Adı:
Kuyucaklı Yusuf
Baskı tarihi:
13 Kasım 2018
Sayfa sayısı:
222
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750800016
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Kuyucaklı Yusuf
Kuyucaklı Yusuf 80 Yaşında
Kuyucaklı Yusuf
"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hiyakesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.
Öykücü olarak bilinen Sabahattin Ali'nin ilk yazdığı romandır. Ve bence en güzel romanıdır. En azından benim için öyledir. Kürk Mantolu Madonna'nın isminden dolayı fazla ilgi gördüğünü düşünüyorum. Evet o da mükemmel denecek kadar güzel bir roman ama, Kuyucaklı Yusuf gibi değil açıkçası. Kuyucaklı, heyecanı sürekli üst seviyede olan bir roman. Gerilimin çoğu zaman zirve yaptığı bir roman Kuyucaklı Yusuf. İç hesaplaşmaların doruğa tırmandığı bir roman. Kitap yaptığı giriş cümlesiyle bizi nasıl bir romanın beklediğini haber veriyor; "1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyü'nü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler."

Bir roman ancak bu kadar güzel ancak bu kadar korku dolu başlayabilir. Büyük bir merakla sayfaları çevirdiğinizde Kuyucaklı Yusuf'la tanışıyorsunuz. Ve o tanışma sizi ta alıp Edremit'in Zeytinli köyüne kadar götürüyor. Özellikle Sabahattin Ali'nin betimlemelerine o kadar hayran kaldım ki, gözümde canlandırarak bir sinema filmi izler gibi okudum kitabı. O kadar gerçekçi o kadar derinden vuran bir kitap Kuyucaklı Yusuf.

"Yolun iki tarafındaki zeytinlikler taş kesilmiş gibi hareketsizdi. Hayvan ince ayaklarıyla çakıllarda kıvılcımlar saçıyor ve hızlı hızlı soluyordu."

Özellikle bu ve buna benzer betimlemelerle dolu kitap beni benden almıştır.

Ayrı bir konu Sabahattin Ali'nin öldürülmesi gerçekten Türk Edebiyatı için derin bir kayıptır. Belki de nice baş yapıtlar kazandıracaktı nice büyük romanlar yazacaktı. 42 yaşında hayata gözlerini yuman yazarı rahmetle anıyoruz. Bize bu romanları yazdığı için kendisine teşekkür ediyoruz. Daha çok kıymetini bilmeliyiz. Onu daha çok okumalıyız.

Bu arada İçimizdeki Şeytan isimli kitabındaki hayal kırıklığımı bu romanıyla ciddi şekilde telafi ettiğimi de belirtmek isterim. Belki tekrardan o romanı elime alıp tamamlayabilirim. İyi bir zamanda okumamış olabilirim. Umarım sorun bendedir. :)

Benden bu kadar.. Sürç-ü lisan ettiysek affola. Son olarak benim yazılarımı okuyanlar bilirler. Ben kolay kolay bir kitabı övmem. Benim için çok güzel bir buluşmaydı. Kuyucaklı Yusuf'u mutlaka okuyun dememe gerek yok sanırım. Keyifli Okumalar :)
SABAHATTİN ALİ VE "KUYUCAKLI YUSUF"A DAİR YÜREĞİMDEN GEÇENLER
Ben zaman zaman bazı kitapları bir an evvel alıp okumak için sabırsızlanırım. Öyle ki kargo beklemeyi bile göze alamam, hemen dışarı çıkıp evime en yakın kitapçıya koşup kitabı alır ve okumaya başlarım. Böyle koştuğum kitaplarda genelde pek yanılmam. O kitabı okumaya nasıl karar verdiğimi soracak olursanız aslında bu tamamen benim dışımda gelişen bir durum olur. Ya bir arkadaşımın ısrarla önerdiği bir filmi izlerim ve film beni öyle derinden sarsar ki hiç beklemeden kitabı da alıp okurum. Yabana Doğru’da (In to the Wild) böyle olmuştu. Ya da bir inceleme okurum çok etkilenirim, o anki ruh halime çok uygun bulurum ve kitabı hemen o an okumak isterim. Ya da bu seferkinde olduğu gibi yazarın başka bir kitabını okurken dili ve üslubu karşısında çarpılıp yazarın başka eserlerine de gitme ihtiyacı hissederim. Sabahattin Ali’nin hikayelerini okurken çok etkilendim. Bu aralar lezzetli eserlere takılmış durumdayım. Konudan çok kitabın cümlelerine vuruluyorum. 1 k sayfasına bolca alıntı bırakmamı mazur görün lütfen.:) Kendimi kontrol ettiğim halde yine iki buçuk A4 sayfası alıntı paylaşmışım. Gecenin kör vaktinde kitabın bendeki büyüsü, boğazımda bıraktığı yumru geçmeden bir şeyler yazmak istiyorum.

