Necip G. profil resmi
Necip G. kapak resmi
Native Content Manager @ Demirören Medya

“Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel)
Gazeteci
Lisans
İstanbul
12 Aralık 1980
1879 okur puanı
06 Kas 2017 tarihinde katıldı.
Native Content Manager @ Demirören Medya

“Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel)
Gazeteci
Lisans
İstanbul
12 Aralık 1980
1879 okur puanı
06 Kas 2017 tarihinde katıldı.
  • Necip G. paylaştı.
    510 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Ne çok okunacak kitap var. Hergün listeye bir yenisi daha ekleniyor. Bazen ömrüm yetmeyecek diye düşünüyorum ve beklemenin anlamı yok diyorum. Bu sitenin bana kazandırdığı en güzel şey, dostlukların yanında, yeni kitaplar keşfetmek oldu. Unuttuğum, okumadığım, rafa kaldırdığım kitaplar. Evet işte onlardan biri daha.

    Yıllardır ara verdiğim Aziz Nesin'e Bir Sürgünün Anıları ile tekrar kavuştum. Sonra ne mi oldu?  Kitaplığımda yıllardır okunmayı bekleyen anılarını yazdığı Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez adlı serisini alıp sayfalarını karıştırınca beklemenin bir anlamı yok dedim. Şimdilerde tek kitap haline getirilen anılar.

    Aziz Nesin, on iki yaşına kadar olan anılarını Yol adlı kitabında toplamış. Kitabı okurken, böyle bir duyguyu nasıl anlatabilirim diye düşündüm hep. Hala da öyle düşünüyorum. Kitapta yaşanan duyguların sadece yüzde birini anlatabilirim size. Benim anlatacaklarım çok yüzeysel kalacak biliyorum. Ben sadece size Aziz Nesin'in çocukluğu hakkında bilgi verebilirim, ama yaşanan duyguları asla anlatamam. Ancak okuyunca etkisini hissedebilirsiniz.

    Öyle bir çocuk nasıl olabilir diyorum okudukça. Nasıl bir çocuk yaşadıkları altında bu kadar ezilebilir. Nasıl bir çocuk yaşadıklarını hep içinde taşır, kimse üzülmesin diye duygularını dışa vurmaz. Nasıl bir çocuk hep başkalarını düşünür, onlar üzülmesin diye kendi üzülür. O kişi Nusret'se mümkün. Çocukluğunu hiç yaşamamış Nusret. Hemen büyümüş ama hep çocuk kalmış Nusret. Özlemlerini hep içinde yaşamış Nusret.

    "Hiç çocuk arkadaşım yok, hiç oyuncağım yok, oyunum yok. Hep büyüklerin arasındayım."
    (s.112)

    İlk bayramlığını giydiğinde kendini bir anda çocukların hışmından kurtaramayan ve çamurların içinde bulan Nusret. Entarinin dışında ilk defa giydiği bayramlık hevesini alamadan üstünden çıkarılan Nusret. Yaşadığı burukluğu varın siz düşünün.

    "İlk pantolonu, ilk ayakkabıyı beş yaşımdayken bir bayramda giymiştim. O yaşıma dek ne panto­lonum, ne ayakkabım vardı. Üstüme alacakara bez­den bir entari giydirirlerdi, ayaklarımda takunya..." (s.17)

    Seni hep hikayelerinle tanıdım. Güldüren güldürürken de düşündüren hikayelerinle. Kendime o kadar kızıyorum ki tanımakta geç kaldığım için. Neyse diyorum sonra, yakınmayı bırak ve oku. Madem o yazdı sen de oku. Hem de yaşamı boyunca hiç ara vermeden yazdı. O halde bize düşen de okumak.

    "— Yaz! Hadi yazsana! Durma yaz! Ne duru­yorsun? Uyumaya hakkın var mı senin... Uyan! Otur­ma öyle... Kalk çabuk... Hasta da olamazsın... Şişşşt, kalk bakalım... Yaz!" (s.7)

    Aziz Nesin, Çanakkale Savaşı sırasında doğmuş. Adın uğur getirsin diyerek, Nusret Mayın Gemisi'nin ismi konulmuş ona. Uğur da getirmiş nitekim. İmkansız denilen oluyor ve Mustafa Kemal Çanakkale'de tarih yazıyor.

    Aziz Nesin, on iki yaşına kadar olan anılarını anlattığı kitabında zamana da ışık tutuyor ayrıca.

    "Türkiye o zaman ikiye ayrılmıştı: Kurtuluş Savaşı'ndan yana olan Kuvâ'yi milliyeciler, padişahtan yana olan Kuvâ-yi inzibatiyeciler. Kuvâ-i inzibâtiyecileri, düşman işgal kuvvetleri beslerdi. Kuvâ-yi inzibâtiyeye yazılanlara bir lira gündelik verilirdi." (s.75)

    Babası onun hep bir din adamı olmasını istemiş. Sekiz yaşında hafız olan Nusret için, babası sevinirken annesi üzülmüş. Cumhuriyete düşman olan babası okula göndermemiş ama eğitimsiz de bırakmamış. İlk eğitimini Galip amcasından alan Nusret onu çok sevmiş.

    "Galip Amca ol­masaydı beni okutup yetiştirmeseydi, ben bugünkü ben olamazdım. Anama ve ona çok borçluyum." (s.78)

    "Babam çok sert, kızgın bir adamdı. Dediği dedikti..." diyor. Ama onu sevmekten de asla vazgeçmiyor.

    Babasının Mustafa Kemal'i sevmesini ne çok istiyor o çocuk kalbiyle. Mustafa Kemal'i sevmese de seviyor yine de babasını.

    "Ah şu babam, ah... Onu öyle se­viyorum ki, ama o da Mustafa Kemal'i sevse ya..." (s.291)

    "Babam zengin değildi, varsın olsun... İyi yürekliydi beni çok seviyordu, benim babamdı, benim babam olduğu için en iyi baba oydu. Annem, hele annem, bütün annelerin en iyisiydi..." (s.314)

    Annesi, çileli annesi. Gözü yaşlı annesi. Altı yaşında üvey annenin zulmünden kurtarmak için babası tarafından evlatlık verilen küçük Hanife. Her şeyi annesi mutlu olsun diye yapıyor. Annesi onun için dünyalara bedel. Annesi onun neredeyse tek varlığı. Ne yapmışsa hep annesini mutlu etmek için yapmış. On yaşında hükümet okuluna başladığı zaman bile sadece annesini düşünmüş.

