Geri Bildirim

Sineklerin TanrısıWilliam Golding

·
Okunma
·
Beğeni
·
29.522
Gösterim
Adı:
Sineklerin Tanrısı
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
261
ISBN:
9789754582901
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Lord of the Flies
Çeviri:
Mina Urgan
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
"Sineklerin Tanrısı", günümüzde bir atom savaşı sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan yaradılışının temelindeki korkunç bir gerçeği ortaya koymalarını dile getirir. Konusu, R. M. Ballantyne'ın Mercan Adası gibi eşsiz bir mercan adasının cenneti andıran ortamında başlayan bu roman, çağdaş toplumlardaki çöküntünün, insan yaradılışındaki köklerini gözönüne sermek amacıyla Mercan Adası'ndaki duygusal iyimserlikten apayrı bir yönde gelişir. Uygar insanın yüreğinde gizlenen karanlığı deşerken "Sineklerin Tanrısı"; daha çok Conrad'ın kısa romanı "Karanlığın Yüreği"ni andırır. Golding'in romanındaki çocuklar da başlangıçta tıpkı Kurtz gibi, uygar toplumun baskılarından uzak bir örnek düzen kurmak isterlerken, gitgide hayvanlaşır, korkunç bir kişiliğe bürünürler. Bu yönüyle Sineklerin Tanrısı'nın Mercan Adası ile öbür ıssız ada serüvenlerinden ayrıldığı en önemli nokta, ıssız ada yaşamının çetin güçlüklerini ya da mutluluğunu anlatmaktan daha çok, bir insanlık durumunu, kişiler arasındaki çatışma aracılığıyla ortaya koymaya çalışmasıdır.
Yeni doğan her çocuk, tanrının insandan umudunu kesmediğinin kanıtıdır diyen yazarımızın bu düşüncesine paralel olarak; her çocuk insanlığın kurtuluşu için yeni bir umuttur diye düşünürüm çoğu zaman. Hal böyleyken biz yetişkinler içimizdeki çocuğu ya öldürürüz ya da ruhumuzdaki odalardan birine kilitleyerek, onu orada tutuklu bırakırız. İhtiyacımız olduğunda ise onu alelacele çıkarmaya çalışırız hapsettiğimiz odasından. Ancak kilitli kapısının anahtarını bulmak için tüm anahtarları elimize alır ve tek tek deneriz kapısının kilidinde her bir anahtarı. O an için doğru anahtar bulunamazsa verilen karar, yapılan eylem veyahut bulunulan davranış içimize sinmez ve sorarız kendi kendimize olması gereken bu muydu diye. Olan ve olması gereken arasındaki o ince çizgiyi fark edenlere ne mutlu ve bu insanların hapsettiği çocuklar için umut vardır diyebiliriz lakin fark edemeyenlerinse vay hallerine!

Sineklerin Tanrısı ıssız bir adada, çocukların medeniyete giden yoldaki hikayesini konu edinen bir kitaptır. Evet, hikâyenin baş kahramanları çocuklardır ve her şey bir okurun arzu ettiği gibi başlar, yetişkinin, kötülüğün ve haksızlığın olmadığı bir kurgu. Her ne kadar bir okur, böylesine ütopik bir kurguyu arzu etse bile bu düzenin asla var olamayacağını bildiği için bu tarz toz pembe hikayeleri de okumak istemez. Hoş kitabımız da bahsettiğim gibi bir kitap olmadığı için okumak isteyeceğiniz bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Hikâye genel bir gidişata sahip olsa da ilerleyen olay örgüsü okuru, tanık olduklarıyla tedirgin eder. Evet, bu kitap için doğru kelime bu olsa gerek; “Tedirginlik”. Bazı çocukların kötülüğe evrilmeleri tedirgin edicidir. Yok artık bu kadarda olmaz denen yerlerdeki gerçeklik olgusu yazarın ciddi bir başarısı. Çocuk dahi olsa; onların inişli çıkışlı ruh halleri ve gerçeklikleri kitabın edebi yönünü de ortaya koymaktadır. Adadaki hayat; iki çocuğun, diğer çocuklar üzerinde söz sahibi olmak istemesiyle yavaş yavaş çok farklı bir hal almaya başlar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki her bir evre teker teker gerçekleşmeye başlar ta ki son evreye kadar: Kendini gerçekleştirme evresi. Bu evrede kişisel tatmin ön plana çıkar ve tüm düzeni ve hiyerarşiyi darmadağın eder. Genel olarak reel hayata bakıldığında da hep böyle değil midir; insanlar üzerinde söz sahibi olana dek farklı, olduktan sonra farklı profiller çizerler. İnsan, gücü elde edene kadar herhangi bir sorun gün yüzüne çıkmaz iken güç, insana geldiğinde sağlam bir kişilik profili çizmeyen bir lider için son derece tehlikeli bir güdü olmakla beraber söz sahibi olduğu insanlar içinse korkutucu ve tedirgin edici bir hal alır.

