Mehmet Y. profil resmi
Cengiz Han'a Küsen Bulut :(
Okur-Yazar
1321 okur puanı
05 Tem 2015 tarihinde katıldı.
  • Mehmet Y. tekrar paylaştı.
    Tahir Alangu'nun ilk basımı 1968'de yapılmış ve gerçekten çok titiz bir ürün olan, YKY'den çıkan; Ömer Seyfettin ile ilgili açık bir nokta bırakmamış neredeyse. Ömer Seyfettin'i seven, araştıran herkes için çok önemli bir kaynak kitap. Çok genç yaşta kaybettiğimiz bu büyük hikayecimizi tanımak ve anlamak için bire bir.

    Süreç şudur; yıllar geçtikçe daha iyileri gelir çünkü zaman yeninin lehine işler ancak ben bugün bile Türk edebiyatında Ömer Seyfettin'in üstünde bir hikayeci tanımıyorum; görmüyorum... Bilen varsa söylesin! Sadece "Nakarat" hikayesi bile bir devrin ruh halini ortaya koymaya yeter de artar bile...
  • Mehmet Y. tekrar paylaştı.
    Yıllar önce okuduğum bu eseri tekrar okudum. Öncelikle yayınevinin bir eksikliğini gidermek isterim. Fuji-Yama için bir Aytmatov eseridir denmiş lakin gerçekte öyle değil. Kaltay Muhammedcanov ile Cengiz Aytmatov'un beraber kaleme aldıkları bir eserdir. Hatta eserin daha önceki basımını yapan Cem Yayınları bunu o şekilde yazmışken Nora’nın Muhammedcanov’dan söz etmemesi yanlış olmuş…

    Gelgelelim Fuji Yama bir tiyatro eseridir. Fuji Dağı Japonya’da bulunan ve Budistlerce kutsal sayılıp, bir bakıma içlerini döküp, günahlarından arındıkları bir dağdır. Yazarlar burada şahane bir alegori kullanmışlardır. Çünkü Fuji Yama dedikleri bu dağda onlar da bir nevi günah çıkaracaklardır. Eser, yıllar sonra bir araya gelen okul arkadaşlarının, o yıllarda aralarında olan ama askerlik döneminde bir ihbar yüzünden hem hayatı kararan hem de o ortamdan uzak kalan Sabur adlı arkadaşlarını anarken, bir taraftan vicdan, ahlak, insanlık, dostluk, adalet gibi konulardaki muhasebelerini işliyor. Bunu yaparken geçmişe gidiyorlar ve hayat muhasebelerini yapıyorlar.

    Harika bir final tasarlanmıştır. Çok zekicedir. Geçtiğimiz aylarda gösterime giren Cebimdeki Yabancı filmi, bir çok bakımdan Fuji-Yama’yı hatırlattı bana. Belki de özgün senaryoda buradan bir esinlenme vardır.
  • Mehmet Y. tekrar paylaştı.
    Bazı cümleler çok iddialıdırlar çünkü göreceli kavramlar üzerinden konuşurlar. İşte edebiyattaki o iddialı sözlerden birisi de Fransız şair Louis Aragon’un, Cengiz Aytmatov’un Cemile adlı uzun hikayesi için söylediği ‘dünyanın en güzel aşk hikayesi’ cümlesidir.

    Aragon, bu cümleyi kurduğunda Aytmatov genç sayılabilecek yaşlarda, yazarlık yolculuğunun başlarında bir kalemdir. Aragon, Kırgız bozkırlarında yaşanan bu aşk hikayesine; Cemile ile Danyar’ın sıra dışı aşkına hayran kalmıştır. Onların aşklarını Batının Romeo ve Jülyet’iyle falan kıyaslıyor ve Kırgız gençlerin duygularını çok daha yüce sayıyordu… Velhasıl, ünlü Fransız şair Aragon’un Cemile’yi okuduktan sonra Aytmatov’u keşfetmesi ve akabinde onun eserlerini Avrupa’ya taşıması ,usta yazarın Sovyetler çapındaki şöhreti ve başarısını bütün dünyaya yayma yolunda belki de en önemli adım olmuştur.

