Necip G. profil resmi
Necip G. kapak resmi
Native Content Manager @ Demirören Medya

“Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel)
Gazeteci
Lisans
İstanbul
12 Aralık
2571 okur puanı
06 Kas 2017 tarihinde katıldı.
Native Content Manager @ Demirören Medya

“Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel)
Gazeteci
Lisans
İstanbul
12 Aralık
2571 okur puanı
06 Kas 2017 tarihinde katıldı.
  • Sabitlenmiş gönderi
    544 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10 puan
    Dürüst olmak gerekirse, yaşadığım birtakım olumsuz tecrübenin ardından kendime bir söz verdim; ikinci bir emre kadar özellikle yeni kuşak (2000 sonrası diyelim) muhafazakar / dinci / İslamcı / yeni tip milliyetçi vs. (sıfatlar arasında kaybolmak) yazarların ‘edebi’ eserlerine sakın bulaşma... Karşılaştığın zaman yolunu değiştir veya görmezden gel... Olmuyor çünkü. Açıktan maddi-manevi onca desteğe, pohpohlamaya, teşviğe, iltimasa rağmen ‘vasata’ dahi yaklaşamıyorlar... Cihada çıkar gibi yazıyorlar kitaplarını. Sanıyorlar ki, onların aforizma, hamaset ve sömürü yığını kitapları, ‘kutsal dava’ya yeni mücahidler kazandıracak! Sanıyorlar ki, ‘dindar nesil’in tuğlalarını bu vasat kitaplar örecek...

    Böyle böyle ezber 1-2 kitapla piyasaya çıkanların çoğunluğu, torbalarını doldurup gözden kayboldular... Arap alfabesinin her bir harfi için bir kitap yazılmıştır son 20 yılda... ‘Elif’ler, ‘vav’lar, ‘mim’ler, ‘nun’lar havalarda uçuştu bir dönem... Keza sûre adları veya bir takım ayetler de aynı akibete maruz kaldı... Kitap kapaklarını hatlar, ebrular, minyatürler süsledi... Kitapların yarısı, İslam’la alakası olmayan Batı’lı yazar ve filozofların aforizmalarıyla dolduruldu. Diğer yarısı ise altı tamamen boşaltılarak, anlam derinliği tamamen ortadan kaldırılarak kadîm tasavvuf öğretileri ile tamamlandı...

    --------------------

    İncelemeye böyle bir giriş yapma nedenime gelirsek; açıkçası geçen yıl Şair kitabı ilk kez karşıma çıktığında ve hakkındaki yorumları okuduğumda, yukarıda kısaca dile getirdiğim tuzaklardan bir yenisine düşmemek adına oldukça temkinli davrandım. Hemen kısa bir araştırma yaptım, öyle ya 543 sayfalık bir kitabı alıp okuyacaksam eğer, yoğurdu üfleyerek yemek en tabii hakkım :) Yayınevinin ait olduğu KADEM Vakfını, o dönem eksik bir araştırma sonucunda yanlışlıkla yönetiminde Erdoğan ve Albayrak ailelerinin olduğu KADEM Vakfı sanarak yazarı kafamda kendimce bir yere oturttum ve önyargılarımı da yanıma alıp uzaklaştım kitaptan...

    Birkaç ay sonra tekrar karşıma çıktı. Yine övgüler, övgüler... Okurlar, yere göğe sığdıramıyor kitabı. Hayatının kitabı seçenler, yüzyılın kitabı seçenler, Türk edebiyatının ilk 5’ine sokanlar, say say bitmez... Bu sefer çapraz sorgu yapmak adına öteki mahallenin insanlarının toplaşma alanlarına sızdım... Kitap orada tahmin edeceğiniz gibi daha az biliniyor lakin okuyanların yorumlarına bakınca neredeyse diğer mahalle ile aynı... Nihayetinde, merak duygusu o kadar ağır bastı ki, kaçış olmayacağını anlar anlamaz kitabı almaya karar verdim. Ancak bu sefer de aylarca bulamadım piyasada. Bilindik hiçbir online kitap sitesinde satışı yoktu kitabın. Hala da yok... En sonunda Litera’nın kendi sitesinde satışta olduğunu görünce hem bu kitabı hem de yazarın diğer kitabı olan Ahrar ‘ı beraber aldım.

