Kara Kitap

·
Okunma
·
Beğeni
·
23966
Gösterim
Adı:
Kara Kitap
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
476
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750826139
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Galip, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya'yı karlı bir kış günü İstanbul'da aramaya başlar. Çocukluğundan beri yazılarını hayranlıkla okuduğu yakın akrabası gazeteci Celâl'in köşe yazıları, bu arayışta ona işaretler yollayacak ve eşlik edecektir. Okuyucu, bir yanda her bacası, her sokağı, her insanı başka bir esrarlı âlemin işaretine dönüşen İstanbul'da Galip'in araştırmalarını ve karşılaştığı kişileri izlerken, bir yandan da bu araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikâyelerle tamamlayan Celâl'in köşe yazılarıyla karşılaşır. Eski cellatların hikâyelerinden Boğaz'ın sularının çekileceği felaket günlerine, kılık değiştiren paşalardan kültür tarihimizde kalmış esrarlı cinayetlere, karlı gecenin aşk hikâyelerinden yüzlerimizin üzerindeki anlamın sırlarına, İstanbul'un ücra ve karanlık köşelerinden gülünç ve tuhaf kişilerine, yakın tarihimizden günlük hayatımızın unutulmuş ve şaşırtıcı ayrıntılarına kadar uzanan bu araştırma Galip'i hem kayıp karısına, hem de hayatımızın içine gömüldüğü kayıp esrar doğru çekecektir.

"Zengin, yaratıcı, modern bir ulusal destan."
- The Sunday Times, İngiltere

“Pamuk "Kara Kitap"la, romanın bir edebi tür olarak hâlâ hayatta olduğunu, hâlâ bir potansiyeli ve geleceği olduğunu kanıtladı. Bunları yapan biri ne zamandır çıkmıyordu.”
–Nobel Komitesi Başkanı Horace Engdahl
France Culture Ödülü (1994)
476 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Kara Kitap'ı önerip postmodern romanı anlattım:
https://youtu.be/5NOJQ_1hmps

"Uykulardasın şimdi bensiz uykularda
Hala İstanbul’dasın ama deniz yok dalgalarda" YYK

Sayısızca kültür, padişah, caz festivali, mimari ve sanat akımı, beyaz yaka, Suriyeli, Suriyesiz, kitap teması, şarkı ilhamı, cami, kilise, Rönesans'a yakışır insani proporsiyon, sonradan yine kendisine tepki olarak getirdiği barok bir öfke, askeri darbe, manevi arbede, mahalle kavgası, kavgalardan çok daha ateşli çiftleşme, dert, mutluluk, işkence, orgazm, kasvet, ütopya görmüş ve hala içinde barındırdığı çoğu canlısına göre kendisinden başka şehirlerin tebdil-i kıyafetine bürünmeye çabalayan kolektif bir varoluş salatasından -yani Proust'un kayıp zamanın izinde kaybedip aradıklarını, Paulo Coelho'nun Simyacı'yı yazarken arakladığı Takkeci İbrahim Efendi'nin hikayesi gibi bir arayıştaki esrarın sonucunu insanın yine kendisinde bulacağını bize pitoresk bir imgeyle alıcıyı harekete geçirme işlevinde buldurmaya çalışan- bir hafıza bahçesinden bahsetmeye çalışıyorum size : İSTANBUL.

Hayatımın büyük bir kısmında İstanbul'un manevi basınç aurası altında gerek fiziksel gerekse de spiritüel mesafesinin çemberinde yaşadım. Türkiye'nin magması olan bu sıcaklığın verdiği, kendi merkezine çektiği bir İstanbulçekime, aynı Dünya'nın, çevresindeki Güneş, gezegen ve uydularının çekimine kayıtsız kalamadığı bir şekilde maruz kaldım. "O"ydu bizim hafıza bahçemizdeki en renkli ağacımız, "o"ydu Pessoa'nın dediği, düşünmenin yıkmak anlamına gelip de insanın düşünmeden önce parçaları -yani semtleri- algılayıp sonradan metropolitan bir tümevarımla şehrin bütününü düşünebileceğimiz bir bellek. Çünkü Pessoa'ya göre de, düşünce süreci, düşünülen şeyi parçalara bölmekle olurdu.

Yüzyüzeyken Konuşuruz, Sandal şarkısında, bu kitaptaki Galip'in tükenmek bilmeyen bir kısır döngüdeki zamanın süregelen kaybının izinde, İstanbul'daki dalgalara denizi yakıştırmanın telaşı içerisinde, uykularını, gerçeklik ile düş arasındaki Musil'in ruhun bulanık sendeleme denklemi gibi yalpalayarak renkli "Rüya"lar oteliyle taçlandırdığı bir İstanbul hayal etmişti. Aynı Orhan Pamuk'un gayesi gibi.

Şu anda bedenimin bulunduğu Batman, aklımın çarpık sokaklarının gezmeye çalıştığı, idam mahkumlarının son saniyelerinde çaresizce ve büyük bir arzuyla düşünmeye çabaladığı şehir algısını daha geniş bir algıyla beynimin önüne soyut çözünürlüklü bir görüntü olarak getirmeyi kendime askerlik idi edindiğim bir İstanbul ve çift haneli sayıyla sayabileceğim yıllardır ait olduğum ama bir türlü Maslow'un piramidinin en tepesindeki onu gerçekleştirme seviyesine erişemediğim bir İzmit düşüncesi ile Orhan Pamuk'un Galip, Celal ve Rüya üçgeni arasında spiritügeometrik bir bağıntı kurmak istedim.

Baş karakter Galip, doppelgänger etkisiyle bir Tourette sendromlusunun aniden çıldırmaya başlayıp, bağırıp çağırması gibi bir merakla keşfetmeye çalıştığı İstanbul'u, sevgilisini, amcasının kızını, kendisini -artık her ne derseniz- yine kendisinden fiziksel olarak çok uzakta bir Stockholm vatandaşının sendromu gibi kendisini rehine olarak aldığı İstanbul'da aşkı ve yine kendisini bulmak isteyen, Raskolnikov'un Napolyon, Hint Devrimi zamanında insanların Mao, Küba Devrimi zamanında insanların Castro olma idinde yanıp tutuşan gençlerinin akson ve dendrit uzaklıkları arasında mekik dokuttuğu esrarlı bir gerçeklik arayışında, imgelerini, Boğaz'ın sularının Anadolu ve Avrupa yakasındaki en güzel yalılara, en uç insan yapımı anılara, köprülerin eteklerinin altından geçen hidrojen ve oksijenlerin sadece hamdığı, piştiği, yandığı değil de, kelimelerin sevgi, nefret, hüzün, aşk, şaşkınlık, şehvet, öfke gibi duyguların sinestezik lunaparklarında İstanbul'un en esrarlı köşelerinde Kara Kitap'ın beklenen konserinde yerini alabilmek için bilet sırası kovaladığı, kimilerine göre bir Dünya klasiği niteliği taşıyan kimilerine göreyse Alaaddin'in Dükkanı'na gelip de Alaaddin'in elinde olmayan salt nesnel gerçekleri değiştirmesini bekleyen bir kalabalık ordusu önderliğinde kurgulamıştı. İşte böyle bir cümle gibiydi İstanbul.

Mimar Sinan, Yavuz Çetin, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Gaye Su Akyol, Münir Özkul, Vedat Türkali, Fatih Sultan Mehmet, Ete Kurttekin, Flört, Atatürk, YYK, Vedat Milör, Nusret, Peyk, Ara Güler, Sabahattin Ali, Birsen Tezer, Orhan Veli Kanık, Sezen Aksu gibi sanatkarlarımız bu şehirdeki yürüyüşlerini aynı Galip'in İstanbul sokaklarında yüzlerin, tarihin, kitapların, semtlerin esrarını çözmek ister gibi gerçekleştirmişlerdi.

