Geri Bildirim
Adı:
İnsancıklar
Baskı tarihi:
Şubat 2013
Sayfa sayısı:
175
ISBN:
9789750716089
Orijinal adı:
Bedniye lyudi
Çeviri:
Sabri Gürses
Yayınevi:
Can Yayınları
Yıl 1846’dır. Genç Dostoyevski, ilk romanı İnsancıklar’ı tamamlar tamamlamaz ev arkadaşı yazar Grigoroviç’e okutur. Grigoroviç o kadar heyecanlanır ki birkaç kez kalkıp Fyodor’un boynuna sarılmak ister; fakat arkadaşının aşırı duygu gösterilerinden hoşlanmadığını bildiği için yapmaz. Grigoroviç ertesi gün romanı yazar ve yayımcı Nekrasov’a götürür; kitaptan çok etkilenen Nekrasov da eleştirmen Belinski’ye... “Yeni Gogol doğdu!” der, Nekrasov, daha kapı ağzında. Aynı günün akşamı, Belinski’ye tekrar uğradığında onu heyecan içinde bulur: “Nerede kaldınız? Nerede bu Dostoyevskiniz? Genç mi? Kaç yaşında? Hemen getirin bana onu!”

Belinski’nin evine getirilen yirmi üç yaşındaki genç yazar, daha sonra orada olanları şöyle anlatacaktır: “Ve işte... beni onun yanına götürdüler. Belinski’yi birkaç yıl önce heyecanla okumuştum, ama bana ürkütücü ve sert gelmişti ve benim İnsancıklar’ımla alay edecek diye düşünüyordum. Beni çok saygılı ve ağırbaşlı bir şekilde karşıladı; ama daha bir dakika bile geçmeden her şey bambaşka oldu... Ateşli ateşli, alevli gözlerle konuşuyordu. “Siz kendiniz anlıyor musunuz?” diyordu bana tekrar tekrar, alışkanlığı olduğu üzere bağırarak, “Ne yazmış olduğunuzu anlıyor musunuz?.. Bütün bu korkunç gerçeği, bizlere göstermiş olduğunuz bu gerçeği siz mi düşündünüz? Olamaz, sizin gibi yirmi yaşında birinin bütün bunları anlamış olmasına imkân yok... Gerçeği keşfetmiş ve bir sanatçı olarak ilan etmişsiniz, size bir yetenek verilmiş, yeteneğinizin değerini bilin ve emin olun, siz büyük bir yazar olacaksınız.”

Yıl 2013. 167 yıl sonra Dostoyevski her kuşağın başucu yazarlarından olma özelliğini koruyor ve İnsancıklar, onun dünya edebiyatına ilk armağanı...
Kitabın 113. incelemesini yapan bir okur olarak baştan ifade etmek isterim ki, kitabın içeriğine, yazıldığı döneme, yazarın içinde bulunduğu şartlara, teknik özelliklerine ve benzeri konuların detaylarına girmeyi pek düşünmüyorum. O nedenle, kitabı henüz okumayan okurların sitedeki birbirinden değerli incelemelere göz atmalarında fayda var...

Ben kendi incelememde 1846 yılında yazılan bu romanı, yaklaşık 175 yıl sonra neden hala büyük bir hevesle okuyup etkilendiğimiz sorusuna dilim döndüğünce yanıt aramaya çalışacağım... Tabii kitabı Dostoyevski'nin yazmış olması dışında kalan nedenlerden bahsediyorum... Çünkü bu kitabı okumamızın arkasında yatan en büyük nedenlerden birinin bizzat kitabın yazarı olması su götürmez bir gerçek...

---------------------

Yoksulluk sınırı diye bir kavram var hayatımızda... Bana çok enteresan gelir bu kavram... Nedir yoksulluk sınırı? Bu sınırı geçince ne olur? Nasıl bir dünya vardır bu sınırın ötesinde? Kim neye göre çizmiştir bu sınırı ve kimler bu sınırın başında nöbet bekler, kaçakları içeri sokmamak için?

Bu sınır, Meksika Sınırı gibi birşey olsa gerek... Bin bir zorlukla o sınırı geçen insancıklar, özgür bir dünyaya adım attıklarını sanırlar. Oysa içlerinden pek çoğu, özgür ama yoksul oldukları topraklardan, köle ve yoksul olacakları topraklara adım attıklarını yıllar sonra fark ederler... Özgür ve zengin dünya vaadi, tavşanın önünde sürüklenen ipe bağlı bir havuç gibidir. Tavşan havucu gördüğü müddetçe onun peşinden koşmaya devam edecektir. Ta ki fiziksel ve ruhsal olarak tükeneceği noktaya varıncaya kadar...

İşte yoksulluk sınırı da bu müstakil durumun kurumsallaşmış halidir... Yoksulluk sınırını geçtiğimiz anda aslında başka bir yoksulluk sınırının içine girdiğimizi sonradan hayat tecrübeleri ile öğreniriz. Bize bunu öğreten, yasalarla sabitlenmiş bir 'zenginlik sınırı'nın olmayışıdır. Böyle bir üst sınır olmadığı için, havucun bizi götürdüğü yere kadar koşmaya devam ederiz. Artık 'temel ihtiyaçlarımızı' karşılayabiliyor olmak, bizi yoksul olmaktan çıkarmaz. Çünkü ilk yoksulluk sınırını aştığımızda temel ihtiyaçlarımız da hemen kendini yeniler. Evinde, herhangi birine muhtaç olmaksızın günde üç öğün yemeğini pişiremeyen, çocuklarını doyuramayan kişi yoksuldur. Eğer bunları rahatlıkla yapabiliyorsa ama evine et sokamıyorsa o kişi de yoksuldur. Her akşam evinde yemeğini yiyen aile ise, haftanın 3 günü 'o kebapçı senin bu balıkçı benim' diyen aileye göre yoksuldur... Yani sözün özü yoksulluk, yağsız pirinç lapası ile sütte marine edilmiş dana antrikot arasındaki o uzun yoldur...

Bu denklemi günümüz hayatının her alanına taşıyabilir, yemek, moda, teknoloji, kariyer, konut, semt, tatil gibi kategori başlıkları altında detaylandırabilirsiniz. Zaten bunların karması da sizin kişisel yoksulluk derecenizi ortaya çıkarır...

----------------------

Eminim pek çok okur, kitabı okurken Makar Alekseyeviç ve Varvara Alekseyevna karakterlerinin içinde bulunduğu duruma acımış, ve bu 'insancıklar'ın arasında olmadığı için Tanrı'ya şükretmiştir. O zaman şimdi sormak istiyorum... Ey modern hayat insanları... Ey beyaz yakalılar... Bu sorular size geliyor...

