Sineklerin Tanrısı

8,2/10  (925 Oy) · 
2.452 okunma  · 
759 beğeni  · 
11.417 gösterim
"Sineklerin Tanrısı", günümüzde bir atom savaşı sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan yaradılışının temelindeki korkunç bir gerçeği ortaya koymalarını dile getirir. Konusu, R. M. Ballantyne'ın Mercan Adası gibi eşsiz bir mercan adasının cenneti andıran ortamında başlayan bu roman, çağdaş toplumlardaki çöküntünün, insan yaradılışındaki köklerini gözönüne sermek amacıyla Mercan Adası'ndaki duygusal iyimserlikten apayrı bir yönde gelişir. Uygar insanın yüreğinde gizlenen karanlığı deşerken "Sineklerin Tanrısı"; daha çok Conrad'ın kısa romanı "Karanlığın Yüreği"ni andırır. Golding'in romanındaki çocuklar da başlangıçta tıpkı Kurtz gibi, uygar toplumun baskılarından uzak bir örnek düzen kurmak isterlerken, gitgide hayvanlaşır, korkunç bir kişiliğe bürünürler. Bu yönüyle Sineklerin Tanrısı'nın Mercan Adası ile öbür ıssız ada serüvenlerinden ayrıldığı en önemli nokta, ıssız ada yaşamının çetin güçlüklerini ya da mutluluğunu anlatmaktan daha çok, bir insanlık durumunu, kişiler arasındaki çatışma aracılığıyla ortaya koymaya çalışmasıdır.
  • Baskı Tarihi:
    Ağustos 2016
  • Sayfa Sayısı:
    261
  • ISBN:
    9789754582901
  • Orijinal Adı:
    Lord of the Flies
  • Çeviri:
    Mina Urgan
  • Yayınevi:
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Jay 
 19 Oca 22:05 · Kitabı okudu · 14 günde · 8/10 puan

Yeni doğan her çocuk, tanrının insandan umudunu kesmediğinin kanıtıdır diyen yazarımızın bu düşüncesine paralel olarak; her çocuk insanlığın kurtuluşu için yeni bir umuttur diye düşünürüm çoğu zaman. Hal böyleyken biz yetişkinler içimizdeki çocuğu ya öldürürüz ya da ruhumuzdaki odalardan birine kilitleyerek, onu orada tutuklu bırakırız. İhtiyacımız olduğunda ise onu alelacele çıkarmaya çalışırız hapsettiğimiz odasından. Ancak kilitli kapısının anahtarını bulmak için tüm anahtarları elimize alır ve tek tek deneriz kapısının kilidinde her bir anahtarı. O an için doğru anahtar bulunamazsa verilen karar, yapılan eylem veyahut bulunulan davranış içimize sinmez ve sorarız kendi kendimize olması gereken bu muydu diye. Olan ve olması gereken arasındaki o ince çizgiyi fark edenlere ne mutlu ve bu insanların hapsettiği çocuklar için umut vardır diyebiliriz lakin fark edemeyenlerinse vay hallerine!

Sineklerin Tanrısı ıssız bir adada, çocukların medeniyete giden yoldaki hikayesini konu edinen bir kitaptır. Evet, hikâyenin baş kahramanları çocuklardır ve her şey bir okurun arzu ettiği gibi başlar, yetişkinin, kötülüğün ve haksızlığın olmadığı bir kurgu. Her ne kadar bir okur, böylesine ütopik bir kurguyu arzu etse bile bu düzenin asla var olamayacağını bildiği için bu tarz toz pembe hikayeleri de okumak istemez. Hoş kitabımız da bahsettiğim gibi bir kitap olmadığı için okumak isteyeceğiniz bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Hikâye genel bir gidişata sahip olsa da ilerleyen olay örgüsü okuru, tanık olduklarıyla tedirgin eder. Evet, bu kitap için doğru kelime bu olsa gerek; “Tedirginlik”. Bazı çocukların kötülüğe evrilmeleri tedirgin edicidir. Yok artık bu kadarda olmaz denen yerlerdeki gerçeklik olgusu yazarın ciddi bir başarısı. Çocuk dahi olsa; onların inişli çıkışlı ruh halleri ve gerçeklikleri kitabın edebi yönünü de ortaya koymaktadır. Adadaki hayat; iki çocuğun, diğer çocuklar üzerinde söz sahibi olmak istemesiyle yavaş yavaş çok farklı bir hal almaya başlar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki her bir evre teker teker gerçekleşmeye başlar ta ki son evreye kadar: Kendini gerçekleştirme evresi. Bu evrede kişisel tatmin ön plana çıkar ve tüm düzeni ve hiyerarşiyi darmadağın eder. Genel olarak reel hayata bakıldığında da hep böyle değil midir; insanlar üzerinde söz sahibi olana dek farklı, olduktan sonra farklı profiller çizerler. İnsan, gücü elde edene kadar herhangi bir sorun gün yüzüne çıkmaz iken güç, insana geldiğinde sağlam bir kişilik profili çizmeyen bir lider için son derece tehlikeli bir güdü olmakla beraber söz sahibi olduğu insanlar içinse korkutucu ve tedirgin edici bir hal alır.

