Hayatta bazen hiçbir şey yapmak istemediğim anlar olur. Her şey sıradanlaşır, renkler solar, sesler bile anlamını yitirir. İşte tam da o zamanlarda Osho’nun Yaratıcılık kitabını okumak, sanki içimde unuttuğum bir kapıyı aralamak gibi oldu. O kapının ardında çocukluğumun o saf, korkusuz, sınırsız hâli vardı. Ellerimle çamurdan bir şeyler yaparken hissettiğim o heyecan, ilk kez bir kalemi deftere dokundurduğumda içimde kıvılcımlanan o özgürlük hissi… Osho bana hatırlattı ki, yaratıcılık bir yetenek değil, bir varoluş biçimi.
Kitabı okurken fark ettim, ne çok zincir takmışız kendimize. “Bunu yapamam”, “buna vaktim yok”, “bu bana göre değil” gibi cümlelerle ruhumuzu hapsetmişiz. Osho, her kelimesiyle o zincirleri gevşetiyor. Çünkü o diyor ki: “Yaratıcılık, sonuçla değil, süreçle ilgilidir.” Bir resim çizersin, belki kimse anlamaz; ama o an sen yaşarsın, nefes alırsın, var olursun. Ben bunu ilk kez gerçekten hissettim. Artık yaratmak, bir şey üretmek değil benim için, yaşamanın kendisi.
Kitap boyunca Osho, yaşamın kendisini bir sanat olarak anlatıyor. Ve bu bana çok dokundu. Çünkü bazen hayatımı planlarla, görevlerle, yapılacaklar listeleriyle tıka basa dolduruyorum. Sonra fark ediyorum ki, spontane olan hiçbir şey kalmamış. Ne bir deli kahkaha, ne bir rastgele çizilmiş karalama, ne de bir sabah kahvesinde dalıp gitmek... Osho tam burada kulağıma fısıldıyor: “Kontrol etme, bırak aksın.” Ve ben bir gün bunu denedim. Bir sabah hiçbir plan yapmadan dışarı çıktım, adımlarımın nereye götüreceğini bilmeden. O an hissettim, yaşamın kendisi bile yaratıcıymış aslında.
Osho’nun üslubu çok farklı. Öğretmiyor, hatırlatıyor. Sanki uzun zamandır unuttuğun bir melodiyi kulağına çalıyor. Bazen onun kelimelerinde kendimi buldum, bazen kayboldum. Ama her defasında içimde bir şey hareket