Kadıköy Yeldeğirmeni mahallesinin her sokağından uzakta denizin göründüğünü bilmek, Kuledibi'nde dolaşırken dümdüz bir sokakla karşılaşamayacağını tahmin edip de pitoresk ve bir o kadar da grotesk fotoğraflar yakalamayı şehvet edinen bir turistin varlığını Galip'e yakıştırmak, Kartal'dan Silivri'ye metrobüsle gidilemeyeceğinin bilincinde 500T hayalleri kuran bir İstanbulluyla, ecnebilerin Old Town diyerek turistik rant edindiği bir evrensel gezgin terminolojisiyle tefsirini 400 küsür sayfaya sığdırmak Orhan Pamuk'un harcı olmuş ise, sirkülasyon koridorları Boğaz'ın suları, giriş kapıları stratejik ve jeopolitik önemin diktatörlüğünde sabitleştirilmiş coğrafya dersi kitaplarındaki hudut bakımından komşuları, oturma odası, salonu Beşiktaş, Kuzguncuk, Sarıyer, Üsküdar, Eminönü, Kadıköy, mutfağı Karaköy, Beyoğlu, bir türlü sevilemeyen ev sahipleri Bağcılar, Esenler, Başakşehir, figürü Ruslara sıcak denizlere inme mastürbasyonunu mumyalatan, temeli eşsiz bir tarih, duvarları Darwin'in hiç de kıskanmayacağı bir şekilde, zamanla tarih kavramından Medusa'nın gözlerinin içinde kendilerine sorulduğunda büyüyünce taş olmak isteyen bakışların kıskanacağı bir brütlükte rant betonuna evrilen, milyarlarca yıl geçtikten sonra belki de en şanssız ev sahiplerini üzerinde ağırlamak zorunda bırakılan bir edebi-tarihi-mimari hafriyat kamyonunu, beynimizin nizamiye kapılarından dışarıda bir yerde düşünmemiz pek tabii ki de olanaksız olurdu sayın Pamuk, sen de haklısın.

Neyse ki, Galip gibi Hey Douglas da doğmuştu. El mi yaman, Beyoğlu mu yaman demişti. Boşuna değildi Light in Babylon'un çığırmaları, camilerden gelen dinsel sesle, evlerden yükselen -insel kelimesinin önüne c ya da t harfi koymamın kararsızlığında insanın ağzından çıkan titreşimlerin karşılaştırılması. Boşuna değildi "Mimaride hiçbir detay boşuna değildir, çocuklar." diyen hocamı hatırladığım bir yaz gününde İstanbul'un sosyolojik mimari altyapısını bu tarihi zaman denen kavramı ezel mertebesine ulaşabilme isteğinde elinde oynatabilen bir detayla anlatma becerisine sahip olan ve İTÜ mimarlığı 3. sınıfta yarım bırakan Orhan Pamuk'un bunca çabası.
448 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Evet herkese merhaba ;

Sitedeki ilk Orhan Pamuk incelememi yazıyorum, umarım hakkını verebilirim. Orhan Pamuk'un kalemine olan sempatim, saygım yakın çevrem tarafından az çok biliniyor. Kevser (NigRa) ile sohbet ederken etkinlik fikri çıktı ortaya yapalım mı yapalım, gerek insanların ön yargılarını kırmak adına, gerek okuma listemizdeki Pamuk kitaplarını okumak, tekrarlamak istediklerimizi tekrarlamak adına böyle bir işe giriştik. Bknz; #35053256

Bildiğiniz üzere Orhan Pamuk ülkemizde Nobel edebiyat ödülünü alan ilk yazar. Elbette ülkemizde bu ödülü hak eden çok değerli edebiyatçılarımız var fakat bu ödülü aldığı için Orhan Pamuk'un eleştirilmesini saçma ve yersiz buluyorum. Ülkemizde en çok eleştirilen, kitabı çok satıldığı halde okuru az olan, çokça ön yargıya maruz kaldığı için bir çok okurun okumadan es geçtiği hatta düşmanlık ettiği bir kalem Pamuk. Evet Orhan Pamuk politik bir kişilik. Bu ülkede yaşayıp siyasete, politikaya bulaşmayan var mı ki? En politik ve benim de en sevdiğim kitabı Kar içinde en çok siyasi hiciv barındıran eseri. Fakat gözden kaçmaması gereken bir detay var Orhan Pamuk siyasetçi değil bir edebiyatçı ve bir edebiyatçı gördüğünü, duyduğunu, hissettiğini yazar edebiyat bu değil midir? Babamın Bavulu/alintilar kitabında şöyle yazıyor sevgili Pamuk;

''İyi bir roman gücünü yapısından, ruhundan ve özünden alır, karakterlerin siyasi inanışlarından değil.'' sf (54)

Kara Kitap (1985-1989) yılları arasında yazılıp 1990 yılında basılıyor. Bir çok edebiyat otoritesi Kara Kitap'ın ülkemiz edebiyatında büyük bir çığır açtığı yönünde görüş bildirmiştir o dönemde. Üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen Kara Kitap okunmaya ve gizemini dağıtmaya devam ediyor. Kitabı yaklaşık iki, üç saat evvel bitirdim sarsıldığımı ve karmakarışık duygular içinde uzun bir süre duvara bakakaldığımı itiraf etmeliyim. Kitap Galip'in eşi Rüya ve Rüya'nın üvey ağabeyi Celal Salik'in ortadan kaybolması üzerine başlıyor. Celal Salik milliyet gazetesinde köşe yazarı, zaman zaman kaybolmayı seviyor. Galip bir polisiye romanın içinde iz sürerek, hem Rüya'yı hem Celal'i aramak için Celal'in gazetede yayımlanan köşe yazıları okumaya başlıyor. Celal'in köşe yazılarının içine sakladığı şifrelerden yola çıkarak ipuçları arıyor. Pamuk romanlarında sıkça karşımıza çıkan doğu mistisizmi, bu kez ''Hurûfilik'' ile karşımıza çıkıyor.

Hurûfilik terimsel anlamıyla; Hurûfilik ya da Hurûf’îyye (Arapça: حُرُوفِيَّة), adını Arapça hurûf (Türkçe “harfler”) kelimesinden alan, kutsal metinlerde harf ve kelimelerin sayısı, sırası ve diziliminin belirli şifreler barındırdığı iddiasıyla bunlardan ve kelime, cümle veya cümlecikleri oluşturan harflerin ebced değerlerinden metnin düz anlamı ile ilgili olmayan, telmih, ima, işaret gibi ikincil anlamlar çıkartan ve bu anlamlar üzerinden yeni anlayış ve kavrayışlara yol açan yaklaşımlara verilen addır.

İslam öncesi tarihte Yahudi kabbalizmi bu yöntemi kullanmıştır. İslam tarihinde hurufilik mezhep olarak İran, Azerbaycan ve Türkiye'de 14. ve 15. yüzyıllarda etkin olan bir inanç akımı ve tarikattır.
Kaynak Bkzn; http://www.wikizeroo.com/...dpa2kvSHVyw7tmaWxpaw

Galip, Rüya'yı ve Celal'i ararken Celal'in evinde çözülmeyi bekleyen bir sürü fotoğrafta, hangi harflerin hangi anlama geldiğini, hangi yüzde hangi anlamın bulunduğu aramaya başlıyor. Bu anlam aslında en başından beri Galip'in kendini arayışı, Celal'de kıskandığı özgüveni, özveriyi, ve yalnızlığı arıyor esasında Galip bilmeden. Ve Orhan Pamuk kitaplarının vazgeçilmezi İstanbul sokakları, kaldırımları. Yine sokak sokak hüznü, kuşkuyu, yılgınlığı, umutsuzluğu, gizemi, kederi, karı, soğuğu, isi, pası içinize çeke çeke arşınlıyorsunuz sokakları. Bir cellat hikayesi var ki sadece bu hikaye için bile bu kitaba on üzerinden on verilmelidir. Pamuk kitaplarını bazen matruşka bebeklerine benzetirim. Çünkü hikayeden, hikayeye bağlanır Pamuk, bu bağlamda çokça alt metin yazarı olduğunu düşündürür bana, okuru afallatır. Sizi Nişantaşı'nda bir apartman dairesinden alıp padişahın sarayında bir odaya bırakabilir. Bu tarzda iç içe geçmiş bir sürü hikaye yer alıyor kitapta.