    Peki sahiden de öyle midir? Cemile, dünyanın en güzel aşk hikayesi midir? Bana göre, kesinlikle onlardan biridir… Ama bu fikrim, bir gün pekala değişebilir. Sonuçta aşk izafi bir kavram değil midir?

    Cemile’nin kocası, II. Dünya Savaşı için cephededir. Yaralanmış ve bir hastanede tedavi görmektedir. Ailesine mektuplar yazar ve her mektubun sonunda ‘karım Cemile’ye de selam ederim.’ der. Bu kadar; ne eksik ne fazla… Oysa iki evin gelini Cemile, hem genç hem çok güzel hem de özgün bir kadındır. Aşık olmak ister; aşık olunmak…

    Aytmatov, Cemile’de Seyit adlı bir çocuğu anlatıcı yapmıştır. Cemile, Seyit’in üvey ağabeyinin karısıdır. Küçük Seyit aslında kendisinin bile aşık olduğu bu güzel kadının, o toprakların sevdalı türkülerini söyleyen; hisli ve sevdalı Danyar’la olan aşklarının tek şahididir.

    Gelgelelim, Aytmatov’un kalemi o kadar kuvvetli ki, normalde yadırgamamız, belki de kızmamız gereken bir aşk hikayesini bize makul gösterebiliyor. Dolayısıyla ne Cemile’ye ne de Danyar’a kızabiliyoruz yaptıklarından ötürü… Hatta ressam ruhlu Seyit bize hadiseyi öyle bir anlatıyor ki, toplumun aksine ,biz o aşka saygı duyuyoruz.

    Aytmatov hikayelerinde aşkları anlatırken sıra dışı bir bakış sergilemiştir. Bu, Al Yazmalım Selvi Boylum’da, İlk Öğretmen’de ve hatta Gün olur Asra Bedel’de böyledir. Cemile’de, kelimelerin her şeyi anlatamayacağını söyler ama çok şeyi anlatır Aytmatov… Ve bizi de Cemile’ye aşık eder… ( En azından beni :) )

    Kitap bittiğinde son cümleler gibi hissediyorsunuz; Her fırça vuruşumda Danyar'ın türküsü çınlasın! Her fırça vuruşumda Cemile'nin yüreği çarpsın.
  • Mehmet Y. tekrar paylaştı.
    Bazı romanlar oluyor, okurken de bitirdikten sonra da uzun süre etkisinden kurtulamıyorsunuz. Günlük hayatınıza devam ederken aklınıza bir anda o romandan birileri ya da bir sahne gelebiliyor. Bu tür romanlar ya genelde gerçek olaylardan alınmış ya da otobiyografik çizgiler taşıyan şeyler oluyor. İşte o romanlardan birisini yeni bitirdim ben; Hasan İzzettin Dinamo’nun Savaş ve Açlar’ı…

    Son zamanlarda konusu Samsun’da geçen romanları okuyordum. Savaş ve Açlar’ı ise birkaç ay öncesine kadar hiç duymamıştım. Bu benim ayıbım olsun çünkü nasıl olmuş da bu yaşıma kadar okumamış hatta duymamışım böyle bir romanı? Üstelik devamı da varmış; Öksüz Musa.

    Hasan İzzettin Dinamo, sosyalist kesimde bilinen bir isimmiş. Hayata veda edeli epey olmuş. Trabzonlu bir ailenin çocuğu ve daha bebekken önce İstanbul’a, oradan da 3-4 yaşlarındayken Samsun’a gelmişler. Babası Yemen Çöllerinde yedi yıl harp edip, hayatta kalan nadir askerlerden birisiymiş. Ancak Cihan Harbi başlayınca önce Karadeniz’deki pek çok erkek gibi babasını ardından da 15 yaşındaki ağabeyini cepheye almışlar. Onların gidecekleri yer Sarıkamış Cephesi olmuş. Hasan İzzettin Dinamo, henüz 5-6 yaşlarındayken anası ve kardeşleriyle Samsun’da yokluk ve açlık içinde kalakalmış.

