Sabahattin Ali

Sabahattin Ali

YazarÇevirmen
8.7/10
131bin Kişi
·
486,5bin
Okunma
·
30,1bin
Beğeni
·
615,8bin
Gösterim
Adı:
Sabahattin Ali
Unvan:
Türk Öğretmen, Gazeteci, Şair, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Edirne, Türkiye, 25 Şubat 1907
Ölüm:
Bulgaristan, 2 Nisan 1948
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur.

Babası piyade yüzbaşısı (Cihangirli) Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır.

Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930).

Yurda döndükten sonra Sabahattin Ali, Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı. Aydın ve sonra Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.

Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır.

16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir.

Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır.

1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).

"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır.

Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"

Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Jandarma karakolunda katledilmiş daha sonra da cesedi 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmuştur.

Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.

Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.

Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926).

Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930).

Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".

Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir.

Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir.

1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.

Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş." Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır.

'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.

Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyun da yazmış (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.
Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
"İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı."
Benim beklediğim aşk başka! O bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka; istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka... Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!.
163 syf.
·Puan vermedi
Kitabın detaylı video incelemesine şuradan ulaşabilir ve dilerseniz salt kitaplarla dolu kanalıma abone olabilirsiz: https://youtu.be/fgb3kO0oSik

Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir".

Kitap, erken kaybetmesek kim bilir yazınımıza ve okuma kültürümüze daha neler neler katabilecek olan Sabahattin Ali’nin üç eşsiz ve ağır romanından birisi.

Kitabın özüne geçmeden önce belirtmeliyim ki kitap müthiş akıcı. Dur durak bilmez bir okuma arzusu aşılıyor insana. Dili dipnot açıklamaları olmasa daha da ağır olabilecekken ve dipnotlara rağmen gene de bazen sözlük gerektirirken bunca okuma arzusu uyandırması gerçekten de çok etkileyici.

Kitabın iki bölümden oluştuğunu söylemek mümkün. Şimdi ilk bölüme bir göz atacağız.

İlk bölümde, karakterlerimiz, bize anlatımı yapan “yeni gelen memur” ile kitabın özünü bize nakleden Raif Efendi tanıtılıyor. İşsiz kalıp bunun getirdiği psikolojik “yaptırımlarla” hayatı başkaca anlamaya çalışan eski bir “bay”. “Dönem burjuvası" mektep arkadaşı tarafından "Haydi bakalım!" telkiniyle sırtı okşanan bir yeni memur. Herkese bay, bayan denildiği sıralarda hâlâ kendisine “efendi” denilen bir Raif.

Raif tanıtılırken Raif’in çalışkanlığını ve fakat buna rağmen hor görülmesini, azarlanmasını, iftiralara maruz kalmasını seyrediyoruz. Almancayı çok iyi bilmesine rağmen “dil bilmiyor” diye kötülenmesine karşı cevap vermeksizin sessizce işine gücüne bakan, kendi dünyasında kalan Raif’in bu hâllerinin sebebini merak ediyoruz. Dil bilmedikleri hâlde iki üç sözcükle dil biliyormuş tavırları takınan “baylar” ve “bayanlar” gibileri bile varken Raif Efendi, dilini dillendirmiyor. Neden peki? Çünkü Raif’in derininde başka ‘şey’ler var. "Ah Raif!" İşte kitap da bu ‘şeyler’i bize anlatacak ilerisinde.

Yine bu bölümde psiko-sosyal bir vurguyla karşılaşıyoruz. Raif Efendi tanıtılırken, onun ve hanımının kendi evlerindeki tutumları, standart bir toplumsal kabulü anlatıyor insana. Bu konuda içerik bize “Bir şeyi birileri için gönüllü olarak düzenli biçimde yaparsanız bu sizin için bir görev addedilir ve yaptığınızın hiçbir ehemmiyeti kalmaz.” gerçekliğini, kendi yaşantımızda da deneyimlediğimiz bir ‘ah’ı hatırlatıyor. Karakterimizin yaşadığı ev için yaptığı fedakârlıklar, evde yaşayanlara artık bir normalite olarak gelmekte ve kimse "Sağ olasın Raif Efendi" dememekte mesela. Bunu, yaşanmışlıklarla anımsayanlarımız muhakkak olacaktır.