    --------------------

    Gelelim kitaba... Fazla vakti olmayanlar için baştan söyleyim; Şair , hakkında dile getirilen tüm övgüleri fazlasıyla hak ediyor. Bunun bana göre en önemli nedeni Rafet Elçi’nin, yazının girişinde yakındığım genel vaziyetin tamamen dışına çıkarak gerçekten edebi bir eser üretme hedefiyle yola çıkması olmuş... Sanki zorunlulukmuş gibi belli kavram ve sembolleri kullanmadan, tribünlere oynamadan, mesaj kaygısı gütmeden, roman yazma sanatını bir ‘dava meselesi’ haline getirmeden, yerli bir yazarın da edebiyata kendi meşrebi ve yetenekleri doğrultusunda harika bir eser kazandırabileceğinin en güzel örneğini sunmuş okurlarına...

    Gerçekten de bir solukta okunacak bir kurguya, başka bir yerde benzeriyle karşılaşamayacağınız kadar özgün karakterlere, zengin bir anlatıma, muazzam bir dil ve üsluba sahip; her sayfası, üzerinde harcanan emeği hissettiren dört dörtlük bir roman... Öyle ki, romanı tamamladığımda kendimi çok uzun bir yoldan evime gelmiş gibi hissettim. Beni öyle geniş bir coğrafyada gezdirdi, öyle insanlarla tanıştırdı, öyle olaylara şahit etti ki, kitap bittiğinde hem bu edebi zenginliğin hazzını hem de tamamlanan bu yolculuğun burukluğunu aynı anda hissettim...

    --------------------

    Hani yetenek dedik ya, işte Rafet Elçi bu eseri yazarken, gerçekten de kendi yeteneklerini çok başarılı bir şekilde ve dozunda kullanmış. Muazzam bir tarih ve coğrafya bilgisi taşıyor sayfalardan... 7. Yüzyılın ilk yıllarında geçen hikayede, Arap Yarımadası’ndan dönemin İran topraklarına, Farisilere, oradan Orta Asya’daki sonsuz bozkırları mesken eyleyen Türklere ve yine dönemin Türk hanlıklarına kadar çok geniş bir coğrafyada her milletin, her kültürün, her inanışın en ince detaylarına kadar dolaştırıyor okurunu...

    Yazar, bu geniş coğrafya ve bu konu/karakter zenginliğini gerçekçi bir şekilde yansıtma noktasında işin altından başarıyla kalkmış. Ancak adı ‘Şair’ olan bir kitapta aşılması gereken tek engel tabii ki bu değil... Esas zor kısma şimdi geliyoruz...

    --------------------

    Şöyle düşünün; kitabın baş karakterleri iki büyük şair... Bu şairler öyle bir tasvir ediliyor ki, o yıllarda şiir konusunda bu iki adamın üzerine çıkabilen kimse yok o coğrafyada... Peki bu şairlerin bu kadar büyük şairler olduğunu sadece tasvirle anlatarak okuru ikna edebilir misiniz?

    Bu sorunun cevabını ben değil yazarın kendisi versin... Bir gazeteye verdiği röportajdan ilgili bölümü alıntılıyorum;

    ***

    SORU: Kahramanlarınız şair ve şiir okuyorlar. Bu şiirler üstelik Arap şiiri formunda yazılmış. Kitaptaki şiirler tercüme mi?

    RAFET ELÇİ: Şiirleri ben yazdım. Daha önce de şiir yazıyordum. Romanda İki şairden bahsederken, şiirlerinin olması gerektiğini düşündüm. Onlara sadece büyük şair demek yeterli olmazdı. Böyle olduğunda romanın tadı da olmazdı. Kaside formatını kullandım evet fakat hepsini kendim yazdım.

    ***

    İşte bence burası gerçekten çok önemli bir nokta... Yazarın aynı zamanda şair olması tabii ki böyle bir yükün altından kalkması için ona avantaj sağlıyor. Ancak yine de bakış açısı çok daha önemli burada... Madem büyük bir şair var ortada, o zaman şiir de olmalı... İşte Orhan Pamuk’un Kar romanındaki en büyük eksiklik buydu belki de... Şiiri olmayan bir şairin hikayesini anlatmaya çalıştı bize... Kar romanını küçümsemek için söylemiyorum bunu... Benim sevdiğim Pamuk romanlarından birisidir Kar... Ancak kitap boyunca bu şiir eksikliğini fazlasıyla hissettiğimi de ifade etmeden geçemeyeceğim.