    Şimdi ‘Hasan İzzettin’ yerine ‘Musa’ ismini koyun oraya. Çünkü roman ana konusu ve olaylarıyla neredeyse tamamen gerçek. Romanı başarılı kılan ama okuyucuyu çok daha derinden etkileyen şey de tam bu işte; gerçek olması! Hatta maalesef gerçek olması…

    Konu ve gidişatla ilgili çok fazla ipucu vermek istemiyorum. Çünkü biliyorum zor ama isterim ki her Samsunlu, her Karadenizli, her Türk vatandaşı bu romanı okusun. Evet, yazarın dünya görüşü, hayata bakışı, inançları ya da inançsızlığı… Bunlara katılıp katılmamak herkesin kendi tercihidir lakin anlatılanları yabana atmamak lazım. Üstelik bazı şeyleri yaşamadan hüküm vermek kolay olsa gerek; ben savaşı yaşamanın getirdiği karamsarlığı ve inanç kaybını Cengiz Dağcı’nın romanlarından iyi biliyorum. Savaş ve Açlar ise bana en çok Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana’sını hatırlattı. İki roman hüzünleri ve hadiseleriyle epeyce benzeşiyor. Bu doğal çünkü savaşın milleti, dini, ülkesi yok; büyük bir acı ve yıkım demek. Savaşın tarumar ettiği şeylerin başında ise ahlak ve merhamet geliyor.

    Biz savaş denince genelde gidenlerin hikayelerine odaklanıyoruz. Ancak bir de kalanlar var. Cephe gerisindeki acıların cephedekilerden aşağı kalır bir yanı olmadığını bu romanda iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Kitabın adı bütün romana sinmiş durumda; savaş ve açlar.

    Yıllar süren kıtlık günlerinde açılığın ne büyük bir felakete dönüştüğünü görüyorsunuz. Kitabı birkaç gün içinde okudum ve bazı zamanlar karnım açtı. Anlamaya çalıştım. Pazar yerine çıktım, tezgahlardaki sebzelere, meyvelere farklı gözle baktım; evdeki çocuklarıma, karşımdaki tepelere…

    Sonuçta romanın geçtiği şehirdeyim ben de. Roman biter bitmez şimdi bir tarafında kocaman bir AVM’nin yükseldiği Mert Irmağına indim. Köprüden o sulara baktım. Salhanenin nerede olduğunu, Reji binasını kestirmeye çalıştım. Musa’nın denize girdiği alan şurası olmalı; Tatar barakaları burada olmalı diye farklı bir gözle baktım şehre. Daruleytam ise bugünkü Sosyal Bilimler Lisesi alanındaymış.

    Romandaki anlatım çok başarılı. Kalın bir kitap olmasına rağmen yormadan okutuyor kendisini. Trajedi dolu bir roman. Tasvirler, gelişmeler yerli yerinde. Fakirliği, açılığı, sefaleti, haksızlığı, kalleşliği ziyadesiyle duyabiliyorsunuz.

    Bugünkü rahatımız ve refah seviyemiz göz önüne alındığında insanın inanamayacağı şeylerle karşılaşıyorsunuz. Kuduz, pislik, fakirlik, açlık, garibanlık, yokluk, hastalık… Köpek pisliği toplamaktan tutun da deniz suyundan tuz çıkarmaya kadar hemen her şey. Ve açlıktan ölen çocuklar; şehit eşi ya da çocuğu olmalarına rağmen yüzüne bakılmayanlar, kötü yola düşürülenler… Kırım göçmenleri, Kafkas göçmenleri, Balkan göçmenleri ve Doğu Karadeniz göçmenleri, Ermeni ve Rumlar… Elbette Her dönemin yüz karaları olan savaş fırsatçıları ve elbette gemilerini yüzdürenler. Bedel ödeyenler. Şehitlerin kim için şehit olduğunu sorgulamak zorunda kalıyorsunuz. Bir ailenin merkezde olduğu, deruni acılar barındıran bir romanla karşılaşıyorsunuz.