Adamın birinin içinde bir çocuk yaşarmış. 30, 35, 40, 45... Adam ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, çocuk hep ama hep aynı yaştaymış. Bu insan, içindeki o çocuğu öldürmek için her şeyi yapar ama gene de onu öldürmeyi bir türlü başaramazmış. Tek yapabildiği çocuğu ruhundaki odalardan birine kilitlemek ve onu orada tutuklu bırakmakmış. Ve günlerden bir gün adam, içinden yankılanan seslere daha fazla dayanamamış ve çocuğu kapattığı odanın kapısını açmış… Odanın kapısını açtığında ne görmüş biliyor musunuz?

Ben bilmiyorum, bu sorunun cevabını verecek olanlar sizlersiniz çünkü bu, sizin hikayeniz…

Sergen Özen 
 04 Haz 05:17 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

İyi ve kötü olan şey doğamızda var mıdır yoksa tercihimiz midir? Kitaba adını veren Sineklerin Tanrısı, insanların içindeki kötülüğü, korkuları simgeler. İnsan, gücü elde edene kadar insandır, gücü elinde bulundurduğunda otoriterliğini hissettirir. Var olan geçmişini tanımaz ve hiç olmadığı kadar ben’lik duygusundan uzaklaşır. Yaşar Kemal’in Tek Kanatlı Bir Kuş kitabındaki gibi asıl korkunun içimizde olduğunu anlatır Golding. Sonradan kazanılmış bir davranıştır kötülük.

Herkesin içinde iyilik olduğu kadar kötülük de var mıdır? Bu iyilik ve kötülük doğuştan mı gelir, yoksa sonradan kazanılan bir tercih midir? En temiz, en saf saydığımız varlıklar olan çocukların doğasında bile, kötülükten, vahşilikten, kan dökme arzusu gibi dürtülerden bahsedilebilir mi? 1954 yılında William Golding tarafından yazılan Sineklerin Tanrısı, tam da bu soruları sordurur okuyucuya.

Sineklerin Tanrısı, İkinci Dünya Savaşı sırasında, güvenli bir bölgeye götürülen bir çocuk grubunun içinde olduğu uçağın düşürülmesi ile başlar. Issız bir mercan adasında yaşları 6 ila 12 olan çocuklar, başlarında hiçbir koruyucu olmaksızın yalnız kalmışlardır adada. Kitap, bu çocukların kurtulma ve hayatta kalma serüvenlerini anlatır. Normalde Issız bir adadaki hayatta kalma mücadelesini anlatsa da kitapta çeşitli alegorilere rastlamak mümkün. Temelde, bir psikolog gibi insanın doğasındaki çatışmaları olaylar aracılığıyla anlatıyor Golding. Masum olarak gördüğümüz çocuklar, yasaların ve kuralların olmadığı bir adada ilkel yaşamla karşı karşıya bulurlar kendilerini.

Ralph, Jack Domuzcuk ve Simon. Çocukların lideri olan Ralph, Denizkabuğunu öttürdüğünde çocuklar toplanırlar, yeni çareler yeni fikirler arayarak toplantılar yaparlar. On iki yaşında olan Ralph, iyi huylu, güzel ve zeki çocuktur. Jack’i ise kötü huylu, grubun lideri olmak isteyen, otoriter, kötü huylu bir çocuk olarak tanımlayabiliriz. Öyle ki Jack kitap eleştirmenleri tarafından “Küçük Hitler” diye adlandırılır. Vahşiliği ve kan dökmeyi seven bir otorite. Ralph’in birçok kez danışıp akıl aldığı, Domuzcuk ise düzgün konuşamayan, kendini ifade edemeyen, gözlüklü ve şişman bir çocuktur. Çocukların en büyük eğlence kaynağı olur. Gözlükleri Jack tarafından alınan Domuzcuk, düşünen bir bireyi ve aklı simgeler.