    Gerçekten de hem dönemin diline uygun, hem de verilmek istenen duyguyu çok iyi ifade eden pek çok şiir var eserde... Bu şiirler romana bambaşka bir haz katıyor. O iki şairle kurduğumuz ilişki, gerçek bir ilişkiye çok daha fazla yakınlaşıyor...

    --------------------

    Değerli okur dostlarım, yazının başında muhafazakar/İslamcı yazarları bu kadar sert bir şekilde eleştirmemin nedeni, aslında kişisel bir özlemin, bir hayalin bir türlü gerçekleşmemiş olmasından kaynaklanan bir birikimi dile getirme isteğinden başka bir şey değildir... Türk edebiyatının her görüşten, her mahalleden, her meşrepten çok daha nitelikli yazarlara ve eserlere ihtiyacı var... Edebiyatımızı zenginleştirecek olan da bu çok seslilik değil midir?

    Ancak bu hayalin gerçekleşebilmesi için de özellikle muhafazakar cenahın, hazır tüm imkanlar da ellerindeyken, kendilerini daha fazla geliştirmesi, o küçük dairenin dışına çıkarak ve daha edebi kaygılar güderek daha büyük kitlelere hitap edebilecek nitelikle eserler kazandırması gerekiyor. Bunun için kendi fikirlerinden veya kendi dünya görüşünden vazgeçmesine, karşı tarafa da yaranacağım diye ait olmadığı sularda yüzmesine gerek yok. Örneğin Yaşar Kemal, eserlerini kaleme alırken bir muhafazakar gibi yazmadı ama yazdıklarını en baba muhafazakarlardan tutun da toplumun her kesimi büyük bir beğeniyle okudu ve benimsedi... Laik, seküler, Cumhuriyetçi pek çok yazar, özellikle toplumsal gerçekçi yazarlar, bu eşiği yıllar öncesinden aştı ve ortak değer ve kaygıları merkeze alan eserler ortaya koydu...

    Eğer ki bu durum, baştaki siyasi iktidarın kim olduğu ile ilişkiliyse ve edebiyat da kendine ancak bu şekilde bir yer buluyorsa, o zaman mevcut iktidarın ve bu dünya görüşünün yazarları da bu fırsatı iyi kullanmalıdır. Siyaset kutuplaştırır ama edebiyat birleştiricidir. Bir siyasetçi kendisine muhalif olanları görmezden gelebilir, hatta onları ezebilir... Lakin bir edebiyatçı, her zaman insanı insan olarak merkeze almalı ve yazdıklarıyla çok daha geniş bir kitleye dokunabilmelidir... Siyasetçi anlamaz ama edebiyatçı, ‘ötekini’ anlamak zorundadır...

    --------------------

    Şair romanının 7. Yüzyıl başında geçtiğini yazmıştım. Yani Hz. Muhammed’in peygamberliğini tebliğ ettiği döneme denk geliyor. Ancak bu durum kesinlikle kitabın merkezinde değil. Nasıl ki tarihin o döneminde Roma İmparatorluğu, Sasaniler, Türk Hanlıkları, Arap kabileleri varsa ve bu toplulukların hayatına, yaşayışlarına ayrı ayrı giriliyorsa, Mekke’de o yıllarda yaşanan özel durum da tarihi bir gelişme şeklinde ele alınıyor. Hatta bugüne kadar yazılıp çizilen binlerce kitabın aksine belki de ilk defa, Muhammed peygamber, Mekkeli müşrikler dediğimiz insanların, putperestlerin gözünden nasıl görünüyorsa okura da o şekilde anlatılıyor... Belki de ilk defa, Kuran dışı kaynaklarda genellikle karikatürize edilen ve aşağılanan bu kabilelerin hayatına, yaşam tarzlarına, ilgilerine, geleneklerine, aşklarına, savaşlarına tüm detaylarıyla tanık olmamız sağlanıyor...