Yeni Hayat'tan sonra okuduğum en gizemli ikinci Pamuk kitabı, hala farkedemediğim bir çok noktası olduğunu düşünüyorum. Hatta Kara Kitap'ın Sırları şöylede bir kitap basılmış 2013 yılında henüz okumadım ama kitabı daha anlamak adına faydalı olacağını düşünmekteyim. Çünkü kolay bir romanla karşılaşacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Velev ki okuyucuyu, gizemlerle dolu, soyut, mistik, kederli, retorik iç monologların olduğu bir kitap bekliyor. Başlangıç kitabı olarak yorucu olabilir, fakat okuyanı pişman etmez.

Etkinliğe katılım sağlayan arkadaşlara teşekkür eder ve okumayı düşünen arkadaşlara şimdiden keyifli okumalar dilerim.
  • Yeni Hayat
    7.7/10 (857 Oy)703 beğeni3.034 okunma1.531 alıntı17.126 gösterim
  • Beyaz Kale
    7.5/10 (931 Oy)681 beğeni3.140 okunma590 alıntı14.071 gösterim
  • Benim Adım Kırmızı
    8.2/10 (1.755 Oy)1.650 beğeni6.532 okunma1.704 alıntı34.435 gösterim
  • Kar
    8.0/10 (1.405 Oy)1.378 beğeni5.629 okunma1.836 alıntı27.910 gösterim
  • Huzur
    8.5/10 (1.400 Oy)1.721 beğeni5.339 okunma6.753 alıntı62.930 gösterim
  • Gülün Adı
    8.6/10 (1.313 Oy)1.436 beğeni3.962 okunma2.608 alıntı45.308 gösterim
  • Kolera Günlerinde Aşk
    8.3/10 (877 Oy)861 beğeni3.095 okunma1.932 alıntı31.098 gösterim
  • Sessiz Ev
    7.9/10 (654 Oy)529 beğeni2.270 okunma1.091 alıntı14.225 gösterim
  • Suskunlar
    8.7/10 (1.293 Oy)1.189 beğeni3.765 okunma1.066 alıntı23.251 gösterim
  • Don Quijote
    8.6/10 (2.236 Oy)2.248 beğeni9.128 okunma4.673 alıntı59.435 gösterim
476 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Kitap okumayan insanların Orhan Pamuk’a yaptığı karalama kampanyasına kitap okuyan bir kişi olarak kanmam ve Orhan Pamuk’a senelerce önyargımın oluşmasından ötürü kendime ne kadar kızdığımı anlatamam. Pamuk’un kalemine tek kelime ile bayıldım desem abartmış olmam. Galip’i İstanbul sokaklarında yürütmesi, İstanbul’u anlatırken Galip’in düşüncelerini bizlere birebir yaşatabilmesi, kurduğu o uzun uzun cümlelere rağmen insanı sıkmamasını çok beğendim gerçekten. Uzun cümleler sıkmıyor ama zorlamıyor da değil. Uzun cümlelerin bazılarını da anlayabilmek için daha doğrusu gerçek manada kavrayabilmek için birden fazla da okuduğumu söylemek isterim. Aslında bu güzel kitabı birden fazla okumam gerek ya.

Tahsin Yücel’in “Kara Kitap Üzerine” isimli yazısında dediği gibi kitap içinde fazlası ile topal cümleler olduğu da bir gerçek evet hatta bu dediğim cümlelerin okurken o cümlenin haddinden fazla uzun olması maalesef bazı cümleleri havada bıraktığı da doğru. Özneye sanki birden fazla yüklenen yüklemlerin cümle içinde ağır geliyor ve özne de bu yüklemleri kaldıramıyor gibiydi; ama ben şahsen ne Tahsin Yücel’in dediği gibi Orhan Pamuk’un Türkçe’sinin yetersiz olduğunu düşünüyorum ne de İlber Ortaylı’nın dediği gibi Türkçe’sinin zengin olmayıp fakir olduğunu da düşünmüyorum. Bana göre kesinlikle Orhan Pamuk’un kaleminin, tarzının bu şekilde olduğunu düşünüyorum. Tahsin Yücel’in yazısının tamamına linkten ulaşabilirsiniz. http://www.dipnotkitap.net/...tap_Tahsin_Yucel.htm Hatta Nüket Esen’in Kara Kitap Üzerine Yazılar kitabını okuyarak Kara Kitap üzerine fazlası ile de eleştiri yazılarını okuyabilirsiniz.

Romanın konusuna gelecek olursak genel olarak söyleyemem o kadar sayıda kitap okumadım ama benim okuduğum kitaplara göre bana en farklı gelen kitap Kara Kitap diyebilirim; hatta sadece bana göre olmadığı da çok açık ki kitabın bu kadar seveni var iken bu kadar da sevmeyeni mevcut. Galip’in Rüya’yı araması, arar iken de ilgisiz taraflara yönelmesi ama ilgisiz tarafları ilgili şekilde okuyabilmek çok güzeldi. Roman içinde geçen Alaaddin’in Dükkan’ı çok güzel, çok başarılı, fazlası ile haklı olarak da ilgi çekici anlatılmış ve şimdi bu zamanda olduğunu bilsem bu dükkanın kesinlikle ziyaretine giderdim.
440 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
"Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Aşk hariç!"

Sevgili Galip,

Senin hikâyeni yazmak iğneyle kuyu kazmak kadar zordu, ancak seni anlamak ondan bile daha zordu. Kaleme alındığından beri hakkında bir sürü şey yazıldı çizildi, pek çok akademik çalışmaya ilham oldun, seni sevenlerimiz de oldu, senden nefret edenlerimiz de. Seni büyük bir hevesle okuyup sana hayran kalanlar da vardı aramızda, bu ne biçim bir kitap deyip senin hikâyeni yarım bırakanlar da oldu. Hikâyeni beğenenler çok beğendiler, öyle ki tekrar tekrar okudular ve her seferinde başka işaretler buldular. Hikâyenin sonunu öğrenemeyenler çok şey kaçırdılar. Olsun, onlara da sonunu biz anlatırız, olmaz mı? İtiraf etmek gerekiyor ki seni anlamak kolay değildi, çok uzun cümlelerle kafamızı bulandırdın, neyin nerede başladığını, nerede son bulduğunu anlamak hiç kolay değildi. O kadar çok şey anlattın ki bize bir ara ne okuduğumuzu da unuttuk. Senin hikâyeni ne şekilde okumamız gerektiğini bilemez olduk, o yüzden hepimiz seni farklı şekillerde yorumladık. Hikâyeni sadece biz değil, dünya da beğendi. O kadar beğenildin ki sana ödül bile verdiler bu yüzden. Hem de en güzelinden. Nobel Komitesi ödülü verirken gerekçe olarak en çok senin hikâyeni gösterdi. Orada çok da güzel bir konuşma yaptın. Sana bunları yıllar önce söylemek isterdim ama bir türlü cesaretimi toplayıp sana yazamadım. Seni çok seven bir okurun bu konuda beni cesaretlendirmeseydi sessizliğimi daha uzun yıllar bozmayacaktım sanırım. Ben senin kadar güzel yazamıyorum, her şeyi birbirine karıştırıyorum, ama sen dikkatli bir okursun aynı zamanda, Rüya kadar olmasa da sen de şifreleri çözmeyi seversin, eminim bu yazımda sakladığım şifreleri seninle birlikte dikkatli okurlar da çözeceklerdir. Ben nereden başlayacağımı bilmiyorum, çünkü senin hikâyenin bir başı ve sonu yok. Her şeyi rüya gibi anlatmışsın bize. Kusura bakmazsan ben de aynı şekilde anlatmak istiyorum senin hikâyeni.

