İnsancıklar

8,1/10  (706 Oy) · 
2.529 okunma  · 
652 beğeni  · 
14.411 gösterim
Yıl 1846’dır. Genç Dostoyevski, ilk romanı İnsancıklar’ı tamamlar tamamlamaz ev arkadaşı yazar Grigoroviç’e okutur. Grigoroviç o kadar heyecanlanır ki birkaç kez kalkıp Fyodor’un boynuna sarılmak ister; fakat arkadaşının aşırı duygu gösterilerinden hoşlanmadığını bildiği için yapmaz. Grigoroviç ertesi gün romanı yazar ve yayımcı Nekrasov’a götürür; kitaptan çok etkilenen Nekrasov da eleştirmen Belinski’ye... “Yeni Gogol doğdu!” der, Nekrasov, daha kapı ağzında. Aynı günün akşamı, Belinski’ye tekrar uğradığında onu heyecan içinde bulur: “Nerede kaldınız? Nerede bu Dostoyevskiniz? Genç mi? Kaç yaşında? Hemen getirin bana onu!”

Belinski’nin evine getirilen yirmi üç yaşındaki genç yazar, daha sonra orada olanları şöyle anlatacaktır: “Ve işte... beni onun yanına götürdüler. Belinski’yi birkaç yıl önce heyecanla okumuştum, ama bana ürkütücü ve sert gelmişti ve benim İnsancıklar’ımla alay edecek diye düşünüyordum. Beni çok saygılı ve ağırbaşlı bir şekilde karşıladı; ama daha bir dakika bile geçmeden her şey bambaşka oldu... Ateşli ateşli, alevli gözlerle konuşuyordu. “Siz kendiniz anlıyor musunuz?” diyordu bana tekrar tekrar, alışkanlığı olduğu üzere bağırarak, “Ne yazmış olduğunuzu anlıyor musunuz?.. Bütün bu korkunç gerçeği, bizlere göstermiş olduğunuz bu gerçeği siz mi düşündünüz? Olamaz, sizin gibi yirmi yaşında birinin bütün bunları anlamış olmasına imkân yok... Gerçeği keşfetmiş ve bir sanatçı olarak ilan etmişsiniz, size bir yetenek verilmiş, yeteneğinizin değerini bilin ve emin olun, siz büyük bir yazar olacaksınız.”

Yıl 2013. 167 yıl sonra Dostoyevski her kuşağın başucu yazarlarından olma özelliğini koruyor ve İnsancıklar, onun dünya edebiyatına ilk armağanı...
Necip Gerboğa 
 19 Oca 01:44 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitabın 113. incelemesini yapan bir okur olarak baştan ifade etmek isterim ki, kitabın içeriğine, yazıldığı döneme, yazarın içinde bulunduğu şartlara, teknik özelliklerine ve benzeri konuların detaylarına girmeyi pek düşünmüyorum. O nedenle, kitabı henüz okumayan okurların sitedeki birbirinden değerli incelemelere göz atmalarında fayda var...

Ben kendi incelememde 1846 yılında yazılan bu romanı, yaklaşık 175 yıl sonra neden hala büyük bir hevesle okuyup etkilendiğimiz sorusuna dilim döndüğünce yanıt aramaya çalışacağım... Tabii kitabı Dostoyevski'nin yazmış olması dışında kalan nedenlerden bahsediyorum... Çünkü bu kitabı okumamızın arkasında yatan en büyük nedenlerden birinin bizzat kitabın yazarı olması su götürmez bir gerçek...

---------------------

Yoksulluk sınırı diye bir kavram var hayatımızda... Bana çok enteresan gelir bu kavram... Nedir yoksulluk sınırı? Bu sınırı geçince ne olur? Nasıl bir dünya vardır bu sınırın ötesinde? Kim neye göre çizmiştir bu sınırı ve kimler bu sınırın başında nöbet bekler, kaçakları içeri sokmamak için?

Bu sınır, Meksika Sınırı gibi birşey olsa gerek... Bin bir zorlukla o sınırı geçen insancıklar, özgür bir dünyaya adım attıklarını sanırlar. Oysa içlerinden pek çoğu, özgür ama yoksul oldukları topraklardan, köle ve yoksul olacakları topraklara adım attıklarını yıllar sonra fark ederler... Özgür ve zengin dünya vaadi, tavşanın önünde sürüklenen ipe bağlı bir havuç gibidir. Tavşan havucu gördüğü müddetçe onun peşinden koşmaya devam edecektir. Ta ki fiziksel ve ruhsal olarak tükeneceği noktaya varıncaya kadar...