    Yazar, kitabın bana göre en etkili bölümlerinden birinde Hıristiyan bir rahibi, Mekkeli 'müşrik' reisleri, birkaç raviyi ve din konusunda derin soru işaretleri taşıyan prensi bir masa etrafında topluyor. Prensin ‘bir’ ve ‘sonsuz’ hakkındaki soruları masadakiler tarafından felsefi bir üslupla tartışılıyor. Yazar burada öyle tarafsız bir kimliğe bürünüyor ki, bir putperesti konuştururken bir putpereste; bir rahibi konuştururken bir hıristiyana dönüşüyor adeta... Roman boyunca bir yandan her türlü inanca, her türlü ırka, her türlü yaşam biçimine eşit söz hakkı tanırken, diğer yandan da kendi kimliğini ustalıkla korumayı başarıyor...

    Bir dantel gibi ince ince örülen bu detaylar, romanı dar bir çerçeve içine hapsederek sadece kendi kitlesini tatmin edecek bir nesne olmaktan kurtarıp ona daha kitlesel, daha evrensel bir değer katıyor...

    --------------------

    ‘Lafın fazlası ziyan’ demiş büyükler :) Ben de derdimi daha iyi ifade edebilmek uğruna, kendi okuma deneyimimi de işin içine katarak lafı biraz uzatmak zorunda kaldım... Yaşadığım bazı olumsuz tecrübelerin, önyargılarımla da bir araya gelerek edebiyatın diğer yakasını hayatımdan kesip atmak konusunda yaptığı yönlendirmeye uymadığım ve merakımın peşine düşüp bu eseri önce hafızama sonra da kitaplığıma kazandırdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum:)

    Bir şairin romanını okumak, o romanın iki büyük şairiyle tanışmak, kendi kişisel edebiyat yolculuğumda verdiğim en doğru kararlardan biriydi... Umarım Zeyd ve Tuleyle’nin şiirleri, Sara’nın gözleri, Rüstem’in kervanı, Çiçek’in sabrı sizin hanenize de uğrar, size de hoş duygular yaşatır...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...