- Patronunuz yüz metre ötenizden geçtiğinde önünüzü ilikleyip el pençe divan durmuyor musunuz? Evet, duruyorsunuz...
- Olur da sizinle iki çift laf ederse veyahut elinizi sıkarsa bir coşkun şevk içinde en az 1 hafta sağda solda bunun muhabbetini yapmıyor musunuz? Evet, yapıyorsunuz...
- Sırf iş yerindeki imajınız uğruna maaşınızın yarısını Zara'ya, Mango'ya ve kişisel bakım merkezlerine harcamıyor musunuz? Evet, harcıyorsunuz...
-Bırakın ayakkabınızın altının delinmesini, üzeri biraz yıpransa gidip çifter çifter ayakkabılar almıyor musunuz? Evet, alıyorsunuz...
- Pek çok kadın, bir kariyer planlaması olarak 'zengin koca' fırsatlarının peşine düşmüyor mu? Evet, düşüyor.
- Bir aşk evliliği yapmadığı için, içinde oluşan boşluğu dışarı yansıtmamak uğruna, evdeki tutku kurabiyelerini kurdelelere saracak, çay bardaklarına renkli kumaşlardan giysi yapacak kadar şuurunu kaybetmiyor mu bu kadınlar? Evet, ediyor...

O halde neden acıyorsunuz o insanlara? Yoksulluk dereceleri sizinkinden daha düşük olduğu için mi? Gerçekten sizin hayatınızın o insanların hayatından farklı mı olduğunu düşünüyorsunuz? Sizi İNSANCIK değil de İNSAN yapan şey, kıyafetlerinizin daha yeni olması mı, yoksa oturduğunuz evlerin daha konforlu olması mı?

Belki de borç almak için Makar Alekseyeviç gibi iki büklüm olup, kilometrelerce yol gidip tanımadığınız birinden borç istemek yerine, en yakın banka şubesine girip kredi çekmek, daha insan yapıyordur sizleri...

---------------------------

Ne demiştik sözün başında? 175 yıl önce yazılan bir kitap neden hala büyük bir ilgiyle okunuyor diye bir soru sormuştuk... Ben bu soruya yanıt ararken ister istemez bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldım. Dostoyevski'nin 1846 St. Petersburg'unda yarattığı hayat, eve yeni alınmış pırıl pırıl bir banyo aynası kadar bizim hayatımızı da yansıtıyordu... Sadece biz kendimizi insancıklar olarak tanımlamak yerine daha iç ferahlatan başka isimler bulmuştuk kendimize... Ancak ne bir sınırı kaldırmayı başarabilmiş ne de 'insan' olma, insanca yaşama yolunda somut bir adım atabilmiştik...

Çünkü biz o havucu gerçekten çok istiyorduk...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Bir incelemeden daha herkese selamlar... Haftasonu alıp ,bugün bitirip sıcağı sıcağına hızlıca incelemesini yaptığım bu güzel kitap vasıtasıyla sizlerle beraberiz .. Normalde kitabı okuduktan sonra kendime birkaç gün veririm ki , dönemi ve yazarı araştırabileyim , incelemede biriktirdiğim damıttığım kaynaklardan yararlanabileyim...Bu kez biraz harala gürele girdim olaya çünkü roman beni gerçekten baya etkiledi.. Daha doğrusu yazıldığı dönemi "kısmen" bildiğim için Dostoyevski' ye hayranlığım beşe ona katlandı ..Zaman geçirmeksizin yazmak daha iyi olur diyerek başladım incelemeye ..

Mühendis Okulu ' ndan yetişme bir delikanlı .. Henüz yirmili yaşlarında.. Romanlarına sonrasında mekan seçeceği San Petersburg 'u mesken tutmuş kendine ..Burada yaşamakta .. Bataklığın üstüne kurulu ,hayat kadınlarından tefecilere , çeşit çeşit memurundan imalatçılarına , beş parasız öğrencisinden meyhanecisine kadar skalanın her rengini barındıran; keşmekeşliğin , yozlaşmanın , yoldan çıkmışlığın , fakirlik denilince akla gelebilecek en beter versiyonlardan birinin Rusya' daki adresi olmuş bir kent..Kar düşünce akşamına sarı sarı parlayan altın lambaların ya da fenerlerin güzelliğinin altında soğuktan tir tir titreyen ,evlerine aç dönen insanların dramlarının gözden kaçtığı , sabahına geceyi dışarda geçirenlerin üzerine zehir gibi çöken şehri beyazlara bürüyen ,insanın nefesini kesen hatta ciğerini seyrelten buzdan bir sisin eşlik ettiği gündüzler ve geceler ..Ve bu gündüzlerle gecelerin birbirinden ayrıldığı kesinlikle farklılıkların baş gösterdiği , toplum içindeki acımasız hiyerarşinin şekillendirdiği hayatlar.. Kentin bir bölgesinde kontlar dükler kontes ,düşes ve prensesler , diğer kısmında yukarda sözünü ettiğim kısım ..İşte böyle bir dönemde kaleme alıyor Dostoyevski bu romanı ..

Dostoyevski o dönem için pek rastlanmayanı yapıp Rusya' daki tabiri caizse kast sisteminin tekerine istemsiz çomak sokmuş , bu sistemi eleştirmiş , sadece elit çevrelerin yaşıyormuşcasına bahsettikleri o "sözde" hayatın gerçeklerini fakirlerin gözünden tüm topluma yansıtmıştır .. Dolayısıyla o dönemdeki toplumsal roman örneklerinin ilklerindendir bu eser..Yazılış amacıyla bir bakıma Uçurum İnsanları misyonu , karakterler bakımından ise Knut Hamsun ' un ünlü Açlık eserinin kahramanlarını barındırır .. Kitabı okumaya başlayınca kendimizi memur Makar Devuşkin ile uzaktan akrabası olan Varvara Alekseyevna arasında geçen mektup trafiğinin içinde buluruz.. Bu mektuplarla zihinlerimize çeşit çeşit insan profilleri ve yoksunluklar da dolar.. Kimi zaman genç yaşında işsizlik yüzünden okuyamayan ,vereme yakalanıp yatakta son nefeslerini verenlerin başucuna konuk oluruz , kimi zaman sahaflara düşer yolumuz..Çıkışmaz 2 kuruşumuz da rezil rüsva oluruz .. Esasen hayattaki tüm iddaasını kaybeden son derece mutsuz bir memur olan Devuşkin ' in Varvara ile tekrar hayata tutunma çabasıdır anlatılanlar ama Hamsun ' un romanındaki Açlık' ın ekürisi yoksulluğun el frenini çekmesi ile olayların seyri değişir roman içerisinde.. Yoksulluktan dolayı altı delik pabuçlarla borç için dolanan insanların kendi arkadaşları tarafından ötekileştirilmeleridir anlatılanlar bir bakıma .. Bu açıdan da oldukça ironiktir çünkü roman çıktığında Dostoyevski' ye yazdıklarından ötürü dahi gözüyle bakanlar - ki bunlardan biri Turgenyev' dir - daha sonraları tıpkı memur Makar Devuşkin'i aşşağılayanlar misali hor görmüşlerdir kendisini giyinişinden ötürü taşralı diyerek ..