    Hasıl-ı kelam, bu roman beni derinden etkiledi. Milletlerin tarihlerinin kişisel tarihlerle ilişkili olduğunu unutmamak lazım. Ve hayat ‘1914-18 yılları arasında Birinci Dünya Savaşını yaşadık’ cümlesi kadar basit ve kolay değil asla…
  • Mehmet Y. tekrar paylaştı.
    Site içindeki üye arkadaşlardan aldığım üçüncü hediye kitap ama bu hediyelerin içinde ayrı bir yeri olan kitap çünkü yazarı tarafından adıma imzalanılıp hediye edilmesi kendisini ayrı bir köşede yer ettirdi ve hızlıca okumama sebep oldu. Mehmet Bey'e bu güzel hediyesi için tekrardan teşekkür ederim.

    Tuna'nın Türküsü gerçekten de çok iyi bir eser. Kitap beklemediğim şekilde güzel başladı ve beklemediğim şekilde birden fazla kollu kurgusunun olması ayrı bir hoşuma gitti; yani demem o ki kitap beklentilerimin çok üstündeydi. Okuduğum en güzel giriş bölümlerinden, en güzel cümlelerden birini okudum desem abartmış olmam hatta bu giriş bölümünü okurken konu içeriği ve cümle şekilleri olarak Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı ve Kafamda Bir Tuhaflık havalarını hissettim ve genel olarak da az çok Glenn Meade - Son Tanık havalarını hissettim, sadece cümle şekilleri olarak. Günümüzde yaşayanların konuşmaları, geriye dönüşlerde ölmüş olan ya da bilinmeyen kişilerin üstkurmaca şeklinde roman karakteri olduklarını bilircesine konuşmaları ve bu konuşmalarının edebi yönlerinin gayet de yüksek olması, beyinlere kalplere işleyecek şekilde cümleler kurması ve o cümlelerin de bölüm isimleri olması gerçekten çok hoştu; ama bu bölümlerde özellikle ilk başlarda şöyle bir sıkıntı hissettim. Her bölümü mesela bir karakter anlatıyor ya hepsinin kurdukları cümleleri yani cümle şekilleri hemen hemen aynı, yani yeni bölümün başladığı kitapta belirtilmese ve bölüm başında konuşan kendini tanıtmasa ilk anlatan kişinin hala konuşmaya devam ettiğini düşüneceğim ve karakter geçişlerinde olan geçişleri anlayamayacağım. Karakterler güzel ama cümleleri hep aynı yani hep aynı ağızdan çıkıyor gibi. Bu durum ama ilerleyen sayfalarda tamamen kaybolmasa da bayağı bir azalıyor.

    Yazarın coğrafya öğretmeni olması kitap içinde geçen bölgeler hakkında verdiği coğrafi ve hatta tarihi bilgiler ile okurken fazlası ile belli oluyor. Kitabı okurken aslında güzel bir tarih bilgisi ve ayrıntılı bir coğrafi bilgiler de alıyoruz ama yukarıda da dediğim gibi hani her bölümde bir karakter konuşuyor dedim ya işte bu bölümlerde her karakterin artık geçmişini okumak, geçmişi ile beraber yaşadığı bölgelerin coğrafi bilgilerini okumak en azından sonlara doğru okuru sıkıyor ya da sıkmasa da bir okur olarak artık konudan bir şey beklenildiği için sabırsızlık insanı sıkıyor. Yalnız bu sıkmadan lütfen okunmuyor, zorluyor manası çıkmasın çünkü kitap içindeki cümleler, diyaloglar gerçekten çok güzel, çok sıcak ve fazlası ile içimizden. Vatan sevgisi, Atatürk sevgisi ve Allah sevgisi ile beraber bu sıcaklık daha da çok içimize işliyor. Kitap içinde Romanya kısımlarında şöyle bir kısım dikkatimi çekti. Romanya'da kadınların isimlerinin sonunda hep a harfi olduğu ve bu a harfinin de kadınlığı, kadın isimlerini temsil ettiği ve sembolleştirdiği belirtilmiş ve cümle sonunda da ülkemizde de böyle bir durum yok denilmiş. Tam manası ile denilen olmasa da en azından benzerlik olarak Aliye, Lütfiye, Hayriye ya da Zekiye gibi isimler en azından örnek olarak verilebilir ve uymama kısmı da anlatılabilirdi diye düşünüyorum.