    NOT: Bu inceleme ilk yazılıp paylaşıldıktan bir süre sonra yazarımız Rafet Elçi, yorum bölümünde iki önemli konuya dikkat çekti. Bir yanlış anlamadan kaynaklı olarak Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) ile yayınevi arasında yanlış bir bağlantı kurmuş ve bu bağlantıya dayanarak ister istemez yazarımızı bir 'taraf' ile ilişkilendirmiş oldum. Yazarımızın yüzde yüz haklı olduğu bir konuda hızlıca hatamdan dönerek ilgili kısımları revize ettim. Bu vesileyle, Sayın Rafet Elçi'den ve sizlerden özür diliyor, anlayışınıza sığınıyorum... (Necip G.)
  • %3 (11/424)
  • 137 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
  • Necip G. tekrar paylaştı.
    352 syf.
    ·19 günde·Beğendi·9/10 puan
    “Hayvanlar ET denilerek önce dilde öldürülür,” diyor Carol Adams. Sahiden et ne demek? Her gün, (azınlık bir grup dışında) herkesin günde bilmem kaç öğün ve kaç farklı biçimde tabağında bulunan bir şey.. Et.. Ve buna rağmen nasıl üretildiği, önümüze geldiği hakkında düşünmenin marjinal sayıldığı bir şey. Et.. Önce bir şeyi açıklığa kavuşturalım: bahsettiğimiz “şey” bir meta değil. Canlı: Hayvan. Yazar buna vurgu yapmak amacıyla seçmiş bu başlığı: HAYVAN YEMEK!
    Kitabın başlığından yola çıkarak bu kitabın “hayvanlar canlıdır bu nedenle et yemek yanlıştır” dediğini düşünmek ÇOK büyük bir hata olacaktır. İnsanların bir çoğunun veganlık ya da vejetaryenik denilince aklına bu cümle gelse de bulunduğumuz yüzyıl itibariyle meselenin bundan çok daha farklı bir yere evrildiğini bilmek gerek. ( Zaten kitabın da bu görüşü kabul ettirmek gibi bir amacı yok)
    Ben de diğer fikirlere sonsuz saygı duymakla birlikte aslında hayvan yemenin “yanlış” olmadığını düşünenlerdenim. Aksi görüş bana romantik bir doğa tasviri gibi geliyor. Çünkü tam tersinin olmasını dilesek de doğaya baktığımızda bir canlının hayatta kalması için gerekli olan beslenme eylemini ancak (bitki ya da hayvan) başka bir canlıyı öldürerek gerçekleştirebildiğini görüyoruz. (her ne kadar farklılıklar olsa da bitkilerin acı çekmediğini düşünmememiz genel olarak insan merkezli düşünce sistemimizin bizi ittiği büyük yanılsamalardan sadece bir tanesi: https://evrimagaci.org/...i-hissediyor-mu-1862 )Bu yüzden tek başına hayvan yeme eylemini “etik dışı” olarak nitelendirmek doğru olmayacaktır AMA hayvan yemeyi tercih edin ya da etmeyin , hayvansal gıdaların üretilme süreci hepimizi ilgilendiren, hepimizin sorumlu olduğu bir konudur.
    Geçmişteki üretim faaliyetlerinden oldukça farklı bir şekilde 21.yy’da her şey ,hiç olmadığı kadar hızlı, fazla ve ucuz üretiliyor ve biliyoruz ki bunun karşılığında bir tüketim çılgınlığı da mevcut . Kapitalist üretimde esas olan maliyeti en az olacak şekilde en fazla ürünü üretmek yani basitçe olabildikçe fazla kar elde etmek olduğu için “etik” kavramının yerle bir olması şaşırtıcı değil. Ve üstüne üstlük tükettiğimiz sürece soru sormamamız gereken bir sistem bu. Aptalı oynarsanız sınai besiciliğin hayvanları maruz bıraktığı vahşeti görmezsiniz çünkü. Peki sınai besicilik ne demek? Basit bir tanımla, hayvanların kendi dışkılarından kaçacak bir alanlarının dahi olmadığı, güneş görmeyen, seslerden ve kan kokularından öleceklerini anlayıp strese girdikleri yerlerde, zaten sınai besicilik yüzünden kısalan hayatlarını geçirdikleri ve elektroşok, kafatasına çelik zımbalama, parçalama, vücuda delikler açıp kanı boşaltma, kuru ağaç kesmekte kullanılan makinelerle “canlı canlı” doğranma, suda boğulma ve bu kitap sayesinde öğrenebileceğiniz ve düşmanınızı öldürmek isteseniz aklınıza gelmeyecek vahşi yollarla öldürülmesi, “bitik” diye tabir edilen sağlığını yitirmiş ayakta bile duramayacak “canlı” hayvanları bir çöp konteynırına atıp uzaklaşmanın yasal olması demektir.#117172567
    Bu sektörde çalışmış insanların söyledikleri bazı örneklere bir göz atalım:
    “Bir keresinde şok tabancası gün boyu bozuktu, onlar da bıçağı alıp ayakta duran ineğin boynunu arkadan yarıyorlardı. Öylece düşüverip titiryorlardı. Bir de yürüsünler diye kıçlarından bıçaklıyorlardı hayvanları. Onları feci dövüyorlardı… İnekler dillerini dışarı sarkıtmış ağlıyordu. Bunu anlatması güç. Kulağa gerçekten adice geliyor ama (elektrikli) cihazı alıp gözlerine dayadım. Ve öylece tuttum.”
    “Domuz beni tekmelerse bunu fena ödetirim havalarına bürünüyorsun. Zaten öldüreceksin ama yetmez. Acı çekmek zorundadır… Bıçağı daldırırsın, ittirirsin, nefes borusunu patlatıp kendi kanında boğulmasını sağlarsın. Burnunu ikiye ayırırsın…”
    “Tavukların dörtte birinde stres kaynaklı kırıklar var. Tepeleme diziliyorlar; kendi dışkılarından kaçamıyor ve asla güneş göremiyorlar. Tırnakları kafes çubuklarına dolanarak büyüyorlar. Kesileceklerini hissediyorlar…”
    #117331629
    #117335693
    #120249791