İlk bölümdeki bu bahsi geçen meselelerin ardından, ikinci bölüme geçiyoruz. Nasıl geçtiğimizi söylemeyeceğim. Çünkü bunu söylemek gene kitabı vermek olacaktır. O sebeple sadece bölümün içinden azıcık bahsedeceğim:

Kitabın asıl içeriği, Raif Efendi'nin hikâyesi, yani kitabımızın ikinci bölümü, 46. sayfada başlıyor. Bu sayfaya kadar, tamamen bir karakter tanıtımı ve analizi ile, gerçekten de çok net anlatımlarla kitaptaki ana muhatabımız olan herkesi ince ince tanıyoruz. Ardından anlatımız, kitabın asıl içeriğiyle biçimleniyor.

Erkeklere, kadınlara ve genel olarak da ikili ilişkilere, daha da derin geneliyle de birbirine karşı duygusal bağları bulunan kişiler arasındaki ilişkilere dönük müthiş tespitler içeren ikinci bölüm, kitabın ana gövdesini oluşturuyor. Örneğin kadın ağzından erkeklerin tanımı yapılan şu benzer ifadelere bakalım:

- "Onlar kendilerini avcı, kadınları av olarak görüyorlar. Sanki kadın kendi arzusuyla bir şey veremezmiş gibi, hep erkekler isteyince alabileceklerini zannediyorlar."

Bu çıkış aslında erkek insanının uzun zamanlardır aynı insan olduğunu da anlatıyor: nobran, âciz, bencil, saldırgan... Bu gibi birçok ilişkinin tanıtlamasına da gene aynı bölümde denk geliyoruz. Baba-oğul ilişkisi, akraba ilişkileri, karı-koca ilişkileri, sevgili ilişkileri… Sabahattin Ali, bu ilişkileri öyle güzel gözlemlemiş ki özellikle kadın gözünden erkekleri anlatışı, sanki gerçek bir kadının erkekleri anlatışı gibi olmuş. Müthiş bir gözlem gücü gerçekten de.

Gene ikinci bölümde, kitabın can alıcı karakteri olan Maria Puder çıkıyor karşımıza. Maria doğasever, hayvansever bir kadın. Bahçelerde yer alan başka yerlerden getirilmiş ağaçlara bile üzülecek kadar bir vicdanın temsilcisi. "Memleketlerinden koparılmış, alışılmadık iklimlere hapsedilmiş varlıklar" diyor ağaçlar için Maria. Acıyor onlara... Ve Maria da Raif gibi, kendi içinde, kendi derininde, insanlara dönük hisleri olumsuz biçimli bir insan. Doğa onun için insandan daha güzel öyle ki…

Yine ikinci bölüm bize kitabın adını da veren bölüm. Kürk Mantolu Madonna'nın adını resmen duyduğumuz ilk yer 85. sayfa oluyor. Kürk Mantolu Madonna benzetmesiyle karşımıza çıkan Maria Puder’i ben nedense buraya kadar başkalarınca tasvir edilen, kendi kendini anlatan ve konuşurkenki hâlleriyle zihnimde hep Tarantino’nun kadın karakterleri ile karşıladım ve hayal ettim. Ve hatta Maria Puder’i özellikle Tarantino’nun kült filmi, “Pulp Fiction”da ya da dilimize çevrilen haliyle “Ucuz Roman”da Bronagh Gallagher tarafından canlandırılan Trudi karakteri ile özdeşleştirdim. Trudi karakter olarak, benim Maria Puder'im oldu.

Yukarıdaki özetin üzerine sadece şöyle bir yorum yapacağım ki kitap yaşamın "anlamsızlık"ı üzerine temelli bir boş vermişliğin, neler hayata dâhil olunca yaşanılır kılındığını ve neler hayattan kopunca yeniden anlamsızlığa büründüğünü anlattı bana. Bu boşluk ve anlamsızlığın üzerine gelen Raif Efendi’nin midesindeki bulantıdan bahsetmesi durumu ve akabinde de “intihar” kavramını gündeme getirmesi, doğrudan doğruya Albert Camus çağrışımı değil de nedir ki? Ve muhakkak ki varoluşçuluk...