İşte yoksulluk sınırı da bu müstakil durumun kurumsallaşmış halidir... Yoksulluk sınırını geçtiğimiz anda aslında başka bir yoksulluk sınırının içine girdiğimizi sonradan hayat tecrübeleri ile öğreniriz. Bize bunu öğreten, yasalarla sabitlenmiş bir 'zenginlik sınırı'nın olmayışıdır. Böyle bir üst sınır olmadığı için, havucun bizi götürdüğü yere kadar koşmaya devam ederiz. Artık 'temel ihtiyaçlarımızı' karşılayabiliyor olmak, bizi yoksul olmaktan çıkarmaz. Çünkü ilk yoksulluk sınırını aştığımızda temel ihtiyaçlarımız da hemen kendini yeniler. Evinde, herhangi birine muhtaç olmaksızın günde üç öğün yemeğini pişiremeyen, çocuklarını doyuramayan kişi yoksuldur. Eğer bunları rahatlıkla yapabiliyorsa ama evine et sokamıyorsa o kişi de yoksuldur. Her akşam evinde yemeğini yiyen aile ise, haftanın 3 günü 'o kebapçı senin bu balıkçı benim' diyen aileye göre yoksuldur... Yani sözün özü yoksulluk, yağsız pirinç lapası ile sütte marine edilmiş dana antrikot arasındaki o uzun yoldur...

Bu denklemi günümüz hayatının her alanına taşıyabilir, yemek, moda, teknoloji, kariyer, konut, semt, tatil gibi kategori başlıkları altında detaylandırabilirsiniz. Zaten bunların karması da sizin kişisel yoksulluk derecenizi ortaya çıkarır...

----------------------

Eminim pek çok okur, kitabı okurken Makar Alekseyeviç ve Varvara Alekseyevna karakterlerinin içinde bulunduğu duruma acımış, ve bu 'insancıklar'ın arasında olmadığı için Tanrı'ya şükretmiştir. O zaman şimdi sormak istiyorum... Ey modern hayat insanları... Ey beyaz yakalılar... Bu sorular size geliyor...

- Patronunuz yüz metre ötenizden geçtiğinde önünüzü ilikleyip el pençe divan durmuyor musunuz? Evet, duruyorsunuz...
- Olur da sizinle iki çift laf ederse veyahut elinizi sıkarsa bir coşkun şevk içinde en az 1 hafta sağda solda bunun muhabbetini yapmıyor musunuz? Evet, yapıyorsunuz...
- Sırf iş yerindeki imajınız uğruna maaşınızın yarısını Zara'ya, Mango'ya ve kişisel bakım merkezlerine harcamıyor musunuz? Evet, harcıyorsunuz...
-Bırakın ayakkabınızın altının delinmesini, üzeri biraz yıpransa gidip çifter çifter ayakkabılar almıyor musunuz? Evet, alıyorsunuz...
- Pek çok kadın, bir kariyer planlaması olarak 'zengin koca' fırsatlarının peşine düşmüyor mu? Evet, düşüyor.
- Bir aşk evliliği yapmadığı için, içinde oluşan boşluğu dışarı yansıtmamak uğruna, evdeki tutku kurabiyelerini kurdelelere saracak, çay bardaklarına renkli kumaşlardan giysi yapacak kadar şuurunu kaybetmiyor mu bu kadınlar? Evet, ediyor...

O halde neden acıyorsunuz o insanlara? Yoksulluk dereceleri sizinkinden daha düşük olduğu için mi? Gerçekten sizin hayatınızın o insanların hayatından farklı mı olduğunu düşünüyorsunuz? Sizi İNSANCIK değil de İNSAN yapan şey, kıyafetlerinizin daha yeni olması mı, yoksa oturduğunuz evlerin daha konforlu olması mı?

Belki de borç almak için Makar Alekseyeviç gibi iki büklüm olup, kilometrelerce yol gidip tanımadığınız birinden borç istemek yerine, en yakın banka şubesine girip kredi çekmek, daha insan yapıyordur sizleri...

---------------------------

Ne demiştik sözün başında? 175 yıl önce yazılan bir kitap neden hala büyük bir ilgiyle okunuyor diye bir soru sormuştuk... Ben bu soruya yanıt ararken ister istemez bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldım. Dostoyevski'nin 1846 St. Petersburg'unda yarattığı hayat, eve yeni alınmış pırıl pırıl bir banyo aynası kadar bizim hayatımızı da yansıtıyordu... Sadece biz kendimizi insancıklar olarak tanımlamak yerine daha iç ferahlatan başka isimler bulmuştuk kendimize... Ancak ne bir sınırı kaldırmayı başarabilmiş ne de 'insan' olma, insanca yaşama yolunda somut bir adım atabilmiştik...

Çünkü biz o havucu gerçekten çok istiyorduk...

Herkese keyifli okumalar dilerim...