    Şu seçiğim kesitlerin en hafifleri olduğuna emin olabilirsiniz.. Bunu abartmak için söylemiyorum, alıntı olarak paylaşmak isterdim bazılarını ama herkesin akışta bu kadar “detaylı” bir canilik okumak istemeyebileceğini düşündüm ve aynı sebepten burada da yer vermiyorum ki bunlar yeter de artar bile. Ayrıca bunların kaynağının ne olduğunu merak edenler için söylüyorum, kitap bu noktada çok tatmin edici. Birinci kişilerin anlattıklarına ve kaynakçaya bol bol yer verilmiş.
    Aslında bu konu insan iki yüzlülüğünü net bir şekilde gözler önüne seriyor. Çünkü eğer çıkıp birilerine bir hayvana işkence etmenin, dövmenin, acı çektirmenin iyi mi kötü mü olduğunu sorsak herkes bu konuda hemfikirdir: Bu yapılmaması gereken bir şeydir. Ama aynı insanlar işkence ile üretilen ürünleri tüketmekten hiç çekinmezler.” Nasıl üretiliyor bu?” diye sormazlar, başka birisi onların bu soruyu sormasına vesile olduğunda da ani tepki gösterirler. (Mesela bu konuları konuşmak istemezler) çünkü aslında onlar da burada yanlış bir şeylerin döndüğünün farkındadır ama HERKES KENDİ DAVRANIŞ BİÇİMİNİN “ETİK” OLDUĞUNUN SÖYLENİLMESİNDEN HOŞLANIR. Yani basit bir şekilde kendi ahlak yasaları, yaptıkları şeyin “doğru” olması değildir önemsedikleri; önemsedikleri şey kendi yaptıkları şeyin doğru olarak adlandırılmasıdır. Mesela Yahudilik ve İslam gibi dinlerde kitapta da değinildiği gibi, etin “yenilebilir” olması için hızlı ve acısız bir kesim olması gerekir. Yani günümüzde tüketilen etin “helal” ya da “koşer” olması mümkün değildir. Kendini “dindar” olarak adlandıran insanlar neden bu konuda sessizler?
    “Böylesi bir esaret… kelimenin ahlaki olarak en nötr anlamıyla vahşettir denebilir… Bu vahşeti farklı göstermek ya da saklamak için elden ne geliyorsa yapıldığını, küresel boyutlu bu şiddeti unutturmak ya da çarpıtmak için uğraşıldığını kimse inkar edemez, bu konuda ciddiyetle diretemez.”
    İkinci bir soru ise şu: İnsanlar bunu neden yapar? Ve bu sorunun basit ama üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek çarpıcı cevabı: Sadece yapabilecek gücümüz olduğundan. Yapıyoruz çünkü YAPABİLİYORUZ. Bu noktada sınai besicilik Descartes’in hayvanları bir makine olarak görme fikrinin hayata geçmiş versiyonudur. (ki eminim makinelere daha iyi davranılıyordur çünkü ilginçtir, hayvanlara bunu yapan bizler eşyalarımıza bile “hürmet” gösteririz)
    #120693886
    #120690486
    Buraya kadar en önemli bölüm olan hayvan hakları ile ilgili olan kısımdan kabaca bahsettim, peki bunun insan sağlığına yansıması? Bu şartlarda üretilen, şişirilmiş ve üzerinde ne olduğu belli olmayan kimyasallar kullanılmış ürünlerin sağlıklı olduğunu iddia etmek gülünç olacaktır.#119381628 En basit örnek: yapılan araştırmalara göre özellikle de kırmızı et kanser ve kalp krizi riskini artırır. “Ne olduğu belli olmayan” kelimesinin hayat bulduğu kan dondurucu bir örnek daha vereyim ve böylece bu sektörün her açıdan ne kadar güvenilmez olduğunu anlamış oluruz:
    “Kanada’da bir domuz besicisi onlarca kadını, normalde domuz leşlerinin asıldığı kancalara asarak öldürdü. Mahkemeye çıkarıldığında bazı kadınların insanlara yedirildiği anlaşılınca büyük bir tiksinti seli yaşandı. Tüketenler kıyılmış domuz etiyle insan eti arasındaki farkı anlayamamıştı.” Bu noktada denetimlerin nasıl olduğunu açıklamaya gerek kalmadı sanırsam..
    Ve çevre… Kısaca bahsetmek gerekirse (ki bu konuda kısaca asla yeterli değildir) inkar edilemeyecek büyüklükte bir tehlike olan küresel ısınmanın gerçekleşiyor olmasında hayvancılığın müthiş bir payı vardır.#117176644 Dünyadaki tüm fabrikalar ve araçlar hayvancılığın verdiği zararı vermiyor. Çünkü tarım yöntemlerimizle aslında bir karbondioksit emici ,çözümümüz, annemiz olan toprağı karbondioksit salar hale getiriyor ONU DA öldürüyoruz. Ve dünyanın üçte birini kaplayan çiftlik hayvanlarının beslenmesi bu çarpık tarım üzerinde muazzam bir baskı oluşturuyor. Halihazırda içinde bulunduğumuz pandeminin sebeplerinden bir tanesi de hayvancılık.. Bu kitap 2012 yılında çıkmış ve zaten yıllardır bilim insanlarının bahsettiği ama herkesin sanki gökten inmişçesine şaşırdığı pandeminin kaçınılmazlığından da uzunca bahsetmiş. İnsanın zorbalığı yüzünden oluşan ilk pandemi ve son da olmayacak. Doğayı yok ederek hayvanların yaşam alanlarını kısıtlamak, böylece türler arasındaki etkileşimi çarpıklaştırmak suretiyle aslında “zararsız” olan organizmaların bir sürü insanın ölümüne sebep olduğu öhöm! BİZİM bir sürü insanın ölümüne sebep olduğumuz bir başka olay! Bu durumda söylenmek yapacağımız en son şey olmalı ne yılı suçlayalım ne de başkalarını.. Herkes işe kendinden başlasın çünkü başka suçlu yok. Ve zalim olmak sandığımızdan çok daha kolay ve yaygın #117553516 Nereden tutsak elimizde kalan bu sınai besicilik meselesinde de önce hayvanlar ve dolaylı olarak da bizler için değişime kendimizden hatta tabağımızdan başlamalıyız çünkü Dr. Jane Goodall’ın da dediği gibi:
    “Çevrenizdeki dünyayı etkilemeden tek bir gün geçiremezsiniz. Yaptığınız(ya da yapmadığınız) şey bir fark yaratıyor ve ne tür bir fark yaratmak istediğinize siz karar vermelisiniz.” Dr. Jane Goodall