Senin hikâyeni Doğulu ve Batılı yazarlar kendilerine ilham aldılar. Şeyh Galip’i bilir misin? Hani Mevlana’yı okuyup şeyhlik mertebesine ulaşmıştı. Tıpkı senin de Celal’in yazılarını okuyarak Şeyh Galip’in “Hüsn ü Aşkı” yazdığı gibi sen de bize Kara Kitap’ı yazmıştın. Şeyh Galip, “Hüsn ü Aşk”ı senin hikâyeni okuduktan sonra yazdı. İkinizin arasında paralellikler çok. Aşk da Hüsn'e kavuşabilmek için senin geçtiğin engellerden geçti. Her ne kadar sen hikâyende Rüya’ya “Hüsn ü Aşk”ı okuduktan sonra âşık olduğunu söylüyorsan da biz sana inanmıyoruz. Bunun dışında “Mesnevi”, “Binbir Gece Masalları” da sana bakılarak yazıldı. Gazetecilik tarihimizden sinemaya, tasavvuf düşüncesinden politikaya, çocuk dergilerinden İstanbul’un binbir yüzüne kadar sayılmayacak derecede zengin bir kültür birikimi sağladın bize. Sana ilginç bir örnek daha vereyim. Hani “Beni Tanıdınız Mı” başlıklı bölümde mankenler cehennemine girmiştin, kat kat yerin altına inen dehlizlerde yüzlerce umutsuz mankenlerle karşılaşmıştın ya, bizim aklımıza hemen Dante'nin “Inferno” (Cehennem) bölümü geldi, pavyonda hikâye anlattığınız bölüm bize “Decameron” kitabını hatırlattı. Hikâyen birbirini izleyen olaylar dizisinden çok birbirini çağrıştıran öyküleri hatırlatıyor insana. İstanbul’un sokaklarında dolaşmanla Odysseus'un denizlerde dolaşması arasında bir benzerlik kurabilir miyiz? Bunların dışında daha pek çok benzerlikler var ama sen onların çoğunu okura bırakmışsın ama biz bulduk onları. Belki anlamadıklarımızı bir gün sen bize başka bir hikâyenle tekrar anlatırsın, olmaz mı?

Senin hikâyen belki bir aşk romanı, belki bir dedektif romanı ama herhalde inkâr edilemeyecek bir biçimde bir arayış romanı. Sen hem kendini, hem karını, hem sevgilini, hem rüyanı, hem de Rüya’nı aradın. Belki Rüya’na kavuşamadın ama rüyana kavuştun. Bir rüyanın peşine düşmek senin için bir kimlik arayışına, bizim için ulusal kimliğin anlaşılması çabasına dönüştü. Bu sadece senin ve eşinin hikâyesi olmaktan çıkıp içinde ortak bilinçaltımızın izlerini gördüğümüz büyük bir labirent aynaya dönüştü. Zaten sen “benim hikâyeme göre okumak aynanın içine bakmak demektir” dememiş miydin bize. Aynanın senin hikâyeni mi yoksa bizi mi yansıtıyor biz hâlâ bunu tartışıyoruz.

Sevgili Galip, buraya kadar anlattıklarımı seni okuyan herkes biliyordu ama bundan sonra anlatacaklarımı sadece iki kişi biliyoruz. Biz Rüya’nın cismani varlığını yalnızca bir kez, kitabın ilk sayfasında uyurken senin gözünle gördük, sesini de onunla telefonda konuşurken duyduk. Her şeyi o kadar detaylı anlatmana rağmen, Rüya neden silik kaldı? Biz en çok onu merak ettik Galip.

Sen bize her türlü özelini açmışken Rüya’yı hiç anlatmadın. Rüya’yı kıskançlıkla sevdiğini söylerken bizden mi kıskandın Galip? Biz onu senin kadar sevemezdik zaten ama yine de Rüya’nın dış görünüşünü çok merak ettik. Hepimiz onu farklı hayal ettik ama lafla ağzından kaçırdığın şu özellikleri hepimizin hayallerinde aynı kaldı: Rüya’nın saçları sincap rengindeymiş, üst dudağı Tolstoy’un kadın kahramanları gibi öne biraz çıkıkmış ve bacakları da uzunmuş. Rüya’nın güzel olduğunu da kapıcının karısı Kamer Teyze’den öğrendik. Doğru bilmiş miyiz?

Günlük yaşamda bir kadının kocasını terk etmesi gibi basit bir olay senin elinde nasıl olağanüstü bir hikâyeye dönüştü biz hâlâ anlamış değiliz. Yeşil tükenmez kalemle yazılan yalnızca on dokuz kelimelik o terk mektubunu okuyunca ne hissettin? “Seni bıraktığım yerde bulamamaktan korkardım” derdin hep, bu korkun gerçek oldu. Rüya'nın yeşil kalemle imzaladığı imzasıyla saatlerce bakıştın. Unutmadan şunu da söyleyeyim, Alaattin artık o yeşil tükenmez kalemden satmıyor. Bir daha kimse sevgilisine yeşil kalemle terk mektubu yazmasın diye satmaktan vazgeçmiş. O mektubu kaç kez okudun? Bize söylediğin gibi Rüya mektubunda geri döneceğini belirtmediği gibi, dönmeyeceğini de belirtmiyordu. En kötüsü de buydu ya: Belirsizlik. Kelimeleri saymak nereden aklına geldi? Bizle o mektubu neden paylaşmadın? Mektupta “Annemleri idare edersin” demişti. Galip sen bunu çok iyi yaptın, belki yakın çevrene onun yokluğunu hissettirmedin ama biz çok hissettik. “Sana haber veririm” demişti, seninle birlikte roman boyunca biz de o haberi korkuyla karışık bir endişeyle bekledik. Her şeyi unutan, dalgın Rüya sana haber vermeyi de unuttu sanırım. Bize verdiğin ipuçlarından biz mektubun eksik parçalarını şöyle tamamladık. Tam 19 kelime:

Galip,
Ben bu hayattan çok sıkıldım artık. Kimseye haber vermiyorum. Annemleri idare edersin. Uygun zamanda sana haber veririm.
Rüya

Mektup buna benziyor muydu? Keşke bizimle paylaşsaydın. Belki sana yardımcı olabilirdik. Rüya’ya dair bizimle hiçbir şey paylaşmadın. Kadın okurlarımız belki Rüya’nın içinde bulunduğu durumu, ruh halini daha iyi yorumlayabilirdi. Bazen düşünüyoruz da acaba Albertine de Rüya’ya mı özendi de Marcel'e mektup yazarak evden çekti gitti? Rüya gidince, senden önce biz evin içindeki nesnelerin ve gölgelerin yeni kişiliklere büründüğünü, evin başka bir ev olduğunu fark ettik. Evle birlikte biz de değiştik.

Mektubunu bizimle paylaşmadın ama bunun yanında bizlere çok daha güzel yazılar bıraktın. Hikâyenin yarısını köşe yazılarıyla doldurdun. Ancak bunlar bizim alışık olduğumuz, bildiğimiz köşe yazılarına hiç benzemiyordu. İçlerinde öykü gibi olanlar vardı, deneme türüne girenler, otobiyografik serüvenler de vardı. Biz bunları boşuna anlatmadığını biliyorduk. Hepsinin senin hikâyenle bir bağlantısı olduğunu, bize yol göstermeye ya da işaretler göndermeye çalıştığını biz biliyorduk. Bunları bize Celal’in yazdığını söylemiştin ama Celal’den sonra onun yerine geçerek yol gösterici sen oldun bizim için. Ama onun başkalarını taklit ettiği gibi onu taklit etmedin bu sefer, onun gibi işe sarılarak, onun açısından bakmayı öğrenerek yaptın bu işi. “Rüyamda en sonunda olmak istediğim kişi olduğumu gördüm” diye başlayarak yazdığın o yazıyı da çok beğendik.

Sevdiğin kadını ve hayran olduğun gazeteciyi bulmak amacıyla boşa bekleyişlerle, kaçırılmış randevularla dokulu, bitmek bilmez bir kış haftasında, kar, korku ve sırlarla örtülü, tenha sokaklarda, dış mahallelerde, kalabalık meydanlarda, kahvehanelerde, popüler kültürüyle, gizli tarihiyle, esrarıyla karanlık mezarlarıyla akla hayretler veren bir İstanbul’da gezindin. Seninle birlikte biz de aylak aylak gezindik. Seni gözetlediğini düşündüğün şey Celal’in gözü değildi, bizdik. “Biri Beni Gözetliyor” bölümündeki “Biri” de bizdik. Bu yolculukta Celal’in köşe yazılarıyla biz de sana eşlik ettik. Plastik poşetlerin üzerindeki resimlerde, çekili perdelerde, sana zamansız havlayan köpeklerde Rüya’ya dair bir işaret ararken bizi hiç görmedin mi? Arşivci Saim’le sabaha kadar gazetelerde Rüya’yı ararken, Celal’in eski yazılarını okurken de mi bizi görmedin? Bazen karını, bazen kendini aradın. Her yerde karının izine rastladın ama kendisine değil.

