Sabahattin Ali

Sabahattin Ali

Yazar
Çevirmen
BEĞEN
TAKİP ET
koseli-arti
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.9
348bin Kişi
okuyor-dolu
1,3milyon
Okunma
v3_begen_dolu
36,4bin
Beğeni
goz
715bin
Gösterim
Kitaplarını Satın Al
bilgi
Sponsorlu
Unvan
Türk Öğretmen, Gazeteci, Şair, Çevirmen, Yazar
Doğum
Edirne, Türkiye, 25 Şubat 1907
Ölüm
Bulgaristan, 2 Nisan 1948
Yaşamı
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur. Babası piyade yüzbaşısı (Cihangirli) Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır. Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930). Yurda döndükten sonra Sabahattin Ali, Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı. Aydın ve sonra Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır. Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945). "İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?" Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Jandarma karakolunda katledilmiş daha sonra da cesedi 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmuştur. Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır. Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır. Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz". Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir. Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş." Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir. Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyun da yazmış (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.

Çevirdiği kitaplar

Tümünü Gör
Üç Romantik Hikaye
Üç Romantik Hikaye
Heinrich Von Kleist
Heinrich Von Kleist
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Fontamara
Fontamara
Ignazio Silone
Ignazio Silone
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Sancaktar
Sancaktar
Rainer Maria Rilke
Rainer Maria Rilke
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Gyges ve Yüzüğü
Gyges ve Yüzüğü
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Duka ile Karısı
Duka ile Karısı
E. T. A. Hoffmann
E. T. A. Hoffmann
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Minna Von Barnhelm
Minna Von Barnhelm
Gotthold Ephraim Lessing
Gotthold Ephraim Lessing
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Daha Fazla
Onur
ucnokta_yatay-1
240 syf.
·
24 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Bu bir incelemeden çok dertleşmedir. Allah bütün hastalara acil şifalar versin... Bu kitabı ilk (23 Kasım) okumaya başladığımda , hayatımda her şey mükemmel gidiyordu. Fakat finalini soğuk bir hastane koridorunda doktoru beklerken yapacağım hiç aklıma gelmezdi. Babamın geçirdiği kalp krizi nedeniyle yaklaşık 5 gündür hastanede yatıp kalkıyorum, yatıp kalkıyorum dediğime bakmayın, sıkıldıkça değiştirdiğim bir kaç sandalyenin üzerinde uyukluyorum. İlk günler kendimi dünyanın en şansız insanı gibi görüyordum. Taa ki benden çok daha kötü durumda olanlarla tanışana kadar. Aylarca annesinin komadan çıkmasını bekleyenler, morgun önünde kızının cenazesini bekleyenler, doğum sırasında eşini veyahut evladını kaybedenleri gördüm. Benden çok daha kötüleri de vardı. Hep vardı, hep olacak. Her zaman ne kadar kötü şeyler yaşarsanız yaşayın, hep sizden daha kötü durumda olanlar olacaktır. İşte Yusuf'ta bunlardan biriydi annesini ve babasını öldürüyorlar. Onların naaşı başında oturup bekliyor. Daha o yaşında, "eşkıyaları haklayamadım" diye üzülüyor. Gerçi Yusuf'un kaderi daha o zamandan belliymiş. Babam yoğun bakımdan çıktıktan sonra servise aldılar. Yanına uzandım, Kuyucaklı Yusuf geldi aklıma tekrar okuyayım dedim, kaldığım yerden, şu cümleler ile karşılaştım: "Allah peygamberleri çağırıp sormuş, saadet nedir? demiş. Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa: Arzı Mev'uda gitmektir; İsa: Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır; Buda: Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır, yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed'e gelince: "Saadet hayatı olduğu gibi kabul etmektir..." demiş." Bu pasajdan sonra epey düşündüm. Çok manidar geldi bu cümleler. Hakikaten hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Hastalığı ile, sağlığı ile... Acısı ile, tatlısı ile... Eksiği ile, fazlası ile... Yine kitapta Muazzez'in yaşadığı psikolojik travmalar, yaptığı onca hataya rağmen kendini haklı bulmaya çalışması, her şeyi sırf Yusuf mutlu olsun diye yaptığını düşünmesi... Oysa altta ki asıl neden, kendini o hayata ait hissedip Yusuf'u bahane etmesiydi. Çok garip değil mi? Bazen insan yapmaması gereken bir şeyi yaptığı zaman başka bahaneler üretip arkasına saklanır. Benim için de sigara öyleydi. Sürekli bahane üretiyordum. Fakat babamı o halde görünce sigaramı ve çakmağımı bıraktım bir kenara. Ondan da söz aldım bundan sonra icmeyecek, o başına böyle bir sağlık problemi gelmeden bırakmadı, ben başıma bir şey gelmeden bıraktım siz de bırakın. Sevdikleriniz sizler için hastane hastane dolaşmasın. Gece üçlerde bir saat uyumak için uzandığı yerden kabuslar görüp uyanmasın. Kısacası sizlerde Muazzez gibi, babam gibi, benim gibi bahanelerin arkasına sığınmayın. Bırakın. Bıraktırın. Edit: Babam eski sağlığına kavuştu. Soran herkese çok teşekkür ederim. :)
Kuyucaklı Yusuf
Kuyucaklı Yusuf
yildiz
8.4/10 · 128,3bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Reklam
256 syf.
Yıllar önce okuduğum kitabı tekrar okumama sebep olan şey, içerisinde otobiyografik unsurlar da taşıdığını öğrenmem oldu. Sabahattin Ali'nin hayatına dair malumata sahip olanların bağlantıları kolaylıkla kuracağını düşünerek devam etmek istiyorum. Peyami Safa'nın küçükken geçirdiği hastalıktan ötürü vücudunun bir uzvunu kullanmaktan mahrum kaldığını çoğunuz biliyordur. Otobiyografik romanı olan "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"nda da kendisini anlatmıştır. Peki bunları neden anlatıyorum? İçimizdeki Şeytan'da adı geçen İsmet Şerif Peyami Safa'nın ta kendisi de ondan. Nereden mi çıkarıyorum? İsmet Şerif karakterinin boynunda bir yara var ve yazdığı "Yara" isimli kitapta kendinden bahsetmiş. Ne tesadüf! Yine, Emin Kâmil karakterinin Necip Fazıl Kısakürek'ten başkası olmadığını görüyoruz. Sabahattin Ali, karakterin mistisizmle ilgilendiğini okura sunması ve bir dizesini NFK'nin şiirinden alıp birkaç yerini değiştirerek eleştirmesi ile kafamızdaki "Acaba?"yı da ortadan kaldırmış. Ömer... Kendi iradesinin dışında bir güç tarafından yönlendirildiğini söyleyen bu adam da Sabahattin Ali oluyor. Hüseyin Nihal Atsız'ın kim olduğuna gelirsek... Kimileri Nihat'ın kimileri de Ömer'in içindeki şeytanın Hüseyin Nihal Atsız olduğunu söylüyor. Bana göre Nihat. Ömer ile olan dostluğu ve bu dostluğun olumsuz neticelenmesi beni bu kanıya götürüyor. Sabahattin Ali ve Hüseyin Nihal Atsız'ın bir zamanlar aynı safta olup da sonradan yollarının ayrılması bunu destekler nitelikte. Evet, Sabahattin Ali bir zamanlar ülkücüymüş. Almanya'ya gidip geldikten sonra fikirleri büsbütün değişmiş. Aziz Nesin ile çıkardığı dergiler malumunuz... Ali, bu dergilerde yazdıkları yazılar yüzünden birçok kez tutuklanmıştır. Dergi kapatılmasına rağmen her seferinde isim değiştirerek yeniden yayın hayatına devam etmiştir (Markopaşa, Malumpaşa, Merhumpaşa...). Gelgelelim Atsız ile olan davasına... Nihal Atsız'ın, Sabahattin Ali’ye “vatan haini” dediği için ceza kanunun 480. maddesine göre cezalandırılması öngörülüyor. Sabahattin Ali ise Atsız’ın bu hakaretine karşılık hapis cezası ve zamane parası ile 1000 TL tazminat ödemesi gerektiğini mahkemeye sunuyor. Mahkemenin ikinci duruşmasında Atsız haksız bulanarak 6 ay hapse mahkum ediyor fakat daha sonra af çıkıp bu ceza 4 aya indiriliyor. Sabahattin Ali'nin bir cinayete kurban gitmesinin bu davayla alakası olduğunu ileri sürenler de olmuştur. Bugün, kızı Filiz Ali tarafından, cesedi bulunamayan ve bir şiirinde "Benim meskenim dağlardır" diyen Sabahattin Ali'ye bir dağ başındaki taşa bu dizeleri yazılı sembolik bir mezar yaptırılmıştır. İkinci kez okuduğum bu kitabın yıllar sonra (esas âleme gitmediğim sürece) tekrar okunacağının garantisini kendime veriyor (belki o zaman başka sırlarını bulurum) ve sizlere de okumadıysanız okumanızı, okumuş iseniz tekrar okumanızı tavsiye ediyor ve bir sonraki kitabımı okumaya gidiyorum.
İçimizdeki Şeytan
İçimizdeki Şeytan
yildiz
8.5/10 · 123,6bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Reklam
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.