Serpil Ağ 
 17 Eki 2016 · Kitabı okudu · 23 günde · Beğendi · 10/10 puan

Değerli okurlar, daha kitabı okumaya başladığım ilk satırlarda ne hissettim bilmek ister misiniz? Neden bu zamana kadar okumadım, neden erteledim, diye hayıflandım kendi kendime.

Dostoyevski kişi ve yer tasvirlerinden tutunda kahramanlarının duygusal hislerini mükemmel bir şekilde yazıya dökebilen ayrıca okuru da konuya adapte edebilen ender yazarlardandır. Evet! Her okur gibi öne çıkan, belli başlı eserlerini ben de okudum. Ama bu eser, benim için hep muallakta kalmıştı. Ta ki, okuduğum bugüne kadar.

Kitap fakir bir devlet memuru olan, Makar Alekseyeviç ile uzaktan akrabası olan Varvara Alekseyevna arasındaki ilişkileri konu alan mektuplardan oluşmaktadır. O mektuplar, o kadar etkin bir dil kullanılarak yazılmış ki, okurken hissettiklerimi şu anda yazıya dökmekte zorlanıyorum. Özellikle Varvara Alekseyevna'nın Makar Alekseyeviç'e trajik hayat hikayesini ve Pekrovski ile aralarında gelişen duygusal yakınlığı anlattığı mektup. Aslında Varvara Alekseyevna ile Makar Alekseyeviç arasında da bir yakınlık var ama asıl beni etkileyen Varvara ve Pokrovski arasında gelişen duygusal bağ. Varvara ile Pokrovski arasındaki gelişen bağa duygusal bağ diyorum, hani adı konmamış birliktelikler vardır ya, zamanla yitirilip kaybolan... Unutulmaya yüz tutan... İşte ikili arasında gelişen ve söze dökülmeyen bağ, bende bu düşünceyi pekiştirdi.

Hele Pokrovski 'nin ölüm anı. Nasıl bir yazar, dile dökmekte dahi zorlandığımız duygu ve düşünceleri bu kadar detaylarıyla, derinlemesine mükemmel şekilde bir okuyucuya aksettirebilir. Hani unutmak istediğimiz halde unutamadığımız, zihnimizden koparıp fırlatıp uzağa ama çok uzağa atmak istediğimiz halde, atamadığımız acı hatıralarımız vardır ya!... Bir türlü unutmak istesek de unutmak da başarılı olamadığımız. Aksine unutamadığımız gibi, en olmayacak bir zamanda zihnimize dolan, benliğimizi temelden sarsan, varlığımızı sorgulatan anılar...

Ben de altı yıl önce bir hastane odasında, babamı kaybettiğimde aynı hislerin birebir aynısını yaşamıştım. Öyle ki Pokrovski gibi, son kez yağan yağmuru izlemiştik babam ile birlikte...

Şimdi ne zaman bir yağmur yağdığını görsem, ister istemez rahmetli babamla geçirdiğim o son dakikalara çekiliyorum. Ve " Acaba! " diyorum, " Eğer, babamın ömrü biraz daha vefa etseydi, hayatımızda ne değişirdi? " Belki benim hayatım, aynı sıradanlıkla ilerleyecekti. Ama geride yapayalnız kalan annem için, her şeyin çok daha farklı olacağı muhakkak ki, tartışılmaz bir hakikat! Neylersiniz yazgı, işte! Kim yazgısını değiştirebilmiş ki...

Sevgili okurlar eğer sizlerde benim gibi, kitabı hâlâ okumadıysanız sakın, erteleme gafletine düşmeyin! Benim gibi, mektuplardan ibaret olan kitapları sevmiyorum, demeyin! Önyargılarınızı bir kenara bırakın, insanların o yıllarda nasıl ekonomik sorunlar yaşadığını ve bu sorunların üstesinden gelebilmek için nasıl birbirlerine destek olduklarını anlatan bu kitabı mutlaka okuyun...

Kübra A. 
 06 Şub 15:27 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 8/10 puan

ESKİDİM...

Çay kaç kuruş? İnsanların hayata katlanabilmeleri için verdikleri küçük molalar vardır. Bunun adı bizim topraklarda çaydır. Adamlar çayı, ve dahası içine atacakları şekeri bir mesele gibi görmek zorunda kalmışlar. Fukara için adım attığı meseledir...