    "Beni üçüncü sınıfa alıyorlar. Öyle mutluyum, öyle mutluyum ki... Okuyacağım, doktor olacağım, annemi iyi ede­ceğim... ağlıyorum sevincimden...(s.265)

    Nusret'in sevincine ortak olurken ben de onunla birlikte ağlıyorum. Hep birileri mutlu olsun diye yaşamış adeta. En çok da annesi mutlu olsun istemiş. Öyle duyarlı bir çocukmuş ki, babası olmayan arkadaşlarının hakkını yediğini düşünerek çok sevdiği Darüşşafaka'dan kaçmış.

    Küçük yaşta omuzlarına çok yük yüklenmiş. Arada isyan etmiş tabi. O kadar da olsun canım. Sonuçta o da bir çocuk, her ne kadar çevresine göre çocuk olmasa da.

    "Bıkmıştım derslerden, Arapçadan, hendeseden, hesaptan, tecvit'ten, hepsinden bıkmıştım..." (s.145)

    Ah Aziz Nesin ah, nasılda oyunlara hasret büyümüşsün. O özlemini okurken yüreğim yandı. Nasıl bir çocukluk geçirmişsin sen öyle.

    "Çocukluğumu hiç yaşamadım. Çember çevir­medim, zıpzıp, bilya alamadım elime. Uçurtma uçurmadım. Elbende, sobe, körebe, birdirbir, uzuneşek, kovalamaca oynamadım... Hiç, hiçbişey... Çocuk olmuş tek günüm yok yaşamımda... Oysa öyle se­verdim ki koşup oynamayı..."(s.37)

    Değil mi ya, sen çocuk musun ki oyun oynayacaksın? Sen kocaman bir adamsın. Tek düşündüğün büyük adam olup haksızlıklara karşı çıkmak.

    "Öyle büyük, öyle büyük bir adam olaca­ğım ki, bütün bu haksızlıkları kaldıracağım. O kadar da çok haksızlıklar vardı ki, bu kadar büyük haksız­lıkları ortadan kaldırmak için ister istemez çok bü­yük adam olmam gerekiyordu." (s.161)

    On iki yaşına kadar olan anılarını okumayı yüreğim kaldırmadı. Sen o yaşta çok sevdiğin annenin ölümüne şahit olurken, ben burda gözyaşlarımı tutamadım.

    " ...Ölüm güzel değildir elbet... Ama siz ölümü, güzel, genç bir veremli annenin yüzünde gördünüz mü hiç?" (s.497)

    Çocukluğu hep yoksulluk içinde geçmiş Nusret, oyunlara hasret büyümüş Nusret, gülmeye hasret kalmış Nusret.

    "Herkes kahkahalarla gülüyor. Kimisi, gülmekten yerlerde yuvarlanıyor. Gülmek!... Öylesine yabancı olduğum bişey ki gülmek, hele gülmenin böylesi... (s.101)

    Bu kadar acı ile geçmiş bir çocukluktan sonra nasıl herkesi güldürecek hikayeler yazar insanın aklı almıyor. Bunu da sadece Aziz Nesin yapar sanırım. Hem de öyle güzel yapar ki, roman tadında anılar okursunuz.

    "Neden, nasıl mizahçı olduğumu sorarlar hep... Bilmem. Ama sanırım, beni mizahçı yapan kendi ya­şamım olacak. Gözyaşları içinden geçip geldim bu­raya..." (s.23)

    Maceraya kaldığım yerden Yokuşun Başı ile devam edeceğim. Babası, kardeşi ve Nusret neler yaşadı kimbilir. Annesinin ölümünden sonra nasıl bir hayat bekliyor onu? En çok da, okulu bıraktığını kimse bilmezken, annesine verdiği sözü nasıl tuttuğunu merak ediyorum. Annesini ölüm döşeğinde kandırmak ona çok ağır geliyor. Kendini annesine karşı borçlu, sorumlu hissediyor.

    "— Oğlum yatılı okulda okuyor ya, onun için gözlerim açık ölmüyorum..." (s.494)

    Annesinin ölürken söylediği son sözler onu tekrar çok sevdiği okuluna kavuşturacak. Bakalım nasıl yapacak?

    Ne söyledim ne yazdım bilmiyorum. Bildiğim tek şey ben hiçbir şey anlatamadım. Çocuk Nusret'in yaşadığı duyguları yansıtamadım. Tek bildiğim okurken kalbimi parçalayan o acı anıların yarattığı his aklımdan hiç çıkmayacak.

    Yazdıklarıyla her zaman güldüren küçük dev adam bu kitabında gülünecek bir şey yazmamış. Gülmek isteyen okumasın. Kahkaha yerine gözyaşı bulacak çünkü. Bir çocuk hiç mi gülmez? Aklım almıyor. Çocukluğumdan utandım senin yaşadıklarınla.

    Affet beni Aziz Nesin, seni tanımak için ne kadar geç kalmışım meğer.
  • Necip G. paylaştı.
    126 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Çocukken bile dünyada bir şeylerin eksik olduğunu hissederdim. Kitaplardaki dünyaya kaçmak iyi gelirdi. Geç saatlere kadar okumama izin vermeyen annemin, “Yeter artık gözlerin bozulacak!” derken beni korumak istediğini bilsem de bu tavrında doğru olmayan bir şeyler vardı, biliyordum. Kızardım içimden.

    “İki ömrüm olsun isterdim; biri yaşamak, diğeri okumak için.” diyen Goethe’ydi değil mi? Bunca kitabı okumaya, her gün yeni bir esere rastlarken yaşadığım telaşa iki ömür bile yetmez.

    Ne çok kitap var okunacak. Ve hayat bunu karşılayamayacak kadar kısa!