Yazarken türlü türlü ruh hallerinden geçerim ben. Bazı kitaplar daha bitmeden kafamda yazının şablonu oluşur. Böyle okuduğum kitaplarımın her tarafı çizilmiş, kitabın bütün boş alanları notlarla dolmuş olur. Öyle ki geriye sadece paragrafları planlayıp yazması kalır. Bir çırpıda, su gibi yazarım böyle okuduğum kitapları. Bazen de şimdi olduğu gibi tutulur kalırım, akmaz cümlelerim. Bazı kitaplar okunup biter ama yazmaya hiç gönlüm olmaz, onları yazmak için böyle uzun uzun girizgahlar yapmam gerekir. “Huzur” ve “Sevgili Arsız Ölüm”ü yazarken de kitaptan hiç bahsetmeden bir sayfa kendi kendime konuştuğumu fark etmiştim. Sanırım bu kitapta da öyle olacak.:)

“Kuyucaklı Yusuf”u okumadan önce Sabahattin Ali’nin hayat hikayesini anlatan bir belgesel izledim. İçim paramparça oldu. Hayatının büyük bir kısmı maddi manevi sıkıntılar, hayal kırıklıkları ve polis takibi altında cezaevi duvarlarının gerisinde geçen Sabahattin Ali’nin, 41 yıllık kısa ve çileli hayatına üç roman, on öykü, iki şiir kitabı ve yedi kitap çevirisi sığdırması son derece etkileyici geldi bana. Bilhassa ölümünün üzerindeki sır perdesinin kaldırılamaması, Kızı Filiz Ali’nin babasının ölümüne dair konuşurken gözlerine doluveren yaşlar içimi acıttı. Belgesel bittiğinde içimi müthiş bir isyan dalgası kapladı. “Bu kadar kıymetli bir kalemi nasıl da göz göre göre harcamışız.” dedim içimden. Üstelik bu durum sadece Sabahattin Ali ile sınırlı da değildi. Koca edebiyat tarihimizi gözden geçirdiğimde rahat yüzü görmüş yazar, şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Hangi görüşe mensup olursa olsun çoğunun ömrü sürgünlerde, hapislerde göz hapsinde geçmişti. Boğazım düğüm düğümdü, aklım da gönlümle birlikte isyan ediyordu. Okumalıyım ve yazmalıyım dedim kendi kendime ve Kuyucaklı Yusuf’a başladım.
(belgeselin linki: https://youtu.be/D2EQX4EvDZo)

Biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf” romanından bahsetmek istiyorum. Eser, yazarın 1937 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Sabahattin Ali’nin bu romanı 30 yaşında yazmış olması ve bu romanın yazarın ilk romanı olmasından dolayı bir acemilik görmedim, tam tersi roman; diliyle, üslûbuyla, kurgusuyla gayet başarılıydı. Bazı kaynaklarda Türk edebiyatının en romantik kahramanı olarak tanıtılan Kuyucaklı Yusuf, Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünde dünyaya geldiği için Kuyucaklı lakabını almıştır. Çok küçük yaşta anası ve babası köyü basan eşkıyalar tarafından öldürülen ve kimsesi olmadığı için kasabaya tetkikat için gelen kaymakam Salâhattin Bey tarafından evlat edinilen Yusuf, hayatının bundan sonraki kısmını kaymakamın evlatlığı olarak Edremit’te geçirecektir. Yiğit ve sözünü sakınmayan bir kahraman olan Yusuf, bu özelliklerinden dolayı pek çok sorun yaşar ama her seferinde -tesadüfler zinciri halinde- bir şekilde kendini kurtarır ve hayatına devam eder. Roman son derece gerçekçi bir dille kaleme alınmıştır. Romanda anlatılan aşk hikayesi ise şimdilerde bize pek inandırıcı gelmeyecek şekilde saf, temiz, masum ve derin bir aşktır. Bu romanı okumak da biraz Yeşilçam filmi izlemek gibi bir deneyimdi benim için. Bunu olumlu bir yorum olarak eklediğimi de belirteyim.

Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf”unu ben çok sevdim ve pek çok açıdan kendime yakın hissettim, belki de bu sebeple çok alıntı biriktirdim bu romana dair. Kitabımın her tarafını bol bol çizdim. Ben Yusuf’un suskun ve içe dönük hallerini kendime çok yakın buldum. Bir arkadaşım benimle Hasan Ali Toptaş’ın “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” sözünü paylaşmıştı. (Geçmiş Şimdi Gelecek, s.68) Kuyucaklı Yusuf’tan alıntıladığım şu cümleler de aslında susmanın da bir anlatma biçimi olduğunu ve Yusuf’un susarak anlattıklarını öyle güzel anlatıyor ki:

“Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve boş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.” (s.146)
"(Yusuf) gitgide konuşmayı daha az sever olmuştu. Mektebi bitirdikten sonra babasının işini eline alan Ali ile Bayramyeri'ndeki dükkanın önünde iki alçak ve aralıksız iskemle atarlar, saatlerce hiç konuşmadan yan yana otururlardı." (s. 25)

"Bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür."(s.11)

Buzzati’nin Tatar Çölü’nü yeniden okuduktan sonra Kuyucaklı Yusuf’u okuduğumda iki karakterde ve yazarların onları anlatış biçimlerinde bir paralellik yakaladım. O alıntıları da burada arka arkaya vermek istiyorum:

"Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekte, kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı? Bu ihtimal onun gerilmiş olan sinirlerini biraz gevşetti. Sırtını ağaçtan ayırdı; derin bir nefes aldıktan sonra, kasabaya doğru yürümeye başladı." (Kuyucaklı Yusuf /s. 75)

"...hatta sadece kalede değil tüm bir dünyada tek bir insanoğlu kendisini düşünmeyecekti; herkesin kendi meşguliyeti vardı, herkes kendi kendine zor yetiyordu, hatta annesi bile, evet, belki de annesi bile şu anda başka şey düşünüyordu." (Tatar Çölü /s. 33)

Yusuf’ta dikkatimi çeken bir diğer özellik de yalnızlığı kendisine yoldaş edinmiş olmasıydı. Bu halleriyle bana Hesse’nin “yalnız kovboyu” Knulp’u hatırlattı. Tek farkla ki Knulp, ilk aşk deneyimini bir hayal kırıklığı olarak tecrübe ettiği halde Yusuf hem çok sevmiş hem de çok sevilmişti. Hatta bence Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının en güzel aşk romanlarından biriydi aynı zamanda. Yusuf’un yalnızlığını, herkeslerden başkalığını anlatan şu alıntılar bir yazar olarak Sabahattin Ali’nin Hesse’den hiç de geri kalır yanı olmadığını gösterir nitelikte bence:
"Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı." (s. 75)

"Kendi dili ile bu insanların dili arasında herhalde pek büyük farklar olacaktı, onlar Yusuf'un sözlerinden bir şey anlamayacaklar ve o, anlattığı ile kalacaktı. Sonra insan ancak her hususuna akıl erdirebildiği şeyleri söylemeliydi." (s. 69)
"Bir türlü anlayamadığı, bir türlü içlerine karışamadığı ve bunu zaten asla istemediği bu insanlarla arasında çelik bir duvar gibi yükselttiği bu tebessüm, onun müracaat ettiği son çareydi."(s. 69)

Kuyucaklı Yusuf’u okumadıysanız muhakkak ilk fırsatta okuyun derim. Yusuf’un saflığına, temizliğine, o suskun ama derin hallerine vurulacaksınız. Yazımı bana Yusuf’u hatırlatan bir şarkı ile sonlandırmak istiyorum. Sözleri Sabahattin Ali’ye bestesi Ali Kocatepe ve Nükhet Duru’ya ait olan “Ben Gene Sana Vurgunum” şarkısı fonda çalsın ve siz de bir Sabahattin Ali hikayesi ya da romanına başlayın. Keyifli okumalar ve dinlemeler efendim.
https://youtu.be/ueS2EZWBecE

BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA VE MÜZİK EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yuregimden-gecenler/

Not: Bloguma yazımda bahsi geçen belgeseli de ekledim.
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.978 Oy)6.087 beğeni20.914 okunma952 alıntı108.503 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.879 Oy)8.476 beğeni24.345 okunma965 alıntı96.992 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (6.365 Oy)6.729 beğeni17.917 okunma3.239 alıntı91.155 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (9.025 Oy)9.273 beğeni30.575 okunma932 alıntı147.804 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (8.033 Oy)9.559 beğeni26.967 okunma1.842 alıntı137.785 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.846 Oy)9.803 beğeni27.630 okunma2.034 alıntı127.416 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (8.336 Oy)9.332 beğeni27.934 okunma2.998 alıntı122.882 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.799 Oy)8.272 beğeni22.538 okunma4.834 alıntı138.495 gösterim
  • Çalıkuşu
    8.7/10 (4.470 Oy)5.338 beğeni19.713 okunma904 alıntı81.526 gösterim
  • Serenad
    9.0/10 (5.536 Oy)6.216 beğeni16.530 okunma2.015 alıntı71.039 gösterim
-spoiler- içerir