Bir kitap nasıl bu kadar acıklı olabilir? Bir insan hüznü nasıl bu kadar hissettirebilir? 22 Haziran tarihli, Makar Devuşkin'in, Varvara Alekseyevna'ya sürekli gönderdiği mektupların birinde, fakir bir ailenin yaşadığı ızdırap dolu bir sahne var. Zaman zaman ''Bunu tarif etmeye kelimeler yetmez.'' deriz ya bu söz mutluluk için de olabilir, üzüntü için de. Öyle değilmiş. Bu, bizim beceriksizliğimizmiş meğer. Dostoyevskiy kaleme aldığı her sahneyi öyle bir tabloyla ortaya koymuş ki, siz kameranın ta kendisi oluyor, ne eksik ne fazla her şeye şahit oluyor ve yüreğinizdeki hissetme kabiliyeti kadar da sarsılıyorsunuz... (Mutluluğa sıra pek gelmedi...) Kitap boyunca kalbim göğsümde, Makar Devuşkin'in epriyip yırtıldığı için dirsekleri gözüken ceketi gibi darmadağın ve delik deşik oldu. Eskidim. Örselendim. Midem taş oldu. Parça parçayım, rüzgar esse alıp götürür beni, ayağımı yere dimdik basmaya takatim kalmadı. Sanki biri yüzüme binlerce tokat atmış gibi, yüzümün etleri sarktı. Yaşlandım.

Kitap iki uzaktan akrabanın mektuplaşması üzerine yazılmış. Varvara da Makar da yalnız yaşayan insanlar. Makar elindeki üç kuruş parayı tüm gücüyle ayakta kalmaya çalışan Varvara'ya destek olmak için harcar. Bizde bir tabir vardır, yokluk için kullanılır: Ağzını açsa canı çıkacak. İkisi de bu durumdaydı. İkisine de kızdığım çok oldu. Makar Devuşkin sürekli kendini kötü olarak nitelendiriyor, kendisini mankafa, aptal, yetersiz, basit bir adam olarak görüyordu. Hemen her mektubunda bir şekilde kendisiyle ilgili bunları söyleyip diğer konulara geçti. Ne acı. İyi olmak, elindeki ''yok''u paylaşmak bu kadar BASİT BİR ŞEY mi? İyi insanların da bu zavallı bakış açısı bizi bitiriyor. Dün izlediğim bir dizide tam cümleyi hatırlamıyorum, şöyle bir replik vardı: ''Kötülerin cesarete ihtiyacı yoktur. Cesarete ihtiyacı olanlar asıl iyilerdir.'' Doğru. İyiler daha çok susuyor. Peki, bu her zaman; it ürür, kervan yürür anlamına geliyor mu? Bu da hayır. Aslında Makar'ı bu duruma itenlere kızdım ben, onun özgüveniyle oynayanlara, onu resmen intihara itenlere kızdım. Yapıp ettikleri başka ne anlama gelebilir ki? Bir insan üstündeki eski kıyafetler yüzünden sürekli horlanır mı?! Allahın cezaları! Pislik, adi, deli kovalayasıca, ----------ler, ---------lar! Açık açık yazamadım. Baktıkça boşluklara neler geldiğini ben bilirim nasıl olsa! Şu cümlelere bir bakar mısınız?: ''Kinci yaratıklar görünüşümün bile çirkin olduğunu söylüyorlar ve benden iğreniyorlardı.'' Bakın bunu yapan --ler iş arkadaşı. Var da almıyor -----! ADAM OL DA ''KARDEŞ İHTİYACIN VAR GİBİ AL ŞUNU'' de, destek çık -----! Yooo. Ama yetmez. Bir de lakap takın! Ezin. Hor görün daha fazla! İslamiyet'te lakap takmak haramdır. Kim lakabı olmasından hoşlanır ki? Üstelik lakapların çoğu dalga geçmek için vardır. İnsanlar acı vermekten, acıya sebep olmaktan neden hoşlanırlar? Yoruldum yoruldum.... Bu kitaptakileri hissetmekten yoruldum. Bu acımasızlık tahammül edilecek gibi değil. Bizimkiler de burda bira olan mekana oturmam diyenlere tahammül edemem diyor. Hey Allahım ya! Meseleye bak meseleye bak. Herkesin derdi ayrı tabi. Neyi dert ettiğin de ne neye dert olduğun da önemli. Biz de burda ''herkesin hayatına kimse karışamaz'' diye düşünelim. Ama bunu ağzına dolayanlardan uygulama farkı ile ayrılalım. Zirveler ıssız oluyor n'apalım.

Dönelim tekrar Makar Alekseyeviç Devuşkin'e, el dediğin insanı birkaç kere teselli eder, sonra da ''konuştuğu gibi görür.'' İnsan kendini ne övmeli ne de gömmeli. İnsan kendinin farkında olmalı, iyi özelliklerinin de kötü özelliklerinin de. İyi olmak zaten olması gerekendir. Kötü olmak da kötü hissettiren de düzeltilmesi gerekendir. Sürekli kendisini aşağılaması bir yerden sonra insanı üzmekten ve empati yapmaktan alıkoydu. Ah Makar Alekseyeviç! Sizi dirseklerinizdeki yırtıklardan, parmaklarınızın gözüktüğü çizmelerden ötürü aşağılayanlar kim köpek be! Siz az veren candan, çok veren maldan hesabı bir insanken, varınızı yoğunuzu paylaşırken, kendinizi nasıl olur da basit ve aptal bir adam olarak görürsünüz? Kaç insan sevdiği kişi hastalandığı, paraya ihtiyacı olduğu ve kendi cebinde para olmadığı için ceketini satar?