    Şimdiye dek akademisyen ve çevirmen olarak bildiğim Ahmet Cemal’in “Dokunmak” kitabını okurken, hayatta kaçırdığım daha ne çok güzellik var diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

    “Başyapıtların tercümanı”, “sözcüklerin ustası” sıfatlarını yakıştırmışlar kendisine.

    Kendimiz için basit bir günlük bile tutamadığımızı düşündüm de, 20. yüzyılın başyapıtlarından, çevirilemezliğiyle meşhur Vergilius’un Ölümü için “Ben, o kitabı hep kendim için çevirdim.” diyen birinin dünyası nasıl da farklı renkler barındırmıştır kim bilir?

    Goethe, Brecht, Kafka, Nietzsche, Remarque, Rilke, Zweig, Canetti ve daha birçok yazarın eserlerini başarılı tercümeleriyle edebiyatımıza kazandıran Ahmet Cemal’e verilen onca çeviri ödülü az bile kalmış...

    Sözcüklerin ustası olduğuna bu eserinde tanıklık ettim.
    Kitaptaki öykülerde gösterişli cümleler kurmamış ama sıra dışı bir anlatımı var. Hayran kaldım.

    “Ayrıca annesinin yaşlanıp eskimesi ile eşyaların eskimesi arasında hiç fark yoktu. Çünkü cansızlıkları yüzünden eskimeye karşı koyamayan eşyalar gibi, yaşamdan daha ölmeden elini eteğini çekmiş olan annesi de kendini eskime sürecine bırakmış, belki yıllardır cansız eşyaların arasına onlardan biriymiş gibi yerleşip kalmıştı.”
    Bu tek cümle, süsleyip püslemeden, sözü uzatmadan öyle çok şey anlatıyor ki. Sonundaki noktayla bitmedi; en azından benim için.

    Çoğu paragrafı okuduktan sonra durup düşünürken yakaladım kendimi. Dönüp tekrar okudum. Kitap, bir kez okumaya yetmeyen cümlelerle dolu. Karakterler hayatın tam da kendisi gibi. Hayatı siz nasıl görüyorsanız artık...

    Eser, bir pencereden bakar gibi okuttu kendini, düşünceden düşünceye sevk etti, sorgulattı. Ben pencereyi usulca kapattım. Sıra sizde.
  • Necip G. paylaştı.
    293 syf.
    ·Beğendi·10/10
    En fazla iki ya da iki buçuk yaşlarında olmalıyım.. Üç değilim kesinlikle çünkü hatırladığım bu olay ilk evimizde geçiyor .. O dönemlerde şofben denen teknoloji var mıydı hatırlamıyorum .. Vardıysa da bizde yoktu .. Annem piknik tüpünde suyu ısıtır kendi yıkardı beni .. Ama illa ben , kendim yıkanmam lazım .. Aksi bir çocuk değilmişim ama inatçı olduğumu söylüyor annem .. Hele ki o dönem .. Kırmızıya mavi dediysem , onun adı artık mavi .. Kadıncağızı artık nasıl bezdirip bunalttıysam şöyle bir formül bulmuş o dönemler kendince.. Güğümde ısınan suyu , bakır ve epeyce ağır bir kazanın içine pay ettikten sonra ılıtıyor .. Hamam tası içinde bezi sabunla ben köpürtüyorum .. İnsanlık için küçük ama benim için BÜYÜK bir adım !! Bu, kendim yıkanabilmem için ilk level .. Bu arada tüm bunlardan bağımsız olarak banyonun sonunda ,o dönem ritüel haline getirdiğimiz kazanın dibinde kalan son iki ya da üç tas suyu "damatlık suların olsun" diyerek komple boca ediyor üzerime.. Duş muş hak getire tabi.. Kim kaybetmiş biz bulacağız.. Dolayısıyla inanılmaz bir zevk iki yaşında bir çocuk için bu işlem.. İşte ben eğer yeterince güçlenip, "GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA" o ağır bakır kazanı kaldırıp suyu kendim dökebilirsem başımdan aşağı , bir gün kendim yıkanabileceğim .. Gel zaman git zaman , yine bu karşılıklı ezeli derbilerden birinde annem nasıl olduysa bu damatlık su faslını unutuyor .. Ritüel bozuluyor !!! Ortalık kan gölü tabi .. Tanrılar kurban istiyor .. Feryatlar figanlar göklere yükselmekte.. Dövse olmaz .. Sövse olmaz .. Benimle mantık çerçevesinde konuşması zaten imkanlar dahilinde değil .. O hiç olmaz ! Hastalanacağım diye de korkuyor kadıncağız .. Tamam dediğini hatırlıyorum .. İçeri gidiyor .. Boş kazanla başbaşa kalıyoruz banyoda.. Ben içi nasıl dolacak acaba diye beklerken içerden şu sesi duyuyorum ..

    https://www.youtube.com/watch?v=ku9SkNkYRgw

    Üç tekerlekli bisikletime meğer zil alınmış da ben duştan çıktıktan sonra bana verilecekmiş .. E tabi dünyalar bizim oluyor , annem de rahat bir nefes alıyor.. Bu arada incir yaprağı falan da yok ,paldır küldür koşu modu .. Dakar rallisindeki off road araçların insan versiyonuna dönüşüyorum ..Engel , barikat hak getire !! =)) En sonunda Sümerbanktan alınma bir havlu ile yaprak sarması ortamları .. İşte bu çocukluğumdaki hatırlayabildiğim ilk ve aynı zamanda tüm hayatımdaki en mutlu an .. Bir nesnenin , bir sesin , bir olayın bendeki karşılığı .. Bana hatırlattıkları ..Envai çeşit konsere festivale gittim , sırf tatmin için kaç adet limited edition plak - cd ve merch aldım .. Onları kimlere kimlere imzalattım ama hayatım boyunca o noktaya bir daha hiç ulaşamadım .. Ah bir tane daha var gerçi .. Dolmuş cinnetim !! Dolmuşta giderken ,o eski Magirusların motorunun üstünde oturan üç yaşındaki benim, içinde bulunduğumuz aracın yanımızda motorla gitmekte olan babamı geçtiğini görünce cinnet geçirip seyir halindeki araçta şoföre saldırmam , dolmuşun sağa çekilmesi, babam gözden kaybolana dek tüm dolmuş sakinlerinin ve şoförün hazır kıta bunu seyretmesi .. Bir de o motor ve sesi unutulmaz sanırım .. Bugün dahi bir chopper görsem kalbimin ritmi bozulur ..