Karının adını ilk nerede okumuştun hatırlıyor musun? Rüya’nın adını ilk kez babaannelerdeki bir kartpostalda okumuştuk. Ortaokulda aynı sınıftaydınız, aynı sırada oturur, aynı hocalardan ders alırdınız. Aynı apartmanda büyüdünüz, aynı merdivenleri çıktınız, aynı aslan şekerleriyle lokumları atıştırdınız, birlikte ders çalıştınız, aynı hastalıklara birlikte yakalandınız, aynı yaştaydınız, aynı okula gittiniz, aynı sinemada birlikte hafızanızı kaybettiniz. Bunları nereden mi biliyoruz? Hakkında sandığından daha çok şey biliyoruz: Hikâyelerine bayıldığın amcaoğlu size bir gün bir kitap getirmişti de siz de sayfaları merakla çevirmiştiniz. O kitapta aşk o kadar güzel anlatılmıştı ki sen de ondan sonra Rüya’ya âşık olmuştun. Seni okuyanlar da senin hikâyeni okuduktan sonra âşık oldu. İzin verirsen bundan sonra seni sana biz anlatalım.

3 yıllık evlilik hayatınız boyunca, belirsiz bir yerdeki bilinmeyen bir hayatın neşe ve eğlencesin kaçırmaktan şikâyetçi görünen hep Rüya olmuştu, sen değil. Sen işten eve gelince, Rüya ya çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında ya da dağınık mavi bir yatak odasında uyuyor olurdu hep. Sen işten eve gelince, küllüklerdeki sigaraların sayısından ve cinsinden, eşyaların, nesnelerin duruşundan ve eve girmiş bir yenisinden, yüzünün teninden Rüya’nın o gün ne yaptığını pek de fazla yanılmadan çıkarırdın. Rüya bir işte çalışmak istemez, kendine bir başkasına bakar gibi bakardı hep. Mutlu gülüşünü çok severdin. Evli barklı ev kadını Rüya seninle konuşurken bile seninle mi yoksa okuduğu kitaplardaki kahramanlara mı sorardı bilemezdin, biz de o zaman çok üzülürdük. “O kitabın kahramanı ben olsam beni sever miydin” diye sorduğunda, Rüya “saçmalama” diye kestirip attığında da çok üzülürdük biz. Akşamları kâbus gibi karanlık çöktüğünde sabırsız ve sinirli oturur, bacaklarını sabırsızca çekiştirirdi, arada bir derinden derine iç çekerek bir şeylerin hayalini kurduğunu gözünden kaçmazdı.

Rüya'nın seni sevmesini çok istiyordun, biz de çok istiyorduk. Yıllardır hayran olduğun o zatın, Celal’in kimliğine girerek yazdığın o köşe yazılarını Milliyet gazetesinde her sabah bir zamanlar senin sabırsızlık ve heyecanla okuduğun gibi biz de okuyoruz. Ama Rüya’yı hiç anlatmıyorsun. Belki sana acını hissettirdiği için ondan bahsetmiyorsun. Buna rağmen ondan bahset Galip, onun seninle yaşadığı hüznü, kaderi anlat, gözümüzden kaçtıysa seni neden sevmediğini anlat, sevdiyse de neden sevdiğini de anlat. Seni neden sevmediğine dair bizim birkaç fikrimiz var. Yanılıyorsak, seni üzersek bağışla bizi.

Konak sinemasından kolunda şefkatle tuttuğun karın lobideki afişlerde ve kalabalığın içinde kendisine başka bir dünyanın kapılarını açacak bir yüz aradığını Belkıs’tan önce biz fark etmiştik. İlkokul ikinci sınıftayken çokça oynadığınız “yok oldum” oyununda saklanma sırası sana geldiğinde ve Rüya'nın seni aramadığını hayal ederken, aslında o çoktan seni aramayı bırakıp Celal'le Alaattin’in dükkânına gitmiş olurdu, sen o zaman ne hissederdin? Hangi hikâyeler, hangi anılar, hangi masallar hafıza bahçesinde açan hangi çiçeklerdi ki onlar, tadına, kokusuna, keyfine iyice varabilmek için Celal’le Rüya, seni dışarıda bırakma zorunluluğunu duymuşlardı? Sen hikâye anlatmayı bilmediğin için mi? Onlar kadar renkli ve neşeli olamadığın için mi? Celal’le Rüya’nın aralarındaki yaş farkına karşın bazı yanlarıyla birbirlerine benzedikleri için mi? Yaşama sevinçleri, merakları, giz çözme istekleri seninkilerden çok mu farklıydı ki? Senin içine giremediğin o dünyaları o kadar küçük müydü? Sen açıkça belirtmesen de biz olayın kişiliklerinizdeki farktan kaynaklandığını sezmiştik. Tüm bunlara rağmen biz Rüya’ya kızmayışını sevdik, onu olduğu gibi kabul etmeni, onun için her şeyi yapabileceğini sevdik. 73 yaşında hani Rüya’nın artık başka hayatları özlemeyecek kadar yaşlandığında seni seveceğini söylediğinde biz o günü gerçek sandık ve seni sevdiğini duyduğumuzda çok mutlu olduk.

Özlemlerini de bilirdik Galip. Boğaz’ın karanlık sularında bir sandal gezisine çıkmayı değil, Rüya’nın kapıları kapalı bahçenin söğütleri, akasyaları, asmalı gülleri ve güneşin altında gezinmeyi ne kadar çok isterdin. Sessizliğin, Rüya’nın sessizliğinin acımasızlığını bilirdin. “Ne var aklında?” diye merak ederdin, yıllar sonra onun akşam işten dönen kocası olduğunda sana yasak olan aklın o gizli bahçesindeki esrarı ne sen ne biz öğrenebildik.

Sana kızdığımız taraflarımız da oldu. Seninle evlenmek isteyen o hayat kadınıyla olan erkekçe deneyiminde senin İstanbul’u arşınladığın gibi Joyce'un Dublin’i arşınlayan Stephen Dedalus'una mı özendin? Kendini o kadar yalnız ve çaresiz mi hissettin? Yoksa o kadında bizim göremediğimiz, sana Rüya’yı anımsatan bir şey mi vardı? Özelse bu soruma cevap vermeyebilirsin. Rüyanın cesedine bakamadın, biz de bakmadık. Babasının tek tek sağ sola dağıttığı, kimilerini sattığı eşyaları da görmek istemedin hiç? Buna nasıl müsaade ettin? Rüya’dan sonra onun geçtiği sokaklardan geçmek istemedin, yolunu gece değiştirir kendini İstanbul’un tuhaf ve karanlık ara sokaklarında bulup kaybolduğunda biz de kaybolmuş olurduk seninle.

Rüya’yı nasıl sevdiğini de biliyorduk: Belleğinizin ve hatırladıklarınızın ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığında severdin onu, seni terk eden ruhunu arar gibi severdin onu, esrarlı ve hüzünlü yüzünde kapıldığın çaresizlik acı ve kıskançlıkla severdin onu.

Galip, keşke Rüya saklandığı yerden çıksaydı, keşke “seni seviyorum, beni affet, seni çok üzdüm” deseydi. İşte biz o zaman inan çok sevinirdik. Biz de üzüntüden ağlamaz, içimizde ağlamasını bilenler mutluluktan ağlardı o zaman. Sen Rüya’nı değil kendini buldun, biz de senin sayende senin gibi sevdiklerimize değer vermeyi ve onları daha çok sevmeyi öğrendik.

İmza
Bir akıl hastası değil, sadece sadık bir okurunum
476 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Evet Orhan Pamuk ile tanıştım, ama bu nasıl bir tanışmak. “ Kara Kitap “ evet gerçekten büyük mutlulukla okudum; çünkü bu kadar güzel kitaplar arada nadide çıkıyor. Gerçekten okuyup beğendiklerim arasında ilk 10’a girecek romanlardan. Neden sevilmez Orhan Pamuk bilmem. Kişiliği beni pek ilgilendirmiyor. Edebiyatının, dilinin ve kurgusunun güzelliği çok nadide. Belki geç bile kaldım yazarla tanışmak için ama git gide kendimi hızlandırıyorum okumada.