Anlamın önemini verdi Raif Efendi bana. Neyin yaşamda değerli olduğunu. O şeylersiz hayatın bir memuriyet hayatından fazlası asla olamayacağını… Yaşama değer katan şeylerin geciktirilmemesi, ertelenmemesi gerektiğini… Ve tabii ki “yaşamak” gerektiğini. Gerçek anlamıyla, yaşamak…

Bu tip incelemelerde kitabın kendini okuyuculara vermeyi sevmiyorum. O sebeple Raif Efendi ile Maria arasındaki ilişki ve diyalogları aktarmak benim için anlamsız ve de hata olacaktı ve bu sebeple kitabın asıl konusu olan bu ikili ilişkiyi herhangi bir örnekle bile aktarmıyorum. Çünkü bir örnek bile okuma kalitenizi düşürebilecektir. Benim için öyle olurdu en azından. Bu ilişkiyi sizlerin okuyarak kavramanızın daha doğru olacağı kanaatindeyim.

Son olarak, 160 sayfalık bir romandan çıkardığım 44 alıntının da romanın ne kadar içerikli olduğunu tek başına bile anlattığını vurgulamadan edemeyeceğim.
256 syf.
Sabahattin Ali’nin 1940 yılında yayımladığı İçimizdeki Şeytan adlı romanı döneminde çok ses getirmiş ve çeşitli olaylara sebep olmuştur. Günümüzde hala en çok satan ve okunan romanların başını çekmektedir. Bunun başlıca sebebi yazarın insanı içine çeken sade anlatımı ve çok isabetli karakter analizleri olduğunu düşünüyorum. Karakterlerin çoğuyla kendi hayatlarımızda karşılaştık, konuştuk. Örneğin Nihat ve onun “Prof” arkadaşları birçoğumuzun hayatında olan insanlar.
Bence kitabın en vurucu kısmı kişilerin karakter analizlerinde saklı.
Kendilerini çok zeki , elit ve farkındalık sahibi sanan bu insan grubu daha kendilerinin ne  bildiklerini doğru dürüst tayin edemeden fikirlerini diğer insanlara aşılamaya bir nevi onların beyinlerini yıkayıp gözlerini boyamaya çalışıyor. Eminin bu bir çoklarımıza tanıdık gelmiştir. :)
Hatta bu kısım o kadar gerçek ve doğru ki zamanın da Nihal Atsız’ın gururuna dokunmuş ve “İçimizdeki Şeytanlar” adlı  bir eleştiri yayınlamasına neden olmuştur. Sabahattin Ali’yi teke tek dövüşe davet ettiği bu eleştiri döneminde çeşitli tartışmalara sebep olmuştur.

Kitaba geri dönecek olursak ana karakterimiz Ömer kitap boyunca en çok değişimi gösteren kişidir. Tutkuyla bağlı olduğu eşine karşı zaman içinde gelişen ilgisiz tavrı, parasızlığın ona hissettirdiği acizlik hissi aslında kendisine ait olmadığını düşündüğü hareketleri doğurmuştur. Bu hareketleri kendi  üzerine almıyor “içimizdeki şeytana” atfediyor. Ona karşı gelmenin imkansızlığından dem vuruyor:

"Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun,
salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok. İçimizde acz var. Tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var."

Fakat daha sonra Ömer bu sözlerle acizliğin kendinde olduğunu bastıra bastıra vurguluyor. Şahsen çok beğendiğim bu paragraf çoğumuzun içine düştüğü çıkmazlardan  kurtulmanın basit yolunu kesiyor ve adete insanı yakasından tutup sarsıyor. Birilerinin yörüngesi altına girmeden kendi düşüncelerimizi sağlam bir şekilde müdafaa etmek istiyorsak öncelikle öğrenmeye açık ve istekli olmamız gerekmektedir. Bu zaten beraberinde güçlü bir iradeyi destekleyecektir.
Ömer' in tam tersine güçlü iradesiyle öne çıkan karakter ise Bedri’dir. Nihat ve arkadaşlarına karşı yaptığı son derece isabetli eleştirilerle birçok şeyin farkında bir karakter olarak göze çarpar. Benim tam olarak anlayamadığım karakter Macide’dir. Ağırbaşlı genç bir kızdır. Yaşadığı değişimlere çabuk adapte olabildiği için güçlü bir karakter sayılabilir. Ancak ben yine de Macide’nin hislerine daha yakından bakabilmek isterdim.
Her şeyiyle edebiyatımızda çok değerli bir yeri olan bu kitap tüm övgüleriyle fazlasıyla hak ediyor.
Okuyacak herkese şimdiden keyifli okumalar. :)
164 syf.
·6 günde·10/10 puan
İlk olarak 1943 yılında kitap haline gelen bu eser Sabahattin Ali'nin 1940-1941 yılları arasında Hakikat gazetesinde "Büyük Hikaye" başlığı altında yazdığı 48 bölümlük seriden oluşmaktadır.