Yusuf Kuyucak'da doğmuş fakir bir ailenin çocuğudur. Bir gün eşkiyaların köylerini basıp herkesi öldürmesi ile annesiz ve babasız kalışı ve köye gelen Kaymakamın Yusuf'u evlat edinişi ile başlar roman.
Zaten daha ilk bölümde (annesi ile babasının cesetleri başında beklerken) olgun duruşu ile yüreğime taht kurmuştu Yusuf. Hatta o bölümü okuyup bir an duraksayıp olayı kavramaya çalıştım. O yaşta bir çocuğun annesi ve babasının cesetleri başında onlara bir şey olmasın diye ağlamadan, sabırla cesaretle bekleyişine (üstelik kendi parmağı da kopmuşken) hayret etmiştim resmen.
Ben böyle etkileyici kitaplar da ister istemez kendimi empati yaparken buluyorum o yüzden uzun süre kitapların etkisinden çıkamıyorum sanırım (:
Genel itibari ile konudan bahsedecek olursam; bu Kaymakam beyin çirkef mi çirkef içi nefretle dolu sürekli dolap çevirme peşinde olan ahlaksız bir karısı var ki ismi Şahende Hanım. (Kitabı okurken zaman zaman kendisine küfür ettiğim de doğrudur)
Bir de kızları var Muazzez. Yusuf küçük yaşta evlat edinildiği için Muazzezin'de büyüdüğü zaman yanında olmuş hatta onu Yusuf büyütmüş diyebiliriz. Muazzez de hiç kimsenin sözünü dinlemez biri olmasına rağmen Yusuf'un sözünden kesinlikle çıkmayan minnoş bir kızmış. Ve sonuç olarak tabiki bu minnoş  kız büyüdü güzelleşti tahmin ettiğiniz üzere Yusuf'a karşı bir şeyler hissetti ve Yusuf'da Muazzez'in hislerine karşılık verdi ((:
Gönül isterdi ki bundan sonrası çiçekler böcekler toz pembe hayaller ile devam etsin ama malesef hiç öyle olmadı.
Kaymakam vefat ettikten sonra Yusuf'un işi gereği sürekli köy dışına gitmesi ve günlerce gelmemesinden dolayı Şahende bu süreçte tabiki uslu durmamış sinsi planlarını çoktan hazırlamış, Muazzez de yalnızlığını başkaları ile gidermeye çalışmış ve nihayet annesinin çirkin oyunlarına da alet olmuştur.
Bir gün Yusuf'un gittiği yerden erken dönüşü ve eve geldiği zaman hiç beklemediği bir manzara ile karşılaşması o sinir ile kendini kaybedip rast gele ateş açması ile her şey alt üst olur ve roman "hii şimdi ne olacak yaaa" diyeceğiniz şekilde devam eder...

E diyeceksiniz ki her şeyi anlattın biz daha ne okuyalım. Hayır efendim asıl olay bundan sonra başlıyor. Selpaklarınız hazırsa iyi okumalar diliyorum  ((:
Ana var evlat doğurur oymağı devlet eder.
Ana var it doğurur devlete dert eder.
Ana var evladın başına dert olur.
Ufak bir ekleme yapmak istedim bu güzel söze. Bir ana kötü hayata düşmek isterse evladı da arkasından atlar.

Romanımıza gelirsek hem akıcılığı hem betimlemeleri hem de kurgusuyla dönemimize kadar kalıcılığını kaybetmeyen efsane bir eser. Yusuf erken yaşta kaybetmeyi öğrenmiş bir çocuk ve bağlanmamayı hayat felsefesi haline getirmeye başlıyor. Tabi ki gönül bu romanımızda da ferman merman dinlememiş.

Diğer değineceğim konu da kadınların her daim ucuz olan hayatı. Borç karşılığı alınıp verilmesi günümüzde de pek modasını kaybetmemiş ve hala erkeklerin evde bir kadın bulunsun hesabı ve kadınlarında zengin bir kısmet olarak gördüğüyle evlenmesi olayından vazgeçilmemiş.
Hikayesi çok muazzam olmasa da karakterler üzerinden yapılan tahliller çok sağlam olan bir Sabahattin Ali kitabı. Bu anlamda daha çok İçimizdeki Şeytan'a benziyor.
Doğa tasvirlerinin çokça yapılması, olayların daha çok kırsalda geçmesi ve tabi baş karakterimiz Kuyucaklı Yusuf'un bazı özelliklerinden dolayı da biraz İnce Memed tadı aldım. Fakat karakterlerin çok gerçekçi olması kitabı özgün kılıyor.
Kaymakam üzerinden devlet, yolsuzluk, bürokrasi ile ilgili yapılan eleştirilerin, değerlendirmelerin günümüz Türkiye'sinde hala çok güncel olması insanı üzüyor. Neyse siyasete girmeyelim, kitaba dönelim en iyisi. :) Kitabın dili başlarda çok ağır. Osmanlıca kelime çok fazla. İlginç bir şekilde sonradan düzeliyor. İlk 80-90 sayfadan sonra dili gayet anlaşılabilir oluyor. Hikayesi de yer yer sıksa da akıcı sayılabilir. Özetle kaliteli, okunması gereken ve okurken zorlanılmayan kitaplardan biri diyebilirim.
YUSUF'U TANIMAK!