Nasıl bir yazar Orhan Pamuk ? Cümleler gayet uzun. Bazı yerlerde bir paragraflık cümleler gördüm. Hayretler içinde kaldım. Noktalama o kadar güzel kullanılmış ki. Eğer bu noktalamalara uymazsanız inanın paragrafı anlamıyorsunuz. Hatta ben bir çok kez başa dönüp dönüp durdum. Çünkü anlam düşüklüğü oluyor. Ha bu arada mutlaka sessiz ve sakin kafayla okumanızı tavsiye ederim. Gerçekten çok önemli derecede güzel ve zor bir kitap. Kelime düşüklüğü mü yoksa özne eksikliğimi bilemem ama bazı yerler gerçekten kopuktu. Tekrar tekrar okuyarak anlayabildim. Romanın kurgusu ve konuları ise zaten harika ötesi. Gerçekten güzel bağlantılarla romanı tamamlattı yazar. Betimlemeler , tarih bilgisi ve karakter analizleri çok güzeldi. Çok katmanlı, farklı olaylar ve konularla bezeli bir modern romanların kırılma kitabı, yazarı.

Kitabın konusuna gelince o kadar çok konu var ki… Yani çok şeyler yazmak geliyor içimden ama not aldıklarımı sizlerle kısa kısa paylaşmak istiyorum. Öncelikle Milliyet gazetesinde köşe yazarı olan Galip’in Celal’i ve Rüya’yı ararken kendini bulması yada bulmak istemesi. Hatta ve hatta ana tema “ İnsan nasıl kendi olur ? “ “ İnsan nasıl başkası olur ? “ bu sorulara cevap olarak bir çok konuyla işlenmiş bir roman. İçerisinde ülkenin 90’larda siyasi durumu ele alınmış. 80’ler ve 90’ların moda konuları işleniyor. Mankenliğe ayrı bir cümle açmalıyım. Reyonlardaki mankenlerin canlandırılması onları metafor olarak kullanması çok iyiydi. Ülkenin çağdaşlaşması ve belli tabularının yıkılması konularını işlemiş. İslamiyet, islam alimleri, dergahlar, cemaatlar hakkındaki bilgisi de çok şaşırtıcı. Nakşibendi’den tutun Galata Mevlevihane’sine kadar ne isimler geçmiyor arada. Polisiye ve gerilim romanlarına da baya atıfta bulunuyor romanın başından sonuna kadar. Türkan Şoray ve Müjde Ar’ın olduğu bölüm, genelev ve Vesikalı Yarim filminin canlandırılması çok hoştu. Kahkahalarla güldüm. Bir bölüm ise Marcel Proust ve Kayıp Zamanın İzinde kitabına atıfta bulunmuş. Tez zamanda bu seriyi okumalıyım. Mevlana ve Şemş hikayesi de unutmadığım bölümler arasında. Tarikat yolcusunun gerçeğe kavuşması nedir ? Nasıl olur? Doğruyu ve yanlışı okurun yüzüne vuruyor bu konuda yazar. Okumalısınız yine… Abdi Paşa ve Cellat’ın hikayesi.

Bu konuya ayrı paragraf açıyorum çünkü çok etkilendiğim bir bölüm de burası. Hurufilik…. Harfler ve yüzler. Nesnelere isim vermek, canlandırmak ve hayal gücünü geliştirmek. İnsanın yüzünden yaşadığını anlamak. Yüzündeki duyguyu dile getirmek. Çok güzel bir bölümdü. Halden anlamak nedir? Çok güzel anlatılıyor.

Yine farklı bir paragraf açmam gereken yer. Osmanlı Devleti’nin yönetim şekli. Daha doğrusu şehzade eğitim şekli. Çok güzel anlatmış yazar psikolojik durumu.

Esrarengiz kaçmalar, hayaller alemi, Fatih Sultan Mehmet, Mevlevilik, İstanbul, Kadıköy, Karaköy, Beyoğlu ve Nişantaşı,gizli tarih ve daha nicesiyle harika bir eser.

Kesinlikle kişilik oluşumunu etkileyecek bir eser bence. İnsanın kendisi olabilmesi için mutlaka okunmalı ve üzerinde durulmalı. Çok beğendim ve 10 puanı kesinlikle hak eden bir eser. Mutlaka tavsiye ediyorum.
476 syf.
Kitabı okurken şöyle bir not almıştım; Eğer başladığım bir kitabı asla yarıda bırakmama gibi bir huyum olmasa idi, çoktan bırakacağım bir kitaptı bu. Çok sıkıldım. Benim Adım Kırmızı, Kafamda Bir Tuhaflık ya da Masumiyet Müzesi'ndeki akıcılık hiç yok. Sf. 188'deyim; umarım toparlar.

Toparladı mı peki? Evet ancak yine de emin değilim. Kara Kitap 1990’ların başında yayımlandı. Ben epey bir geç okudum. Sadece Kara Kitap’ı değil Orhan Pamuk’u da bir hayli gecikmeli okuduğumu daha önce yazmıştım. Önyargılarımı kırıp, okuduktan sonra ise genel itibarıyla çok beğenip, saygı duyduğumu da… Masumiyet Müzesi, Benim Adım Kırmızı, Kafamda Bir Tuhaflık çok iyi romanlardı. Yirmi yıl önce okuyup da beğenmediğim Beyaz Kale’yi sonradan beğenmiştim mesela. Bunları neden yazıyorum, çünkü Pamuk’un iyi bir okuru olduğumu belirtmeliyim.

Kara Kitap’tan sonra hiç ara vermeden YKY’den çıkan Kara Kitap’ın Sırları’nı da okudum. Eksik kalan yerleri tamamlasın, romanı seveyim, benden yana bir kusur varsa gerekirse af dileyeyim istedim. Ancak Kara Kitap’ın Sırları’nı Hadzibegovic’in değil, Orhan Pamuk’un yazdığını düşündüm. Bence bir romancı, aslında şunu yapmıştım, şurada şunu anlatmak istedim gibi şeylere giriyorsa tam da benim takıldığım yerde yanlış yapmış demektir; tam anlatamamış. Hatta Pamuk’un yazım süreci dört-beş yılı bulan Kara Kitap’ta elbette çok şey anlattığını ama aslında neler anlatmak istediğini bile bilememiş olduğunu düşündüm.

Neyse ki, Kara Kitap sadece beni dertlendirmemiş. Kitap yayımlandığı andan itibaren ciddi polemiklere kapı açmış. Tahsin Yücel gibiler eseri yerin dibine sokmuşlar mesela; başka bir kısım ise göklere çıkarmış. Bence ikisi de değil.

Edebi değerini falan tartışmıyorum, haddime değil. Hatta belki de gerçekten ‘o zamana kadar ve ondan sonra yazılanlar roman değildir!’ bilemiyorum. Ancak ben bir okurum ve bir okur olarak romanı okurken çok sıkıldım. Pamuk, kendisi bile yazarken hiç bitmeyeceği hissine kapıldığını söylerken benim yalın bir okur olarak ‘bu gidişin sonu yok’ diye düşünmem normal sayılmalı.