Ayrıca torpili olmayanlarının devlet dairesinde iş bulamadığı, dönemin Türkiyesine de siyasal atıflarda bulunmuştur.

Kitabin konusu bankacıyken işine son verilen yazar eski arkadaşı Hamdinin yardımıyla onun yanında işe girer. Oda arkadaşı Raif efendi nötr mizaclı biridir. En şiddetli olaylara bile sükunetle karşılık verir.Hasta yatağında son günlerini yaşayan Raif efendi yazardan tuttuğu günlüğü yakmasını ister. Yazar ancak okuduktan sonra bunu yapacağını söyler ve Kürk mantolu madonna hikayesi başlar. Raif güzel sanatlara merakı olan biridir. Savas yılları babası meydanın boş kalmasından endişe eder ve onu okutmak ister. Almanya'ya gidip sabun yapımının inceliklerini öğrenecek ve Türkiye ye dönüp fabrikanın başına geçecektir. Berlinde bir sergide gördüğü Maria Puderin portresi olan kürk mantolu madonna resmi istemsiz bir şekilde onu kendine çeker. Raif sadece yüreğinin peşinden gider.

Sabahattin Ali'nin en cok okunan eseridir. Ara ara sıkıcı yerler olsada genel itibariyle sürükleyici ve bir lokmada yutulacak kitaplardandır. Zaten telif hakkı da kalktığı için uygun fiyata bulabilir, sevdiklerinize hediye edebilirsiniz.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
176 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kitabı yorumladığım video yayında bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz :) https://www.youtube.com/watch?v=2m39v7vVMIY

Kitabın benim açımdan ağır olduğunu düşünüyorum ve bu kitabı zaten çoğu kişinin okuduğunu düşünerek bu yorumu yapacağım. Biliyorsunuz Instagram veyahut Twittter'a girdiğinizde çoğu kişide yanında kahve veyahut ışıklı bir ortamda bu kitapla olan fotoğrafı vardır. Tabii böyle olunca kitabın çok az bir kısmına değineceğim sonuçta bu bir aşk romanı. Kitapta benim gördüğüm kısım Türkiye'nin yeni harpten çıkışı ve yeni bir devletin kurulmasıyla birlikte yeni sosyal yapıyı görüyorsunuz. Ayrıca Sabahattin Ali bu durumda da kendi yaşantısını kitapta görüyorsunuz. Şunu da eklemek istiyorum kitap inanılmaz akıcı zaten 1 günde bitirebilecek kitaplardan biri. Benim gördüğüm diğer bir nokta ise Ali toplumsal ve kültürel yapıyı ayrıca insanların gururunu çok etkili biçimde belirtiyor çünkü karakterlerin o zamanki yaşantısı ve kişiliklerini görüyorsunuz ve o yıllarda aşkın ve gururun nasıl kişiliğe büründüğünü gösteriyor.
160 syf.
·12 günde·Beğendi·8/10 puan
YouTube kitap kanalımda Kürk Mantolu Madonna kitabını yorumladım: https://youtu.be/z9XbaupmHVM

Her gün etrafınızda gördüğünüz insanları aslında ne kadar görüyorsunuz hiç sorguladınız mı?

Kendiniz için yıllar sonrasına zaman kapsülü niteliğinde bir mektup bıraktınız mı? Bilinmeyen bir kadın ya da bilinmeyen bir adam olabildiniz mi? Asıl değerin, bilinen ve alışılmış doluluklarda değil, bilinmeyen ve tarif edilemeyen boşluklarda olduğunu anlayabildiniz mi?