Adadaki ilk günlerdeki Jack ile diğer kötü Jack’i ayırabilir miyiz bilmiyorum. Sanırım ayırabiliriz çünkü Jack, kurallara uyuyordu. Ne zamana kadar? Jack otoriteyi isteyip kendi grubunu farklı bir yerde kurmak isteyinceye kadar. İnsan elinde bulundurduğu gücü, daha doğrusu gücü elde ettiği zaman, o gücü elde etmeden önceki halinden çok farklı olur. Golding’in dediği gibi; “Ayrı ayrı yaşantıları, ayrı ayrı duyguları olan iki kıta gibiydiler; düzgün bir ilişki kurulamıyordu aralarında.” Farklı bir kimliğe bürünür ve içindeki kötülük su yüzüne çıkar. Kitabı okurken Mevlana’nın şu sözünü de hatırladım: “İnsanları tanımak için tüm gücünüzü verin, ama tüm sevginizi vermeyin. Çünkü onları tanımaya başladıkça verdiğiniz sevgiye acıyacaksınız.”çünkü insan değişir; kişiliği tam olarak yerine oturmayan birey kolay yakalanır buna. İnsanları salt iyi veya salt kötü diye damgalamamayı hatırlatır bana bu söz. Çünkü insan gücü elinde bulundurduğunda, kendisini yükseltecek şeylere sahip olduğunda kötüye, kötülüğe daha yakın oluyor, tıpkı Jack gibi.

Golding’in vermek istediği mesaj da beliriveriyor; “Kötülük doğuştan mı gelir yoksa sonradan kazanılmış bir şey midir?” Bu sorunun yanıtı sanırım yazgı dediğimiz şeyde bulabiliriz. Allah’ın kaderlerimize yüklemiş olduğu bir yaşamda. Veya bilimsel olarak bakarsak Freud’da da görebiliriz farklı yanıtları.

Ve son olarak Simon. Kusursuz iyi diyebileceğimiz bir çocuk. Sadece Simon farkındadır bütün olayların. Bütün çocukların korktuğu canavarların olmadığını Simon dile getirir: "Asıl canavar insandır.” Korkunun insanın kendisinin içinde olduğunu, kendisinin doğurduğunu yine Simon bilir ve bu özellikleri onu diğer arkadaşlarından ayırır.
Ölü bir domuz başına konan Sineklerin Tanrısı kötülüğü simgeler. Kitap da ismini tam olarak buradan alır. Sineklerin Tanrısı şöyle der Simon’a:
“Sen biliyordun değil mi? Sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun? (…) Her şeyin bozulmasının nedeniyim ben. Bunu biliyorsun, değil mi?” der. Sonra da Simon’u uyarır: “Seni istemiyorlar bu adada.”

Robinson Crusoe’i büyük keyif alarak okumuştum. Hayatta kalabilmek için yıllarca gerçek survivor’u yaşayıp Tanrı’ya şükredişini; mutlu olmak için var olan sebepleriyle yaşayan bir hayatı-kurgu da olsa- okumak harika bir şeydi.
Tabiatı denizi, ağacı, böceği kısacası doğayı seviyorum. Bu yüzden içinde “tabiat” geçen kitaplara hayır demem zor oluyor. Şehrin bütün sıkıcılığı, manevi ihtiyaçlardan yoksun hale getirmesi, insanın özlem duygusunu kabartıyor doğaya, tabiata. Ne de olsa insanın en büyük ihtiyaç duyacağı şeylerden biri; kendi iç sesini dinlemek, şehrin kalabalığından bir müddet olsun yalnız kalıp sonradan kazanılmamış olan, doğamızda bulunan şeylerin huzurunu yakalayabilmek…

Doğarken bedenine zincir takılan ve hareketsiz kalan yavru bir fil, aradan zaman geçip zincirler çıkarıldığında, “alışılmış çaresizliği” sergiler. yerinden kıpırdayamaz, çünkü yürümeyi öğrenmemiştir, hiçbir şeyin farkında değildir ve kendi kısıtlığı içerisinde olduğunun bilincinde olmadan yaşar. Bazı insanları bu yavru file benzetiyorum. Sadece tabiat döngüsü içinde değil, farkında ve bilincinde olmadığımız her şey için.

Nasıl ki, Küçük Prens, Şeker Portakalı salt çocuk kitabı olarak görülmüyorsa; Sineklerin Tanrısı için de aynı şey geçerli olmalıdır; zaten birçok yetişkin haz alarak okuyor ve cümlelerin altını çizmeye değer görüyorsa bu ayrımı yapmamız doğru olmaz. Kitabı okumadan Mina Urgan'ın incelemesini okuyun derim, kitabı okurken faydası olacaktır. İyi okumalar...