Adamın birinin içinde bir çocuk yaşarmış. 30, 35, 40, 45... Adam ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, çocuk hep ama hep aynı yaştaymış. Bu insan, içindeki o çocuğu öldürmek için her şeyi yapar ama gene de onu öldürmeyi bir türlü başaramazmış. Tek yapabildiği çocuğu ruhundaki odalardan birine kilitlemek ve onu orada tutuklu bırakmakmış. Ve günlerden bir gün adam, içinden yankılanan seslere daha fazla dayanamamış ve çocuğu kapattığı odanın kapısını açmış… Odanın kapısını açtığında ne görmüş biliyor musunuz?

Ben bilmiyorum, bu sorunun cevabını verecek olanlar sizlersiniz çünkü bu, sizin hikayeniz…
Yeni yılın ilk okuması böyle güzel bir kitaba denk geldi umarım devamı da böyle olur. Çalıştığım işyerinde düzenlediğimiz okuma grubunda seçilen ilk kitap Sineklerin Tanrısı. Ben bu kitabı uzun zamandır kütüphanemde tutup okunma zamanını bekliyordum, demek ki şimdiymiş zamanı. Ama itiraf etmeliyim ki bende bu etkiyi yapacağını zannetmiyordum, dört baskın karakterle o kadar çok şey anlatıyor ki yazar hakkını vermek gerekli.

Hikayemiz günümüz dünyasında başlayan bir atom savaşı sırasında İngiltere’den kurtarılmaya çalışılan bir grup erkek çocuğun uçağının bir adaya düşmesi ve hayatta kalan çocukların birbirlerini bulmasıyla başlıyor. Bu çocukların yaşları 6-12 arasında ve büyüklerden ikisinin ismi Mercan Adasına gönderme olarak Jack ve Ralph. Bu göndermenin sebebini ise kitabı okuyup bitirince anlıyor okuyucu. Kuşkusuz ki yazar işi biliyor. Buradaki “iş” ise insanların fiziksel, psikolojik durum ve felsefesi. Bu kadar zor bir konuda 260 sayfalık bir kitapla okuyucuyu alt üst edip çeşitli düşünce ve sorgulamalara sevk edebiliyor yazar. Hiç ağdalı cümleler ve düşündürücü aforizmalar kullanmadan da harika bir kitap yazılacağının kanıtı gibi bu eser. Ayrıca Türkçe çevirisini yapan güzel insan Mina Urgan’ı da anmak gerekli burada, selam olsun.

Kitap bitince bende kalanlardan beni düşündürdüklerinden ve bende kalan sorulardan bahsetmek istiyorum. Zaten güzel bir okumanın sonucu da bu değil mi?
İktidar hırsıyla insanların yapacaklarının sınırı var mı?

Her insanda kuşkusuz şiddet eğilimi var, bunu açık etmenin sınırı nedir?

Bir arada yaşamak için kesinlikle bir lidere ve kurallara gereksinim var mı ? Varsa bunlar nasıl belirlenmeli-nasıl belirlendi.
İnsalık kültürünün ve inançların ortaya çıkışında korkularımınız ne kadar payı var?

Din nasıl ortaya çıktı, kurban geleneği çok eski tarihlerden beridir devam ediyor, çıkışı nasıl oldu bunda insanın tam tanımlayamadığı korkularının etkisi var mı?

Normal birisinin başka birisini öldürmesi için yani katil olması için psikolojik gerilim sınırı nedir? Hayvanları nedensiz öldüren de katil olur mu? Canileşen insan hep bir maskenin ardına gizleniyor bunu kitapta Jack’in ava çıkmadan yüzünü boyamasında görüyoruz. Normal yaşantıda öldürecekler ise daha değişik maskelerin altına gizleniyor, bunlardan bazıları “siyaset-her türlü devlet ve kişi çıkarı”, “meslek-askerlik”, “din-cihat” olarak gösterilebilir. Sizler-(bizler) birine eziyet ederken nasıl bir maske kullanıyorsunuz?

Entellektüel insanların sayısı hep az mı olur ve bu insanlar her zaman toplumdan uzakta kalıp tam kaynaşamaz mı? Bunların nedenleri nelerdir, nasıl aşılabilir?

Burada kafama takılan bir husus da okuma ritüelini yapan kişinin amacı sorularına cevap bulmak mı, yeni sorulara sahip olmak mı ve gerçekten bunların doğru cevabı var mı?

Benzer kitaplar

William Golding...
İlk önce yazarı ele almak lazımmış bence ki.
Yazar adam ya. Kalemi puding gibi hani. Herkes baklava sevmez ama herkes puding yer. Ha, pudingi hiç sevmeyen yok mudur derseniz, kitabı hiç sevmeyenlerin varlığını hatırlatırım. Dili akıcı, yormuyor, vermek istediği felsefî mesajı, kahramanlarını doğal seleksiyon çerçevesinde düşündürürken konuşturuyor... İyiliği yüceltirken kötülüğün sebeplerini buldurtuyor yazar. Yani kötü, doğuştan kazanılır demiyor genetikçilerin aksine, sosyal-bilişçilere göz kırpıyor. Ana hatlar bakımından bir prüz yok denecek kadar yok. Çatıyı sağlam kurmuş yazar...

Kitaba gelince...

Kahramanları içimizde... İçimizde dediysem çevremizde'yi kastetmedim. Bilişsel olarak içimizde. Yani hepimiz Jack' iz biraz (kötü karakter), hepimiz Ralph'iz(iyi karakter)...
Asıl mesele, bunu ne kadar itiraf ediyoruz çevremize ya da kendimize...

Sineklerin Tanrı'sı kimdir diye soracak olursanız...

Korkularımızdır derim Naçiz'Hane fikrimce...

Okumanızı önerir miyim?

Okumadan ölmeyin derim.
Okuduğum en güzel kitaplardan bir tanesi değil en iyisi :)

-------2 Eylül 2015
Düzeltme: İş bu yorum 1k'nın ilk sürümünde yapılmıştır. O zamanlar ne kural vardı ne de başka bir şey. :)
İnsanın karanlık doğasına detaylı bir şekilde eğilmeliyiz önce. Çünkü bu uzun bir mesele dostum, uzun bir mesele...

Biz kimiz? Nereden geldik? Davranışlarımızın asıl kaynağı nedir? Eylemlerimizin esas tetikleyicileri? Temel motivasyonlarımız neler? (Burada bir miktar seviye düşer ve şu soru sorulur) Kısacası biz ne ayağız usta?

Önce tek tek, sonra gruplaşarak avlandık, toplandık ateşi bulduk, tarımı keşfettik, besin depoladık, yerleşik yaşama geçtik; köyler, şehirler, uygarlıklar kurduk, yasalar koyduk, inandığımız tanrılara kurbanlar adadık. Kanlı bir tarihimiz var. Tarihi yapan biziz ve bu kan ellerimizde.

İnsanın özünde iyi mi, kötü mü olduğu, antik Yunan'dan Roma'ya, Mısır'dan İran'a, Hindistan'dan Çin'e dönemin kültürlerinde tartışılagelmiştir. Fakat en esaslı ve sistemli tartışmalar, 17. yüzyıl Avrupa düşünce havzasında yeniden işlenip harlanmıştır. Bu, modern felsefenin en büyük kırılmalarından biri olan Kartezyen felsefenin doğumudur. İşte çoğu şeyi açıklayacak kırılma..

Descartes, kendisinden önceki tüm felsefe ve bilimi çöpe attığı ve kendi bilincini, metodik bir şüphe eşliğinde merkeze alıp, zihniyle çelişen unsurları eleyip, çelişmeyenleri tekrar aldığı bir sistem geliştirir. Geliştirdiği felsefenin temel unsurlarından biri de, insanı zihin ve madde diye ikiye ayırmasıydı. Zihin, yer kaplamayan maddedir, madde ise yer kaplayan zihindir, ona göre.. İnsan zihin ve maddeden oluşuyorsa, ya hayvanlar? Descartes burada hayvanların ruhunu yadsır, çünkü düalizmi gereğince, hayvanların zihin taşımadığı açıktır. Kısacası: Hayvanların ruhu yoktur.. (Sonraki asırda La Metrie çıkıp, insanın da ruhunun makine olduğunu söyleyecektir. Bkz: Makine İnsan)

Fakat bu sırada, insanın özüne dair teoriler geliştirilir. Hobbes, insanın kötücül bir tabiata sahip olduğunu, ilkel dönemlerde birbirimize zarar vermekten ve sürekli savaş halinde olmaktan korktuğumuz için bir araya geldiğimizi ve ilk yerleşim yerlerini kurduğumuzu, ardından yasalar düzenleyerek bu korku halini bu sayede aşıp yendiğimizi; devlet mekanizmasını bu ihtiyaç üzre kurduğumuzu söyler. Özetlersek: İlkel dönemlerimizde, hiç de öyle teletabiler gibi sevgi pıtırcığı değildik; mesela avımla arama giren babam olsa 'pıçak'larmışım, tamamen benzerlerini hayvanlarda da görebildiğimiz ilkel içgüdülerimize göre davranırmışız filan falanoğlu. Budur Hobbes'un buyurduğu..

Gelelim bunun karşıt kutbuna: O da kim? Romantik Rouesseau.. Jean-Jacques'ların Rousseau. O ne der peki? 'Hobbes kuru sıkı konuşmasın, söyledikleri bullshit' der. 'Mademki devlet mekanizması ve yasalar bir zöte derman olabiliyor, neden eskisinden daha beter kötülükler, savaşlar, ölümler yaşanmakta? Hayır. İnsan doğa şartlarında mutluydu. Çit çekip, bu arazi benim demeyip, mülkiyet anlayışı henüz gelişmemişti. Mülk bilinci, tüm kötülüklerin halasıdır. İlkel çağlarda ürün fazlası vardı. Karnın mı acıktı, kopar ye elmayı, canın sevmek, cilveleşmek mi istedi, 'Sarıların Sülo' ya da 'komşunun Gülo' ne güne duruyor.. Ne yasa derdi, ne akit saçmalığı, ne devlet vardı, der. Devlet olmayınca paralel devlet de olmaz. Esas o zamanlar mutluyduk. Ama mülk edinme hırsı geliştirdik. Bu bizim özümüzde olan bir duygu değildi, öğrenilen bir şeydi. Böylece malları çoğalttık, kimimiz zenginleşti, kimimizin ruhu karardı.' Rousseau bu düşünceleri öne sürüp, insan doğasının esasında iyi olduğunu, fakat doğal olmayan, insan ürünü olan toplu yaşamanın, toplum bilincinin, toplu konutların (oha) insanın ahlakını bozduğunu, türlü ilişkilere zorladığını ve onu hırslı, erdemsiz, açgözlü, doyumsuz kıldığını buyurur.

Bana kalırsa, ki kalmaz; yazarımız Golding, Hobbes'un yasayla yönetilen toplumundaki çocukları alıp, Rousseau'nın kırsalına taşıyarak bu deneyi gerçekleştirmek ister. (Tabi yüksek bir edebi kaygıyla..) Tamamen yasanın kontrolündeki yetişkinler, ilkel şartlarda da yasadan çekinmeye devam eder. Hiç olmazsa, beyinlerine yapışıp kalan cezalandırılma korkusu nedeniyle, doğa ortamında bile medeni davranmaya devam edebilir. O halde bu iş için en uygun kişiler çocuklar olacaktır. Onlar hem bir parça uygar dünyanın düzeni içinde yer alıp rol modellerini bu dünyadan seçer, hem de doğal şartlarda, uygar dünyanın terbiyesi ve ceza ilkesi, davranışlarını kati surette kontrol edecek bir mekanizma oluşturacak güçte olmayacaktır henüz.

Artık sahne hazırdır, benzer eğitimlerden, terbiyelerden geçseler de, uygar dünyayı unutmaya zorlandıkları bu yerde, herkes, eğilimlerinin baskın geldiği tarafta bulur kendisini. Kimi minikte, hayvani içgüdülerin yanında, insana has alturistik/özgeci ve yardımsever duygular barınırken, bazı öcü bücürler güç istenci, güce tapınma, gruplaşma, açgözlülük, hırs gibi ruhlarının derinliklerinde yatan ve çıkmak için gerekli şartları bekleyen duyguların sarhoşluğunda toplaşırlar.

Artık her şey, hayatta kalma güdüsü çevresinde şekillenecektir..
Golding, 1954 yılında " Sineklerin Tanrısı" kitabını hiç bir yerde bastıramaz. 20 yayınevine gider, geriçevrilir. Sebebiyse " dönemin şartlarına ters algıyla yazılmış olması "mış. Sonunda kitab`ı basmağa yanaşan bir yayıncı çıkar, kitap basılır ve kısa dönem arasında bestseller olur.

Çocuk kitab`ı sanarak başladım okumağa. Kitab`ın içinde çocuklardan başka şey yok ama bu kitap bir çocuk kitab`ı olmak için çok büyük...
Kitap bir atom savaşı sırasında güvenlik sebebiyle ülkeden kaçırılmak istenen bir grup erkek çocuğu taşıyan uçağın ıssız bir adaya düşmesiyle başlar. Yaşları 6-12 arası bir yığın çocuğun liderlik üzerinde çekişmeleri, adaya hakim olmak istekleri onları adım adım " vahşileştirir". Golding, kahramanlarını çocuk seçmekle, merhametli, melek gibi bildiğimiz çocukların da şeytanlaşabileceği, " Sineklerin Tanrısı" nı simgeleyebileceklerini anlatmak ister. Zira yazar, boşuna kitab`ın ismini " Sineklerin Tanrısı" koymamışdır. "Sineklerin Tanrısı" Musevi dininde şeytan ismi yerine geçer...

Eğer, " Hayvan Çiftliği" ni okumuşsanız, " Sineklerin Tanrısı" nı da aynı duygularla okuyacağınıza eminim. Kaba şekilde demem gerekirse, iktidar ya da liderlik söz konusu oldu mu, "hayvan" " çocuk" hiçbir şey ifade etmiyor. Hepimiz gaddarlaşıp, " vahşileşe " biliyoruz...

Keyifli okumalar...
Çok uzun zamandır okuma listemde olan bir kitaptı. Birçok kişi tarafından önerilen ve ölmeden okunması gereken eserlerden biri olarak kabul edilen Sineklerin Tanrısı kesinlikle bir çocuk kitabı değildir. Çünkü çocuklar için yazılan kitaplarda hiçbir zaman çocukların ölümleriyle onlara bir takım dersler verme amacı taşınmaz. Hangi kitapta olursa olsun bütün çocuk ölümleri etkileyicidir ve bu tür kitapları çocukların uzanabileceği yerlerden uzakta tutmak gerekir.

İkinci değinmek istediğim konu ise, bu romanın bir distopya olmadığıdır. Birçok okur tarafından bu yanılgıya düşüldüğünü gördüm ve düzeltme yapmak istedim. Toplumsal bir değişim ve kötü bir gelecek senaryosu öngörmüyor kitap. Böyle bir amaca ulaşamadım ben kitabı okurken. Tam anlamıyla yazarın bir kurgusu var içerisinde. Bu sebeple kitabın bir klasik veya roman olarak nitelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sineklerin Tanrısı kitabının yazar tarafından neden bu kadar uzun tutulduğunu ise anlayamadım. Çünkü verilmesi gereken mesajı ve kurguyu, sanıyorum 150 sayfalık bir kitapla çok daha iyi bir şekilde okuyucuya sunabilirdi. Zira bir yazarın en önemli özelliklerinden birisi, insanların sayfalarca yazarak anlatabileceği bir vakıayı tek cümleyle anlatabilmesidir. Bu konuda yazarı eleştirmeden geçemem maalesef.

Kitaptaki olay örgüsü şu şekildedir: Uçakta yolculuk eden tüm yetişkinlerin hayatlarını kaybetmesiyle sonuçlanan bir kazadan kurtulmayı başaran bir grup küçük çocuk(6-12 yaş aralığında), kendilerini buldukları ıssız adada yaşam savaşı vermeye başlarlar. Ancak bu durumda bile ayrılıklar söz konusudur. İkiye ayrılan grup iki farklı lider tarafından yönetilir. Her iki grubun amacı da farklıdır. Bir taraf eğlencesine bakarken diğer taraf hayatta kalmak için çözümler aramaktadır. İki grup lideri arasında başlayan çekişme zamanla büyük bir rekabete dönüşür ve işler korkunç bir noktaya sürüklenir.

Kitap tamamen iyilik ve kötülüğün, çok seslilik(demokrasi) ve diktatöryal olguların kavgasından oluşur. Bir başka önemli değinilen konu ise, insanların vahşi olduğunun gösterilmesidir. Zaten kitabın özeti, kitabın sonunda yer alan Mina Urgan cümleleriyle mükemmel bir şekilde anlatılmış. Çok da farklı bir inceleme yapılamayacağı kanaatindeyim.

Beklentimi tam olarak karşılamasa da yazarın cümleleri uzatarak sayfa sayısını kısaltacağı yerde uzattığını düşünsem de keyifli bir kitaptı. Özgün konusu ve verdiği mesajlarla okunmaya değer bir kitap.
Sitemiz de ki kitap kardeşim olan Hakan Kahraman Beye, bu kitabı okumama vesile olduğu için çok teşekkür ederim...

Altı ile on iki yaş arasında olan çocukların, atom savaşı esnasında güvenilir bir yere götürülürken uçakları saldırıya uğrar ve çocuklar kendilerini bir adanın ortasında bulurlar. Bundan sonra hayatlarının iki amacı vardır; hayatta kalmak ve kurtarılmayı beklemek...

İlk günler birbirini tanımaya ve aralarında lider seçerek hayatlarını devam ettirmeye çalışırlarsa da, bu cennet ada da yavaş yavaş söz sahibi olmanın ve ilkel dürtülerinin ne denli güçlü olduğunu keşfetmeye başlarlar. Avlanmak, barınak yapmak hatta canavarlara karşı birlikte hareket etme amacı güden bu çocuklar, gün geçtikçe kendilerinde ki değişimi fark etmeye başlarlar. Ada da söz sahibi olmak, lider olmak artık tehlikeli bir boyutla çocukların iç dünyasından bir gölge gibi karanlık ve ürkütücü bir şekilde, nefes gibi dışarı çıkmaya başlar...

Domuzcuk bilgeliği ve aklıyla, Ralph sabrı ile Jack ve Roger ise ilkel dürtüleri ile diğer çocukların hayatını etkilemeye ve onları taraf olmaya zorlamaya başlarlar. Saf ve masum olan bu çocuklar kurtulmayı beklerken, ilkel şartların onlar için sunacağı tüm olanaklardan faydalanmaya çalışırken, kendi korkuları ile de baş etmeye çalışıp bir kedi fare oyunu gibi birbirlerinin izini sürmeye başlarlar...

Zayıf ve güçlü olanın karşı karşıya geldiği, baş kahramanlarının çocuklar olduğu bu eser insanın hiç de ummadığı bir kabusa dönüşürken, insan denen varlığın çocukta olsa içinde taşıdıklarını fırsatını bulduğunda nasıl da dışarıya aktardığını bir kez daha gözler önüne seriyor...

Mina Urgan'ın eşsiz çevrisi ile edebiyat şölenine dönüşen bu eseri okurken, çocuklar hakkında ki karalarımızı tekrar sorgulamamız gerekecek. Acaba dediğiniz bir çok cümle ile karşılaşacağınıza emin olabilirsiniz....
Sineklerin Tanrısı çok merak ettiğim bir kitaptı. Ama kitabı okurken başlarda sıkıldım. Mekan tasvirine çok fazla gidilmişti bence ve belki de ben girememiştim tam olarak hikayenin içine. Sonlara doğru daha ilginçleşse de olaylardan dolayı okurken bana acı verdiğini inkâr edemem. Çünkü bir bakıma insanlığı bugünkü hâlini gördüm diyebilirim.
Zaten çeviri yapan Mina Urgan'ın da dediği gibi bu bir çocuk romanı değil allegorik bir eser. Simgelerden yararlanılmış.
Bana kalırsa kitapta açlığın öldürücü etkisi ön planda. Bu yalnızca bir et parçasına duyulan açlık değil. İktidar açlığı, kan dökme açlığı. Çocukların başına gelenler bundan dolayı geliyor.
Kitapta bazı cümleler düşündürücü ve can alıcıydı. Elbette bunların en başında "Bizden başka canavar yok belki..." cümlesiydi. Zaten zaman da bunu kanıtlar nitelikte. Hem romanda hem de gerçek hayatta. Ne kadar acı olsa da...
Sineklerin Tanrısı verdiği mesajlarla okuyucuya insan değerlerini sorgulatıyor.
-Hikayede iyilik, kötülük, demokrasi faşizm, gibi kavramlar sembolik olarak okuyucuya verilmiş.
- Yazar, insanların varoluşsal olarak iyiliği ve kötülüğü barındırdığını
akıl ve mantığın yerine bireysel kaygılarla gücü tercih ettiğini, kendileri gibi tercih yapmayan kendileri gibi görünmeyen insanlara zarar vermeye meyilli olduğumuzu anlatıyor.
- Kitabı bitirdikten sonra aklıma ahlakın temeli ve evrimsel kökeni ile ilgili izlediğim bilimsel bir video geldi. Deney bebekler üzerinde yapılıyor.
Kitabın konusunu bilimsel temele oturtan bir video oldugu için izlemek isteyenler olabilir diye link paylaşıyorum.
https://youtu.be/RPMMdqQ31fU
"Birinden korkunca ondan nefret edersiniz ama boyuna da düşünüp durursunuz onu. Kendi kendinizi aldatırsınız; aslında kötü değildir dersiniz. Ama onu görünce, tıpkı nefes darlığına tutulmuş gibi olursunuz, soluk alamazsınız."
''Cahilliklerini bilmenin utancı içindeydiler ve bilgisizliklerini nasıl açıklayacaklarını da bilemiyorlardı.''
Ama sanki sen avlamıyorsun da...seni avlıyorlar.
William Golding
Sayfa 59 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 34. Baskı
" Ayrı ayrı yaşantıları, ayrı ayrı duyguları olan iki kıta gibiydiler... "

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sineklerin Tanrısı
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
261
ISBN:
9789754582901
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Lord of the Flies
Çeviri:
Mina Urgan
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
"Sineklerin Tanrısı", günümüzde bir atom savaşı sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan yaradılışının temelindeki korkunç bir gerçeği ortaya koymalarını dile getirir. Konusu, R. M. Ballantyne'ın Mercan Adası gibi eşsiz bir mercan adasının cenneti andıran ortamında başlayan bu roman, çağdaş toplumlardaki çöküntünün, insan yaradılışındaki köklerini gözönüne sermek amacıyla Mercan Adası'ndaki duygusal iyimserlikten apayrı bir yönde gelişir. Uygar insanın yüreğinde gizlenen karanlığı deşerken "Sineklerin Tanrısı"; daha çok Conrad'ın kısa romanı "Karanlığın Yüreği"ni andırır. Golding'in romanındaki çocuklar da başlangıçta tıpkı Kurtz gibi, uygar toplumun baskılarından uzak bir örnek düzen kurmak isterlerken, gitgide hayvanlaşır, korkunç bir kişiliğe bürünürler. Bu yönüyle Sineklerin Tanrısı'nın Mercan Adası ile öbür ıssız ada serüvenlerinden ayrıldığı en önemli nokta, ıssız ada yaşamının çetin güçlüklerini ya da mutluluğunu anlatmaktan daha çok, bir insanlık durumunu, kişiler arasındaki çatışma aracılığıyla ortaya koymaya çalışmasıdır.

Kitabı okuyanlar 4.802 okur

  • Kadir YAMAN
  • Onur Gültekin
  • Melike
  • Ertan Uzun
  • Erkan Azizoğlu
  • Sezgi Özarslan
  • Temel Alemdar
  • Yağmur Doğan
  • Tilebek Kuşu
  • Tülin Yalçın

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%11.5
14-17 Yaş
%11.1
18-24 Yaş
%27.3
25-34 Yaş
%27.5
35-44 Yaş
%16.5
45-54 Yaş
%4
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%1.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.4
Erkek
%36.6

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20.1 (373)
9
%24.4 (454)
8
%29 (539)
7
%14.5 (270)
6
%6 (112)
5
%3 (56)
4
%1.2 (22)
3
%1 (19)
2
%0.4 (8)
1
%0.3 (5)

Kitabın sıralamaları