Sizin hiç Tyler Durden'iniz oldu mu?

Peki hiç mi kafes olup bir kuşu aramaya çıkmadınız?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların felsefesidir. Tablodaki kadının aşağıya doğru gizemli bakışından tümevarım yoluyla bütün romana yayılmış kocaman bir boşluktur. Bu öyle bir boşluk ki, çukur ve kapanmamış yer olarak tanımlanan bir boşluk. Peki Raif Bey TDK'ya cevap olarak ne diyor?
"Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım." 86. sayfa

Boşlukların farkındalığında olarak yaşamak gerçekten kolay mı zannediyorsunuz? Dolu dolu geçirdiğimiz hayatların niteliği konusunda kendinizi hiç sorguladınız mı?
Hayatı genel izleyici çemberi içinde yaşamak nasıl bir histir peki?

Raif Bey, koşuyor, hastalanıyor, çevirmenlik yapıyor, seviyor, deliriyor. O da benim, senin, onun gibi sadece bir insan. Bir ruhunun bulunduğunu geç de olsa fark etmiş bir insan. Peki biz vücutlarımızla yaptığımızı sandığımız bu eylemleri gerçekten de ruhumuzu ve yüreğimizi de ortaya koyarak gerçekleştirebiliyor muyuz? Gerçeğin mayasını gözümüzle değil, esas yüreğimizle görmek istiyor muyuz?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların ütopyasıdır. Boşlukların anlamını en güzel şekilde idrak edeceğiniz romanlardan birisidir. Raif Bey anlatıcı için, Maria Puder de Raif Bey için bir ütopyadır. Fakat aynı zamanda boşlukların distopyasıdır da diyebiliriz. Çünkü boşluklar bu ikilemde kaldıkları sürece anlamlı olan olgulardır zaten. O bilinmez boşluğun kapanıp kapanmayacağını bilmeden yaşamak, beynini ve ruhunu bitirmek harika bir distopya değil midir? Bu kalabalık hayatta, bu dolulukların kirlettiği hayatta, yüreğimizi ve ruhumuzu gereksiz şeylerle doldurmaya çabalayan yüzlerce olayın, nesnenin, insanın olduğu bu hayatta biraz da boşlukların olmasını arzulamak harika bir ütopya değil midir?

Kürk Mantolu Madonna, toplumların analizidir.
"Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi." diyor bize Raif Bey 149. sayfada. Gerçekten de bir kişiden bütün insanlara yayılan bir tümevarım mümkün müdür? Sınırların denendiği bir romandır Kürk Mantolu Madonna. Sınırlardan korkmamamızı öğretir, sevmenin sınırı mı olurmuş yani?

O aşağı bakış yok mu o aşağı bakış. Ah, Raif! Seni anlıyorum. Anlamaz mıyım hiç? Belki o kadın yukarıya ya da sana doğru baksaydı sen o kadınla hiç ilgilenmeyecektin. Ama o kadının aşağı doğru bakması yok mu... O aşağı ki neler olmuyor o yeryüzünde. Her gün bombalar atılıyor, çocuklar ve masumlar ölüyor o aşağıya bakılan yerde. Boşluklar her gün bombalarla, ölümlerle, yalanlarla dolduruluyor. Belki de bu ilk bakış sana bu kadar şeyi düşündürdü. Neden olmasın? Hayatla savaşı olan bir insanı tanımak istedin diye suçlu mu oldun yani?

O zaman Raif, sana diyorum... Boşluklarını bir insanla kapatmaya veya kapatmamaya çalışan sana diyorum ki, senin Maria'nı günümüzde Madonna ile karıştıranlar var Raif. Biliyorum, üzüleceksin bunları okuyabiliyorsan eğer fakat gerçek bu. Özür dilerim sana o hasta yatağında bunu söylediğim için. Biz de senin defterini okuduk işte fena mı? Hem sen de seni dinleyecek ve anlayacak birilerini aramıyor muydun? Bir kişiye de olsa içindekileri dökmek istiyordun... Artık içini dökebildiğin ve onları anlayan milyonlarca insan oldu. Biz bu kitap oldukça senin boşluklarını kapatmaya her zaman devam edeceğiz Raif.
268 syf.
·1 günde·9/10 puan
- Böyle bir şaheser hakkında ne inceleme ne de yorumda bulunmak haddime bile değil ama içimden geçenleri belirtmek istedim..