Aysel 
12 Haz 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Golding, 1954 yılında " Sineklerin Tanrısı" kitabını hiç bir yerde bastıramaz. 20 yayınevine gider, geriçevrilir. Sebebiyse " dönemin şartlarına ters algıyla yazılmış olması "mış. Sonunda kitab`ı basmağa yanaşan bir yayıncı çıkar, kitap basılır ve kısa dönem arasında bestseller olur.

Çocuk kitab`ı sanarak başladım okumağa. Kitab`ın içinde çocuklardan başka şey yok ama bu kitap bir çocuk kitab`ı olmak için çok büyük...
Kitap bir atom savaşı sırasında güvenlik sebebiyle ülkeden kaçırılmak istenen bir grup erkek çocuğu taşıyan uçağın ıssız bir adaya düşmesiyle başlar. Yaşları 6-12 arası bir yığın çocuğun liderlik üzerinde çekişmeleri, adaya hakim olmak istekleri onları adım adım " vahşileştirir". Golding, kahramanlarını çocuk seçmekle, merhametli, melek gibi bildiğimiz çocukların da şeytanlaşabileceği, " Sineklerin Tanrısı" nı simgeleyebileceklerini anlatmak ister. Zira yazar, boşuna kitab`ın ismini " Sineklerin Tanrısı" koymamışdır. "Sineklerin Tanrısı" Musevi dininde şeytan ismi yerine geçer...

Eğer, " Hayvan Çiftliği" ni okumuşsanız, " Sineklerin Tanrısı" nı da aynı duygularla okuyacağınıza eminim. Kaba şekilde demem gerekirse, iktidar ya da liderlik söz konusu oldu mu, "hayvan" " çocuk" hiçbir şey ifade etmiyor. Hepimiz gaddarlaşıp, " vahşileşe " biliyoruz...

Keyifli okumalar...

Nurhan Işkın 
04 Mar 17:48 · Kitabı okudu · 4 günde · 10/10 puan

Sitemiz de ki kitap kardeşim olan Hakan Kahraman Beye, bu kitabı okumama vesile olduğu için çok teşekkür ederim...

Altı ile on iki yaş arasında olan çocukların, atom savaşı esnasında güvenilir bir yere götürülürken uçakları saldırıya uğrar ve çocuklar kendilerini bir adanın ortasında bulurlar. Bundan sonra hayatlarının iki amacı vardır; hayatta kalmak ve kurtarılmayı beklemek...

İlk günler birbirini tanımaya ve aralarında lider seçerek hayatlarını devam ettirmeye çalışırlarsa da, bu cennet ada da yavaş yavaş söz sahibi olmanın ve ilkel dürtülerinin ne denli güçlü olduğunu keşfetmeye başlarlar. Avlanmak, barınak yapmak hatta canavarlara karşı birlikte hareket etme amacı güden bu çocuklar, gün geçtikçe kendilerinde ki değişimi fark etmeye başlarlar. Ada da söz sahibi olmak, lider olmak artık tehlikeli bir boyutla çocukların iç dünyasından bir gölge gibi karanlık ve ürkütücü bir şekilde, nefes gibi dışarı çıkmaya başlar...

Domuzcuk bilgeliği ve aklıyla, Ralph sabrı ile Jack ve Roger ise ilkel dürtüleri ile diğer çocukların hayatını etkilemeye ve onları taraf olmaya zorlamaya başlarlar. Saf ve masum olan bu çocuklar kurtulmayı beklerken, ilkel şartların onlar için sunacağı tüm olanaklardan faydalanmaya çalışırken, kendi korkuları ile de baş etmeye çalışıp bir kedi fare oyunu gibi birbirlerinin izini sürmeye başlarlar...

Zayıf ve güçlü olanın karşı karşıya geldiği, baş kahramanlarının çocuklar olduğu bu eser insanın hiç de ummadığı bir kabusa dönüşürken, insan denen varlığın çocukta olsa içinde taşıdıklarını fırsatını bulduğunda nasıl da dışarıya aktardığını bir kez daha gözler önüne seriyor...

Mina Urgan'ın eşsiz çevrisi ile edebiyat şölenine dönüşen bu eseri okurken, çocuklar hakkında ki karalarımızı tekrar sorgulamamız gerekecek. Acaba dediğiniz bir çok cümle ile karşılaşacağınıza emin olabilirsiniz....