    Peki size bunları niçin anlattım ?

    2. Dünya Savaşı' nda Rusya'da çocuk olma talihsizliğini yaşamış şahısların anılarından derlenmiş bu kitabı okurken sık sık "hatırlıyorum" kalıbıyla başlayan anılara gark oldum .. Kitabı göz önüne aldığımızda , anılarını anlatan bu şahısların yaşlarının pek çoğunun 5 yaş ve altında olduğunu gördüm .. İki yaşında bir kaç çocuk dahi vardı .. Akıl almaz ama öyle ayrıntılardan bahsediyorlardı ki kendime şunu sordum : Sen neyi hatırlıyorsun .. Ya da hatırlayabiliyor musun ? Hangi döneme dek taze kalmış anıların .. İyi mi , kötü mü ? Görüldüğü üzere normal bir çocukluk geçiren benim , kitapta anlatılanlar kıvamında bir buhranlı anılar fihristim yok .. Şanssız olanlardan da bahsedeceğim ama ben şanslı paydadayım ..

    Peki az sonra kısa kısa bir kaç örneğini vereceğim bu buhranlı anıların ve travmaların kaynağı neydi ?

    Rusya'yı işgal eden ve kimi zaman SS'ler olarak da adlandırılan Nazi Ordusu .. Pek çok şey duymuşsunuzdur onlar hakkında .. Kainata , Japonların Unit 731' i ile gelen en şeytani birim ve ordu .. Namı diğer Gerçek Kötüler! Yeryüzünde benim bildiğim kadarıyla ordusunun yürüyüş marşında (ya da herhangi bir marşında) "ŞEYTAN' IN ŞARKISINI SÖYLÜYORUZ" diyen tek bir ordu daha yoktur Wehrmacht' tan başka.. Hal böyle olunca, yollarına çıkma talihsizliği yaşayanların dünyasına konuk olacaksınız kitapta .. Onları görüp hayatta kalabilmiş (ki bu çok büyük bir şans!) ve yaşananları anlatabilecek olan bir zamanların çocukları olan "Son Tanıkların" dünyasına ..

    Çok fazla kan , gözyaşı ve travmatik unsur var kitapta ama ben şuraya bir kaç örnek bırakayım ..

    Hiç tanımadığınız , ömrü hayatınızda "o ana dek" bir kez dahi görmediğiniz üç askerin ismini aradan kaba taslak 50 sene sonra hatırlama sebebiniz ne olabilir sizce ? Aklınıza ne geliyor .. Sanmıyorum ki mantıklı bir açıklamanız olsun .. Ya da arkadaş edinmekte zorluk çeken o çocukların bu durumunu, "safi" savaş sonrası travma olarak görenlerden misiniz ? Peki ya kaçınız bir tuğlayı eline alıp çocukluğunda onun bir bez bebek olduğunu hayal ederek mutlu oldu bombardıman altında ? Ya da içinizden kaç kişi bombardıman sonrasında gerçekten parçalanan bez bebeği için hayata küstü .. Annenizi , babanızı geçtim ama kaçınız yakın bir akrabanızın suratında mermi deliği görüp aklından , "Oysa öylesine güzeldi ki .. Niçin teyzemi suratından vurmuşlar?" demek durumuna düştü .. Kaçınız 900 günlük kuşatma yaşadı .. Ya da kaçınız açlıktan düğme kemirmek , kedi - köpek kesip yemek zorunda kaldı ..Hiç suya tat versin diye kemer - deri eşya kaynatan bir anne babanız oldu mu ? Kaçınızın aklına gelmiştir savaş zamanı yiyecek konan kasaların altındaki toprağın karaborsada satıldığı .. Safi tadı toprağa geçmiştir denilerek .. Kaçınız yanan evinizin ardından, gözyaşı dahi dökemeden yalın ayak kaldıktan sonra , -40 derecede donmamak için ayaklarını kendi evininin külleri içine sokup ısınmıştır ? Ve mutlu olmayı başarabilmiştir ? Kaçınız şarapnel parçası buldunuz köy yerinde tarlanızda .. Ya da uçak enkazından patlamamış mühimmat alıp eve gelince annenizden azar işitip, anlamlandırmakta güçlük çektiniz? Öyle ya düşen uçak kendi ülkenizin uçağı !! Onun içinden çıkacak bomba ya da mühimmat sizi NASIL öldürebilir ki.. Kaç kişi çıkar aranızdan .. Çıkmaz yaa şöyle sorayım .. Annenizi gözlerinizin önünde öldürürlerken size gülmenizi söyleyen adamları aklınıza getirebiliyor musunuz .. Kaç kişi buna cevap verir aranızdan ? Tüm bunlara ek , hayatta kaldıktan sonra alman ordusunun birebir kullandığı "canlı" mayın dedektörü olduğunuzu kaçınız aklına getirebiliyor ? Bir göl kenarında , yaşlıların botlara bindirilip gölün ortasında kasıtlı olarak batırıldığını duyan - gören - şahit olan çıkar mı aranızdan .. Bir toplama kampı görmediniz pek çoğunuz - ki MUTLAKA GİDİP GÖRÜN - ama orada kalan ve yetersiz beslenmeden ötürü yakında ölecek olan bir kız çocuğunun ölmüş ana babasına yazdığı mektubu rüzgara emanet etmek istemesi ne demek aklınız alıyor mu ? Evet " Ama Fareler Uyurlar Gece " demek geliyor içinizden .. İnsan şurda adı geçen çocuklara yapılanları başka "insanlara ve hatta insansılara" dahi konduramıyor .. BAKINIZ ,hayvan demiyorum fark ettiyseniz ! Nedir bu ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ NEFRETİN sebebi ve yol açtıkları diyecekler alıp okusunlar .. Okumaya karar verenler şu alıntıya bir kez daha baksınlar ve şu soruları kendilerine sorsunlar..

    Bu kitabı gerçekten okuyabilecek miyim ? Gerçekten okumak istiyor muyum ben bu kitabı ?