Biçimsel olarak ele alındığında bu roman ile Gogol ' un Paltosu da benzerlikler gösterir .. İlk eseri olan bu kitapta büyük bir Gogol hayranı olan Dostoyevski , onun etkisinde hayli hayli kalmış gözüküyor.. Zaten bunu da pek saklamaya ya da gizlemeye çalışmayıp roman içinde de bir kaç gönderme ile selam çakmış..

Romanın bugün dahi bu denli okunmasının , rağbet görmesinin sebebi nedir derseniz onun cevabını da roman yayınlanmadan önce eleştiri amaçlı okuyup , roman ve yazar için şu satırları kaleme almış eleştirmen Bielinski ' den dinleyelim..

"Esin perisi , TAVAN ARALARINDA , MAHZENLERDE YAŞAYAN HALKI SEVEN , yaldızlı saraylarda oturanlara : " BUNLAR DA İNSAN , BUNLAR DA SİZİN KARDEŞLERİNİZ diyen genç ozana şan ve şeref!"

Bu arada , ben kitabı Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile Varlık yayınlarından aldım okudum .. Gayet eski bir basımı idi ..Buna rağmen zerrece sıkıntı yaşamadım.. Okumak isteyen arkadaşlara gözüm kapalı öneririm .. Esen kalın işsiz kalın =))

Son olarak etkinliği düzenleyen https://1000kitap.com/SinestezikMuz kardeşime de pek çok teşekkürler =))

Benzer kitaplar

ESKİDİM...

Çay kaç kuruş? İnsanların hayata katlanabilmeleri için verdikleri küçük molalar vardır. Bunun adı bizim topraklarda çaydır. Adamlar çayı, ve dahası içine atacakları şekeri bir mesele gibi görmek zorunda kalmışlar. Fukara için adım attığı meseledir...

Bir kitap nasıl bu kadar acıklı olabilir? Bir insan hüznü nasıl bu kadar hissettirebilir? 22 Haziran tarihli, Makar Devuşkin'in, Varvara Alekseyevna'ya sürekli gönderdiği mektupların birinde, fakir bir ailenin yaşadığı ızdırap dolu bir sahne var. Zaman zaman ''Bunu tarif etmeye kelimeler yetmez.'' deriz ya bu söz mutluluk için de olabilir, üzüntü için de. Öyle değilmiş. Bu, bizim beceriksizliğimizmiş meğer. Dostoyevskiy kaleme aldığı her sahneyi öyle bir tabloyla ortaya koymuş ki, siz kameranın ta kendisi oluyor, ne eksik ne fazla her şeye şahit oluyor ve yüreğinizdeki hissetme kabiliyeti kadar da sarsılıyorsunuz... (Mutluluğa sıra pek gelmedi...) Kitap boyunca kalbim göğsümde, Makar Devuşkin'in epriyip yırtıldığı için dirsekleri gözüken ceketi gibi darmadağın ve delik deşik oldu. Eskidim. Örselendim. Midem taş oldu. Parça parçayım, rüzgar esse alıp götürür beni, ayağımı yere dimdik basmaya takatim kalmadı. Sanki biri yüzüme binlerce tokat atmış gibi, yüzümün etleri sarktı. Yaşlandım.

Kitap iki uzaktan akrabanın mektuplaşması üzerine yazılmış. Varvara da Makar da yalnız yaşayan insanlar. Makar elindeki üç kuruş parayı tüm gücüyle ayakta kalmaya çalışan Varvara'ya destek olmak için harcar. Bizde bir tabir vardır, yokluk için kullanılır: Ağzını açsa canı çıkacak. İkisi de bu durumdaydı. İkisine de kızdığım çok oldu. Makar Devuşkin sürekli kendini kötü olarak nitelendiriyor, kendisini mankafa, aptal, yetersiz, basit bir adam olarak görüyordu. Hemen her mektubunda bir şekilde kendisiyle ilgili bunları söyleyip diğer konulara geçti. Ne acı. İyi olmak, elindeki ''yok''u paylaşmak bu kadar BASİT BİR ŞEY mi? İyi insanların da bu zavallı bakış açısı bizi bitiriyor. Dün izlediğim bir dizide tam cümleyi hatırlamıyorum, şöyle bir replik vardı: ''Kötülerin cesarete ihtiyacı yoktur. Cesarete ihtiyacı olanlar asıl iyilerdir.'' Doğru. İyiler daha çok susuyor. Peki, bu her zaman; it ürür, kervan yürür anlamına geliyor mu? Bu da hayır. Aslında Makar'ı bu duruma itenlere kızdım ben, onun özgüveniyle oynayanlara, onu resmen intihara itenlere kızdım. Yapıp ettikleri başka ne anlama gelebilir ki? Bir insan üstündeki eski kıyafetler yüzünden sürekli horlanır mı?! Allahın cezaları! Pislik, adi, deli kovalayasıca, ----------ler, ---------lar! Açık açık yazamadım. Baktıkça boşluklara neler geldiğini ben bilirim nasıl olsa! Şu cümlelere bir bakar mısınız?: ''Kinci yaratıklar görünüşümün bile çirkin olduğunu söylüyorlar ve benden iğreniyorlardı.'' Bakın bunu yapan --ler iş arkadaşı. Var da almıyor -----! ADAM OL DA ''KARDEŞ İHTİYACIN VAR GİBİ AL ŞUNU'' de, destek çık -----! Yooo. Ama yetmez. Bir de lakap takın! Ezin. Hor görün daha fazla! İslamiyet'te lakap takmak haramdır. Kim lakabı olmasından hoşlanır ki? Üstelik lakapların çoğu dalga geçmek için vardır. İnsanlar acı vermekten, acıya sebep olmaktan neden hoşlanırlar? Yoruldum yoruldum.... Bu kitaptakileri hissetmekten yoruldum. Bu acımasızlık tahammül edilecek gibi değil. Bizimkiler de burda bira olan mekana oturmam diyenlere tahammül edemem diyor. Hey Allahım ya! Meseleye bak meseleye bak. Herkesin derdi ayrı tabi. Neyi dert ettiğin de ne neye dert olduğun da önemli. Biz de burda ''herkesin hayatına kimse karışamaz'' diye düşünelim. Ama bunu ağzına dolayanlardan uygulama farkı ile ayrılalım. Zirveler ıssız oluyor n'apalım.

Dönelim tekrar Makar Alekseyeviç Devuşkin'e, el dediğin insanı birkaç kere teselli eder, sonra da ''konuştuğu gibi görür.'' İnsan kendini ne övmeli ne de gömmeli. İnsan kendinin farkında olmalı, iyi özelliklerinin de kötü özelliklerinin de. İyi olmak zaten olması gerekendir. Kötü olmak da kötü hissettiren de düzeltilmesi gerekendir. Sürekli kendisini aşağılaması bir yerden sonra insanı üzmekten ve empati yapmaktan alıkoydu. Ah Makar Alekseyeviç! Sizi dirseklerinizdeki yırtıklardan, parmaklarınızın gözüktüğü çizmelerden ötürü aşağılayanlar kim köpek be! Siz az veren candan, çok veren maldan hesabı bir insanken, varınızı yoğunuzu paylaşırken, kendinizi nasıl olur da basit ve aptal bir adam olarak görürsünüz? Kaç insan sevdiği kişi hastalandığı, paraya ihtiyacı olduğu ve kendi cebinde para olmadığı için ceketini satar?