Hera 
 07 May 18:23 · Kitabı okudu · 9 günde · 7/10 puan

Sineklerin Tanrısı çok merak ettiğim bir kitaptı. Ama kitabı okurken başlarda sıkıldım. Mekan tasvirine çok fazla gidilmişti bence ve belki de ben girememiştim tam olarak hikayenin içine. Sonlara doğru daha ilginçleşse de olaylardan dolayı okurken bana acı verdiğini inkâr edemem. Çünkü bir bakıma insanlığı bugünkü hâlini gördüm diyebilirim.
Zaten çeviri yapan Mina Urgan'ın da dediği gibi bu bir çocuk romanı değil allegorik bir eser. Simgelerden yararlanılmış.
Bana kalırsa kitapta açlığın öldürücü etkisi ön planda. Bu yalnızca bir et parçasına duyulan açlık değil. İktidar açlığı, kan dökme açlığı. Çocukların başına gelenler bundan dolayı geliyor.
Kitapta bazı cümleler düşündürücü ve can alıcıydı. Elbette bunların en başında "Bizden başka canavar yok belki..." cümlesiydi. Zaten zaman da bunu kanıtlar nitelikte. Hem romanda hem de gerçek hayatta. Ne kadar acı olsa da...

Hacı Seydaoğlu 
 15 May 2012 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Okuduğum en güzel kitaplardan bir tanesi değil en iyisi :)

-------2 Eylül 2015
Düzeltme: İş bu yorum 1k'nın ilk sürümünde yapılmıştır. O zamanlar ne kural vardı ne de başka bir şey. :)

İlker Uzun 
28 Tem 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Sineklerin Tanrısı verdiği mesajlarla okuyucuya insan değerlerini sorgulatıyor.
-Hikayede iyilik, kötülük, demokrasi faşizm, gibi kavramlar sembolik olarak okuyucuya verilmiş.
- Yazar, insanların varoluşsal olarak iyiliği ve kötülüğü barındırdığını
akıl ve mantığın yerine bireysel kaygılarla gücü tercih ettiğini, kendileri gibi tercih yapmayan kendileri gibi görünmeyen insanlara zarar vermeye meyilli olduğumuzu anlatıyor.
- Kitabı bitirdikten sonra aklıma ahlakın temeli ve evrimsel kökeni ile ilgili izlediğim bilimsel bir video geldi. Deney bebekler üzerinde yapılıyor.
Kitabın konusunu bilimsel temele oturtan bir video oldugu için izlemek isteyenler olabilir diye link paylaşıyorum.
https://youtu.be/RPMMdqQ31fU

Fırat Çağlar MANTAŞ 
04 Kas 2016 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Bu kitap hakkında söylenebilecek o kadar çok şey var ki... Toplum ve insanlık adına her şeyden bahsedilmiş neredeyse. Otorite, iktidar hırsı, iyilik, kötülük, yiğitlik, azınlık,çoğunluk, zeka, güç... Yazarın ikinci dünya savaşını bizzat yaşaması, ona insanlığın ne kadar tehlikeli ve zalim olabileceğini öğrenme fırsatı vermiş, yazar da bunu en iyi şekilde bize aktarmış. Ayrıca "insan temelde iyidir fakat sonradan kötüleşir" ya da "insan doğuştan kötüdür" gibi tartışmalara verilebilecek en güzel cevap yine bu kitapta bence. Tüm toplumların aynası niteliğinde.

Eyüp Tatar 
 22 Tem 10:29 · Kitabı okudu

İnsanın karanlık doğasına detaylı bir şekilde eğilmeliyiz önce. Çünkü bu uzun bir mesele dostum, uzun bir mesele...

Biz kimiz? Nereden geldik? Davranışlarımızın asıl kaynağı nedir? Eylemlerimizin esas tetikleyicileri? Temel motivasyonlarımız neler? (Burada bir miktar seviye düşer ve şu soru sorulur) Kısacası biz ne ayağız usta?

Önce tek tek, sonra gruplaşarak avlandık, toplandık ateşi bulduk, tarımı keşfettik, besin depoladık, yerleşik yaşama geçtik; köyler, şehirler, uygarlıklar kurduk, yasalar koyduk, inandığımız tanrılara kurbanlar adadık. Kanlı bir tarihimiz var. Tarihi yapan biziz ve bu kan ellerimizde.

İnsanın özünde iyi mi, kötü mü olduğu, antik Yunan'dan Roma'ya, Mısır'dan İran'a, Hindistan'dan Çin'e dönemin kültürlerinde tartışılagelmiştir. Fakat en esaslı ve sistemli tartışmalar, 17. yüzyıl Avrupa düşünce havzasında yeniden işlenip harlanmıştır. Bu, modern felsefenin en büyük kırılmalarından biri olan Kartezyen felsefenin doğumudur. İşte çoğu şeyi açıklayacak kırılma..