Benim adım Yusuf. Aydın'ın Kuyucak ilçesinde doğdum. Mevsimler sonbaharı gösteriyordu yanlış hatırlamıyor isem. Bir gün var ki hayatımın ilk karanlık günüdür. Ruhumu aydınlatmayı başaramamamın başrolünde o gün yatar. O gün eşkiyalar sadece anamı babamı değil, şu hayatın bana özgür kıldığı tek şeyi de çaldılar. 3 jandarma ve kaymakam geldi, baktılar yabancı ama acıanası hikayeme. Kan gövdeyi çoktan kaplamıştı, ıssız ve sessiz oturmuş ölümü kabullenme çabasında idim. Ölüm benim için gelmemişti ama beni de es geçmemişti. Nefes alan bir suret beni ne kadar yaşanılır kılardı bilmem. Küçüğüm işte 6 yaşındayım. Hikayemin 6 yıl önce başladığını sanıyordum, benim hikayem asıl şimdi başladı. Çekip götürdüler kolumdan beni. Ne istediğimden de emin değildim. Başımı okşayan elleri eşkiyaların elinden ayıran neydi? Başıma ellerini uzatan jandarmalardan benim hikayemi ayıran neydi? Bilemiyorum, dedim ya 6 yaşındaydım. Düşünmekten çok acı çekmeye programlamıştım kendimi. Ağlamayı bile beceremediğim gerçeği yüreğimi apayrı dağlıyordu. ''Kadersiz'' derler ya hah kaderim yoktu benim. Acıların çevrelediği, kanların ayağımın ucuna değdiği, ellerimi başımdan kaldıramadığım, acınası bir zavallıydım. Yatakta kanlar içinde ruhunu teslim etmiş iki zavallının çocuğu değildim artık. Yusuf olmasına Yusuf'tum. Zavallı Yusuf! besleme Yusuf! (Kitabın girişiyle alakalı içimden geçenler)

''Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak... Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek... Nihayet bütün bunları sisli bir havadaki ağaçlar gibi belli belirsiz, karışık bir şekilde hissetmek... Bu, uzun zaman dayanılır şeylerden değildi.''
*Kalbinden nefes alan biridir Yusuf. Sevdiği, değer verdiği şeyleri savunmak adına dünyayı yıkıp / yakabileceğini hisseden, ancak çarelerin sonuçla bir türlü buluşamamasından müzdarip. Yazgısıyla savaşıp gözle görülür bir dönüşümü başarmanın mucizesini aradı kendince. Bir hiç olarak bellediği hayata mucizevi bir dokunuş gerekiyordu. Bir umuttu sevmek, mucizelere inanmıştı Yusuf sevgisine istinaden. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'un kaderiyle eşdeğer olmak zorunda kalıyordu. Değişmemiş ve doyuma ulaşılmayacak bir dünyanın yok oluşa sürüklendiği gerçeğiyle karşı karşıyayız bu eserde.

Sabahattin Ali'yi anlayamamak, tanıyamamak!

1937 yılında basılan bu roman, Sabahattin Ali'nin yarısı tutuklanmalar ve kaçmakla geçen hayatında yine bir tutukluluk ertesi yazdığı bir eseridir. 1933 yılında bir şiirde Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanmış ertesi yıl af ile dışarı çıkmıştır. 1934 yılında ise yine Atatürk'ü öven bir şiir yazmıştır. Bu kimilerine göre geri vites olarak adlandırılsa da yakın çevreleri yaşamının sona ermesinden sonra bile Sabahattin Ali'nin Atatürk'ü çok sevdiğini söyler. Hep derim diyorum sosyalist / hümanist bir adamı koskoca bir ülke sığdıramamış, her seferinde sindirmeye çalışmış. Bu adamı ne sağcılar ne de solcular sevdi. Oysa ülkesine olan bağlılığı yüzünden Almanya'daki okulundan kovulmuştu. Nasıl mı? Pek nitelikli bir geçmişleri olmayan Hüseyin Nihal Atsız'a 1930 yılında anlatmıştır bunu:

"Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri 'bu parazit Türkleri buradan kovmalı' demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: 'Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al' demiş. Talebe sözünü geri almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollamış."

Şimdi diyen olacak ee ne olmuş bir tokat atmışsa? Sabahattin Ali, bence bunun sonuçlarını bile bile attı bu tokadı. Ülkesi kendine bu kadar yabancı, bu kadar düşman iken o hep kalbinin bir köşesinde sevdi Türkiye'sini. Vatan sevgisi ayrıdır çünkü. Sadece Nihal Atsızlar, Nazım Hikmetler, Ali Ertekin (!)'ler sevmedi bu ülkeyi. Karış karış hapishanelerini, topraklarını gezen Sabahattin Ali'de sevdi. Hem de çok güzel sevdi. Eserlerini okuyanlar da bunu çok rahatlıkla idrak edebilir.