Knut Hamsun'un Açlık'ı ile bu kitap çok uyumlu. Onu okuyanlar bunu, bunu okuyanlar da onu mutlaka okuyun. Ondan sonra da gidin intihar falan edin. Yürek kaldırmaz zaten.

Aslında inceleme/ yorum burda bitti. Uzun zamandır gündemimde olan çeviri konusuyla ilgili bir şeyler yazacağım. Bu kitabı iki ayrı çeviriden okudum. Öteki Yayınevi'nden Serpil Demirci ve Can Yayınları'ndan Sabri Gürses. Basılı olarak elimde Serpil Hanım'ınki vardı. Kitap çok güzel, üstelik ciltli. İnce de bir eser olduğu için çok kıymetli bir görüntüsü var. Ama asıl önemli nokta çevirisi, o kadar iyiydi ki. Cümleler su gibi aktı gitti. Sabri Bey başlarda bana sanki daha gerçekçi çevirmiş gibi geldi. Ama sonrasında şüpheye düştüm. Ve bana Serpil Hanım'ınkinin daha hitap ettiğini fark ettim. Metin Amca da sağolsun çeviri konusunda bizleri aydınlattı. Meğer Sabri Bey biraz atmalı tutmalı çevirmiş :) Kötü değil ama cümleleri duyguya sokmuyor insanı. Serpil Hanım'da altını çizdiğim yerlere baktım, Sabri Bey'de çizesim gelmedi. Serpil Demirci'yi gözü kapalı öneririm. Su gibi akıyor.

Bu kitap acı dolu olsa da okuyun... Lütfen okuyun...

Oğuz Aktürk 
02 Kas 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...vic-dostoyevski.html

Kitaplarından alıntı yaparken “Dost” yazarak adı çıkan Dostoyevski’nin, kendisinin yazdığı ve benim ona ait okuduğum ilk kitabıdır İnsancıklar.

Zamanında Slav topraklarında yaşadığım zamanları hatırlattı bu kitap bana. Çünkü Doğu Avrupa ülkeleri gerek mimarisiyle gerek insanıyla gerekse de şehirlerinin yerleşim düzenleriyle soğuktur, statiktir, rasyoneldir, kalbe değil daha çok beyne ve matematiğe yöneliktir. Yani demeye çalıştığım şey; hava soğuk olmasa bile aura soğuktur, insanlar üşümese bile şehirlerin atmosferi samimi değildir, sanki şehirler dalgasız bir deniz, pürüzsüz bir kağıt, sıcaklık konusunda değil de sanki sevgiler konusunda atkı takmış bir Avrupai havası verilmiş şehirler gibilerdir.

Aynı bir zamanlar Rusya’da yaşamış olan Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair şiirinde “Bu dünya soğuyacak.” cümlesiyle bahsetmeye çalıştığı şey gibi aslında. Hiç şüphesiz mimarinin ve şehirlerin böyle olması şehirde hakim olan rengin ve tabii ki de Dostoyevski’nin İnsancıklar romanının renginin de gri tonlarında olmasına neden olmuştur. Ondan dolayıdır ki, kitapta hakim olan konular acıma, merhamet, maddi zorluklar içerisinde geçen bir sevgi ve yoğun duygusal ithamlardır.

İnsanların kitap hediyesi için bile parayı zor bulabilmesine rağmen hala hediyeler alıp gönüllerini hoş tutmaları, 74. Sayfada Varvara’nın Makar’a iyi kalpli biri olduğunu söylerken kendisine sanki Makar’ın bakışlarında kendi mülkünü gösteriyormuş gibi baktığını belirtmesi bana tek bir cümleyi hatırlatıyor açıkçası. Dostoyevski’nin yaşadığı zamanlara yakın Fransa Kraliçesi ve Avusturya arşidüşesi olan Marie Antoinette’nin 18.yy’da söylemiş olduğu iddia edilen :
“Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.” sözü.

Öyle dönemlerdi ki 18. ve 19.yy; Marie Antoinette’nin demiş olduğu belirtilen sözün açıklamasını Ortaçağ dönemindeki şehirlerin sosyolojik ve demografik özelliklerine bakarak anlayabiliriz aslında. Ortaçağ dönemi şehirlerinde toplumu yönetenlerin toplum içerisinde rol alan bireyin sorunlarına inmemesi, her bireyin kendi derdinin olması şehirlerin de, mimarinin de, kitapların da içlerine kapanık olmalarına sebep olmuştur. Sokakların bile anca at arabalarının geçeceği büyüklükte tasarlanması, sadece üst sınıftaki insanların gayelerinin düşünülmesi gibi sebeplerin hepsi birleşince bundan ister istemez edebiyat da etkileniyor tabii ki. Bundan dolayı da toplumu yönetenler nasıl bireyleri düşünmüyorsa, bireyler de hiç siyaset, devlet ve yöneticiler hakkında konuşmayı akıllarından geçirmemiştir. Sadece kendi hayatları ve çevrelerindeki olaylar hakkında konular işlenmiştir.