Knut Hamsun'un Açlık'ı ile bu kitap çok uyumlu. Onu okuyanlar bunu, bunu okuyanlar da onu mutlaka okuyun. Ondan sonra da gidin intihar falan edin. Yürek kaldırmaz zaten.

Aslında inceleme/ yorum burda bitti. Uzun zamandır gündemimde olan çeviri konusuyla ilgili bir şeyler yazacağım. Bu kitabı iki ayrı çeviriden okudum. Öteki Yayınevi'nden Serpil Demirci ve Can Yayınları'ndan Sabri Gürses. Basılı olarak elimde Serpil Hanım'ınki vardı. Kitap çok güzel, üstelik ciltli. İnce de bir eser olduğu için çok kıymetli bir görüntüsü var. Ama asıl önemli nokta çevirisi, o kadar iyiydi ki. Cümleler su gibi aktı gitti. Sabri Bey başlarda bana sanki daha gerçekçi çevirmiş gibi geldi. Ama sonrasında şüpheye düştüm. Ve bana Serpil Hanım'ınkinin daha hitap ettiğini fark ettim. Metin Amca da sağolsun çeviri konusunda bizleri aydınlattı. Meğer Sabri Bey biraz atmalı tutmalı çevirmiş :) Kötü değil ama cümleleri duyguya sokmuyor insanı. Serpil Hanım'da altını çizdiğim yerlere baktım, Sabri Bey'de çizesim gelmedi. Serpil Demirci'yi gözü kapalı öneririm. Su gibi akıyor.

Bu kitap acı dolu olsa da okuyun... Lütfen okuyun...
Değerli okurlar, daha kitabı okumaya başladığım ilk satırlarda ne hissettim bilmek ister misiniz? Neden bu zamana kadar okumadım, neden erteledim, diye hayıflandım kendi kendime.

Dostoyevski kişi ve yer tasvirlerinden tutunda kahramanlarının duygusal hislerini mükemmel bir şekilde yazıya dökebilen ayrıca okuru da konuya adapte edebilen ender yazarlardandır. Evet! Her okur gibi öne çıkan, belli başlı eserlerini ben de okudum. Ama bu eser, benim için hep muallakta kalmıştı. Ta ki, okuduğum bugüne kadar.

Kitap fakir bir devlet memuru olan, Makar Alekseyeviç ile uzaktan akrabası olan Varvara Alekseyevna arasındaki ilişkileri konu alan mektuplardan oluşmaktadır. O mektuplar, o kadar etkin bir dil kullanılarak yazılmış ki, okurken hissettiklerimi şu anda yazıya dökmekte zorlanıyorum. Özellikle Varvara Alekseyevna'nın Makar Alekseyeviç'e trajik hayat hikayesini ve Pekrovski ile aralarında gelişen duygusal yakınlığı anlattığı mektup. Aslında Varvara Alekseyevna ile Makar Alekseyeviç arasında da bir yakınlık var ama asıl beni etkileyen Varvara ve Pokrovski arasında gelişen duygusal bağ. Varvara ile Pokrovski arasındaki gelişen bağa duygusal bağ diyorum, hani adı konmamış birliktelikler vardır ya, zamanla yitirilip kaybolan... Unutulmaya yüz tutan... İşte ikili arasında gelişen ve söze dökülmeyen bağ, bende bu düşünceyi pekiştirdi.

Hele Pokrovski 'nin ölüm anı. Nasıl bir yazar, dile dökmekte dahi zorlandığımız duygu ve düşünceleri bu kadar detaylarıyla, derinlemesine mükemmel şekilde bir okuyucuya aksettirebilir. Hani unutmak istediğimiz halde unutamadığımız, zihnimizden koparıp fırlatıp uzağa ama çok uzağa atmak istediğimiz halde, atamadığımız acı hatıralarımız vardır ya!... Bir türlü unutmak istesek de unutmak da başarılı olamadığımız. Aksine unutamadığımız gibi, en olmayacak bir zamanda zihnimize dolan, benliğimizi temelden sarsan, varlığımızı sorgulatan anılar...

Ben de altı yıl önce bir hastane odasında, babamı kaybettiğimde aynı hislerin birebir aynısını yaşamıştım. Öyle ki Pokrovski gibi, son kez yağan yağmuru izlemiştik babam ile birlikte...

Şimdi ne zaman bir yağmur yağdığını görsem, ister istemez rahmetli babamla geçirdiğim o son dakikalara çekiliyorum. Ve " Acaba! " diyorum, " Eğer, babamın ömrü biraz daha vefa etseydi, hayatımızda ne değişirdi? " Belki benim hayatım, aynı sıradanlıkla ilerleyecekti. Ama geride yapayalnız kalan annem için, her şeyin çok daha farklı olacağı muhakkak ki, tartışılmaz bir hakikat! Neylersiniz yazgı, işte! Kim yazgısını değiştirebilmiş ki...

Sevgili okurlar eğer sizlerde benim gibi, kitabı hâlâ okumadıysanız sakın, erteleme gafletine düşmeyin! Benim gibi, mektuplardan ibaret olan kitapları sevmiyorum, demeyin! Önyargılarınızı bir kenara bırakın, insanların o yıllarda nasıl ekonomik sorunlar yaşadığını ve bu sorunların üstesinden gelebilmek için nasıl birbirlerine destek olduklarını anlatan bu kitabı mutlaka okuyun...
İnsancıklar Dostoyevsky'nin ilk romanı. Bazı insanlar vardır, gösterir kendini, bilirsiniz bir şeyler olacak. Beklemeniz gerekmez uzun yıllar boyunca. İşte 23 yaşındaki Dostoyevski de böyle İnsancıklar'da. En sona yazacağım şeyi şimdi yazayım bari. O yaşında yazdığı böyle bir roman, nedense bana Howl'u hatırlattı. Yazım tarzı ya da türle ilgisi yok. Belinski'nin zamanında Dostoyevski'de gördüğü büyük yeteneği şu anda bir çok 1K okurunun kendisinde gördüğüne eminim. Umarım kendisi bizim gibi korkaklık edip hayatın akışına kapılmaz da, ileride büyük bir yazarı tanımış oluruz. Kitaba geçebilirim artık, yeterince övdüysem kendisini:)

Evet, daha önce fransızca kitap çevirileriyle geçinen genç Dostoyevski parasızlıktan çıkış için bu romanı yazıyor. Biz nasıl şu anki yazılarımızda kendisine atıfta bulunuyorsak, o da dönemin usta yazar/şairleri Puşkin, Gogol, Karamzin gibi isimleri romanın içinde sıkça kullanıyor, hatta içeriğe olan etkisinden dolayı postmodern bir çalışma bile diyebiliriz belki modernliğin başlangıcından önce olmasına rağmen bu kitap için. (O kadar anlamıyorum bu işten, kusura bakmayın)

Bugüne kadar olan incelemelere göz gezdirdiyseniz kitabın, ecnebilerin "epistolary" dediği, bizde ise " Olmasa Mektubun" kategorisine sokabileceğimiz bir türde yazıldığını anlamışsınızdır. Edebiyat dünyasına farklı bir eserle girmek istemiş Dostoyevski . "Yeni bir Gogol doğuyor" nidalarıyla kabul gördüğüne göre başarıya da ulaşmış daha bu ilk kitabında.