Descartes, kendisinden önceki tüm felsefe ve bilimi çöpe attığı ve kendi bilincini, metodik bir şüphe eşliğinde merkeze alıp, zihniyle çelişen unsurları eleyip, çelişmeyenleri tekrar aldığı bir sistem geliştirir. Geliştirdiği felsefenin temel unsurlarından biri de, insanı zihin ve madde diye ikiye ayırmasıydı. Zihin, yer kaplamayan maddedir, madde ise yer kaplayan zihindir, ona göre.. İnsan zihin ve maddeden oluşuyorsa, ya hayvanlar? Descartes burada hayvanların ruhunu yadsır, çünkü düalizmi gereğince, hayvanların zihin taşımadığı açıktır. Kısacası: Hayvanların ruhu yoktur.. (Sonraki asırda La Metrie çıkıp, insanın da ruhunun makine olduğunu söyleyecektir. Bkz: Makine İnsan)

Fakat bu sırada, insanın özüne dair teoriler geliştirilir. Hobbes, insanın kötücül bir tabiata sahip olduğunu, ilkel dönemlerde birbirimize zarar vermekten ve sürekli savaş halinde olmaktan korktuğumuz için bir araya geldiğimizi ve ilk yerleşim yerlerini kurduğumuzu, ardından yasalar düzenleyerek bu korku halini bu sayede aşıp yendiğimizi; devlet mekanizmasını bu ihtiyaç üzre kurduğumuzu söyler. Özetlersek: İlkel dönemlerimizde, hiç de öyle teletabiler gibi sevgi pıtırcığı değildik; mesela avımla arama giren babam olsa 'pıçak'larmışım, tamamen benzerlerini hayvanlarda da görebildiğimiz ilkel içgüdülerimize göre davranırmışız filan falanoğlu. Budur Hobbes'un buyurduğu..

Gelelim bunun karşıt kutbuna: O da kim? Romantik Rouesseau.. Jean-Jacques'ların Rousseau. O ne der peki? 'Hobbes kuru sıkı konuşmasın, söyledikleri bullshit' der. 'Mademki devlet mekanizması ve yasalar bir zöte derman olabiliyor, neden eskisinden daha beter kötülükler, savaşlar, ölümler yaşanmakta? Hayır. İnsan doğa şartlarında mutluydu. Çit çekip, bu arazi benim demeyip, mülkiyet anlayışı henüz gelişmemişti. Mülk bilinci, tüm kötülüklerin halasıdır. İlkel çağlarda ürün fazlası vardı. Karnın mı acıktı, kopar ye elmayı, canın sevmek, cilveleşmek mi istedi, 'Sarıların Sülo' ya da 'komşunun Gülo' ne güne duruyor.. Ne yasa derdi, ne akit saçmalığı, ne devlet vardı, der. Devlet olmayınca paralel devlet de olmaz. Esas o zamanlar mutluyduk. Ama mülk edinme hırsı geliştirdik. Bu bizim özümüzde olan bir duygu değildi, öğrenilen bir şeydi. Böylece malları çoğalttık, kimimiz zenginleşti, kimimizin ruhu karardı.' Rousseau bu düşünceleri öne sürüp, insan doğasının esasında iyi olduğunu, fakat doğal olmayan, insan ürünü olan toplu yaşamanın, toplum bilincinin, toplu konutların (oha) insanın ahlakını bozduğunu, türlü ilişkilere zorladığını ve onu hırslı, erdemsiz, açgözlü, doyumsuz kıldığını buyurur.

Bana kalırsa, ki kalmaz; yazarımız Golding, Hobbes'un yasayla yönetilen toplumundaki çocukları alıp, Rousseau'nın kırsalına taşıyarak bu deneyi gerçekleştirmek ister. (Tabi yüksek bir edebi kaygıyla..) Tamamen yasanın kontrolündeki yetişkinler, ilkel şartlarda da yasadan çekinmeye devam eder. Hiç olmazsa, beyinlerine yapışıp kalan cezalandırılma korkusu nedeniyle, doğa ortamında bile medeni davranmaya devam edebilir. O halde bu iş için en uygun kişiler çocuklar olacaktır. Onlar hem bir parça uygar dünyanın düzeni içinde yer alıp rol modellerini bu dünyadan seçer, hem de doğal şartlarda, uygar dünyanın terbiyesi ve ceza ilkesi, davranışlarını kati surette kontrol edecek bir mekanizma oluşturacak güçte olmayacaktır henüz.