İnsancıklar kitabı da zamanın ilgi yoksunu, zavallı, yoksul insanlarının bir sevgi direnişi, bir bireysel hareketlenme içerisinde olduğu bir kitaptır. İş böyle olunca da, mektuplaşma kültürünün önemi açığa çıkıyor, samimi ifadelerin ve mektupların ardı arkası kesilmiyor. Ta ki nasıl Sanayi Devrimi kendisinden önceki bütün oluşumların önüne geçmişse, maddi boyutun da her şeyin önüne geçtiği o ana kadar. Sevgiye sarılacağımız yerde parayı gördüğümüz yere koştuğumuz o an.

Buruk bir sonla bitiyor kitap, sanki devamının gelmesi için son sayfayı yarıya bölmek, içinde yazı kalmış mı bulmak, selülozuna kadar okumak istiyor insan ama nafile. Dostoyevski’nin 1846 yılında İnsancıklar kitabını yazarken Youtube sitesini açıp da birazdan yazacağım şarkıyı dinlemiş olduğunu pek düşünmüyorum fakat benim dinlemiş olduğum ve bu kitaptaki olaylarla bağdaştığını düşündüğüm güzel bir şarkı zaten yazılmış.

https://www.youtube.com/watch?v=ytZivDcPyr4

Öp dese Varenka'sı öpmeye kıyamazdı Makar, sarıl dese Varenka'sı dokunmaya kıyamazdı Makar... Ama sev dese Varenka'sı işte o zaman severdi Makar onu. Cenk Durmazel’in dediği gibi, şapkadan tavşan çıkmayacağı başından beri belli olmuş olsa bile Petersburg'un serseri aşık Makar'ı vardı başından beri.

Bir de sırf Makar’ın “başıboş kalbi” için şu şarkı ve sözleri özellikle :

https://www.youtube.com/watch?v=sN0b-adUt9I

Dostoyevski’nin daha ilk okumayla bile heyecan verici bir yazar olduğunu kanıtlar nitelikte kitap. Hem yazmış olduğu ilk kitapta heyecan verici hem de birey bazlı duygusal devinimlere başarılı bir şekilde inebilmiş bir kitap. Okunası, tavsiye edilesi ve dönemin sorunları hakkında araştırmalar yapılası.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.

Hacı Seydaoğlu 
16 Tem 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

İki insanın birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan, Dostoyevski'nin ilk kitabı. İki karakter de yoksul ve yalnız. Genç bir kadın ile yaşlı bir erkek. Haddinden fazla gerçekçi bir kitap. Yoksulluğun acısını çok güzel yansıtmış bir kitap.

Dikkatimi ilk çeken kitapta bahsedilen yoksulluğun insanımızın neredeyse yaşam biçimine dönüştüğü oldu. Bizim "kendimizden düşüklere bakarak şükrettiğimiz" durumun adı aslında yoksulluk. Ama bu durum bizde o kadar yaygın ki ancak açlıktan ölecek insanlara yoksul diyoruz. "Yoksulluk sınırı" ile "açlık sınırını" karıştırıyoruz sanırım. Etrafımızda affınıza sığınarak söylüyorum ki "köpek gibi" günlerce çalışarak sadece aylık minumum masraflarını çıkaran binlerce asgari ücretli var. Bu insanlar bırakın bir iş kurmayı, ev almayı, araba almayı bayramlarda bile et alamama, elbise alamama sorunu ile karşı karşıya kalıyorlar. Ama "Allah'a şükür" bir şekilde geçiniyorlar. Bu yazdıklarım kitap ile biraz alakasız duruyor olabilir. Fakat kitabın sonunda aklıma ilk gelen bunlar oldu. Aç insan nasıl kitap okusun, sinemaya tiyatroya gitsin? Kendisini geliştirip bilinçlensin? Kısır döngü işte. Afrika'nın bir üst versiyonu. Çünkü karnı doyan -mecazi olarak- bir insanın yapacağı ilk şey adamakıllı düşünmek olacaktır. Düşünemeyince sistem de değişmiyor.

