Durrell’lerin ilk kitaba itirazıyla açılıyor kitap. Temel itirazları, “Bizi tuhaf insanlarmışız gibi göstermişsin.” Hahhah, değil misiniz diye sormak isterim. Gerry de aynı dönemi yeniden yazıyor. Ve bu sefer ilkinde elediği tuhaflıkları da ekliyor. “Az bile yazmışım,” der gibi.
Gerçekten de hepsi tatlı bir deliliğin içinde yaşıyor gibi. Larry’nin bitmek bilmeyen entelektüel gösterileri, Leslie’nin kontrolsüz enerjisi, Margo’nun dramatik halleri, annenin bütün bu kaosu olağan bir şeymiş gibi taşıması… Bunları okurken Durrell’in şefkatini, insanın sevdiği insanların tuhaflıklarını da sevdiğini fark etmemek olası değil.
İnsan bu kitabı okurken bir süreliğine dünyadan çıkıyor. Sadece gündelik hayattan değil; haberlerden, savaşlardan, gürültüden, insanın içine çöken o görünmez ağırlıktan da çıkıyor.
Kitap bize başka bir dünyanın kapısını açmıyor aslında. Aynı dünyayı, kaybettiğimiz bir dikkatle yeniden gösteriyor: Gökyüzünün hazeran çiçeği gibi masmavi, anemonların şarap kızılı, ibibiklerin somon pembesi, yusufçukların çelik mavisi olduğu o dünyayı. İnsan okurken sadece doğayı hayal etmiyor; renkleri yeniden hissetmeye başlıyor. Duyularımızın üstündeki tozu siliyor sanki Durrell.
Ve canlılara bakışımızdaki toz da buna dahil. Hayvanları anlatırken insanı küçültmüyor, insanları anlatırken de hayvanları aşağı görmüyor. Her şeye aynı merakla bakıyor. Eşeklere, kuşlara, böceklere, kardeşlerine, annesine…
Peki ya sonu? Yüzlerce sayfa boyunca insanı ışığın içine yatırıp, kuş sesleriyle, sıcak öğleden sonralarıyla eğledikten sonra son sayfalara “Savaş çıktı.” mektuplarını koyması reva mı?
“Tamam,” diyor sanki Durrell, “şimdi renkleri fark etmene izin vermeyen o normal dünyaya geri dönüyorsun.”
Halbuki işte anlattım sana, dünya nasıl da güzel olabilirdi.
Ve sanki şunu da