Bitti mi? Bitti ama benim azmim ve inadımla bitti. Peki, geriye ne kaldı? Evet, olay örgüsü kafamda oturdu, bende bir iz bıraktı ama sıkıldım. Yani Pamuk, çok başarılı bir sıkıcı roman yazmış. O upuzun, bitmek bilmez cümleleriyle edebiyatın dibine vurmuş olabilir lakin okuru da bazen canından bezdirmiş mesela! Yerli oryantalist yakıştırmasına uygun davranmış bazen. Bir de şunu düşündüm; ben Türk bir okur olarak romanı devam ettirdim ama bu kadar kalın bir roman yabancı ülkelerde bu kadar çok nasıl okunuyor? Helal olsun valla; yazana da okuyana da…

Bu arada kitaptaki Mehmet Yılmaz, isim seçimi çok hoşuma gitti; neden acaba? :)
476 syf.
·31 günde·Beğendi·10/10
Anahtar kelime : Aşk
Ah minel aşk!
Aşkın içinde yok olmadıkça, aşk olmadıkça hayatın ne anlamı kalır ki?
Kara Kitap hem aşkın hem arayışın romanı...
Galip’in aşkı...
Rüya’ya aşkı...
Galip’in hesabına göre 19 yıl, 19 ay, 19 gün sonra Rüya ile evlenirler.
Velakin 3 yıl sonra ...
Rüya 19 kelimelik bir mektupla Galip’i terk eder.
Galip Rüya’yı arar, Rüya’yı bekler, Rüya’yı özler, Rüya’yı ister...

Yakın akrabası ve gazetede köşe yazarı olan Celal’in yazılarındaki şifreyi çözerek Rüya’yı bulacağını düşünür. Celal yazılarında her paragrafın ilk ve son kelimeleri ile şifreli mesajlar göndermektedir.
Galip Rüya’yı bulur mu?
Rüya’yı ararken kendini bulur...
Kendinden yola çıkan Galip hayatın sırlarını ve şifrelerini çözerken kendine ulaşır.
İnsanın kendisi olması çok zorken, kendine benzeyen pek çok taklidi içinde saklarken, kendi gibi olmaya çalıştıkça başkalarına benzerken.... kendine ulaşmak hayli zordur.

Kara Kitap bir pastiştir, yani taklittir, Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk mesnevisinin pastişidir.
İsimler ilk sayfada hemen ipucu veriyor eseri bilenler için.
Şeyh Galip’ in ismi kahramanın ismidir, Şehrikalp Apartmanı Beni Muhabbet kabilesi, Rüya Hüsn, Galip Aşk’tır.
Yine Celal , Mevlana’nın ismidir.
Romanda edebiyatın taklit olduğu özellikle vurgulanmış. Nitekim :
Mevlana : Kelile ve Dimne’den , Mantıku’t Tayr’dan, Bin Bir Gece Masalları’ndan ... taklittir,
Hüsn ü Aşk Mesnevi’den taklittir,
Kara Kitap da Hüsn ü Aşk’tan taklittir.

Roman da tıpkı dünya gibi esrardır.
Nitekim romanda bu esrar ile ilgili Fazlallah Hurufi anlatılmış ve Hurufilik ile harflerin esrarı üzerinde durulmuş.

Hurûfîliğe göre Allah'nın ilk tecellîsi "ses" ya da kelâm ile olduğundan, sesin dış öğeleri ve bunların farklı kombinasyonları da kutsal nitelik taşır. Kutsal sesin öğeleri, örneğin burun "elif" harfini, gözler "he" harfini, burnun iki yanı "lam" harflerini oluşturur. Böylelikle Hurûfî inancına göre Tanrı, kendi ismi olan "Allah"ı insanın yüzüne nakşetmiş bulunmaktadır.  Hurûfilikte harflerin ilişkilendirilmesi sadece yüzümüzle sınırlı değilidir. Kur’an, hayat, insan sayılar ve harflerle şifrelidir.

Aşkın romanı Kara Kitap aşığın sevgilisine kavuşma özlemini anlatır.
Doğu edebiyatına göre sevgili :
Ay yüzlü, hilal kaşlı, kiraz dudaklı, hokka burunlu, ince belli, cilveli ve acımasızdır. Aşık tüm cefasına karşın sevgiliden vazgeçmez.
Zaten aşk ne zaman biter?
Vazgeçildiğinde...
Aşığın sevgiliye kavuşması kolay değildir.
Sevgiliye kavuşmak için yapılacaklar listesi :
1- Mumdan bir gemi ile ateş denizini geçmelisin.
2- Ağzından ateş çıkan ejderhayı yenmelisin.
3-Kalelerde hapsolmalısın.
4- Dipsiz kuyularda bir cadıya esir düşmelisin.
4- Rakiplerine fark atmalısın.
5- Cefa çekmelisin.
6- Çöllere düşmelisin....
Eeee aşk bu... Vazgeçersen kaybedersin.

Orhan Pamuk romanın sonuna son söz iliştirmiş ve Kara Kitap’ı yazma hikayesini anlatmış , Kara Kitap :
1990 yılının Mart’ında 38 yaşında yazılmış.
Bir bakıma “ hayatının kitabı “ imiş.
Okur sayısı bu kitapla 3 kat artmış.
40’a yakın dile çevrilmiş.
Bu kitabı anlamayacak olanların kitabı başarısız bulacağını düşünmüş ve kaygılanmış.
İyi yazmak için kendini çok zorlamış , paket paket sigara içerek sabahın dörtlerine kadar yazmış.
Nobel jürisinin en çok etkilendiği kitap Kara Kitap olmuş. ( Nobel kitaba değil yazara verilir ama çoğu kişi yanılıyor bu konuda.)

Önerir miyim?
Hem de şiddetle...
Kara Kitap içine Doğu ve Batı edebiyatını sindirmiş, benzerine çok az rastlanacak türden mükemmel ötesi bir roman. Hayran kalarak okudum, kitap sadece bir roman değil, şifrelerle örülmüş bir evren....