Sözün özü İnsancıklar canınızı gerçekten sıkacak bir kitap.

haydar ali 
 25 Eki 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Öncelikle bu benim ilk incelemem, umarım beğenirsiniz.Olaylar genç bir kadın olan Varvara ve yaşlı bir adam olan Makar etrafında gelişiyor.Makar ve Varvara birbirleriyle uzaktan akrabadırlar.Aslında daha çok yakın birer dostlar desek daha iyi olur.Bu iki insanın ortak bir kaderi vardır,o da fakirlik ve yalnızlık...Hayat onlar için çıkarılabilecek tüm engelleri çıkarır.Fakat herşeye rağmen bu iki insan dürüst ve namuslu bir şekilde hayatlarını devam ettirirler.Hayatta hep ikinci planda kalmış,tek suçları fakir olmak olan insanların yaşamından bir kesit gibi bu kitap.Kitap genel olarak güzel, betimlemeler ve tasvirler çok hoşuma gitti.Yaşarcasına okudum diyebilirim.Ayrıca konusu itibarı ile bende bazı farkındalıkların oluşmasına zemin hazırladı...Kitabın bana göre kötü yanları ise durağan ve sürükleyici olmaması. Gerçekleşen ani ve sık ölümlerde canımı sıkmadı değil...Ama okumaya kesinlikle değer.

KörKalem 
 28 Tem 2017 · Kitabı okudu · 5 günde · 7/10 puan

Dostoyevski'nin ilk kitabı, mektup roman, şu yaşında yazmış falan gibi konulara girmeyeceğim elbette, zira hepimiz tabiri caizse bu girişlerden "kustuk."

Ben kitabın kendi düşüncelerimle ilgili olan kısmından bahsetmek istiyorum,zira kitabın nasıl olduğu ile alakalı zaten çok inceleme var ve kitabı kimin yazdığı da ortada, çok da yoruma gerek yok aslına bakarsanız.

Dostoyevski benim enn sevdiğim yazardır, o yaptığı betimlemeler, insanların duygularını muazzam şekilde aktarışı her kitabı gibi ilk kitabında da kendini bariz şekilde hissettiriyordu. Lakin uzun süredir yabancı yazar okumamaktan kaynaklanan bir hamlık vardı üzerimde, pek konsantre olamadım metne, çeviri metin çok tuhaf geldi bana. Onun için çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim.

Yazarımızın kitaplarında hep bir para sıkıntısı, kalabalık yerlerde yaşama, kendini tüm insanlardan aşağılık görme gibi psikolojik ve sosyolojik problemler işlenir. İnsancıklar ile başlamış meğersem bu silsile, dediğim konuların aynısı değişik öykü ve kişilikler üzerinden okura aktarılmış.

Yine tüm okuduğum kitaplarında dikkatimi çeken, kitaplarda bulunan mevcut cahil kişiliklerin, sadece iki kitap okumuş diye kendini üst sınıf zanneden, aristokrat takılan insanlara nasıl da çarpıcı bir saygısı var.. Nasıl, o kişileri kendilerinden çok üstün, onların geldiği seviyeyi ulaşılması güç bir seviye olarak görüyorlar, her bir kitabını okuduğumda ayrı şaşırıyorum.
Şimdiyle kıyasladığımda herkes bilgin, cahil kimse yok. Bilgiye ulaşmak 0.01 saniye. Madem bu kadar biliyoruz, dünya neden bu halde? Neden insanlar hala sömürülüyor? Hala neden bir değiliz? Böyle okumak, bilmek ne işe yarar ki? Global dünya'ymış, peh! İnsanlar birbirlerine ne kadar çabuk ulaşıyor değil mi? Peki bu ne işe yarıyor, hiç düşündünüz mü? İnsanlar birbirlerinden daha uzak, dışarıda herkes buzdolabı gibi. Kimsenin kimseye minneti yok, öğrendiklerini paylaşmak, ya da onları yaşamına uygulamak gibi bir derdi hiç yok. Ah Makar Alekseyeviç ah! Binlerce kitap okuduk da ne olduk ki?

Daha aydınlık yarınlara...
Keyifli okumalar dostlar...

Özge Uzun 
20 Mar 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

dostoyevski 24 yaşında bu romanı yazarken günün birinde bu kadar kıymetli olabileceğini tahmin etmiş midir acaba? ilk roman da olsa yazarın ustalığını gerçekten yansıtıyor kitap. Ama nedense dostoyevski'nin karakterleri beni hep kızdırıyor bir yandan da. hep zayıf, hep bencil. gerçek dünyada yaşayan gerçek insanlar da böyle olduğu için belki.