Artık sahne hazırdır, benzer eğitimlerden, terbiyelerden geçseler de, uygar dünyayı unutmaya zorlandıkları bu yerde, herkes, eğilimlerinin baskın geldiği tarafta bulur kendisini. Kimi minikte, hayvani içgüdülerin yanında, insana has alturistik/özgeci ve yardımsever duygular barınırken, bazı öcü bücürler güç istenci, güce tapınma, gruplaşma, açgözlülük, hırs gibi ruhlarının derinliklerinde yatan ve çıkmak için gerekli şartları bekleyen duyguların sarhoşluğunda toplaşırlar.

Artık her şey, hayatta kalma güdüsü çevresinde şekillenecektir..

Mustafa Oner 
06 Şub 15:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sineklerin Tanrısı, Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz romancı ve şair William Golding'in 1954 yılında yazdığı romandır. Bir kurgu romanı olan Sineklerin Tanrısı 2. Dünya Savaşı sonrasında bir zamanda geçer. Bu kitap, insan doğasında bulunan hem iyi hem kötüyü konu alır. Sineklerin Tanrısı, saf ve temiz olan çocukların bile ne kadar vahşileşebileceğini, hırslarının esiri olabileceğini gösterir. Her insanın içinde hem iyilik hem de kötülük vardır. Zamanla insanlar içinde yatkın olana eğilim gösterirler. Sorgulamayı ve düşündürmeyi sağlayan Sineklerin Tanrısı basit bir konuya sahipmiş gibi görünüp içinde çok şey barındıran değerli bir eser konumundadır.
Kitap şu şekilde özetlenebilir:
Issız bir adaya düşen ve kitapta sayıları tam olarak belirtilmeyen bir çocuk grubu yaşam savaşı vermek için kendi aralarında kuvvetlenirler. Kendi aralarında iş bölümü ve uyum sorununda anlaşırlar. Bu arada bu gruba adanın başka köşelerine düşen çocuklar da katılınca, bir yönetim ihtiyacı doğar. Kargaşanın çözümünü lider seçmekte bulurlar. Sonunda lider olarak Ralph'ı seçerler. “Domuzcuk” lakaplı çocuk bulduğu deniz kabuğuyla bir anda dikkatleri üstüne çeker fakat lidere bu kabuğu kaptırınca üzerindeki tüm dikkatler de bir anda dağılır. Bununla beraber katolik lisesi öğrenci grubu da deniz kenarındaki gruba yaklaşır ve bu gruba katılırlar. Liderlik ciddi anlamda sorun olmaya başlar. Çare olarak ise liderliği bölmekte bulurlar. Avcılıkla ilgili konuları katolik okulu başkanı olan Jack’e verirler. Küçük olan çocuklara bakma görevini Domuzcuk’a verirler. Önceliği karın doyurmaya, yatacak barınaklar ayarlamaya, korunmaya ve kurtulmaya ayırırlar. Kurtulmak için dağın en tepesine ateş yakmayı planlarlar ve bunun sorumluluğunu avcılığı üstlenen Jack’e kabul ettirirler. Ne de olsa avlanırken ateşe de bakabilir düşüncesi hakimdir. Yemek ve yatma ile ilgili işlerde sahilde kalan gruba düşer. Ateşin başındaki nöbetin aksadığı bir anda, adaya yakın bir yerden gemi geçer ve ateş söndüğü için adadakileri göremezler. Sonunda zincirler kopar ve adadaki çocuklar, bir yanda Ralph diğer yanda katolik okulu başkanı Jack olmak üzere iki gruba ayrılırlar: Jack ve onun grubunda olan çocuklar dağa çıkar ve Ralph ve Ralph’in yanında bulunan çocuklara düşmanca tavırlar takınırlar. İki tarafın da belli başlı eksikleri vardır. Bunları tamamlamak için karşılıklı karşılaşmalar olur ama bu karşılaşmalar da sonuçsuz kalır. Simon’un bir gece ormanda gezerken gördüğü canavar (paraşütçü) onun sahile kadar kaçmasını sağlar. O sırada sahilde bulunan ve canavar için çözümler arayan Jack ve Ralph’in grubu Simon’u görünce karanlığın da etkisiyle canavar zannedip linç ederler. İki grup Simon’u öldürdüklerini anlayınca tekrar ayrılırlar. Tekrar barışmak için çaba harcayan Ralph ve Domuzcuk, dağdaki kalede kalan Jack ve grubunun yanına giderler. Domuzcuk, Roger'in tepeden üzerine yuvarladığı kaya ile birlikte uçurumdan yuvarlanarak denizdeki kayalara çakılıp ölür. Ralph ise kaçıp çalılıklara saklanarak kurtulur. Jack ve grubunun Ralph’ı öldürmek için tekrar aradıkları sırada adaya bir gemi yanaşır ve çocukları kurtarır.