    "Kucağında el kadar bebeğiyle duran bir kadın vardı, biberondan su emiyordu bebek. Önce biberona ateş ettiler, sonra bebeğe... Sonra da anneyi öldürdüler..."
  • Necip G. paylaştı.
    456 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    ‘1K kutsal kitaplar serisi’nden Şibumi’nin incelemesi vesilesiyle herkese selamlar...

    Çok net hatırlıyorum, siteye ilk üye olduğumda ‘bu kitaba sahip olmayanları burada barındırmıyorlar herhalde’ diye bir kaygıya kapılmış, Ocak 2018’de hemen sipariş etmiştim kitabı. Ancak kitabı almak da yetmiyor tabii. Tuco Herrera ‘nın başını çektiği deri kıyafetler giymiş motorlu devriyeler periyodik olarak kitabın okunması konusunda önce uyarıp sonra yasal işleme tabii tutuyorlar! İki yıl boyunca kaçak bir şekilde kendimi gizlemeyi başardım. Ancak geçen hafta Tuco, Kabataş civarında bir kavşakta kıstırıp son uyarısını yaptı ve elime siyah bir zarf tutuşturdu. İşte o noktada başka bir seçeneğim kalmadığını anladım... :)

    Yanlış anlaşılmasın bu arada, aslında aldığım günden bu yana kitabı okumak için oldukça hevesliyim. Ancak ‘yoğun dönemlerinde bu kitabı harcama’ adını verdiğim klasik hastalığım burada da bir türlü yakamı bırakmadı. Öyle bir illet ki, bir kitabı 2 yıl boyunca sizden kopartabiliyor. Tedavisi ise, Tuco gibi sizi arkadan itekleyecek dostlarınızın olması...

    Neticede, büyük bir hayranlıkla okumaya başladığım, süreç içinde gel-gitler yaşadığım ve sonlara doğru ilk heyecanımı büyük ölçüde kaybettiğim bir kitap yolculuğu oldu benim için. Ancak kitaptan pek çok anlamda oldukça faydalandığımı net olarak söyleyebilirim. Bunun detaylarını anlatacağım tabii ki... Faydalanma eğrisi, kitaplarla kurduğum ilişkide benim için en değerli gösterge. Bundan yıllar sonra kurgu, karakterler, olaylar unutulur ama kitaptan öğrendikleriniz bir ömür boyu belleğinizde yer eder... Bu anlamda değerli dostum Tuco’ya ve tüm Şibumi dostlarına en içten teşekkürlerimi sunarım...

    ----------------------------

    Bu uzun girizgahın ardından biraz kitabımızın içine girelim isterseniz... Kitap 6 bölümden oluşuyor ama ben kurgusu itibariyle kitabı iki bölümde inceleyeceğim. Hayranlıkla ve satırları bir solukta okuyarak başladığım ve baş karakter Nicholai Hel’in hücreden ayrılmasına kadar süren bölümü ilk bölüm gibi değerlendirdim... Bu bölümde, merkezinde Japonya olmak üzere Uzak Doğu kültürü ve tarihi hakkında mevcut bilgilerimin dışında kalan yepyeni ve önemli bilgiler edindim. Yazarımız, özellikle 2. Dünya Savaşı öncesi Japonya’ya dair normalde kendi ayağımızla gidip alıp okumayacağımız pek çok tarihi bilgiyi kurgunun içerisine çok başarılı bir şekilde aktarmış... Yine bu bölümde, Go oyunu gibi Japonya ve Uzak Doğu kültürüne dair pek çok enstantaneyi derinlemesine tanıma şansı buldum. Kitaba adını da veren Şibumi gibi harika bir felsefi öğretiyle/kavramla tanıştım. (Bu kavrama ilerleyen bölümlerde döneceğiz tekrar). Son zamanlarda hiç karşılaşmadığım türden, oldukça orjinal bir hikayesi olan, sıra dışı bir kitap karakteriyle tanıştım. Bu listeyi bu şekilde daha da uzatabilirim aslında... Farklı yönlerden gelip her biri ayrı bir keyifle sarıp sarmalayan ve adeta gözlerinizi kitaba yapıştıran bu özelliklere bir de kitaba ayrı bir zenginlik katan tam dozunda bir mistisizm ekleyin... Benim gibi standart bir okur için hava ve saha şartları bundan daha güzel olamazdı:) Gerçekten de kendimi günümüzün karmaşasından uzakta, soyut bir atmosferin içinde buldum. Bakın ilk bölümden iki kısa alıntı paylaşacağım sizinle;

    “Hiç kimse onun şu anda General’in kendisine verdiği çok değerli iki armağanı düşünmekte olduğunu bilemezdi. Bu armağanlardan biri Go-ke takımı, diğeri de hayatı boyunca kendine amaç edineceği şibumi KAVRAMIYDI.” (S.85)

    “.... Nicholai’ye bir armağan getirmişti. Bu armağan, işgal edilen yerlerdeki kütüphanelerden seçilmiş iki kasa dolusu kitap ve yanısıra ilettiği bir ÖĞÜTTÜ.” (S.101)

    Ne kadar naif öyle değil mi? İnsanlar birbirine kavramlar, öğütler falan armağan ediyor. Onur, gurur, yardımlaşma, yurtseverlik, kan bağı olmadan aile olmak v.s... İşte tam olmak istediğim yer dedim içimden, bu satırları okudukça...

    ---------------------------

    Bu güçlü atmosferin yılanın deri değiştirmesi gibi kendi içinde sıyrılarak Star Tv’de gece 11’den sonra yayınlanan 4. Sınıf aksiyon filmlerine dönüşmesi ise kitabın 2. bölümüne denk geliyor sevgili 1k dostlarım. Ancak bu noktada hatırlatmak gerekir ki, ben bu eleştiriyi ‘2020 okuru’ kimliğimle yapıyorum doğal olarak. Kitabın yazıldığı dönem dikkate alındığında, o dönemin şartlarında gayet cesur, herkesin rahatlıkla yazıp çizemeyeceği pek çok ifadeye rastlamak mümkün. Yazarımız, gerçek yaşamda karşılığı olan pek çok kurumla beraber, son yıllarda çeşitli nedenlerle sık sık andığımız Rockefeller, Rothschild gibi isimlerin o günki denklerine yönelik ciddi bir mücadele vermiş kitabında... O yüzden bu şerhi buraya ilave ederek sorumluluğumu yerine getirmek istedim. Ancak dediğim gibi hem ben hem de bu yazının tüm muhatapları ‘2020 okuru’ olduğu için kitabı değerlendirirken kendi penceremi de açmak zorundayım.