    Roman içinde yörelere özgü çok güzel türküler sözleri ile de paylaşım yapılmış, hem söz olarak kısaca kitap içinde okurken hem de aynı zamanda bilmediklerimi Youtube üzerinden açıp dinlemek de ayrı bir güzel oldu, iki tanesini burada paylaşmak isterim.

    https://www.youtube.com/watch?v=UC1GNhxmLg0
    https://www.youtube.com/watch?v=EBQJvSGuEFc

    Mehmet Bey kesinlikle takip ettiğim yazarlardan oldu ve çıkan yeni romanlarını Allah nasip ederse kesinlikle okuyacağım.
  • Bir şey eğitim içinde dayatılınca insanın keyfini kaçırabiliyor bazen.

    Mesela ben de öğretmenlik yıllarımda illa okuyun denilen, hatta bir seminer sonrasında belediye tarafından ücretsiz dağıtılan şu kitabı okumamakta yıllarca inat ettim :)
    Yanlış yapmışım!

    Kitap bitti ve sadece öğretmenlere verdiği şu eşsiz öğüt için bile okumaya değer: "Bağışlayın, apaçık söyleyeceğim size; bütün mesleklerde olduğu gibi öğretmenlerin arasında da ruh itibarıyla pedagojiyle ilgisi olmayanlar bulunduğunu biliyorum. 
    ...
    Dostça öğütlüyorum onları: okulu bırakın! Başka bir uğraş arayın kendinize. Bürolarda çalışın. Tüccar olun. İstediğiniz işi yapın ama canlı bir ruha ve yüksek bilgilere sahip kimselerin gerekli olduğu yerleri işgal etmeyin."

    Bu arada Petrov'un kitapta zikrettiği isimlerin çoğunun hayal mahsulü olduğunu söylemek gerekiyor. Daha doğrusu Remzi kitabevi çevirisinde bunlar dipnot olarak söyleniyor. Yani Petrov, zaman zaman olmuştan ziyade olmasını hayal ettiklerini yazmış kitapta.

    Kitabın Türkiye'ye Bulgaristan Türkleri aracılığı ile geldiği belirtilmiş. Atatürk'ün kitabı önermesi boşuna değil bence zira o kitapta yazan değişim rüzgarını önce Bulgaristan yıllarında hissetmiş olmalı. Nitekim, manzara, eksikler ve vaziyet genç Türkiye'nin kuruluş yıllarına oldukça benziyor. Dolayısıyla çözüm önerileri de öyle. Demem o ki, ya bu kitap Atatürk'e bir rehber oldu ya da aklın yolu birdi ve Atatürk doğru reformları yaparken kitapla örtüştü.
  • Mehmet Y. tekrar paylaştı.
    O esrarlı yangına bu can nasıl dayandı
    Sahile vurdu kalbim su yandı, kum da yandı,

    Bir mum gibi eriyip aktı uykusuzluğum
    Ölüme baş kaldıran dertli uykum da yandı

    Yurdumdan mahrum edip dolaştırdın Cem gibi
    Ruhumla söndü alev, sonra ruhum da yandı

    Kül oldu bir yiğidin figanıyla her umut
    Bülbülün küllerine konan puhum da yandı

    Böylesi bir yangın görmedi Nemrut bile
    Kaktüsün gölgesinde nazlı ahım da yandı

    Ahımdır zannederdim en belalı kıvılcım
    Kirpiğine dokunan kanlı ahım da yandı

    Bir damla su ver bana ey çöl, bari sen küsme
    Kalmadı hiçbir şeyim bak, günahım da yandı

    Yenilgiler bir tufan gibi çöktü üstüme
    Ülkem yıkıldı heyhat, ordugahım da yandı.

    Köleleri her akşam duman kıldı gözlerim
    Başıma tac ettiğim padişahım da yandı

    İlk defa böylesine tutuştu gökkuşağı
    Renklerim siyah oldu ve siyahım da yandı

    Ondan başka ne varsa yandı, yandık sen ve ben
    Onu göreyim diye kıblegahım da yandı...
Cengiz Han'a Küsen Bulut :(
Okur-Yazar
1321 okur puanı
05 Tem 2015 tarihinde katıldı.
2018
72/75
96%
25 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 421. sırada.