Bazı hikayeler, yalnızca kelimelerden ibaret değildir. Onlar, yazarın ruhundan süzülüp okurun kalbine damla damla sızan birer itiraf gibidir. Bir babanın suskunluğunda saklı kalmış duygular, bir kedinin varlığına yüklenen anlam, geçmişle hesaplaşmanın ağır sessizliği… İşte bu hikaye tam da böyle bir yolculuğa davet ediyor insanı.
İlk satırlardan itibaren sanki bir odanın kapısını aralıyor gibiyiz. Odanın içinde, yarım kalmış cümleler, söylenmemiş duygular ve bir babanın gölgesi duruyor. Baba, hep güçlü, hep mesafeli duran bir figür. Çoğu zaman duygularını saklayan, sevgisini kelimelere dökmeyen bir adam. Ama burada, onun ardında yatan derin bir hüzün var. Kedi, bu sessizliğin içinde bir simgeye dönüşüyor. Belki de baba-oğul arasında kurulamamış köprünün sessiz tanığına.
Kediyi terk etme eylemi ise yalnızca bir hayvanı bırakmak değil, çok daha fazlası. Aslında bu, geçmişi geride bırakma, acıyı kabullenme ve belki de bir tür vedalaşma biçimi. Terk edilişin acısı, yalnızca kedinin değil, anlatıcının içinde de yankılanıyor. Çünkü burada asıl terk edilen, bir çocukluk, bir bağ, belki de bir hayal. İnsan, babasını tanımaya çalışırken fark eder ki bazen en yakınındaki kişi, en yabancısıdır.
Hikayenin her satırında ince ince işlenmiş duygular var. Kimi zaman hüzünlü bir kabulleniş, kimi zaman da sessiz bir isyan hissediliyor. Yazarın kendi geçmişinden beslenen bu anlatı, kişisel bir itiraftan çok daha öteye geçiyor. Herkesin kendi babasıyla, kendi yarım kalmış hikayeleriyle yüzleşmesine ayna tutuyor.
Belki de en etkileyici yanı, bu kadar sade bir anlatımın bu denli yoğun duygular yaratabilmesi. Abartıdan uzak, sakin ama bir o kadar da çarpıcı. Tıpkı hayatın içindeki sessiz acılar gibi. Bir babanın gözlerinin içine bakıp da göremediğimiz şeyler gibi. Ve bir kediyi terk