Yakup 
04 Şub 01:03 · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

İnsancıklar iki ana karakterin birbiri ile olan yazışmalarına dair oluşmuş bir anlatı. Varvara Alekseyevna ve Makar Alekseyeviç’in birbirine yazdıkları mektuplarda iki ayrı cinsin; Rus toplumu gündelik yaşamı ile çeşitlenen dünyalarına bir bakış atılıyor.
Alekseyeviç son derece saf, tüm yaşamını kazandıklarını Alekseyevna’ya adamış bir devlet memuru. Onun için varını yoğunu satıyor ve harcıyor. Alekseyevna ise bize uçlu düşünme imkanı sağlıyor.
Bu kadın gerçekten Alekseyeviç’i sonunda kadar kullanmış mıdır? Yoksa düşkün olduğu için ona sığınmış mıdır?
Anladığım kadarı ile ilk seçenek ağır basıyor. Zira ne kadar zor durumda kalırsa kalsın kadın karakterimiz ne çalışıyor ne de doğru düzgün bir atılımda bulunuyor. Onu sat bunu sat bana para yetiştir derdinde ve sonunda da kurtuluşun yolunu pek güzel buluyor.

Kadınlara güvenmeme konusunda canlı bir örnek oluşturan Varvara kurnazlık, tatlı dil kendini acındırma ve bunun gibi kadının kullanabileceği birçok metotlarla Makar’ı parmağında oynatıyor. Makar’a acımadan edemiyorsunuz.

Bir varlığa bağlanmak ve o varlığın sizi yönetmesi, buna da aldırmayarak tüm yaşamınızı ona endekslemeniz. Kimisi buna aptallık kimisi de aşk diyecektir. Sorun şu ki karşı taraf sizi anladığı kadar, sizi kendi yerine koyduğu kadar değeriniz vardır.
Hep alan değil alan da olmalısınız mesajı kitaptan çıkarılabilir.

Yasemin 
 21 Oca 2017 · 9/10 puan

Dostoyevski'nin ilk kitabı olan İnsancıklar; Petersburg'da bir devlet dairesinde çalışan orta yaşlı, alçakgönüllü Makar Devuşkin ile genç bir kadın olan Varvara Dobroselova arasındaki mektuplaşmalardan oluşan bir kitap. Dostoyevski henüz 24 yaşındayken karakterlerin gizli ve konuşulmayan düşüncelerini mektuplar aracılığı ile satırlara dökmüş.
Evet sade bir şekilde böyle ifade edilebilir fakat o ruh tahlilleri, satır aralarına sıkıştırılan detaylar gerçekten etkiliyor.Alçakgönüllü, sürekli fedakar, fakir, parasız olan Devuşkin'e karşı insancıklar.
Dostoyevski'nin fazlaca ironi barındıran İnsancıklar'ında ahlak, dürüstlük, fakirlik, cömertlik konuları hakimdir. Ama satır aralarında fakirlik ve pespaye insanlar oldukça fazladır.
İnsan, insancıklara karşı sürekli mücadelede...

Kitaptan 859 Alıntı

Şehri 
14 Nis 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Anıların güzel olanları da, kederli olanları da insanı hep hüzünlendirir."

İnsancıklar, Dostoyevski (Sayfa 40)İnsancıklar, Dostoyevski (Sayfa 40)
Kitapları Fazla Seven Kadın 
 01 Oca 18:46 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Hele kitaplarına dokunulmasına hiç tahammülü yoktu!

İnsancıklar, Dostoyevski (Sayfa 46 - Anonim yayıncılık)İnsancıklar, Dostoyevski (Sayfa 46 - Anonim yayıncılık)

Ne kadar garip bir zamanlar bize kötü gelen, bizi kızdıran olaylar bile birer anıya dönüşünce bütün kötülüğünü kaybediyor.

İnsancıklar, Dostoyevskiİnsancıklar, Dostoyevski
Pınar Yiğitcan 
04 Şub 07:00 · Kitabı okudu · 8/10 puan

" Hayır, hayallerim beni kandırmadı!
Seviyorum, seviyorum dizginsizce, çılgınca, delice!"

İnsancıklar, Dostoyevski (Sayfa 84)İnsancıklar, Dostoyevski (Sayfa 84)

İnsanların çoğu kendileri için değil, başkaları için giyinir. Daireye gelen pasaklı bir köylü ile iyi giyimli bir çiftlik ağası aynı muameleyi görmez. Pasaklı köylüye bağırır çağırırlar; bugün git yarın gel derler. Çiftlik ağası, general gibi itibar görür; işleri tıkır tıkır yürür. General deyince aklıma geldi. Bir general kişiliğinden dolayı mı, yoksa omuzundaki yıldızlardan dolayı mı itibar görür?

İnsancıklar, Dostoyevskiİnsancıklar, Dostoyevski
Muhammed Aktaş 
12 Şub 19:15 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

İnsan elinde olmaksızın sükünetini kaybediyor.

İnsancıklar, Dostoyevski (Sayfa 93 - Akvaryum Yayınevi)İnsancıklar, Dostoyevski (Sayfa 93 - Akvaryum Yayınevi)
86 /