Nasıl ulaşmasın, yeni şeyler var o dönem için kitapta. Sosyal eleştiri var, psikolojik gerçekçilik var, göndermeler var bolca. Kitabın adı İnsancıklar, ya da Yoksul/Zavallı İnsanlar. Ana tema da yoksulluk, öyle ki çıktığında kitaba Rusya'nın ilk toplumsal romanı diyen de var, sosyalizmin öncüsü olarak gören de. Tabi Dostoyevski sadece bu amaçla yazmıyor yan yana oturan iki uzak akrabanın mektuplarından oluşan bu kitabı.

(Bundan sonraki kısmı Melih Ceylan'ın seslendirmesiyle okuduğunuzu düşünmeniz tavsiye olunur, ben kendisini Paul Auster'in sesli kitaplarında tanıdım, reklama girecek belki ama neyse- örnek: https://www.youtube.com/watch?v=vY1p77s46rY) (Ve bittabi küçük bir SPOILER ibaresi) Olayları karşılıklı binalarda iki sefil oda ya da oda parçasında yaşayan orta yaşını bir hayli geçmiş Makar Devushkin ve kendisinin uzaktan akrabası (kuzen) genç Varvara Dobroselova arasındaki mektuplar anlatmaktadır.

Makar Alekseyevich Devushkin yoksul bir devlet memurudur, ara sıra çeşitli yazıları temize çekme işleri de yapar. Saf bir adamdır, güvensiz ve yalnızdır. Roman boyunca sevdiği insan için elinden geleni yapar - günümüz insanına biraz garip bir sevgi gibi gelse de- sürekli kendince güzel hediyeler alır Varvara (ya da Barbara)'ya kendi haline bakmadan.

Varvara Alekseyevna Dobroselova'nın durumu da farklı değildir fazla. Sürekli azalan bir grafik gibidir hayatı. İlk önce babasını, daha sonra platonik sevgilisini en son da annesini kaybetmiştir ve odasında dikiş dikerek hayatını kazanmaya çalışmaktadır. Makar'ın kendisine aldığı hediyeleri, onun da yoksul olması nedeniyle gönülsüzce kabul etse de (istemem yan cebime koy havası aldım bazen), bu yaşlı denebilecek akrabasına karşı sevgisi kitabın sonlarına dek fark edilmektedir. Ta ki...

Neyse tabi ki her şeyi anlatmayacağım. Aslında benim gibi tembel okurlar için özetlemeyi de düşündüm bu ince kitabı, ama güzel bir şey çıkarmış ortaya Dostoyevski. Gerçekten okumak gerek. Tarih ve mekanı değiştirsek bir de dönemin yazarlarına göndermelerini çıkarıp, bugünküleri eklersek şu an bile bir çok satan kitaplar arasına girebilir. Yoksulluk, açlık, kadın erkek ilişkileri, paranın insanlar üzerindeki etkisi, sınıfsal ayrımlar, kötü edebiyat, iyi edebiyat, bürokrasi, melodram, romantik komedi, ne yazacağımı şaşırdım artık. Baştan sona incelemelere bakıp insanların kitaptan neler aldığını, nasıl bir ruh haline girdiklerini görünce anlıyorsunuz bu çeşitliliği zaten. Bir an bir çocuğun ölümüyle çökerken, başka bir mektupta gülüyorsunuz Makar'ın tepkilerine.

Tabi en azından Palto 'yu da okursanız iyi olur bu kitabı okumadan önce. Bir ara Varvara'yı kaybedeceğini düşünen Makar'ın bizli konuşmaya başlaması, "Kıymetlimiss" moduna giren Gollum'u hatırlatı bana. Adam herkesi etkilemiş gerçekten diye düşündüm, Tolkien'in benimle aynı şekilde düşünüp düşünmediği hakkında en ufak bir fikrim olmasa da.

Anna Karenina incelemesinin altında keşke kısa kesseydin diye yorum yapan bir arkadaş vardı. Onun buradan okumaya başlayacağını değerlendirerek kitap hakkında, Kemaletin Tuğcu seven sevmeyen herkesin okuması gereken bir eser deyip incelememi bitirmeyi düşünüyordum ama, bir iki reklam linki daha almaya karar verdim en sona. Anıl'ın Dostoyevski okuma sırası (Tabi ki en başta İnsancıklar:) #27872199 Quidam'ın altında bir çok link bulunan etkinlik iletisi #28130221 ve Dart tahtanıza yerleştirmeniz için bir Nabokov resmi https://i1.wp.com/...Vladimir_Nabokov.jpg en kullanışlı teçhizatınız olacaktır Dostoyevski maceranızda. Sağlıcakla kalın, Dostoyevski ile kalın
Ben bu kitapta; başkalarının eskilerini giydiği için hep utanan, farkedilmemek için derste parmak bile kaldırmayan, başkalarının verdiği defterlerin kullanılmış sayfalarını yırtıp kimseye göstermediği yazılar yazan, arkadaşlarının arasına giremediği için sürekli kitap okuyan ama kitap alacak parası bile olmadığı için kütüphanedeki az sayıda kitabı defalarca okuyan ve bütün bunlara rağmen ufacık bir şeyde mutlu olabilen bir çocuk gördüm.
Ben bu kitapta; en büyük utancı, mağazanın vitrininde gördüğü o çiçekli önlüğü alamadıkları için ne kadar üzüldüğünü yazarken elindeki kağıdı alıp tüm sınıfa okuyan bir sosyal bilgiler "öğretmeni" ve tüm sınıfın bakışları altında ezilen bir çocuk gördüm.
Ben bu kitapta; evde ekmek yok diye beslenme götüremeyen, bütün gün boyunca su içen ve beden dersinde dayanamayıp bayılan bir çocuk gördüm.
Ben bu kitapta; aşağlayan gözler, aşağılanan bir masumiyet gördüm..

İnsanların kendi seçimleri vardır. Birde seçemedikleri..
Cinsiyetimizi seçemeyiz. Irkımızı biz belirlemeyiz. Hangi ailenin çocuğu olacağımız sorulmaz bize. Ve kimseye doğduğu zaman büyük bir zenginlik verilmez. Kim yoksul olmak ister ki? Kim aç kalmak, kim eski kıyafetler giymek, kim aşağılanmak ister? Bu bir seçim değil, bu zaruriyettir. Seçilemeyen bir şey nasıl kusur olabilir?
O çocuk istemedi ki yoksul olmayı. Neden yoksul olduğu için sustu? Neden aşağılandı?