Nihat: "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
Nihat güldü: "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır..

- İçimizdeki Şeytan'ı nasıl incelemeye başlar ki insan? Yazarın bu kalemi, büyüleyici kelimeleri ve duygular arasında geçişindeki pürüzsüzlüğü karşısında çok fazla kelime var söyleyebileceğim ama resmen hepsi içimde gelgit oluşturuyor. Hangisini seçeceğim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Sanırım şu ana kadarki en zor incelemem bu olacak.

- Ömer, Macide, Emine Teyze, Galip Amca, Semiha, Bedri, Nihat ve diğerleri..
Bu karakterleri yazar kitabın içinden alıp bizim mahallemize yerleştirmemiş bence, her okuduğumuz karakteri özümseyeceğimiz kelimelerle bizim içlerimize yerleştirmiş..
Her karakterde içimizdeki şeytana ait izlere rastlıyoruz o yüzden aslında her karakter biraz da bizi anlatıyor diyebilirim.

- Ömer.. Seni ilk tanıdığım andan itibaren içindekilerin çok farklı olduğunu hissetmiştim. Vapurda Nihat'a ''Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını yaşıyorum.'' dediğin andan ve sonrasından itibaren izah etmeye çalıştığın o duygu yoğunluğundan başlayarak en son sayfaya kadar hep senin yanındaydım. Daha güzel şeyleri nasıl yaşayabilirdin diye merak ediyorum ama bunun imkanı olmadığını ikimiz de bu kitabı okuyan herkeste gayet iyi biliyordu. Seni düşününce aklıma gelen ilk şey Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabındaki ''Hikmet Benol'' karakteri oldu. Hisleriniz, kafanızın içindeki cümleler, hareketlerin.. Hepsi ama hepsi neredeyse onunla benzer. Kesinlikle bir kan bağınız olmalı. O da yoksa can bağınız var ve hislerinizle birbirinize bağlı olduğunuza eminim diyebilirim..

- Macide.. O kadar saf ve temiz duygular içinde hiç beklemediği anda vuruluyor. Öyle kelime salvoları var ki vurulmazsa ayıp olurdu zaten. Öyle güzel cümlelerin ve duyguların var ki, insanların hayatı yaşadığı duygular kadar güzel olsa diye düşünüyoruz ama olmuyor maalesef. Öyle kırılma noktaları oluyor ki insan kendinden de, ne kadar büyük olursa olsun duygularından da vazgeçebiliyor. Bu sanki kaderin bize kurduğu bir paradoks gibi. Mektubunda anlattıkları eminim hepimizin içine dokunan ve kabullenemediğimiz, hayatımızı esir eden gerçeklerle dolu.

- Bedri.. Tekrar karşılaşmak istediğim karakter.. Şaşırmadım doğrusu. Yazarın duygularını en belirgin şekilde hissettiğim karakter sendin. Patlamalarında çok şey gizli. Çok şey biriktirmiş ve bunların açığa çıkmasını dört gözle bekledim. Ne kadar berrak bir şekilde anlatıyordun içimize dokunacak şeyleri. En etkileyici şeylerdi belki senin kelimelerin. Az ama öz.

- Bahsetmek istediğim temel karakterler bunlar, diğerleri hakkında da söylenecek çok şey var ama onları ve kitap hakkındaki düşüncelerimi şimdi genel olarak anlatmak istiyorum.

- Bu kitabı okumaya başladığımda başta duygusal şeylerin anlatıldığı, aşık genç, mahallenin güzel kızı gibi şeylerden bahsetmeye devam edip sonunun da duygusal bir birleşmeyle ve mutlulukla sonlanacağı izlenimine kapılıyorsunuz. Kapılmayın. Savrulacaksınız çünkü. Duygu denizi sizi içine alıp sağa sola savuracak. Duygular ön planda. Karşılıklı olarak veya sadece akıldan geçen düşsel duygular..Duygusal ve derin psikolojik tahlilleri ile ''Stefan Zweig'' i anımsattı bana yazar. O anın duygusunu harika bir şekilde içimize işletecek kelimeleri seçmek için özenli bir çalışma halinde olması gerekli(diye düşündüm). Söz konusu Sabahattin Ali olunca hiçte şaşılacak bir şey değil ama..