    Evet maalesef kitabın 2. bölümünde, ilk bölümdeki özgün kurgu yerini Hollywood tipi bir aksiyona, gerçeklik bağı olan sıra dışı karakter yerini bir süper kahramana, tarihi fon yerini şatafatlı bir şatoya, felsefi altyapı yerini derin siyasete ve ölçülü mistisizm ise yerini fantastik öğelere bıraktı... Bu bölümün bana en büyük (belki de tek) faydası ise çok yabancı olduğum Bask tarihi ve kültürü hakkında başlangıç seviyesinde bir birikim hediye etmesiydi.

    Özellikle karakterin ilk bölümde gerçeklik bağı kurabileceğimiz bazı yeteneklerine ikinci bölümde o kadar çok yeni yetenek eklendi ki; karşımıza bir anda 7 dil bilen, ileri seviyede Go oyunu bilgisine sahip, yakınlık algısı yeteneği sayesinde küçük bir tanrı gibi her şeyi önceden görüp hisseden, çok küçük ve önemsiz alet edevat yardımıyla çıplak elle herkesi öldürebilen, yüz metrelerce derinlere inen ve henüz keşfedilmemiş mağaraları tek başına keşfedebilen ve (bakın burası çok önemli) beraber olduğu kadınları, eğitimini aldığı muhteşem teknikler kullanarak sayısız defa orgazma ulaştırabilen ve o kadınların bir daha hayat boyunca başka bir erkek tarafından mutlu edilmesinin önünü tıkayan ultrasüpersonik bir karakter çıktı... (Kitap boyunca kadınların birer seks objesi gibi gösterilmesi detayını yakalayan ve incelemesinde de (#70733333) bu konuyu özellikle vurgulayan Tuğba hanıma da dikkati için ayrıca teşekkür ederim.)

    -----------------------------

    İlk bölümde damağıma çalınan bir parmak balın tadı hala ağızımda gezinip dururken ‘bütün bu şatafata, bütün bu debdebeye gerçekten ihtiyacı var mıydı bu kitabın’ diye ister istemez sorguladım. Sonra bu aşırılığı biraz dönemin şartlarına biraz da her ne kadar yerden yere vursa da yazarın ABD menşeili olmasına bağladım. Çünkü Trevanian ’ı tarz olarak bir başka ABD’li yazar ve aynı zamanda çağdaşı olan Paul Auster ‘in tarzına benzettim. Neticede her yazar, ne kadar muhalif olursa olsun, kendi kültüründen, kendi toplumundan, kendi ülkesinin gerçeklerinden farkında olarak veya olmayarak besleniyor. Bu açıdan baktığımızda Trevanian’ın da Auster’in de ve diğer ABD’li yazarların da eserlerini üretirken bir yerde Hollywood’laşmalarını olağan karşılamak ve saygı duymak gerekiyor belki de...

    --------------------------

    Son bölümde biraz da Şibumi kavramı üzerinde durup daha fazla vaktinizi almadan vedalaşacağım değerli dostlarım:)

    Bazı kavramlar iyi ki varlar diye girmek istiyorum söze... Uzun uzun anlatmak istediklerimizi, beynimizde çevirip durduğumuz birbirinden bağımsız ama ortak bir anlamın parçalarını oluşturan soyut düşünceleri nasıl da bir çırpıda dile getiriveriyor kavramlar... İşte bu yüzden yukarıdaki alıntıda paylaştığım ‘kavram armağan etmek’ ifadesini ayrı bir sevip önemsedim kendi adıma... Peki, bir kavram ya da bir öğüt hediye edilebilir mi?

    Eğer sizin kafanızda bir şimşek çakıyorsa, dağınık düşüncelerinizi mıknatıs tutmuş gibi bir araya getirebiliyorsa, hayata bakışınızda, algılarınızda, fikirlerinizde yerden bir taşı kaldırıp yolunuzu açabiliyorsa... Evet, bir kavram hediye edilebilir... Belki siz buna başlangıçta hediye kabilinden bakmazsınız ama o kavram zihninizde faaliyete geçip de ilk meyvelerini sunduğunda hayatınıza belki de çok somut bir hediyeden daha fazla etki yaptığını hissedebilirsiniz...

    İşte şibumi de böyle bir kavram aslında... Günübirlik değil ömürlük bir kavram... Evladiyelik dediklerinden... Nicholai Hel de bunun farkına varabildiği için değerli bir ‘armağan’ olarak kabul etti bu kavramı. Çünkü hayatının kalan kısmını bu kavramı temele oturtarak inşa edeceğini hissetmişti.

    Ancak bizi şibumi kavramıyla tanıştıran kitap maalesef daha fazlasını veremedi. Pek çok okurun beklediği gibi kavramın derinliğine inemedi. Şibumi kavramı eser boyunca denizin üzerinde kendi başlarına salınıp duran dubalar gibi hep yüzdeyde kaldı. Peki kitap ilk bölümde nasıl tanımlamıştı Şibumi’yi? Ve sonra neden kendisiyle çelişkiye düştü? Gelin o tanımlayıcı ifadelere bir göz atalım;

    “Bildiğin gibi şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Şöyle düşün: O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok. Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllülük demek. Sanatta şibumi zarif bir basitliği ifade eder. Buna sabi denir. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir. Bir insanın kişiliğindeyse...nasıl söylemeli... Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey.” (S.84)

    ------------------------

    Uzakdoğu kültürünü işte bu yüzden çok seviyorum. Benim şu an yaptığım gibi lafı uzatmak yerine düşüncelerini/felsefelerini tek bir kavramın ya da küçük bir davranış biçiminin içine sığdırabiliyorlar:)

    Kavram zaten kendisini çok iyi ifade ettiği için tekrar detayına inmeyeceğim. Ancak kitabın kurgusunda bu kavramla çelişkiye düştüğünü düşündüğüm bir yaşam tarzının yansıtıldığını vurgulamak zorundayım...