Bazı insanlar gece gündüz çalışır, kurtulamaz fakirliğin pençesinden; bazı insanlar yan gelip yatar, paralar içinde yüzer. Sonra cebindeki iki kuruş parasına güvenen, parasızı ezer. Bu adaletsizlik mi? Evet adaletsizlik. Ama bu sadece adaletsizlik değil, bu bizim insanlarımız. Bu biziz..

Dostoyevski'nin ilk romanıyla başlıyorum onu okumaya. Ve iyiki diyorum, iyiki bu kitapla başlamışım.
Kitaba çok fazla inceleme yazılmış. O yüzden tekrar kitabı anlatmaya, kitap hakkında yüzeysel bilgiler yazmaya gerek görmüyorum. Aslında inceleme bile yazmayacaktım ama o çocuğun anısı tuttu ellerimden ve kelimeleri sıraladı.

O çocuğun kim olduğunu merak edeceksiniz belki. Belki de soracaksınız. Ama üzgünüm, söyleyemem. Belki komşumuz, belki arkadaşım, belki de bizzat ben. Boşverin. Sadece bilin ki çok var o çocuklardan. Her yerde. Üzmeyin onları. Eğilmesin başları. Pis değil onlar. Kusurlu değiller. Onlar tertemiz. Onlar en kusursuz..
Mutlu etmesini bilenler mutlu olurmuş. Ufacık bir çikolatayla, şekerle mutlu oluyor onlar. Mutlu olmayı çok hakediyor onlar..

Ve çok teşekkür ediyorum Dostoyevski okumama vesile olan, etkinliğimizin düzenleyicisi https://1000kitap.com/SinestezikMuz/Duvar/'a.
Ve özür diliyorum inceleme kısmına inceleme yazmadığım için ama kesinlikle okumanız gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Keyifli okumalar.. ^^
İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...vic-dostoyevski.html

Kitaplarından alıntı yaparken “Dost” yazarak adı çıkan Dostoyevski’nin, kendisinin yazdığı ve benim ona ait okuduğum ilk kitabıdır İnsancıklar.

Zamanında Slav topraklarında yaşadığım zamanları hatırlattı bu kitap bana. Çünkü Doğu Avrupa ülkeleri gerek mimarisiyle gerek insanıyla gerekse de şehirlerinin yerleşim düzenleriyle soğuktur, statiktir, rasyoneldir, kalbe değil daha çok beyne ve matematiğe yöneliktir. Yani demeye çalıştığım şey; hava soğuk olmasa bile aura soğuktur, insanlar üşümese bile şehirlerin atmosferi samimi değildir, sanki şehirler dalgasız bir deniz, pürüzsüz bir kağıt, sıcaklık konusunda değil de sanki sevgiler konusunda atkı takmış bir Avrupai havası verilmiş şehirler gibilerdir.

Aynı bir zamanlar Rusya’da yaşamış olan Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair şiirinde “Bu dünya soğuyacak.” cümlesiyle bahsetmeye çalıştığı şey gibi aslında. Hiç şüphesiz mimarinin ve şehirlerin böyle olması şehirde hakim olan rengin ve tabii ki de Dostoyevski’nin İnsancıklar romanının renginin de gri tonlarında olmasına neden olmuştur. Ondan dolayıdır ki, kitapta hakim olan konular acıma, merhamet, maddi zorluklar içerisinde geçen bir sevgi ve yoğun duygusal ithamlardır.

İnsanların kitap hediyesi için bile parayı zor bulabilmesine rağmen hala hediyeler alıp gönüllerini hoş tutmaları, 74. Sayfada Varvara’nın Makar’a iyi kalpli biri olduğunu söylerken kendisine sanki Makar’ın bakışlarında kendi mülkünü gösteriyormuş gibi baktığını belirtmesi bana tek bir cümleyi hatırlatıyor açıkçası. Dostoyevski’nin yaşadığı zamanlara yakın Fransa Kraliçesi ve Avusturya arşidüşesi olan Marie Antoinette’nin 18.yy’da söylemiş olduğu iddia edilen :
“Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.” sözü.

Öyle dönemlerdi ki 18. ve 19.yy; Marie Antoinette’nin demiş olduğu belirtilen sözün açıklamasını Ortaçağ dönemindeki şehirlerin sosyolojik ve demografik özelliklerine bakarak anlayabiliriz aslında. Ortaçağ dönemi şehirlerinde toplumu yönetenlerin toplum içerisinde rol alan bireyin sorunlarına inmemesi, her bireyin kendi derdinin olması şehirlerin de, mimarinin de, kitapların da içlerine kapanık olmalarına sebep olmuştur. Sokakların bile anca at arabalarının geçeceği büyüklükte tasarlanması, sadece üst sınıftaki insanların gayelerinin düşünülmesi gibi sebeplerin hepsi birleşince bundan ister istemez edebiyat da etkileniyor tabii ki. Bundan dolayı da toplumu yönetenler nasıl bireyleri düşünmüyorsa, bireyler de hiç siyaset, devlet ve yöneticiler hakkında konuşmayı akıllarından geçirmemiştir. Sadece kendi hayatları ve çevrelerindeki olaylar hakkında konular işlenmiştir.

İnsancıklar kitabı da zamanın ilgi yoksunu, zavallı, yoksul insanlarının bir sevgi direnişi, bir bireysel hareketlenme içerisinde olduğu bir kitaptır. İş böyle olunca da, mektuplaşma kültürünün önemi açığa çıkıyor, samimi ifadelerin ve mektupların ardı arkası kesilmiyor. Ta ki nasıl Sanayi Devrimi kendisinden önceki bütün oluşumların önüne geçmişse, maddi boyutun da her şeyin önüne geçtiği o ana kadar. Sevgiye sarılacağımız yerde parayı gördüğümüz yere koştuğumuz o an.

Buruk bir sonla bitiyor kitap, sanki devamının gelmesi için son sayfayı yarıya bölmek, içinde yazı kalmış mı bulmak, selülozuna kadar okumak istiyor insan ama nafile. Dostoyevski’nin 1846 yılında İnsancıklar kitabını yazarken Youtube sitesini açıp da birazdan yazacağım şarkıyı dinlemiş olduğunu pek düşünmüyorum fakat benim dinlemiş olduğum ve bu kitaptaki olaylarla bağdaştığını düşündüğüm güzel bir şarkı zaten yazılmış.

https://www.youtube.com/watch?v=ytZivDcPyr4

Öp dese Varenka'sı öpmeye kıyamazdı Makar, sarıl dese Varenka'sı dokunmaya kıyamazdı Makar... Ama sev dese Varenka'sı işte o zaman severdi Makar onu. Cenk Durmazel’in dediği gibi, şapkadan tavşan çıkmayacağı başından beri belli olmuş olsa bile Petersburg'un serseri aşık Makar'ı vardı başından beri.