Hüseyin Nihal Atsız ile yaşadığı tartışmaların temelinde de yine yazdığı eserler yatar. Fikirler insanların hoşuna gider gitmez bunu anlarım ancak fikirler üzerinden çatışmak işte buna karşıyım. Sürekli izlenen ve yeniden hapse tıkılmak için türlü türlü bahaneler ile kovaladıklarından ülkeden kaçmak isteyen Sabahattin Ali'yi 2 Nisan 1948’de katlettiler. Arkadaşı Naci'ye yazdığı şiirde şunları söylemişti:

Kardeşim Naci beni
Kovacaklar mektepten
Ya kovsalardı seni
Ne yapardın acep sen

İşte ben karar verdim
Bu gece öleceğim
Üzülme sen çünkü ben
Göklerde gezeceğim.

---İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.---

Bu Yusuf'un içine gizlenmiş Sabahattin Ali suretidir. Çevresindeki insanların onu anlayamayışı, içten içe yalnızlığa götürmüş ancak yazma eyleminden hiçbir surette vazgeçmemiştir. Arkadaşı Nahit hanım'a 24 Kasım 1927 yılında mektubuyla şöyle seslenmiştir.
(........)
Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi... Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok... hepsi alelade, hepsi dümdüz.... Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor... yalnız Yozgat'ın tam karşısında bir çam ormanı var... ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor... Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. (.......) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. (.........) Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor...
(......)

Kuyucaklı Yusuf eserini bu kadar sevmemin sebebi Sabahattin Ali'ye olan sevgimden ileri geliyor. Çünkü yazar muhakkak surette kaleme aldığı eserde kendinden bir parça bırakmalı ki yazdıklarını hissedebilelim değil mi? Yusuf'un çevresinde ya çok iyi insanlar bulunur ya da tamamiyle kötü insanlar. Zamanla kötü insanlar çevresindeki iyi insanları da kendi safına çeker. Zaten az nüfuslu olan kalbini tamamen yalnızlaştıracaktır bunlar. Yusuf kendi iç dünyasında bir mahkumu canlandırmakta idi. Bununla birlikte evinde, yaşamında oluşan hadiselere karşı ilgisiz olmasa da ilgisiz görünmekte, içindeki yangını bir türlü dışarı çıkaramamakta idi. Bir facia ile başlayan hayat daima facia ile mi biter? Evet! Kadersiz Yusuf için tam anlamıyla bu geçerli oldu. Yalanlarla avunmak yerine gerçeklerle acı çekmeye razı idi. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'u yok oluşa sürükledi.

Sorunların farkında olmak, onları çözmenin ilk yoludur. Kendimizden kaçmamalıyız, değişimi, dönüşümü hep cepte tutmalı, yaşamımızı şekillendiren karar ve tercihlerde ilk olarak kendimizi dinlemeliyiz. Kendimizden kaçmanın bedeli her zaman ağırdır. Yusuf, Sabahattin Ali bilhassa Kaymakam babanın yaşadıkları hep bundan ileri gelir. Kendimizle yüzleşmek, kendimizin farkına varmak ilk ödevimiz olsun. Yusufların kaderi kimseye uğramasın.

https://www.youtube.com/watch?v=YnOIKQo-9LQ
Sabahattin Ali'nin kaleminden güzel bir kitap okuduğumu düşünüyorum. Kitabın dili gayet sade ve anlaşılır. Anlattığı dönemi kafanızda canlandırmaya çalışmak da güzeldi bana kalırsa. Konunun geçtiği yöre Ayvalık, Edremit; Akçay gibi yerleri - ki anne tarafından Ayvalıklı olduğumu da ekleyerek yani bölgeyi tanıyan biri olarak- de o dönemlerde hayal etmek bana ayrı bir haz verdi. Yalnız kitaba ismini veren kahramanımız! Yusuf beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Hep bir şey yapacak o gri renginden kurtulup bizlere kendini tanıtacak diye bekledim. Olmadı. Yusuf hep bi arka planda kaldı. Muazzez'in daha fazla ön planda olduğunu düşünüyorum. Hatta kitabın sonunda dahi ben Yusuf'u anlayamadım. Yusuf'ta hep bir mesafe hep bir perde var okuyucu ile arasında. Bunların yanında kitabın değinmiş olduğu belli zümrelerin iktidarı konusunun da güzel işlendiğini düşünüyorum. Tabi kitabı çok beğendiğimi de ekleyerek sözlerimi tamamlıyorum.
Yazarımızı "Kürk Mantolu Madonna" adlı kitabı ile popülerliğini en üst seviyeye taşıdık.
Çoğumuzun sırf "en çok okunanlar/satanlar" listesinden yola çıkarak okuduğu bir kitap olmuştur.
Okuduğum birkaç yoruma dayanarak ufak bir eleştiri bırakacağım.
Kitabımız ya da Yusufumuz için; bir "Kürk Mantolu Madonna" tadında değildi.
"Onun kadar etkilemedi"
Gibi birçok yorum okudum.