    Terörist avcılığı(!) adı altında tamamen illegal bir şekilde kazandığı milyonlarca dolarla kendine 17. yüzyıldan kalma bir şato satın alan, bu şatoyu ‘şibumi öğretisi’ne uygun bir yaşam tarzını icra etme maksadıyla dilediği gibi dayayıp döşeyen, evin içine bahçeler ve havuzlar kuran, üzerine bir de aylarca seks dersleri alıp öğrendiklerini uygulamak için kendine bir cariye tutan birinin bu yaşam biçimi sizce yukarıda paylaştığım şibumi tanımını ne derece karşılıyor?

    Ben bu durumu biraz şuna benzettim... Bizde Yılmaz Erdoğan, Özgü Namal, Aslı Tandoğan gibi bazı ünlü simalar, güya metropol hayatından sıkılıp ‘doğal yaşam’ı tercih ettikleri için ya İstanbul yakınlarında İzmit, Sakarya civarlarında, ya da Muğla, Alaçatı, Köyceğiz gibi yerleşim yerlerinin yakınlarında gidip çiftlik evleri falan satın alırlar... Bu yeni doğal yaşamlarında(!) ya at üstünde gezerken, ya yöresel kıyafetler içinde hamur açarken bol bol Instagram’da fotoğraf paylaşırlar... Satın aldıkları çiftliklerdeki asıl ‘doğal’ işleri de yine maaşlı işçiler, köylüler yapar geri planda... Ancak biz şöyle okuruz gazete manşetlerini: “Yılmaz Erdoğan da şehirden kaçtı ve köy hayatını seçti”,”Hiçbir teknolojik alet kullanmadan yaşıyorlar”, “Kendi yetiştirdikleri sebzelerle besleniyorlar...” (Hiçbir teknolojik alet kullanmazlar ama nedense yılda 3-4 defa ‘yeni projeleri’ için İstanbul’a gelmekten de geri kalmazlar genelde...)

    İşte Nicholai Hel’in ‘şibumi’si, bu ünlülerimizin tamamen yapay bir zeminde süregelen doğal yaşamları gibidir biraz... Nihayetinde, “ifade dolu sessizlikleri” biraz fazla gürültülüdür...

    Bu uzun incelemeyi üşenmeyip buraya kadar okuyabilen birileri varsa haklarını helal etsinler lütfen:) Bir insandan alınabilecek en değerli varlığınızı yani zamanınızı aldım. Harcadığınız zamanın karşılığını umarım az da olsa verebilmişimdir...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Necip G. paylaştı.
    404 syf.
    ·6 günde·10/10
    "Ben beş kitap yazdım,ama bana hepsi tek
    kitapmış gibi geliyor " demiş Aleksiyeviç.

    Ben de onlarca acı hikaye okudum ama sanki tek hikayeyi,tek kadını okudum.Ve ortak duygularını hissettim:Izdırabı.

    KADIN

    Çocukluğunda:

    "Okulda bize ölümü sevmeyi öğrettiler.Falan
    şey uğruna ölmeyi nasıl da istediğimize, hayal ettiğimize dair kompozisyonlar yazardık." (sayfa 11)

    Savaşa girmeden:

    "Şahane lüle lüle saçları olurdu...Komutan zeminliğe girer:

    --Erkek gibi kesin,derdi.
    --Ama kadın bu.
    --Hayır, o bir asker.Savaştan sonra tekrar kadın
    olacak "(sayfa 223)

    Savaşla Yüz Yüze Geldiğinde:

    "İnsan birini öldürebileceğine hatta buna mecbur olduğuna ilişkin çılgın fikirle nasıl başbaşa kalır?"(sayfa 45)

    Savaş Sürerken:

    "Biz istiyorduk ki...Biz kimseye "Ah,şu kadınlar
    dedirtmek istemiyorduk...O yüzden erkeklerden daha fazla gayret ediyorduk işte,
    onlardan kötü olmadığımızı kanıtlama derdindeydik."

    Savaş Bittiğinde:

    "Zaferi bize yar etmediler.Onu usulca sıradan kadın mutluluğu ile takas ettiler.Zaferi bizimle bölüşmediler.Bu çok inciticiydi...Anlaşılmazdı.
    Çünkü cephede erkekler bize mükemmel davranıyorlardı."

    Bunları anlattığı zaman kadın altmış yaşlarında. Bir ömür kaç şey ile savaşmış, dersiniz.

    Yaşama sevincinden uzak tutulmak, ölümle iç içe yaşamak, sevdiklerini kaybetmek,vatan sevgisi ve yaşama isteği arasında bocalamak...

    Ya kadın bedeninde erkek gibi yaşamanın zorluğu,erkeklerden geri kalmama kaygısı...

    Açlık,yorgunluk,uykusuzluk öyle geri planda ki bunların yanında.

    Üstelik asıl ızdırap savaştan sonraya saklıymış. Savaş biter,erkekler alkışlanır. Savaş kadınlarından ise çekinilir,korkulur, evlenilmek istenmez.

    Erkeklere savaşın korkunçluğunu hatırlattığı için mi?
    Zaferi kadınların yardımı ile kazanmanın ezikliği mi?
    Cephede onlarca erkekle beraber yaşadıkları için mi?

    Bence hepsi.

    Oysa onların en çok özlemini duydukları şey kadınca yaşamaktı.Güzel hissetmek,hoş sözler duymak,aşık olmak ,çocuk doğurmaktı.

    İçlerinden biri Almanya'ya girdiklerinde en çok zoruna gidenin Alman kadınlarının evlerinde beyaz örtülü masalarda,porselen fincanlarda kahve içmeleri olduğunu söylüyor. Onca acının ortasında kadının buna takılmasını sanırım bir erkeğe izah etmek zor.

    Kadın askerin tüfeğine menekşe takmasını, sargı bezlerini aşırıp elbise dikmesini anlatmak zor...