Bir de sırf Makar’ın “başıboş kalbi” için şu şarkı ve sözleri özellikle :

https://www.youtube.com/watch?v=sN0b-adUt9I

Dostoyevski’nin daha ilk okumayla bile heyecan verici bir yazar olduğunu kanıtlar nitelikte kitap. Hem yazmış olduğu ilk kitapta heyecan verici hem de birey bazlı duygusal devinimlere başarılı bir şekilde inebilmiş bir kitap. Okunası, tavsiye edilesi ve dönemin sorunları hakkında araştırmalar yapılası.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
"Yeni Gogol doğuyor!" nidaları arasında Dostoyevski'nin çevirmenlikten yazarlık hayatına geçtiği ilk romanıdır. Yaklaşık 175 sene önce yazılmış İnsancıklar. Dile kolay, 175 sene... Çarpıcı olması açısından söylüyorum; dedemizin dedesinin doğduğu tarihlerde yani.

Kitabın önsözünde de belirtildiği üzere; "En büyük, en dahi en hatasız eleştirmen zamandır." Aradan geçen bunca zamana rağmen biz okurlar hala Dosyoyevski'yi büyük bir zevkle okuyor ve hala yazar denildiğinde aklımıza ilk gelen kişi Dostoyevski oluyorsa, hakkında çok fazla söylenebilecek bir söz yoktur bana göre.

Kitabın konusunu eminim hepiniz biliyorsunuzdur; ama kısaca değinmekte fayda var. Kitap, fakir bir çevirmen olan Makar Alekseyeviç ile yetim bir kız olan ve aynı zamanda Makar Alekseyeviç'in uzaktan bir akrabası olan Varvara Alekseyevna arasında birbirlerine hitaben yazılmış mektuplardan oluşmaktadır. Her ikisi de son derece fakir ve sefil bir hayat sürmektedir. Önemli olan mektuplarda geçen konular değil, Dostoyevski'nin kullandığı edebi dildir...

Benim kitapla ilgili ilk izlenimim "İnsancıklar" isminin hiç de uygun bir çeviri olmadığına yönelikti. Kitabı okumadan önce yanlış seçilmiş bir kelime olduğunu düşünüyordum. Tıpkı Dostoyevski'nin diğer bir kitabı olan "Öteki"nin çevirisinde olduğu gibi. Bence her iki kelime de kitapların konusunu tam olarak yansıtmıyordu. Zira insanlar ne kadar fakir veya yoksul olurlarsa olsunlar küçümseyici bir tavırla "İnsancıklar" isminin seçilmesi asla kabul edebileceğim bir tercih değil. Kaldı ki, kitabın Rusça isminin bire bir çevirisi de "Zavallı, Yoksul İnsanlar" imiş. Kitabı okumadan önce Zavallı, Yoksul İnsanlar ismini tercih ederdim...

Fakat kitabı okuduğumda, kitabın kahramanı olan iki ana karakterimizin, özellikle de Makar Alekseyeviç'in, kendisini diğer insanlardan oldukça aşağıda gördüğünü ve amiyane tabirle kendisini onların ayağındaki bir toz kadar değersiz gördüğünü fark ettim. Benim bu fark ettiğim ayrıntıyı, elbette kitabın ilk çevirmeni olan Nihal Yalaza Taluy da kolaylıkla fark etmiş ve 1954 yılında kitabı Türkçe'ye çevirirken "İnsancıklar" ismini tercih etmiş. Daha sonrasında kitap 3 kere daha farklı kişiler tarafından çevrilmiş ve hepsinde de "İnsancıklar" ismi tercih edilmiş. Demek ki, kitabı okumadan kitabın ismi hakkında yargıya varmak doğru değilmiş. İnsancıklar bana bunu öğretti...

Kitabın, Dostoyevski'nin ilk kitabı olması, değerini oldukça artıran bir unsur. Ayrıca Dostoyevski'nin üzerine en çok düşündüğü ve kafa yorduğu eseri. Üslubunu ilk defa ortaya çıkardığı kitap. Bütün bunları birleştirdiğimizde bu kitap son derece değerli bir kitap oluveriyor. Benim için Dünya Edebiyatı'nın başlangıç kitabı bile denebilir.

Siz siz olun erken konuşmayın. Yoksa Dostoyevski çarpar!
Yoksulluk, cehennemin bir diğer adıdır.

Yoksul insan, insan değil; bir makina, bir eşyadır. Bir ruhu yok; bir demir gibi, dövülen, kırılan; hissetmeyen, acı çekmeyen...Evet, yoksul insanlara bu gözle bakıyoruz. İnsan yerine koyduğumuz yok, neden; bize herhangi bir faydası yok. Borç isteğimizde bize borç verebilir mi? Hayır.

Zengin insan, insan değil; bir Tanrı...Yüceltilen, övülen... Evet, zengin insanlara bu gözle bakıyoruz. Bizlere borç verebilir; bizleri insan yerine koymayabilir, bizim ruhumuzu ezebilir ama yine de bir Tanrı! Çünkü bize çalışmak için bir iş veriyor. Evet, ona para kazandıran bizleriz ama yine de o bir Tanrı! Çünkü o olmazsa, bizler aç kalırız; o, kalmaz.

Bir dilenci zengini kıskanmaz ama gider bir başka dilenciyi kıskanır! Tek sorunumuz var: Bizimle aynı tabakada olana kin besleyip, bizimle aynı tabakada olmayana hayranlık beslememiz...

Yoksulluk, utanılacak bir şey degil, ayıplanacak bir şey...
İnsanların ruhunda çiçek açtığı yok; yüreklerinde zemheri yaşıyor, çehreleri sonbahar yaprağını anımsatıyor. Samimiyetsiz ilişkiler var; hesaplı sevgiler, maneviyata değil, maddiyata önem veriliyor. Ruhla evlenen yok; eşyayla, parayla, mülkle evlenen var.

Tiksiniyorum; küçük balığı görmeden, çok iyi yüzüğünü söyleyenlerden...
Tiksiniyorum; başkasının haline bakıp, kendi haline şükredenlerden...
Tiksiniyorum; bedenle, eşyayla, mal varlığıyla evlenenlerden...
Tiksiniyorum; insanları düşünceleriyle değil de, kıyafetiyle, yaptığı işiyle hor görenlerden...
Tiksiniyorum; kredi kartlarıyla yaşayıp, zengin gibi görünenlerden...
Tiksiniyorum, tiksiniyorum, tiksiniyorum...

Varvara Alekseyevna, yetim bir kız. Babası öldükten sonra, babasıyla iş yapan şahıs, Varvara'yı zengin biriyle evlendirmek ister. Varvara yoksul biri, arada bir halı dikerek geçimini sağlar.

Makar Alekseyeviç, bir memur...İş arkadaşları tarafından hor görülen namuslu biri...O da yoksul, ama gönlü zengin biri...Tekmil yoksullar öyle değil mi? Zengin piçi kime sofrasını açar ki... Varvara'ya yardımda da bulunuyor.