- Kitabın içinde birden fazla kitap gizli ve hepsini okumuş gibiydim resmen. İnsanın içindeki şeytanın başına ne gibi belalar açabileceği(bütün karakterler açısından), nasıl bizi uçurumların kenarına getirip, itip itmemek konusunda kararsız kalıp hislerimizin bizimle dalga geçtiği, avucuna alıp oynattığı bir kitap oldu. En aydınından en cahiline, en fakirinden en zenginine nasıl içimizdeki insafın da(bizi kötülüğe sürüklediği) kötülüğün de belirli şartlar oluştuğunda açığa çıkabileceğini gördük. Benim kitap hakkındaki görüşüm ''Aslında hepimiz içimizde bir şeytanla yaşıyoruz ve ortaya çıkarmak için uygun anı bekliyoruz...''

- Fark ettiğim bir şey daha, bu kitapta aslında yazarın hayatının da çok büyük kesitleri var. Yaşadığı dönemdeki kendi sıkıntılarını esere, karakterlerin diliyle anlatmış. Çok ince bir dil kullanarak. Bedri'nin söyledikleri aslında hem okul müdürü hem de o anki yaşadıklarını açıklıyordu bizlere. Müdüre söyleyemediği şeylerin çoğu ve o an içinde tuttukları, sonradan söylediği her şey yazarın kendi sitemiydi aslında. ''Öyle sayfalar okuyorsunuz ki bir cümle gibi geliyor, ve öyle cümleler var ki, sayfalarca yazılsa anlatılamayacak gibi...''

- Kitabın bana göre en can alıcı cümleleri ve anlatmak istediklerinin özeti..

''Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. "

- Sabredip okuyanlara teşekkür ederim.

Bonus: https://i.hizliresim.com/mMqM3Y.jpg

- Bu kitabı okumama vesile olan arkadaş grubuna çok teşekkür ederim. Onlar öyle güzel insanlar ki, birbirlerini sevmelerine ve sıcaklıklarını hissettirmelerine ne mesafeler ne zaman ne de başka şeyler engel olabiliyor. Hepsi birer karınca gibi resmen. Kendilerinden çok daha fazlasına gücü yeten ve bir araya geldiklerinde koloni oluşturacak kadar güçlü ve birbirine sımsıkı bağlı bir arkadaş grubu. Gülüşündeki samimiyet, duygusal derinlik, kararsızlık ve yaşadıkları zorluklar, birbirlerine umut oluşları ve ellerinin, yüreklerinin kenetlenip birbirini hiç bırakmayışları resmen bana bu dünyada hala güzel şeylerin barındığına ve yeşereceğine dair umut veriyor. Beni de aranıza katıp bu güzel kitabı okumamı sağladığınız için hepinize tek tek teşekkür ederim.
256 syf.
·15 günde·7/10 puan
Sabahattin Ali'nin biraz toplumu, biraz da insanın kendisini sorguladığı eseridir. Sıradan olaylar hakkında derin tahlilleri olan, Balıkesir ve İstanbul'u bilenlerin film tadında okuyacağı akıcı bir eser. Şahsım adına beni kürk mantolu madonna'dan daha çok etkileyen kitaptır.

Kitabın edebi tahlilinden çok aynı dönemde yaşayan Hüseyin Nihal Atsız tarafından karşı yazı olarak "içimizdeki şeytanlar" dikkatimi çekmeyi başarmıştır. Atsız bu romandaki Türkçü Turancı karakterlerin seciyesiz tipler olduğu, yazarın roman üzerinden intikam aldığını düşünmektedir. Zaten o dönem iki yazar arasında sürekli atışmalar olduğu aşikardır.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
222 syf.
·9/10 puan
Milli eğitim bakanlığı onaylı 100 temel eserden biridir. Sabahattin ali denilince akla kürk mantolu Madonna gelir ama benim için KUYUCAKLI YUSUF ayrı bir yerdedir. Herhalde insanlarda biraz ezber sevgi var galiba ...