Son Söz : Aşkınıza sahip çıkın, vazgeçtiğiniz an aşkınızın gerçekliğinden şüphelenebilirsiniz.
''Ancak, anlatacak hiçbir şeyi kalmadığında insan kendisi olmaya iyice yaklaşmış demektir,'' derdi Şehzade. ''Ancak, insan anlattığı şeylerin tükendiğine, bütün hatıraların, kitapların, hikâyelerin ve hafızanın sustuğuna ilişkin o derin sessizliği içinde duyduktan sonradır ki, kendi ruhunun derinliklerinden, kendi benliğinin sonsuz ve karanlık labirentlerinden kendisini kendisi yapacak kendi gerçek sesinin yükselişine tanık olabilir.''
476 syf.
·18 günde·Beğendi
Kara Kitap bu yıl #heraybirorhanpamuk okuma grubumuzla okuduğumuz 4. kitap oldu ve beni en çok etkileyen, unutulmayacak kitaplar arasında yerini aldı. Zaten kendisi de ‘en tuhaf ve değişik romanım’ olarak belirtmiş :) 5 yılda ilmek ilmek, büyük bir sanatsal ustalık ve gizemle dokumuş kitabını.
Kara Kitap inceleme videom : https://youtu.be/VPjX4ox_ipY
Kurguda çözümlenmesi, gizinin aydınlatılması gereken birçok kültürel ve tarihsel simge var tabii. Bu sebeple hem ağır okunan, okudukça daha çok haz veren bir yönü var. Asıl işlenen tema ‘insanın kendini bulma yolu’. Kültürlerin, insanların tekdüzeliğe indirgendiği bu teknolojik çağda tüm medeniyetlerin, bireylerin ancak kendisi olabilirse kurtulacağı bir mesaj da içeriyor. Bölüm başında okuduğumuz epigraflar da bu anlamda bir ipucu gibi. Bunların yanında Türk ve Dünya edebiyatının çok kıymetli eserlerine atıfta bulunuyor yine Pamuk. Esere lezzet katan bir diğer unsur da buydu. Proust ile ilgili bölümlerde mest olduğumu söylemiştim. Yine Proust’ta olduğu gibi asıl mesele olaylar değil , kurgu aralarında okuyucunun zihninde küçük labirentler oluşturmaya çalışmış. Rüya, Celal ve Galip üçlüsünün yanında bu alt metindeki hikayeler ayrı bir konuma yerleştirmiş kitabı.
Çok severek okudum. Herkese önerilecek bir kitap değil tabii. Ama sabırlı ve odaklanarak okuyabilen okuyucular için çok sevecekleri ve unutamayacakları bir okuma olacağından eminim. Kara Kitap’ın Sırları’nı da en kısa zamanda okuyacağım.
476 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Kitabı nihayet bitirebildim.bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında belkide benim için en zor olanıydı.çok ilginç,çok garip ve çok ta müthiş bir kitap.türü roman olmasına roman ama tam olarak dram değil,polisiye değil,gerilim değil,aşk romanı değil,belgesel değil,tarihi bir roman hiç değil,felsefi bir kitap değil,mistik değil,yani nasıl bir kitap olduğuna ben karar veremedim.belki de hepsinin birleşmesinden oluşmuş adı gibi bir kara kitap. o kadar sıkıcı ve uzun bölümler var ki,insan, kaç defa okumayı bırakmayı düşünüyor; ama tam o anda yazar, bilerek veya bilmeyerek,ustalıkla veya tesadüfen okuyucunun sabrının sonuna gelmiş olduğunu hissedercesine hemen çok ilginç bir olay anlatmaya başlıyor ve elinizdeki kitaba sıkı sıkı yapışıyorsunuz.
Orhan Pamuk'un okuduğum ilk kitabı.diğerlerini bilmiyorum onun için pek bir şey söyleyemeyeceğim.topu topu yazsan bir kaç sayfayı geçmeyecek bir olayı 400 küsür büyük sayfa olarak bir kitap haline getirmek Orhan Pamuk gibi bir yazarın mesleğinde ne kadar ehil olduğunu bize gösteriyor. Bizim söylediğimiz tabirle söylersek, ''Eee elin adamı bir insana boşuna ödül vermiyor kardeşim,bu iş bu kadar kolay değil''.
Bu kadar okuması zor olan bir kitabı okumaktan dolayı pişman mıyım? kesinlikle hayır. harcadığım zamana yazık mı ettim?kesinlikle hayır. peki neden diye sorarsanız. kitabı bitirdiğimde,daha önce bilmediğim o kadar çok bilgi sahibi oldum ki,bütün yorgunluğumu unuttum.
Kitapla ilgili olarak yurt dışında yayınlandığı sıralarda yapılan eleştirilerden birini Orhan Pamuk'un anlatımıyla burada yazmak istiyorum.''Bunlardan birinde sivri dilli bir İngiliz eleştirmen böyle sıkıcı bir kitabı yalnızca Fransızların sevip okuyabileceğini ve İsveçlilerin de ünlü ödüllerini vereceklerini yazmıştı,alaycılıkla. Bu kehanet de on iki yıl sonra kitabın ruhuna uygun bir şekilde doğru çıktı''.
Bilindiği gibi kara kitap'ın, 2006 yılı nobel edebiyat ödülünün , Orhan Pamuk'a verilmesinde payı büyüktür.ben böylesine farklı bir kitabın biraz da sabırla ama yine de mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum.
Ayrıca da yazarın daha kolay okunabilecek şekilde yazılmış kitapları varsa,okuyan arkadaşlar bildirirse çok sevinirim. her kese keyifli okumalar diliyorum.
476 syf.
·Beğendi·9/10
Pamuk’un şaheseri diyebiliriz bu kitap için. Ayrıca yazarın eseri yazma sürecini anlatan bir hikaye de yer alıyor kitapta Gerçekten çok yetkin bir yazar. Nobel’i sonuna kadar hak ediyor. İyi okumalar var olun
%59 (280/476)
·Puan vermedi
Orhan Pamuk'un "Kara Kitap"ını yarım bırakmış bulunmaktayım. Daha önce "Benim Adım Kırmızı, Sessiz Ev, Masumiyet Müzesi, Beyaz Kale" gibi kitaplarını okumuşluğum var. Yani önyargıyla yaklaşan biri değilimdir. Ancak şunu kesinlikle söyleyebilirim ki modernist sanatçıların bu kitaba yönelttikleri eleştirilerin çok ciddi haklılık payı var (Okuma gerekçem bir arkadaşımın "Bu kitabı okumayan roman okudum demesin" gibi boyundan büyük bir cümle kurmasıydı). Bu kadar laf salatasına bulanmış bir kitap bana cidden bıkkınlık verdi. Modernist tutumdan hiç hoşlanmamama rağmen ne yazık ki bu kitap konusunda onların söylediklerine pek çok anlamda katılıyorum. Bence gerçekten çok başarısız. Şu kadarcık duygu kırıntısı olmayan, tamamen rasyonel bir akılla örülmüş, üsluben beceriksizce yazılmış, kurguyla kusurlar kapatılmaya çalışılmış bir kitap. 300. sayfaya kadar kendimi zorlayarak ilerledim ve gerçekten Galip'in kendini arayışa çıktığı yolculuğu, geçtiği İstanbul sokakları zerre kadar beni ilgilendirmiyor. İlgimi çekme derecesi ise sıfır!

Eğer mevzu "kendini arayış" ise bunu katbekat iyi yapan Hermann Hesse gibi yazarlar varken bu kitap için kendinizi zorlamayın derim. Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı eserinden çok etkilendiğimi, Masumiyet Müzesi'ni çok beğendiğimi hatırlıyorum. Yani bu eleştiriyi yazarken kesinlikle onu karalamak, duruşunu eleştirmek gibi bir amacım yok. Ama Orhan Pamuk'un yazdıklarında genel olarak beni rahatsız eden bir şey var ve bu kitaptan sonra bu duygu had safhaya ulaştı.
"Hafızanın bahçesi çoraklaşmaya başlayınca, insan elde kalan son ağaçların ve güllerin üzerine şefkatle titrer."
Orhan Pamuk
Sayfa 27 - Yapı Kredi Yayınları
"Arada bir dünyaya başkasının gözlerinden bakabilmeyi bilmek gerek. Asıl o zaman dünyanın ve insanların esrarını kavramaya başlarmış insan."
Orhan Pamuk
Sayfa 297 - Yapı Kredi Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kara Kitap
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
476
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750826139
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Galip, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya'yı karlı bir kış günü İstanbul'da aramaya başlar. Çocukluğundan beri yazılarını hayranlıkla okuduğu yakın akrabası gazeteci Celâl'in köşe yazıları, bu arayışta ona işaretler yollayacak ve eşlik edecektir. Okuyucu, bir yanda her bacası, her sokağı, her insanı başka bir esrarlı âlemin işaretine dönüşen İstanbul'da Galip'in araştırmalarını ve karşılaştığı kişileri izlerken, bir yandan da bu araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikâyelerle tamamlayan Celâl'in köşe yazılarıyla karşılaşır. Eski cellatların hikâyelerinden Boğaz'ın sularının çekileceği felaket günlerine, kılık değiştiren paşalardan kültür tarihimizde kalmış esrarlı cinayetlere, karlı gecenin aşk hikâyelerinden yüzlerimizin üzerindeki anlamın sırlarına, İstanbul'un ücra ve karanlık köşelerinden gülünç ve tuhaf kişilerine, yakın tarihimizden günlük hayatımızın unutulmuş ve şaşırtıcı ayrıntılarına kadar uzanan bu araştırma Galip'i hem kayıp karısına, hem de hayatımızın içine gömüldüğü kayıp esrar doğru çekecektir.

"Zengin, yaratıcı, modern bir ulusal destan."
- The Sunday Times, İngiltere

“Pamuk "Kara Kitap"la, romanın bir edebi tür olarak hâlâ hayatta olduğunu, hâlâ bir potansiyeli ve geleceği olduğunu kanıtladı. Bunları yapan biri ne zamandır çıkmıyordu.”
–Nobel Komitesi Başkanı Horace Engdahl
France Culture Ödülü (1994)

Kitabı okuyanlar 3.147 okur

  • Mehmet Toyran
  • Ahmet Fatih Gürlek
  • Hatice Yeşilbaş
  • Oktay Düğen
  • Haliye
  • Said Huyut
  • Fatma T.
  • Hakan Çoban
  • İsmail ışık
  • Seher alkan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.1
14-17 Yaş
%2.1
18-24 Yaş
%13.4
25-34 Yaş
%29.2
35-44 Yaş
%33.5
45-54 Yaş
%14.7
55-64 Yaş
%1.7
65+ Yaş
%1.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%54.7
Erkek
%45.3

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%29.2 (280)
9
%20.6 (198)
8
%16.6 (159)
7
%12.2 (117)
6
%4 (38)
5
%2.4 (23)
4
%1 (10)
3
%1.4 (13)
2
%0.5 (5)
1
%1.4 (13)

Kitabın sıralamaları