    Yazar bir çiftle konuşurken adam" Karım daha güzel anlatıyor, bir sürü ayrıntıyı hatırlıyor, ben de yıllarca onu dinleye dinleye onun anılarını yaşamış gibi oldum" benzeri bir cümle kuruyordu.


    Sanırım bu kadınların yaşadıkları bir daha yaşanamaz,onları anlayamayız,acılarını çekemeyiz.

    Ama otuzbeş numara ayaklı minik bir kızın kırk iki numara erkek botlarıyla kilometrelerce yürüyüşünü okuduğumda ayaklarım karıncalandı çünkü benim de ayaklarım otuzbeş numara. Ağır bir ayakkabı giyince yoruluyorum.Acıyı ayaklarımda hissettim.Kan kokusundan midem bulanır,çiğ etten tiksinirim.Onlarsa savaş sonrası yıllarca kırmızı rengi görmeye tahammül edememişler. Hayal edebilirim ancak bu yüzden çektiklerini.

    El arabasına doldurulan kesik kolları,bacakları, hayvan gibi tasmayla gezdirilen çocukları, kendi bebeğini suda boğmak zorunda kalan anneleri anlatamadım. Bunları anlattım ben de.

    Sarsıldım,düşündüm bol bol. Sanırım zenginleştim de. Kitap yanına ne başka kitap istedi ,ne film... Öyle sızı olarak tek başına yaşamak istedi bende. Mola vere vere okumak zorunda kaldım. Normalde tek oturuşta epey okurum.

    Sığınacak bir yer aradım.O sırada:

    "Bir şekilde insan,insana iyi geliyor."(sayfa 165) dedi bir kadın.

    Evet,insan insana bütün bu dehşeti yaşatıyor. İyileşme de yine insanla.O zaman derdimiz ne bizim?

    Yazarın öğrenmek istediği de insan."Tek bir insan".Bu yüzden ruhların tarihini yazıyorum,demiş. Başarmış da.

    "Yeryüzünde binlerce savaş yaşanmış(...) ama savaş insanlığın başlıca sırlarından biri olarak kalmayı sürdürüyor."

    Savaşı tekrar tekrar okuyoruz,dinliyoruz, izliyoruz, görüyoruz. Hala merak etmemiz bundan mı?
  • Necip G. paylaştı.
    Sürekli her ihtiyacım olduğunda internette aramaktan sıkıldım, toplu bir liste oluşturdum en sonunda. İliştireyim şuraya.

    Homeros – İlyada ve Odysseia
    Hesiodos – Theogonia İşler ve Günler
    Aisopos – Masallar (Bütün Ezop Masalları)
    Terentius – Bütün Oyunları 1 ve 2
    Horatius – Ars Poetica (Şiir Sanatı)

    Aiskhylos (MÖ 525):
    Zincire Vurulmuş Prometheus
    Thebai’ye Karşı Yediler
    Persler
    Oresteia üçlemesi (Agamemnon, Adak Sunucular, Eumenidler)

    Sophokles (MÖ 495):
    Aias
    Antigone
    Kral Oidipus
    Oidipus Kolonos’ta
    Philoktetes
    Elektra
    Trakhisli Kadınlar

    Euripides (MÖ 480):
    Medea
    Bakkhalar
    Yakarıcılar
    Resos
    İphigenia Aulis’te
    İphigenia Tauris’te
    Andromakhe
    Kyklops
    Alkestis

    Aristophanes (MÖ 456):
    Eşekarıları, Kadınlar Savaşı ve Diğer Oyunlar
    Kadın Mebuslar
    Ploutos (Servet)

    Plautus (MÖ 254):
    Palavracı Asker
    Çömlek
    Urgan
    İkizler
    Esirler
    Üç Akçelik Kişi

    Cicero (MÖ 106)

    Seneca (MÖ 5):
    Mutlu Yaşam Üzerine
    Bilgeliğin Sarsılmazlığı Üzerine
    Ruh Dinginliği Üzerine
    Medea
    Phaedra
    Troialı Kadınlar
    Tanrısal Öngörü

    Ovidius – Dönüşümler 1-15
    Vergilius – Aeneas
    (Hermann Broch – Vergilius’un Ölümü)
Native Content Manager @ Demirören Medya

“Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel)
Gazeteci
Lisans
İstanbul
12 Aralık 1980
1879 okur puanı
06 Kas 2017 tarihinde katıldı.
2020
40/75
54%
40 kitap
7.379 sayfa
3 inceleme
102 alıntı
6 günde 1 kitap okumalı.

Şu anda okudukları 2 kitap

  • Yüzyıllık Yalnızlık
  • Büyülü Şato

Okuduğu kitaplar 300 kitap

  • Şibumi
  • Şer Saati
  • Kur’an Ayetleri Işığında Peygamberlerin Hayatı
  • Sihirbazın Tuzağı
  • Kalbin Aklı
  • Okur Sayı - 4
  • Dalgalar Dedikoduyu Sever
  • Mercier ile Camier
  • Hanım Ana'nın Cenaze Töreni
  • Ceza Sömürgesi

Kütüphanesindekiler 261 kitap

  • Yüzyıllık Yalnızlık
  • Şibumi
  • Mantıku't-Tayr
  • Şer Saati
  • Kur’an Ayetleri Işığında Peygamberlerin Hayatı
  • Kalbin Aklı
  • Okur Sayı - 4
  • Dalgalar Dedikoduyu Sever
  • Mercier ile Camier
  • Hanım Ana'nın Cenaze Töreni

Beğendiği kitaplar 76 kitap

  • Fususu'l Hikem
  • Şer Saati
  • Albaya Mektup Yok
  • Köpekler İçin Gece Müziği
  • Dünyasızlar
  • Ortakçılar
  • Kaçan Ayna
  • Suskunlar
  • Selma ve Gölgesi
  • Saf ve Düşünceli Romancı

Beğendiği yazarlar 21 kitap

  • John Berger
  • George Orwell
  • Anton Çehov
  • Franz Kafka
  • Lev Nikolayeviç Tolstoy
  • Orhan Kemal
  • Sait Faik Abasıyanık
  • J. R. R. Tolkien
  • Jack London
  • Jostein Gaarder