Ben bir kitabı okurken veyahut eleştirirken kitabın başka kitaplarla veya yazarın başka eseriyle eleştirilmesini uygun bulmuyorum.
Okuduğumuz kitabı elbette eleştirebiliriz lakin bunu kitabın kendi konusuyla, karakteriyle, herhangi bir olayıyla eleştirmek gerektiğini düşünüyorum.

Kitap hakkında okuduğum kötü yorumlar beni çok üzdü, "Kürk Mantolu Madonna" kitabı bir anda bu kadar popüler olmasaydı kim bilir kaç kişi ulaşacaktı yazarımıza.
--
Peki ya Yusuf ?
Kaç kişi yaşadı Yusuf'u ?
Bakın kaç kişi "okudu" demiyorum.

Yusuf'u okumayın, yaşayın isterim. O kadar naif o kadar özel ki Yusuf, kelimeler yetmez övmeye, anlatmaya..

Geç bile kaldım okumaya..
Yusuf'u Sabahattin Ali'nin ilk romanı olduğunu sonradan öğrenmiştim.
Yıllar önce yazılmış fakat hala konusuyla günümüzü tam anlamıyla yansıtan bir eser.
Bir köy romanı, anadolu romanı..
Edebi yönden keyif alarak okuduğum bir eser oldu.

Okurken Yusuf'u yaşattı bana onun ağır psikolojisini, hayata karşı verdiği mücadeleyi, sabrını, sükunetini, atını sürüp kaçışını bıraktı bende.

Kitaptaki betimlemeler o kadar başarılı ki kendimi sürekli olaylarla iç içe buldum.

Başlarda osmanlıca kelimeler fazla olduğu için biraz zorlanılabilir ama konunun akışına göre anlayabiliyorsunuz.

Ben Yusuf'u okumaya gerçekten doyamadım büyük bir eksiklik hissettim kitabım bitince.

Yusuf hayattan o kadar uzak ve suskun ki okurken bile hissedeceksiniz.

Kısacası, Yusuf'u yaşayın lütfen. Saflığına, temizliğine, o derin suskunluğuna hayran olacaksınız.
Kitap hakkında düşüncelerim bunlar.
Mutlaka yaşayın Yusuf'u geç kalmayın..
Sabahattin Ali'den okuduğum ikinci kitap Kuyucaklı Yusuf. İlki İçimizdeki Şeytandı ve bu yüzden ister istemez bir karşılaştırma yaptığımda Kuyucaklı Yusuf'un dilini daha hafif buldum. Ve olaylar daha akıcı ilerliyordu, hiç sıkmadı bu yönüyle beni. Kitabı okumadan önce sonunun kötü biteceğini bildiğimden kitap boyunca sonuna yönelik felaket senaryoları kurdum. Yanılmadım da değildi tahminlerimde.
Kitabın benim için en güzel yanı Yusuf'un içimizden bir karakter olması ve şu an yaşadığım ne olmak, ne yapmak istediğim ile ilgili olan kararsızlığımın aynı şekilde Yusuf tarafından da yaşanıyor olmasıydı ve bu konudaki düşüncelerini kendime benzettim.
Konu olarak ise; Yusuf'un küçükken anne ve babasını korkunç bir cinayete kurban vermesini ve ona acıyan o dönemin kaymakamının Yusuf'u evlatlık olarak almasını anlatıyor. Çok sağlam, mert bir karakteri olan Yusuf'un tek zaafı kaymakamın kızı Muazzez' e karşı duyduğu aşk. O trajik sona doğru yaklaşırken çok duygusal lirik bir aşkın hikayesini okuyorsunuz. Kuyucaklı Yusuf beni çok etkiledi diyemem belki ama yine de çok güzeldi. Okunmaya değer bir Sabahattin Ali eseri...
Kuyucaklı Yusuf'u bir solukta okudum.

Güçlü ve dengeli betimlemeleri, toplumsal yapı, insan ilişkileri ve doğanın son derece gerçekçi tasviri sayesinde kitabı elinizden bırakmadan zevkle okuyorsunuz.

Romanın finalinde Yusuf Edremit ovasına sırtını dönüp atını dağlara sürerken içimi kaplayan hüzün ve öfke eşliğinde Sabahattin Ali'nin şu dizeleri gelip oturdu hafızama:

"Şehirler bana bir tuzak
İnsan sohbetleri yasak
Uzak olun benden uzak
Benim meskenim dağlardır dağlar
Dağlardır dağlar, dağlardır dağlar..."

