetin vatan sevgisi ve lisan olduğunu Süleyman’a ispat etmek için kamptan çıkıp buraya gelmişti. Gece zifir karanlık, sessiz, korkunç. Etrafta gizli nöbetçilerin yaklaştığını hissediyor. Şimdi ansızın bir ses “Parola “ diye bağırsa “Kerimin sesi olduğunu nerde bileceğim” diye tereddüt ediyor. “Bağıran beklide bir Rus olacak” diyor. Yere yatıp sürüne sürüne geri kampa dönmek istiyor. Dua ediyor. “Allah’ım beni koru “diye biraz daha ilerliyor. Ansızın, sessizce gecenin kara perdesini bir ses yırtıyor:

    “Stoy’ Parol” (Dur Parola.)

    Arkasından, göz açıp kapamaya vakit kalmadan bir şarjör şakırtısı.

    “Kardaş! Sen kimsin? Vatandaşını mı öldürecen?”

    Ses yok. Bekliyor. Rus’sa kurşun sıkacak. Kerim’se… Dilinin ucunda “Don” kelimesi var, fakat söylemiyor. Karanlıkta, hafif, fakat keskin bir ses:

    “Ulan kimsin? Yakına gel bakayım…”

    Yanına yaklaşıyor. Kara bir insan gölgesi Sadık'ı başından ayaklarına kadar süzüyor.
    “Bereket versin Tatarca cevap verdin. Teğmen arkadaş. Vallahi az kalsın ateş edecektim. Uğurlar olsun, ne tarafa böyle.”
    “Gezintiye çıkmıştım… Kerim sen misin? “ diyor, Sadık.
    “Benim. Parolayı bilmiyor musun?”
    “Hayır.”
    Kulağına eğilerek:
    “Don “diye fısıldıyor.
    Cengiz Dağcı
    Sayfa 44 - Ötüken Neşriyat
Cengiz Han'a Küsen Bulut :(
Okur-Yazar
1409 okur puanı
05 Tem 2015 tarihinde katıldı.
Okur takip önerileri
Daha fazla