Kitaptan 187 Alıntı

Aysel 
09 Oca 2015 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Birinden korkunca ondan nefret edersiniz ama boyuna da düşünüp durursunuz onu. Kendi kendinizi aldatırsınız; aslında kötü değildir dersiniz. Ama onu görünce, tıpkı nefes darlığına tutulmuş gibi olursunuz, soluk alamazsınız."

Sineklerin Tanrısı, William GoldingSineklerin Tanrısı, William Golding
Sergen Özen 
01 Haz 10:13 · Kitabı okudu · İnceledi · 8/10 puan

Ayrı ayrı yaşantıları, ayrı ayrı duyguları olan iki kıta gibiydiler; düzgün bir ilişki kurulamıyordu aralarında.

Sineklerin Tanrısı, William Golding (Sayfa 62 - İş Bankası Kültür Yayınları)Sineklerin Tanrısı, William Golding (Sayfa 62 - İş Bankası Kültür Yayınları)
Hera 
01 May 01:17 · Kitabı okudu · İnceledi · 7/10 puan

Ama sanki sen avlamıyorsun da...seni avlıyorlar.

Sineklerin Tanrısı, William Golding (Sayfa 59 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 34. Baskı)Sineklerin Tanrısı, William Golding (Sayfa 59 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 34. Baskı)
Aysel 
11 Haz 2015 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

" Ayrı ayrı yaşantıları, ayrı ayrı duyguları olan iki kıta gibiydiler... "

Sineklerin Tanrısı, William GoldingSineklerin Tanrısı, William Golding
şule demir 
28 Ara 2014 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

''Cahilliklerini bilmenin utancı içindeydiler ve bilgisizliklerini nasıl açıklayacaklarını da bilemiyorlardı.''

Sineklerin Tanrısı, William Golding (Sayfa 43)Sineklerin Tanrısı, William Golding (Sayfa 43)
Songül 
09 Haz 2016 · Kitabı okudu

Gözleri ışıl ışıl, ağızları açık, bir zafer kazanmanın,egemen olmanın mutluluğunu tattılar.Coşmuşlardı;dosttular.

Sineklerin Tanrısı, William Golding (Sayfa 29 - Iş Bankası Yayınları)Sineklerin Tanrısı, William Golding (Sayfa 29 - Iş Bankası Yayınları)
Aysel 
11 Haz 2015 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

" İnsan her şeyi yoluna koymak için uğraşırken, tartışma çığrından çıkıveriyor, yeni ve tatsız konular ön plana geçiyordu. "

Sineklerin Tanrısı, William GoldingSineklerin Tanrısı, William Golding
19 /

Kitapla ilgili 6 Haber

“Sineklerin Tanrısı” ya da insani kötülük üzerine | Emel Bayrak
“Sineklerin Tanrısı” ya da insani kötülük üzerine | Emel Bayrak 1954 yılında yazdığı Sineklerin Tanrısı kitabında insanı, içindeki kötülüğü ve kötülüğün toplumda nasıl olup da bulaşıcılığı yüksek bir salgın etkisi yarattığını anlatıyor William Golding. Oysa sadece çocuklar var kitapta bir de domuzlar ve bir de Sineklerin Tanrısı. Çocuklar var çünkü sadece kendini değil insanı ve toplumu da anlamak isteyen okura insanın doğasını, en primitif hali ile nasıl yaşadığı, nasıl düşündüğü ve nasıl davrandığını göstermeye çalışıyor.
Ünlü yazarların ilk kitapları nasıl reddedildi?
Ünlü yazarların ilk kitapları nasıl reddedildi? Dünya edebiyatında, bugün birer başyapıt sayılan çok sayıda eser yayınevleri tarafından reddedilmişti. Bu reddedilme hikâyelerinden bazılarını derledik.
Ünlü yazarların ilk kitapları nasıl reddedildi ?
Ünlü yazarların ilk kitapları nasıl reddedildi ? Dünya edebiyatında, bugün birer başyapıt sayılan çok sayıda eser yayınevleri tarafından reddedilmişti. Bu reddedilme hikâyelerinden bazılarını derledik.