Balıkesir Edremit'te geçen köylüler ile memurların çekişmesinin anlatıldığı toplumsal arka planı aydınlatan betimlemeleriyle okuyucuyu mesteden romanlardandır.

Yusuf 9 yaşında , anası babası eşkıya baskınında öldürülmüş Kaymakam Selahattin Bey tarafından evlatlık edinilmiştir. Kuyucaklı Yusuf , erdemleri ve kusurlarıyla, bir yetimin, bir evlatlığın öyküsünden insanlık durumuna çıkmayı başarmış bir yapıt olarak kitaplığımızda olması gereken bir eser olarak yerini almıştır .

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
164 syf.
·10/10 puan
Tablo gibidir hayat, yaşadığın sürece tamamlanmak için gün sayan. Yaşadığın her saniye bir bir, renk renk işlenir. Sürekli ayağının onu götürdüğü yer, aslında aşık olduğu kendi hayatının tablosudur. Kendini izleyenin bile farkında olmadan ayakları her gün onu hayatına götürür. Yokluk ve varlık insanın başına bela olan iki kavramdır. Derler ya; yokluk bir dert varlık ayrı bir dert... İnsanın en büyük yanlışı ne yaşamak istediğine karar vermeden her şeyi yaşamak istemek. Bir insanı gerçekten sevdikten sonra gözün başkasına kör olur, haber almak, onu görmek istemek bir saniye sesini duymak bile ihtiyaç haline gelir öyle ki bir ömür hayal ederken bir saniyeye bile razıyım dersin. Kaybedince bazı şeyleri farkına varıyorsun yaşamak istediklerinin ve inan herşeyi yaşamak yerine sadece onunla tek bir saniye daha diye çırpınıp durursun. Hasreti, hastalığı, onsuz geçen her günü bir bir işlenir hayatın tablosuna. Yokluğunda kendini başkasına emanet edip geri kalan hayatına geçmişi ile devam etmek ne kadar acı... Sessizlik artık huzur veriyor. Her insanın mutlaka susmak istediği ve herkesi susmaya davet ettiği bir ânı olmuştur. Farkında bile değiliz ama kimi insanın hayat tablosunun yarısı ya susmakla geçmiştir ya da konuşmakla. Gerçekleri öğrenmek şimdi daha kolay; insan gözü kendini ele veriyor. Bakışlar; "beni kurtar" der gibi bakıyor ya da "artık hiçbir şey umrumda değil beni benimle bırak" der gibi... Aşık olduğu o tablo önce beni sev daha sonra beni benimle bırak diyor.
Hayat bu neye, kime mahkum eder seni bilemezsin. Her şey insanın elinde ama tek bir şeyi hayat sana sunar ve isteyip istemediğini sormaz: sever misin, sevmez misin?
Boşuna beklemeyin belki hayatım gelir de bana bir Kibarlık yapar diye bu soru yalnızca bittikten sonra sana sorulur ve ne yazık ki bittikten sonra sevip sevmemenin de bir önemi kalmaz. Bütün hayatlar ve tabloların en güzel halinin herkese nasip olmasını isterim.
Huzurlu okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Sabahattin Ali
Unvan:
Türk Öğretmen, Gazeteci, Şair, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Edirne, Türkiye, 25 Şubat 1907
Ölüm:
Bulgaristan, 2 Nisan 1948
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur.

Babası piyade yüzbaşısı (Cihangirli) Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır.

Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930).

Yurda döndükten sonra Sabahattin Ali, Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı. Aydın ve sonra Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.

Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır.

16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir.

Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır.

1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).

"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır.

Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"

Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Jandarma karakolunda katledilmiş daha sonra da cesedi 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmuştur.

Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.

Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.

Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926).

Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930).

Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".

Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir.

Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir.

1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.

Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş." Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır.

'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.

Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyun da yazmış (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.

Yazar istatistikleri

  • 30,1bin okur beğendi.
  • 486,5bin okur okudu.
  • 13,1bin okur okuyor.
  • 132,8bin okur okuyacak.
  • 5,5bin okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları