Adı:
Beyaz Geceler
Baskı tarihi:
Temmuz 2014
Sayfa sayısı:
218
ISBN:
9786053321392
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Belıye Noçi
Çeviri:
Barış Zeren
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Beyaz Geceler

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881): İlk romanı İnsancıklar 1846’da yayımlandı. Ünlü eleştirmen V. Byelinski bu eser üzerine Dostoyevski’den geleceğin büyük yazarı olarak söz etti. Ancak daha sonra yayımlanan eserleri çağımızda edebiyat klasikleri arasında yer alsa da o dönemde fazla ilgi görmedi. Yazar 1849’da I. Nikolay’ın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Sibirya sürgününden sonra yazdığı romanlarla tekrar eski ününe kavuştu. Bu kitapta sürgünden bir yıl önce yazdığı ve en tanınmış eserlerinden biri olan Beyaz Geceler’in yanı sıra hepsi 1848 yılına ait Başkasının Karısı ve Yatağın Altındaki Koca, Noel Ağacı ve Nikâh, Haysiyetli Hırsız, Yufka Yürekli öyküleri de yer almaktadır.

Barış Zeren (1978): İ.Ü. Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitede İktisat Tarihi Bilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamladı. Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi Slav Tarihi Bölümü’nde araştırmacı olarak bulundu. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü ve Fransa’da EHESS’te doktora çalışmalarını sürdürüyor. İngilizce ve Rusça’dan sosyal bilim, tarih ve edebiyat çevirileri yapıyor.

İçindekiler

Beyaz Geceler
Başkasının Karısı
Noel Ağacı ve Nikâh
Haysiyetli Hırsız
Yufka Yürekli
Uzun bir aradan sonra Dostoyevski'nin cümlelerini okumak benim için çok güzel oldu. Özlemişim doğrusu...

Öncelikle bu kitap Dostoyevski'nin diğer bilinen kalın romanlarına karşın kısa bir öykü kitabı. Başka öykü kitabı var mı bilmiyorum; ama öykücülükte de bir hayli başarılı buldum kendilerini. Yazar, Beyaz Geceler isimli bu öyküsünde Petersburg'da "hayalperest" ismini verdiği kahramanımızın başından geçen 4 günü anlatmış. Diğer önemli karakterimiz de Hayalperest'in aşık olduğu Nastenka...

Kitabın ismi olan Beyaz Geceler ise Hayalperest'imizin Nastenka ile birlikte geçirdiği günlere verdiği isimdir. Nastenka'nın içerisinde olduğu günler ve geceler Beyaz Geceler olarak adlandırılıyor kahramanımız tarafından. Benimse kitaba başladığım ve kitabın ismini gördüğüm ilk andan itibaren kafamda sürekli Seda Sayan'ın "Ah geceler sensiz geceler" şarkısı çaldı durdu. Bir türlü Seda Sayan'ın sesi arka fondan gitmek bilmedi...

Konu ise, tam bir Yeşilçam filmi konusu. Kahramanlarımız bir akşam üzeri Petersburg'da karşılaşıyorlar ve Hayalperestimiz Nastenka'ya birkaç dakika içerisinde aşık oluyor. Ancak Nastenka'nın sevdiği ve 1 senedir beklediği bir başka adam da vardır hikayenin içerisinde. İşte kitap, bu aşk üçgeni arasında Nastenka'nın gelgitleri ile Hayalperest'in aşk acısını anlatıyor. Konu ile ilgili bu kadar bilgi vermek yeterli diye düşünüyorum.

Dostoyevski bu kısacık öykü içerisinde birçok konuya değinmiş, birçok toplumsal mesaj vermiş anlayana. Ancak bir konu özellikle ilgimi çekti ve dönemin Rusya'sını ve kadınlara bakış açısını eleştirmeden geçemeyeceğim.

Okuduğum diğer bazı Rus Edebiyatı kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da, yolda tek başına yürüyen kadınların mutlaka erkekler tarafından rahatsız edilmesi söz konusu. Belki o dönemde bu durum normal karşılanıyor olabilir; ama ben her okuduğumda bu konudan rahatsız oluyorum. Yolda tek başına yürüyen bir kadına kötü gözle bakılıyor resmen ve erkekler tarafından taciz edilmesi ve peşinden takip edilmesi normal bir durummuş gibi anlatılıyor. Bu kitapta da Hayalperestimiz Nastenka'yı böyle bir tacizcinin elinden kurtarıyor. İşin ilginç kısmı ise, yukarıda dediğim gibi bu durumun doğal bir durum olarak karşılanması...

Kısacık ve keyifli bir kitaptı. Dostoyevski'yi özlemiş olan ruhuma ilaç gibi geldi. Siz de eğer Dostoyevski'yi özlediyseniz bu kısacık öyküyle Dostoyevski'yi hatırlayabilirsiniz.
Beyaz Geceler : St. Petersburg'da mayısın son haftası başlayıp temmuzun 15'ine kadar devam eden, geceleri havanın bir türlü kararamaması olayına verilen isimdir. Yani, güneşin doğup batma konusunda karar veremeyip muallakta kalması sonucunda gecelerin kısa bir dönem için siyah renkte olamaması ve St. Petersburg'daki annelerin çocuklarını dışarıda top oynamaları için akşam ezanından önce eve çağırmamaları aslında.

Peki, Dostoyevski neden kitabındaki karakterlerin arasındaki etkileşim için özellikle bu ismi ve sadece St. Petersburg'da kısa bir süre için deneyimlenebilen bu özel dönemi seçmiştir? Aşık olduğumuzu gerçekten hissettiğimizde gönlümüz ferahlayıp, daha önce hiç yaşamamışçasına bir duygu hissetmeye başlamaz mıyız? Aşkın farkındalığında gecelerimizin gündüzlere karıştığını, günlerin bile artık ayırdına varamadığımızı hissetmez miyiz? İşte aynı bu özel dönemde yaşanan olayın aşktaki karşılığı da saflığı ve temizliği temsil eden beyaz renktir. Aynı gelinliklerde hakim olan ve masum bir temizliği ifade eden o renk gibi.

Yalnızlığı tanımıyoruz. Kendimizi bile tanımazken yalnızlığımızın değerinin nasıl farkında olalım? Her gün konuşmak zorunda kaldığımız insanlar yüzünden kendimizle, kentimizle, anılarımızla ve esas konuşmamız gereken deneyimlerimizle konuşmaya vakit mi bulabiliyoruz? Bunların hiçbiri bahane değil, kendimizi kandırmayalım. Kendini ve kentini dinlemek, öyle Spotify'ın haftalık keşfinde istediğin şarkıya tıkladığın an şarkının aniden açılmasıyla elektrik enerjisinin etkisinin mıknatıs özelliği kazanan bobin ile sabit mıknatısın birbirlerine itme ve çekme uygulaması prensibinde çalışan bir kulaklık vasıtasıyla da olmaz ki... Bu yüzden, insanoğlunun kulaklığındaki daimi müzik sevgidir. Her ne kadar kulaklığınızı çıkartıp onu göz ardı etmeye çalışıp dinlememeye kalkışsanız da tınısı aynı Dönence şarkısında Barış Manço'nun "Simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor." sözlerini yazarken belki de gizli bir gönderme yaptığı Beyaz Geceler kitabındaki St. Petersburg'un geceyi aydınlatan bir güneş misali sevgisindeki gibidir.

Kitabın ana karakteri olan sevgiye muhtaç yalnız hayalpereste bir tüyo olarak Cemal Süreya'nın "Kim istemez mutlu olmayı, Mutsuzluğa da var mısın?" dizelerini hediye ediyorum. Mutsuzluğa bile varım demenin, yalnızlığın değerinin, dünyadaki bütün fani seslerin ve klonlaşmış sahte duyguların olmadığı bir dünya kurgulamak istiyor insan kendi kafasında. Ve çoğu zaman da mutsuzluğa bile mecburen varım dediğimiz sabahlara kalkıyoruz. Ama aklımıza bile gelmiyor ki geceler olmadan sabahların, sabahlar olmadan da gecelerin anlamının olmadığını. İşte bu kitap da belki edebiyat dünyasında gecelerin tam olarak olamadan sabahların anlamının olduğu tek kitap olabilir.

Eğer bir gün St. Petersburg'a giderseniz, bu kitabı beyaz gecelerin olduğu dönemde bir de sabahlayarak/geceleyerek okuyun ki kitabın ana karakterinin nasıl Rusya'nın Kezbanskasına denk geldiğini iyice anlayabilin diye.

Benzer kitaplar

  • Açlık
    8.4/10 (923 Oy)845 beğeni2.776 okunma475 alıntı30.367 gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.1/10 (1.118 Oy)969 beğeni4.032 okunma827 alıntı27.392 gösterim
  • Savaş ve Barış
    8.7/10 (636 Oy)659 beğeni2.602 okunma546 alıntı19.881 gösterim
  • Anna Karenina
    8.7/10 (860 Oy)891 beğeni3.416 okunma991 alıntı26.621 gösterim
  • Diriliş
    8.6/10 (570 Oy)568 beğeni2.019 okunma410 alıntı14.399 gösterim
  • Ana
    8.6/10 (1.005 Oy)1.032 beğeni3.962 okunma1.207 alıntı21.639 gösterim
  • Madame Bovary
    7.7/10 (694 Oy)554 beğeni3.310 okunma398 alıntı20.328 gösterim
  • Vadideki Zambak
    7.9/10 (1.110 Oy)1.011 beğeni4.976 okunma1.978 alıntı32.420 gösterim
  • Notre Dame'ın Kamburu
    8.7/10 (683 Oy)686 beğeni2.657 okunma456 alıntı20.348 gösterim
  • Martin Eden
    9.1/10 (1.386 Oy)1.348 beğeni3.307 okunma1.498 alıntı28.224 gösterim
Sevgi çiçekleri açtı bu mevsim
Sevgi neymiş diye sorduğun yerde
Yolduğun yapraklar şahidim oldu
Bilmeden kalbimi kırdığın yerde

Halil Soyuer

HERKESİN BİR NASTENKA'SI VARDIR DURUR İÇERİSİNDE

Bu kitabı yaklaşık 10 sene önce okumuştum, Nastenka'm gideli 2 sene olmuştu.

Dostoyevski 20'li yaşlarında yazdığı bu kısa kitapta, bu öyküde belki çokça kendini ve belki biraz da gözlemlerini anlatır. Kahramanımız bir kere dünyaya gelmiş bulunmuştur ve gençtir artık, sevmesin midir? Aşık olmasın mıdır?

Kitabı okuyanlar zaten biliyor, okumayanlar için ise biraz yeşilçam , biraz Türkiye'deki diziler, biraz nostalji, biraz da hepimizin hayatı tadında bir öykü diyelim.

Kahramanımız bir vesileyle tanıştığı genç hanıma aşık oluverir. Hepi topu birkaç günlük bir kendini kaptırma süreci. Sen gel de aşığa sor tabi bunu bakalım ne çekti..

Nastenka da gençtir işte yahu, su gibidir. Kafası da karışıktır, olmasın mı? Güzelliğinin de farkında, birkaç erkeği peşinde koşturmak istemiş, istemesin mi? Hakkıdır kim ne derse desin. Herkes kendi kararlarında özgür değil midir?Hele ki gencecik bir kızdan biz neyin hesabını sorabiliriz ki?

Kahramanımıza yakınlık gösterir, ilgisini karşılıksız bırakmaz ama bir yandan da daha cazip bir eş adayı kovalamaktadır.Ne yani çok mu şaşırtıcı, insan dediğimiz varlık için normal değil mi?

Neyse amacım bu kitabı çok da detaylı analiz etmek değil. Sadece insanın hayatta bir kere 20lerini sürdüğünü ve hata yapma hakkı olduğunu söylemeye çalışıyorum. Kadın olsun erkek olsun.

Kitabı okuduğumda benim de Nastenka'm gideli 2 sene olmuştu. Neyse ki kabullenip anlamıştım onu da böylece kitap beni hüzünlü bir şekilde gülümsetti. Nastenka kim miydi? Dünyalar güzeli (aşığa öyle gelir laf etmeyin ha) ve 20lerin başında bir kızdı işte.

Biz onunla kamuya açık, onun çalıştığı iş yerinde benim ise sadece müşteri olduğum bir yerde tanıştık. Birkaç kere kısa sohbetler işte. Biraz daha ilerleme ama hep benim çekingenliğim eşliğinde.Fakat 1 yıla yayılan bir süreç. Dışarda bir kere olsun buluşamadık bile. Sevgili olmak falan değil yahu anlayın işte.

Ne anlatayım ki detaylarını hatta kimin umrunda olur ki?Tam bir aşama kaydedebilir miyiz derken(yoksa kendimi mi kandırıyordum) bir gün aniden habersiz iş yerinden ayrılmasıyla bu macera da tarihe karışmış oldu. Bunları da kitap incelemesi niyetine anlatıyorum ama bağışlayın hatam varsa.

Son olarak onun gidişinin üzerine tabi ki hayli melankolik bir ruhla yazdığım bir yazının, sadece birkaç cümlelik kısmıyla ve en başta eklediğim Halil Soyuer'in(ki yeterince tanınmayan çok iyi bir şairdir rahmetli)şiirinin devamıyla bitireyim.

"Hiç miydik biz yani? Hiç miydi gözlerimiz? Hiç miydi ürkekliğimiz?Sen anne olacaksın ihtimal ki. Dilerim olursun. Belki bir oğlun olacak benim kadar çekingen. Belki güzel bir kızın bakışlarında kaybolacak ansızın. Belki şahit olacaksın evladının derin kederine. Elinden bir şey gelmeyecek.Neden diye soracaksın. İhtimal ki hiç düşünmeyeceksin bir zamanlar nasıl çekip gittiğini. Aradan yıllar geçmiş olacak. Belki oğlun bir şehrin en kuytu parkında ağlarken bulacak kendini. Ve ben kim olduğunu bilmediğim bir delikanlıya seni anlatacağım."

Hayatın sonuna daha varmadık
Mutluluk diyorlar, henüz ermedik
Bir yerim mi kaldı yara görmedik
Vurma bundan sonra gördüğün yerde

Bilmem gözlerinin bana kastı ne
Ayrılığı reva gördü mestine
Yüreğim yatıyor, basma üstüne
Yüzünde duvakla girdiğin yerde

Halil Soyuer

Son bir not :Evlenmiş ve bir oğlu olmuş. Aşka düşsün mü? Düşsün be o da bir kere genç olacak..
Yine Dostoyevski ve yine mükemmel ötesi bir eser.

Şu an dünya klasiklerinin güzel örneklerinden birini daha bitirmenin zevkini yaşıyorum. Her ne kadar da kitabın başında biraz sıkılsam da sonuna ulaşınca ilk görüşlerim tümüyle değişti. Kitabın kahramanı olan kişinin yalnızlığı tamamen bana benziyordu. İşte şimdi hayatımın kızını buldum derken onu kaybetmenin ne demek olduğunu biraz anlayabiliyorum. Bende aynı duyguları yaşadım. Ve bir de onun mutluluğu için kalkıp ona yardım etmesi.

Nastenka için eski sevgilisini araması kahramanımızı daha da yükseltti. Yükseltti ama oralarda yapayalnız gururlu bir kişi olarak kaldı. Kitabın sonunda kız arkadaşının ona bir mektubu sunuldu. Zaten bir kişi öyle bir mektubu alsa -ki alan birisi var- uzun bir süre kendine gelemez. Kahramanımızın da gelebileceğini hiç zannetmiyorum. Dostoyevski'nin bu güzel romanını okuma fırsatı yakaladığım için kendimi şanslı sayıyorum...

Neyse;
İki öyküden oluşan bu kitapta Dostoyevski'nin gençlik yıllarına ait izlerini görüyoruz. İlki(Beyaz Geceler) psikolojik bir öykü; hayalperest bir gencin tek kişilik aşkı... Dostoyevski'nin her bir kitabını okuduğumda onun dünyanın gelmiş geçmiş en iyi yazarı olduğuna bir kez daha inanıyorum. Beyaz Geceler de bana bu duyguyu en çok hissettiren eserlerinden.
Beyaz Gecelerde; sevgi yoksunu olan bir adamın hiç hesapta yokken bulduğu sevgiyle değişen yaşamı bunun karşısında da aşkını arayan saf bir kızın hiç tereddüt etmeden en sonunda yine gerçek aşkına koşuşu okura en üst seviyede hissettiriliyor.
Dostoyevski'nin tüm yapıtlarındaki karakterler ve olaylarda olduğu gibi bu kitapta da inanılmaz bir şekilde içimizden kendimizi bulduğumuz karakter ve olaylar sergileniyor.
Her Dostoyevski okuduğumda içimden geçirmeden edemiyorum bu adam edebiyatçı değil de psikolog olsaydı şu an psikolojide çözümlenemeyen hiçbir şey olmazdı diye
Yeşilçam filmlerini aratmayacak bir Dostoyevski öyküsü.

Çağımız aşklarını gölgede bırakacak bir hızla yaşanan bir aşk hikayesi yazmış Dostoyevski. Tanışma, kaynaşma, aşık olma, ayrılma hepsi 4 gecede gelişen olaylar sonucu böyle bir öykü çıkmış meydana.

Buradan sonrası biraz SPOILER olabilir.

Yeşilçam filmlerini aratmaz dedim ya hani, öykünün baş kahramanı olan yazarımız çok yalnız bir adamdır, doğru düzgün arkadaşı bile yoktur; bir gece rıhtımda ağlayan bir kıza rastlar, sonra gece vakti kız kimsesi yalnız gezer mi düşüncesiyle adamın birisi kızın peşine takılır, kahramanımız kızı kötü adamlardan korur. Sonra ertesi gün buluşmak için sözleşirler ve buluştuklarında birbirlerine hayat hikayelerini anlatmaya başlarlar günden güne. Adam içini döktükçe yalnızlığını giderdiğini hisseder.

Olaylar yeşilçam kıvamını korumaya devam eder ve birden adam kıza aşık oluverir, ama kızın gönlü başkasındadır. Zaten adı Nastenka olan bu kız da beni bitirdi, bitirdi. Böyle bir kezbanlık olamaz. Hatta tarihteki ilk kezban Nastenka bile olabilir. Sürekli ben çok güzelim her gören bana aşık olur, sen bana sakın aşık olma... Ben senin bildiğin kızlardan değilim... Beni basit kız sanma... Kızım bu ne özgüven ya anlat biraz!! Çıldırdım arkadaşlar çıldırdım!! #28734929

Neyse kahramanımız "Bir tek dileğim var Nastenka, mutlu ol yeter!" diyerek, kızı aşık olduğu adamla tekrar bir araya getirmek için uğraşır da uğraşır. Mektuplar yazılır, ortak tanıdıklara haberler salınır... Kız da baktı çıkarı var, kardeşimsin, dostumsun diye gazlaya gazlaya işini halletmeye bakar. Sonra adam bağrına taş basmaya razı olup kızla birlikte, kızın sevdalısını beklemeye başlar buluşmak için sözleştikleri yerde. Adam gelmeyince bizim adamın birden aşkını itiraf edesi tutar. ( Allaaamm sana geliyorum.) Hüngür şapırt ağlaya zırlaya gelen itiraf sonucu bizim kezban bir durum değerlendirmesi yapar. Eskisi dönmüyor, bu adam da saf aşık beni seviyor, e ninemden de başka kurtuluş yok en iyisi buna varayım ben der ve ben de seni seviyorum, şuan çok mes'ud'um bla bla zırvalar.

Durun finali daha da beyin yakıyor, tam bunlar oturdukları banktan kalkıp kolkola kırlara doğru koşacaklarken karşıdan kızın sevdiği adamın geldiğini görürler. Kız bizim adamın kolundan çıkıp eski sevgilisine koşar ve beraber el-ele uzaklaşırlar, bizim adam da öööylee arkalarından bakar kalır. Yemin ediyorum Yeşilçam böyle final görmemiştir, böyle ihanet de olmaz. Bir de yüzsüz kezban kalkıp adama mektup yazıyor, bize gelirsin ziyarete, ikinizi birden sevebilirim göğe bakalım falan diye.#28736299
Hem ikiyüzlü hem arsız!!

Şimdi erkek karakterin yaptığı şey özveri mi, uğce gönüllülük mü, aşk mı adını siz koyun ama çok saçma değil mi?

Gerçekten çok sinirlendim, bu saçma aşk hikayesini bir kenara bırakırsak yalnızlık ve hayalperestlik üzerine yazarın kurduğu cümleler çok etkileyiciydi.

Dostoyevski kitabı yazarken Rossini'nin "Sevil Berberi" operasından epey esinlenmiş olsa gerek ki bazı yerlerinde onun bazı kısımlarını kastettiğini söyleyen çeviri notları vardı.
Şöyle bir üvertür buldum kendisiyle ilgili :
https://youtu.be/dhL1nLuXN4o

Bir de Ilya Glazunov isimli Rus ressamın kitapla ilgili çizimlerini ekleyip incelemeyi bitireyim.

Anlattığım final sahnesi : http://glazunov.ru/...stenka-is-going-away

Nastenka'nın gönderdiği mektubu okurken : http://glazunov.ru/...ng-nastenka-s-letter

Finalden bir önceki sahne : http://glazunov.ru/...orks/173-rendez-vous

Hayalperest : http://glazunov.ru/...orks/153-the-dreamer

Kezban şey pardon Nastenka : http://glazunov.ru/...e/works/160-nastenka
Klasik fobi diye bir şey var mı bilmiyorum ama eğer varsa bir zamanlar ondan mustarip olduğumu biliyorum.

İlkokulda öğretmenlerimizin yarı zorla okuttuğu sadeleştirilmiş bazı klasikler yüzünden uzun süre severek kitap okuyamamıştım. Sonradan fantastik, bilim kurgu, modern edebiyat falan derken yavaş yavaş gözümde en çok büyüttüğüm kitaplara gelmişti sıra: Klasikler. Geçen iki sene boyunca klasiklerin ‘öcü’ olmadığını onlarında normal kitaplar gibi okunabileceğini anladım. Hatta bittiğinde bıraktığı tat diğerlerine nazaran daha başkaydı.

Fakat yine de hala önümde artık korkmasam da çekimser yaklaştığım bir tür vardı: Rus Klasikleri ve özellikle Dostoyevski. Bu etkinlik sayesinde ve Beyaz Geceler kitabıyla o adımı da attığım için açıkçası çok mutluyum.

Bu uzun girişten sonra nihayet kitapla ilgili düşüncelerime geçmek istiyorum. ( spoiler içerebilir)

Öncelikle kitabı okurken dikkatimi en çok çeken şeylerden biri Dostoyevski’nin Petersburg’dan bahsettiği yerler oldu. Petersburg’u bir kadına, hastalıklı ve cılız görüntüsüne rağmen gizli bir güzelliği içinde saklayan bir kadına benzetiyordu Dostoyevski ve devam ediyordu:

“Bu bir anda gelip geçen güzelliğin neden böyle kısa ömürlü olduğunu ve artık bir daha geriye dönmeyeceğini içiniz burkularak düşünür, sevmeye bile vakit bulamadığınız bu aldatıcı, bu işe yaramaz güzelliğe ta derinden kırılırsınız…”

Dostoyevski’nin Petersburg’la kurduğu bu derin ve duygusal bağ, kitap boyunca kadın karakterle şehir arasında bağlantı kurmama neden oldu. Ve kitabın o son sahnesi... ‘Bir anda gelip geçen’, ‘kısa ömürlü’, ‘sevmeye bile vakit bulunamayan’, ’aldatıcı’ bir güzelliğe ‘ta derinden’ kırılmadık mı biz de?

Nastenka, Petersburg’un Dostoyevski’nin kaleminden bir yansıması mıydı yoksa?
Benim için öyleydi galiba…

Beni etkileyen diğer bir noktaysa hayallerdi. Ana karakterin hayallere bakış açısı ve hayallerinin geçirdiği değişim…

“Ufacık odasında sessizlik hüküm sürmektedir; yalnızlık, uyuşukluk hayal gücünü coşturdukça coşturur.”…”Hayaller ona mutluluk yollarını açar.”

Hikayenin başında kendini hayalleriyle mutlu eden bir adam vardı. Yalnız, bezgin ve mutsuz hayata rağmen mutlu hayalleriyle kendini “çeşnisi değişik, aldatıcı, tatlı bir zehir”le zehirleyen bir adam vardı başlarda Nastenka’nın yanında. ‘Hayallerinin aldatıcı bir hülya’ olduğunu kabul etmek istemeyen, hayallerini gerçek kabul eden bir adam vardı…

Ve sonra üç gecede Nastenka’yla mutluluğu tattı adam, belki de hayatında ilk defa
Fakat “normal yaşamda bu denli mutlu olduktan sonra hayallerde avunmak neye yarar ki?”

Adam yaşamda mutlu oldu, ve hayattan soyutlanmış hayaller o ufacık odada kaldı…

Ancak… Sonra Nastenka gitti.

Artık adam yalnızlıkta soyutlanmış mutlu hayaller kuramıyordu kafasında.

Artık adam “hüzünlü, iç karartıcı geleceğin(m)i bir süre hayalin(m)de canlandırarak, on beş yıl sonraki durumu gene yalnız, gene aynı odada, yılar geçtiği halde akıllanmayan Matriyona ile birlikte daha da yaşlanmış olarak” görmeye başlamıştı.

Hayalleri mutsuzlaşmış, hayalleri hayata; hayalleri yaşama karışmıştı artık…

Yazdıkça aklıma daha bir sürü şey geliyor. Bir sürü benzetme ve olay birbirini tamamlıyor. Sanırım incecik bir kitapta bu kadar farklı bakış açılarıyla, bu kadar farklı hisler ve düşünceler aktarması Dostoyevski’yi Dostoyevski yapıyor…
Benim ilk Dostoyevski serüvenimdi (ne kadar geç kalsam da) ve çok keyifliydi. Bu sitede okuduğum ilk etkinlik kitabı olması itibarıyla da ayrı bir anlamı oldu benim için.
Ve son olarak benim gibi ‘klasik fobi’si olan var mı bilmiyorum ama varsa da korkacak bir şey yokmuş arkadaşlar, güzel bir çeviri ve sakin bir kafayla çok da güzel okunuyormuş :)))
Şu ana kadar okuduğum Dostoyevski kitaplarının içerisinde en ilginç olanı buydu diyebilirim. İnceleme yazısı yazmaya başladığım şu anlarda bile hala olayı tam olarak çözebilmiş değilim dersem yalan olmaz.

Kitapta, St. Petersburg'ta yapayalnız yaşayan, hiç kimsesi olmayan dolayısıyla da hiç kimseyle görüşmeyen ,yalnızca hayalleriyle yaşayan ve mutluluğu sadece rüyalarında görebilen bir delikanlının, bir akşam, şehir gezintisi sırasında bir genç kızla karşılaşması ve onunla kendi tabiriyle dört beyaz gece geçirmesi anlatılmaktadır.

Dostoyevski, bu eserinde öncelikle yalnızlık içindeki bir insanın iç dünyasına iniyor. Diğer insanların yaşamlarına nasıl bir güzellikle ve gıptayla baktığını dile getirirken , kendi hayatının ise ne kadar karamsarlık içerisinde olduğunu bize neredeyse her cümlesinde hissettiriyor.

Delikanlının, Nastenka ismindeki kızla olan ilişkisine gelince, olay tamamen gizemlerle örülü olarak karşımıza çıkıyor. Yazar burada bize, adeta ''ben olayı anlattım , gizemi ise siz çözün'' diyor. Ama yine de cümleleri arasına olayın örgüsüyle ilgili küçük bazı ip uçları yerleştirmeyi de ihmal etmiyor. Bundan dolayı bu kitabın finali ile ilgili herkesin kendine göre farklı bir yorumunun olacağı düşüncesini taşıyorum.

Yazarın, çok ilginç ve çok kısa olan bu öykü tarzında yazdığı kitap hakkında kararı herkesin okuduktan sonra, kendine göre yorumlayarak vermesinin daha doğru olacağı kanaatindeyim.
öncelikle Dostoyevski etkinliğinin fikir olarak çıktığı inci ve Ebru Ince 'e ve yapılan paylaşımlarda desteğini esirgemeden emek harcayıp bu etkinliği diri tutan Quidam 'a teşekkürlerimi sunuyorum :)

***spoiler***

bu kitaba hayatımın duygusal anlamda dönüm noktalarından biri sayabileceğim bir günde başladım. kitabın kendi harikalığının yanında, sırf bu zamanda okudum diye çok ayrı bi yeri olacak. duygularımdaki iniş çıkışlar bazen okuduğum sayfa/hikaye ile birbirini tutmayıp okumasam da, nihayetinde bitti ve ben yine beni buldum bu "beyaz geceler"de.

bugünün güzel anısına (fiziksel acı çekerek nasıl güzel anı olur onu da bugün öğrendim) bu incelemeyi yapmak istedim. kitaplarımın altını çizmek adetim değil ama evet, bu kitapta bunu da aştım. kıyamıyorum ama stickerlar bitince mecbur kaldım (ne yapabilirim işaretlenecek yer çok) diyelim.

beyaz geceler'e nihayetinde gelecek olursak; yalnızlık nedir? tek başınalık nedir? fark var mıdır, ilk önce bunun ayırdına varmamız gerekir. Dostocum burda benim çözemediğim bir şekilde hem tek başınalığı tercih etmiş hem de yalnızlığı. yani biri olsa aslında fena olmaz hani noktasında. sürekli iç aleminde, çıkmak istese de çıkamıyor belli ki. birdenbire herkesin kendisini yalnız bırakıp gittiğini söylerken bir yandan da kimmiş o herkes? diyecek kadar yürekli. bazen herkesten, her şeyden bunalıp elimi eteğimi çektiğimde odama kapanır ve günlerce kendimi filmlere veririm. Dosto burda benimle zıt sanırım, kendisinin yaşayacağı 4 güzel beyaz gece için -bilmeden tabii- dolaşmaya çıkıyor ve her eve ayrı yüklüyor. hatta birisinin renginin renginin değişmesine içerliyor. işte aynı zamanda böyle naif bir adam bu Dosto.

petersburg'u öyle bir betimliyor ki, sanki geçirdiği bu 4 gece aslında petersburg'un kendisi. yani şöyle: "bizim petersburg'un doğasında açıklanamaz, heyecan verici bir yan vardır; baharın gelişine yakın, doğa bütün kudretini, mavi göğün ona bahşettiği bütün güçlerini salıverir, serpilir, saçılır ve türlü türlü renklere bürünür... ister istemez, ufacık tefecik ve çelimsiz bir kızı andırır... öyle zavallı bir kızın yüzüne güç, yaşam ve güzellik veren, onu böyle ışıltılı gülümseten, böyle şen, bir kıvılcım gibi çakan kahkahalarla neşelendiren nedir? sağa sola bakıp birilerini arar, tahminler yürütürsünüz... ama çok geçmeden, belki hemen ertesi günü, o tasalı, çökmüş bakışlarıyla, eskisi gibi rengi atmış yüzü, hareketlerinde eski boyun eğmişlik, çekingenlik ve dahi pişmanlıkla, hatta o anlık tutku parlamasından duyduğu öldürücü ıstırabın ve korkunun izleriyle kızcağız yine karşınızdadır..." yani aslında Dostocum burda bize spoiler vermiş, senin istediğin gibi bitmeyecek demiş ama ben son ana kadar "ya olursa? olacak ya, evet olacak!" diye heyecanı yüksek tuttum. şimdi tersinden bakarsak da, acaba Nastyenka'yla arasında geçen bu 4 beyaz gecedeki hissettikleriyle sonradan petersburg'u betimlemiş olmasın? burası muamma, ama ben 2. bakıştan yanayım. sonuçta bizi o şehre çeken, çekilir kılan oradaki insanlarlarla kurduğumuz bağ, onlara yüklediğimiz anlamlardır.

sonra da şöyle devam ediyor Dostocum: "size ise üzülmek kalır; o geçici güzellik öyle çabuk, öyle geri dönülmez biçimde solup gitmiş, gözlerinizin önünde öyle aldatıcı biçimde, amaçsızca parlayıp sönmüştür ki... maalesef daha onu sevmeye bile vaktiniz olmamıştır..." bu cümle beni derinden sarstı hatta devam da edemedim o an. " maalesef daha onu sevmeye bile vaktiniz olmamıştır..." bu nasıl bir iç yakmadır sahi, nasıl bir hayal kırıklığı? tahayyül edebiliyor musun? insanın gözünde yaşların birikip birikip akamaması, pınarlarda kalması gibi. boğazda kalan düğüm gibi. farklı baktığım tek nokta, bu hayal kırıklığından sonra tekrar aynı sen olamayacağın. yani burda, en başta Dostocum hayalleriyle mutluyken, sonradan başına gelen "yalnızlık bitti, geçiyormuş, aşığım, çok seviyorum" duygusundan sonra insan tekrar başa dönemez, hiçbir şey olmamış gibi öyle hissedemez. arının yuvasına çomak sokulmuştur artık. ya da aynı nehirde iki defa yıkanılmaz mı demeliydim? :) bu yüzden Dostocum, kendini 15 yıl sonra yaşlanmış, ama şimdiki gibi aynı odada aynı yalnızlıkla göremezsin, üzgünüm.

içimin içime sığmadığı şu güzel zamanda, umarım Dostocum sonu beyaz geceler gibi olmaz. buna ihtimal vermek istemiyorum ama oldu da oldu, ne diyoruz?

tanrım! bir anlık mutluluk! koskoca ömürde az şey mi? :)

-------------------------
kitabın içindeki diğer öykülere gelecek olursam; başkasının karısı'nda başta diyalog halinde geçen konuşmada hiçbir şey anlamayıp yarım bırakmıştım. kitap bittiğinde tekrar dönüp okuduğumda sadece " çünkü tutku istisnai bir duygudur, kıskançlık ise dünyadaki en istisnai tutkudur." cümlesini okumak için bile değer bir öykü. haysiyetli hırsız ve yufka yürekli'ye incelemeyi ayrı olarak yapmayı düşünüyorum. belki o zamana kadar inceleme tarzımı değiştirir veya geliştirebilirim.

buraya kadar okuduysan, beyaz geceler'e başlarken insanın içine işleyen, benim için güzel bu denk gelişi temsil eden Turgenyev'in sözüyle bitirmek istiyorum:

...sırf bunun için yaratılmadı mı o
Bir anlığına da olsa,
Yakın olmak için senin yüreğine?..
İncelememe başlarken öncelikle sevgili Quidam 'a teşekkür etmek istiyorum. Sayesinde ne zamandır okumak istediğim, okul kütüphanesinde beni bekleyen güzel bir kitabı okuma fırsatı buldum.

Beyaz Geceler iki hikayeden oluşuyor. İlki YALNIZIM DOSTLARIM YALNIZIM YALNIZ diye dolaşan bir adamın Nastenka isimli bir kızla tanışmasını anlatıyor. İki yalnız insan birbirlerine hayat hikayelerini anlatıyor.Adam hayalperest, kız da sevdiği adamı bekliyor.Bu hikayenin sonu birazcık yıktı beni.Ah Nastenka ah!

İkinci hikayede de ölmüş karısının yanında, karısının ölümüne kadar geçen süreci anlatıyor bir adam. Rehinecilikle uğraşırken karşısına bir kız çıkıyor. Onunla bir şekilde evleniyor.Evliliği pek düşündüğü gibi olmuyor. Adamın kızdan gerçek sevgi isteyip, bunu ona soğuk davranarak göstermek istemesi gerçekten şaşırtıcıydı. Birinden sevgi beklerken bizim de ona sevgi göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.

İki hikaye de çok güzeldi. Okuduğum ilk Dostoyevski kitabı olarak Beyaz Geceler'i gerçekten çok beğendim. Kitabın dili çok güzel ve akıcıydı.
Okumak isteyenlere tavsiye ederim. Sağlıcakla kalın :)
YAŞASIN DOSTOYEVSKİ OKUMA ETKİNLİĞİ! :)
Yalnız bir adam, o kadar yalnız ki görüp görebileceğimiz en yoğun hayalperest...

Tek başına dolaştığı akşamların birinde Nastenka isimli kızla karşılaşır, kız da en az onun kadar yalnızdır, kör olan babannesine bakmak dışında yaptığı hiçbir şey yoktur. Aynı zamanda sevdiği adam tarafından bırakılan onun yolunu gözlemekten bıkmamış olan Nastenka hayat hikayesini kahramanımıza anlatmaya başlar, tabii kahramanımız da Nastenka'ya anlatır tüm geçmişini (aslında geçmişindeki hayalleri desek daha doğru olur).
Ve tabii tüm bunların sonunda kahramanımız Nastenka'ya aşık olur, kız da kendisini sevdiğini söyler ama gerçek aşk mıdır, yoksa ilk defa bu duygularla karşılaştığı için midir bilemeyiz.

Günün birinde beklenen sevgili çıkagelir ve bu yalnız olan iki hayalperestimizin geleceği belirlenir.

İyi okumalar dilerim.
Ne kitaptı ama.. bir kez daha bir dünya klasiğinin insanı için için ağlatacak kadar güzel olduğuna tanık oldum, bir kez daha ön yargılarımı kırdım. Nice Dostoyevskilere!
Ciddi anlamda ilk kez bir kitabın beni bu kadar etkilediğini söyleyerek başlamak istiyorum.Hayalperest başkahramanımızın kurduğu yoğun hayal dünyasının bir benzerini ''büyük bir zevkle'' kendi hayatımda yaşatıyor olmam da bunun etkisi çok büyük sanırım,büyük bir zevkle dedim çünkü ütopya'mı seviyorum.

Fakat romanda ki kahramanımızda bu durum söz konusu değil,daha pesimist bir havaya ve bu havanın oluşmasında en büyük katkıyı sağlayan yalnızlığa sahip olması onun hayallerini distopya'ya çevirmiş denebilir.Tabi en önemlisi bir de Nastenka faktörü var.Hayalperest kahramanımızda yalnızlığın ve boşluk durumunun getirmiş olduğu bir aşk var.(Ya da aşk sanmak)
Nastenka'da ise çaresizlik ve yalnızlığı görmek mümkün.Ortaya çıkan çarpık ilişkinin hikayesi,bir insanın duyguları arasında sıkışıp kalma süreci ve hayal kırıklığının yeni yalnızlıkları daim kılacağı çok güzel bir şekilde yansıtılmış.
Zekâyla güzellik birlikte olunca birbirlerine o kadar yakışıyolardı ki...
Dostoyevski
Sayfa 17 - Klas Yayınları
“Ama nasıl yalnız? Yani hiç kimseyi görmüyor musunuz?”
“Ah hayır, görmesine görüyorum –ama yine de yalnızım.”
“Çünkü insanlar kendileri mutsuz olmadıkça, başkalarının mutsuzluğunu asla anlayamazlar.”
"Yirmi yıl sizi sevmiş olsaydım yine de şu andakinden fazla sevemezdim ."
Dostoyevski
Sayfa 34 - Öteki

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Beyaz Geceler
Baskı tarihi:
Temmuz 2014
Sayfa sayısı:
218
ISBN:
9786053321392
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Belıye Noçi
Çeviri:
Barış Zeren
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Beyaz Geceler

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881): İlk romanı İnsancıklar 1846’da yayımlandı. Ünlü eleştirmen V. Byelinski bu eser üzerine Dostoyevski’den geleceğin büyük yazarı olarak söz etti. Ancak daha sonra yayımlanan eserleri çağımızda edebiyat klasikleri arasında yer alsa da o dönemde fazla ilgi görmedi. Yazar 1849’da I. Nikolay’ın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Sibirya sürgününden sonra yazdığı romanlarla tekrar eski ününe kavuştu. Bu kitapta sürgünden bir yıl önce yazdığı ve en tanınmış eserlerinden biri olan Beyaz Geceler’in yanı sıra hepsi 1848 yılına ait Başkasının Karısı ve Yatağın Altındaki Koca, Noel Ağacı ve Nikâh, Haysiyetli Hırsız, Yufka Yürekli öyküleri de yer almaktadır.

Barış Zeren (1978): İ.Ü. Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitede İktisat Tarihi Bilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamladı. Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi Slav Tarihi Bölümü’nde araştırmacı olarak bulundu. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü ve Fransa’da EHESS’te doktora çalışmalarını sürdürüyor. İngilizce ve Rusça’dan sosyal bilim, tarih ve edebiyat çevirileri yapıyor.

İçindekiler

Beyaz Geceler
Başkasının Karısı
Noel Ağacı ve Nikâh
Haysiyetli Hırsız
Yufka Yürekli

Kitabı okuyanlar 4.214 okur

  • Fıskiyesi Kırık 1K
  • Dr Dayı
  • Arya Ataş
  • Fatih kızıldemir
  • Mehmet Balcı
  • şafak kökkılıç
  • Edanur Arslan
  • Vilayet Alekperov
  • Ali Osman Altınsazlı
  • sem

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.4
14-17 Yaş
%7.5
18-24 Yaş
%29.9
25-34 Yaş
%30.2
35-44 Yaş
%17
45-54 Yaş
%4.7
55-64 Yaş
%1.2
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%59.8
Erkek
%40.1

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%27.1 (369)
9
%24.2 (329)
8
%25.4 (346)
7
%13.7 (187)
6
%5.8 (79)
5
%2.1 (28)
4
%1 (13)
3
%0.7 (10)
2
%0
1
%0.1 (1)

Kitabın sıralamaları