Romanın ilk aklıma getirdiği şey, Kuyucaklı Yusuf'un İnce Memed'e benzerliği ve 1937'de yayınlanan romanın kendisinden sonraki en önemli edebiyat eserlerine ciddi şekilde etki etmiş olduğu gerçeğini farketmem oldu. Nitekim roman hakkında yazılanlara göz atınca Filiz Ali ile yapılan bir röportajda bu noktaya değinildiğini gördüm. Filiz Ali'nin aktardığına göre Yaşar Kemal, "Kuyucaklı Yusuf olmasaydı ben İnce Memed'i yazamazdım." demiş.

Daha 41 yaşında, en verimli döneminde devlet destekli karanlık bir cinayete kurban giden Sabahattin Ali'nin kendisinden sonraki edebiyatçı kuşağını derinden etkilediği açıktır.

Türk romancılığına asıl etkisinin başyapıtı sayılacak Kuyucaklı Yusuf üzerinden gerçekleştiğini söylemek de yanlış olmaz sanırım. Çünkü kendisinden önce ve kendi çağdaşı edebiyatçılar Anadolu insanını işlerken hep geriliği, aydınlanmamışlığı ve batılılaşma sorunsalını öne çıkarırlarken S. Ali Kuyucaklı Yusuf'la doğrudan sistemi, toplumsal yapıyı sorguluyor. Romanda eşraf ve devlet görevlilerinin taşrada kurduğu kokuşmuş, adaletsiz, vicdansız ve ahlaksız düzen çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmiş. Bu kirli ilişki ağına ve yaşam tarzına, doğal ve saf kalmış Kuyucaklı Yusuf'un kişiliğinde bir isyan resmedilmiş.
Kuyucaklı Yusuf: Kendini, hayatı boyunca evlatlığı olduğu kaymakam babası ve Muazzez’den başka kimseye yakın hissedememiş bir yetimin hikayesi… Sabahattin Ali kişiliğinin hüzünlü yanını, kalabalıklar içinde hissettiği yalnızlığını, anlaşılamama duygusunu Yusuf karakteri ile sunmuş bize. Paranın güç ve çirkeflik getirdiğini yermiş hikayesinde. Can alıcı betimlemeleri, duru ve akıcı anlatımı ile sürükleyici ve okunması gereken bir roman.

Yusuf karakteri bazı yönleri ile “İnce Memed”i hatırlattı bana. Mizacına ters olsa da zulmeden, hak yiyen ağaları öldüren İnce Memed başını alır, dağlara çıkar, imi timi belli olmaz, daha sonra okuyucu ile tekrar buluşur. Kuyucaklı Yusuf’un da devamı olmalı beklentisi oluştu bende.
İkisinin içinde de hem uzun zaman sonra tekrar görüşmenin verdiği vir memnuniyet, hem de belki de bir daha görüşmeyeceklerini sezmekten doğan bir hüzün vardı. Hayat, birbirinden ayırdıklarını, kısa bir müddet için tekrar yakınlaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu. Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi.
"Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak... Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek..."
Sabahattin Ali
Sayfa 154 - YKY 2002 Basım
"Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi!
Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var..."
Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığını; yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür...
Sabahattin Ali
Sayfa 17 - Yapı Kredi Yayınları
"Fakat her şey geçer, her şey unutulur. Kendini bir felâketin içinde kaybetmenin mânâsı yoktur. İnsan birazcık da kalender olmalıdır!"

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kuyucaklı Yusuf
Baskı tarihi:
13 Kasım 2018
Sayfa sayısı:
222
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750800016
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Kuyucaklı Yusuf
Kuyucaklı Yusuf 80 Yaşında
Kuyucaklı Yusuf
"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hiyakesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Kitabı okuyanlar 18.480 okur

  • Hayriye Candan Doğanay
  • Kemal Uyar
  • Yusuf YILDIZ
  • akeila
  • Ozlem Gokbaş
  • Berra Duran
  • E.
  • Akman
  • Melis
  • Tuğba Gümüş

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%32.2
14-17 Yaş
%16
18-24 Yaş
%15.5
25-34 Yaş
%16.1
35-44 Yaş
%13.5
45-54 Yaş
%4.4
55-64 Yaş
%0.6
65+ Yaş
%1.7

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%68.3
Erkek
%31.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%31.2 (1.655)
9
%23.5 (1.248)
8
%25 (1.325)
7
%11.5 (609)
6
%4.9 (258)
5
%1.8 (93)
4
%0.9 (46)
3
%0.4 (19)
2
%0.2 (10)
1
%0.2 (10)

Kitabın sıralamaları