    #117174183
    #117866321
    #119378038
    #120687888
  • “Rus romanının Gogol’un Palto’sundan çıkmasını andırır bir şekilde on üçüncü yüzyıldan itibaren yetişen bütün kelamcı ve filozofların Râzî’nin eserlerinden çıktığını söylemek abartılı değildir.”
    Ömer Türker
    Sayfa 59 - Ketebe Yayınları, 1.Baskı (Ağustos 2020)
Native Content Manager @ Demirören Medya

“Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel)
Gazeteci
Lisans
İstanbul
12 Aralık
2571 okur puanı
06 Kas 2017 tarihinde katıldı.
2021
30/85
36%
30 kitap
6,6bin sayfa
3 inceleme
124 alıntı
4 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 2362. sırada.

Şu anda okudukları 2 kitap

  • Yunus Emre Divanı
  • Mesnevi

Okuduğu kitaplar 378 kitap

  • İslam Düşünce Gelenekleri
  • Günler Aylar Yıllar
  • Şeffaflık Toplumu
  • Fabrika Ayarı
  • Ecinniler
  • Ağaçlar
  • Tütün Yorgunu
  • İletişimin ABC'si
  • Sis
  • Taras Bulba

Kütüphanesindekiler 320 kitap

  • Yunus Emre Divanı
  • İslam Düşünce Gelenekleri
  • Günler Aylar Yıllar
  • Şeffaflık Toplumu
  • Fabrika Ayarı
  • Ecinniler
  • Ağaçlar
  • Tütün Yorgunu
  • Sis
  • Taras Bulba

Beğendiği kitaplar 100 kitap

  • İslam Düşünce Gelenekleri
  • Günler Aylar Yıllar
  • Şair
  • Cıs
  • Psikopolitika
  • Güzeli Kurtarmak
  • Algı Kalesi
  • Üç Beş Kişi
  • İnsanları Seveceksin
  • Osmanlı Mezar Taşlarının Sırları

Beğendiği yazarlar 22 kitap

  • Byung-Chul Han
  • Maksim Gorki
  • Gabriel Garcia Marquez
  • John Berger
  • Franz Kafka
  • Lev Tolstoy
  • Orhan Kemal
  • Sait Faik Abasıyanık
  • J. R. R. Tolkien
  • Jack London