Bu kitap, Dostoyevski'nin ilk romanı. Kitap, bu iki karakterin mektuplaşmasıyla oluşur. 175 yıl önce yazılan bir kitap lakin gel gör ki değişen hiçbir şey yok! Yoksul kesim insan yerine konulmuyor, namuslu insan hep aşağılanıyor, el etek öpenler belirli bir konuma geliyor. İnsanlar gözlerindeki nefreti, sahte gülüşleriyle kapatmaya çalışıyor. Samimiyetsizlik almış başını gidiyor. Parası olana değer veriliyor. 175 yıl önce yazıldı lakin değişen bir şey yok. Kitabı okuyunca "Kardeş, bu adam kitabı geçenler de yazmış galiba...Baksana, adam bugünleri anlatıyor," diyeceksiniz.

Dostoyevski, psikologlara hasta çıkaran bir yazar mı yoksa hasta olan insanları tedavi eden bir psikolog mu? Dostoyevski okuduktan sonra, bir süre kendime gelemiyorum.
İki insanın birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan, Dostoyevski'nin ilk kitabı. İki karakter de yoksul ve yalnız. Genç bir kadın ile yaşlı bir erkek. Haddinden fazla gerçekçi bir kitap. Yoksulluğun acısını çok güzel yansıtmış bir kitap.

Dikkatimi ilk çeken kitapta bahsedilen yoksulluğun insanımızın neredeyse yaşam biçimine dönüştüğü oldu. Bizim "kendimizden düşüklere bakarak şükrettiğimiz" durumun adı aslında yoksulluk. Ama bu durum bizde o kadar yaygın ki ancak açlıktan ölecek insanlara yoksul diyoruz. "Yoksulluk sınırı" ile "açlık sınırını" karıştırıyoruz sanırım. Etrafımızda affınıza sığınarak söylüyorum ki "köpek gibi" günlerce çalışarak sadece aylık minumum masraflarını çıkaran binlerce asgari ücretli var. Bu insanlar bırakın bir iş kurmayı, ev almayı, araba almayı bayramlarda bile et alamama, elbise alamama sorunu ile karşı karşıya kalıyorlar. Ama "Allah'a şükür" bir şekilde geçiniyorlar. Bu yazdıklarım kitap ile biraz alakasız duruyor olabilir. Fakat kitabın sonunda aklıma ilk gelen bunlar oldu. Aç insan nasıl kitap okusun, sinemaya tiyatroya gitsin? Kendisini geliştirip bilinçlensin? Kısır döngü işte. Afrika'nın bir üst versiyonu. Çünkü karnı doyan -mecazi olarak- bir insanın yapacağı ilk şey adamakıllı düşünmek olacaktır. Düşünemeyince sistem de değişmiyor.

Sözün özü İnsancıklar canınızı gerçekten sıkacak bir kitap.
"Anıların güzel olanları da, kederli olanları da insanı hep hüzünlendirir."
Ne kadar garip bir zamanlar bize kötü gelen, bizi kızdıran olaylar bile birer anıya dönüşünce bütün kötülüğünü kaybediyor.
İnsanların çoğu kendileri için değil, başkaları için giyinir. Daireye gelen pasaklı bir köylü ile iyi giyimli bir çiftlik ağası aynı muameleyi görmez. Pasaklı köylüye bağırır çağırırlar; bugün git yarın gel derler. Çiftlik ağası, general gibi itibar görür; işleri tıkır tıkır yürür. General deyince aklıma geldi. Bir general kişiliğinden dolayı mı, yoksa omuzundaki yıldızlardan dolayı mı itibar görür?
" Hayır, hayallerim beni kandırmadı!
Seviyorum, seviyorum dizginsizce, çılgınca, delice!"

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İnsancıklar
Baskı tarihi:
Şubat 2013
Sayfa sayısı:
175
ISBN:
9789750716089
Orijinal adı:
Bedniye lyudi
Çeviri:
Sabri Gürses
Yayınevi:
Can Yayınları
Yıl 1846’dır. Genç Dostoyevski, ilk romanı İnsancıklar’ı tamamlar tamamlamaz ev arkadaşı yazar Grigoroviç’e okutur. Grigoroviç o kadar heyecanlanır ki birkaç kez kalkıp Fyodor’un boynuna sarılmak ister; fakat arkadaşının aşırı duygu gösterilerinden hoşlanmadığını bildiği için yapmaz. Grigoroviç ertesi gün romanı yazar ve yayımcı Nekrasov’a götürür; kitaptan çok etkilenen Nekrasov da eleştirmen Belinski’ye... “Yeni Gogol doğdu!” der, Nekrasov, daha kapı ağzında. Aynı günün akşamı, Belinski’ye tekrar uğradığında onu heyecan içinde bulur: “Nerede kaldınız? Nerede bu Dostoyevskiniz? Genç mi? Kaç yaşında? Hemen getirin bana onu!”

Belinski’nin evine getirilen yirmi üç yaşındaki genç yazar, daha sonra orada olanları şöyle anlatacaktır: “Ve işte... beni onun yanına götürdüler. Belinski’yi birkaç yıl önce heyecanla okumuştum, ama bana ürkütücü ve sert gelmişti ve benim İnsancıklar’ımla alay edecek diye düşünüyordum. Beni çok saygılı ve ağırbaşlı bir şekilde karşıladı; ama daha bir dakika bile geçmeden her şey bambaşka oldu... Ateşli ateşli, alevli gözlerle konuşuyordu. “Siz kendiniz anlıyor musunuz?” diyordu bana tekrar tekrar, alışkanlığı olduğu üzere bağırarak, “Ne yazmış olduğunuzu anlıyor musunuz?.. Bütün bu korkunç gerçeği, bizlere göstermiş olduğunuz bu gerçeği siz mi düşündünüz? Olamaz, sizin gibi yirmi yaşında birinin bütün bunları anlamış olmasına imkân yok... Gerçeği keşfetmiş ve bir sanatçı olarak ilan etmişsiniz, size bir yetenek verilmiş, yeteneğinizin değerini bilin ve emin olun, siz büyük bir yazar olacaksınız.”

Yıl 2013. 167 yıl sonra Dostoyevski her kuşağın başucu yazarlarından olma özelliğini koruyor ve İnsancıklar, onun dünya edebiyatına ilk armağanı...

Kitabı okuyanlar 3.098 okur

  • Sinem
  • Melek
  • Mevlüt Kaya
  • belinda
  • Öz Gün
  • Veli Altinkaya
  • Barış Karahan
  • Felat aya
  • Şevval Yıldırım
  • Mustafa Recep Gemici

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.2
14-17 Yaş
%6.1
18-24 Yaş
%27.6
25-34 Yaş
%32.9
35-44 Yaş
%18.7
45-54 Yaş
%6.3
55-64 Yaş
%1.2
65+ Yaş
%2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.4
Erkek
%42.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%21.1 (196)
9
%22.8 (211)
8
%28.5 (264)
7
%17.2 (159)
6
%5.2 (48)
5
%3.2 (30)
4
%1.3 (12)
3
%0.3 (3)
2
%0
1
%0.4 (4)

Kitabın sıralamaları