Adı:
Budala
Baskı tarihi:
Şubat 2012
Sayfa sayısı:
779
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053604419
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Идиот
Çeviri:
Ergin Altay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Dostoyevski Budala'da, sara hastası Prens Mişkin'i eserinin merkezine yerleştirir. Tedavi için gittiği İsviçre'den dönen Prens ikiyüzlülük, entrika, ahlaki yoksunluk üzerine kurulu bir dünyada; iyi yürekli, dürüst ve açık bir insan olmanın zorluklarıyla mücadele eder. Dürüst olmak "budala" olmaktır çünkü., Dostoyevski'nin en önemli kadın kahramanlarından, tutku ve güzelliğin sembolü NastasyaFilopovna'ya duyduğu aşk, Prens Mişkin'i 19. yüzyıl Rus edebiyatının kült kahramanlarından birine dönüştürürken Budala'yı da gelmiş geçmiş en güzel aşk romanları arasına ekler. 

"Bir 'budala', sara hastası, aynı zamanda sıra dışı ölçüde zeki olan Prens Mişkin, başkalarından oldukça farklıdır; 'bilinçdışı'yla çok daha yakın ve engelsiz bir ilişkisi vardır. Aşkın bir hale yükseldiği, idrak anları yaşar. Aydınlanma anlarında gelmiş geçmiş tüm varlıkları, duyguları, çekilen acıları ve kavrayış tecrübe eder. Bütün bunların dünyaya ait olduğunun farkındadır. Büyülü varoluşunun özü buradadır işte. Bu mistik bilgelik, kendi çabasıyla elde ettiği ya da ona bahşedilen bir birikim değildir; o bunu arzulamamıştır bile. Yalnızca tecrübe eder. Dahası rastgele gelişen bu duygu ve düşüncelere de sahip değildir. O tam anlamıyla, her şeyin kabul gördüğü, sadece en uzak düşüncelerin değil, aksinin bile doğru olabileceği büyülü sınırlarda birden fazla kez dolanır."
Okuyan bilir Dostoyevski okumak, karakterlerinin iç seslerine kulak vermek demektir. Dostoyevski’yi okuyan bir birey gittiği yoldan sapar bununla kalmaz olaylara ve çevresine de daha farklı bakmaya başlar. Neden? Nedeni çok açık çünkü üstat, okurun fabrika ayarları ile oynar ve destekliyorsa yazılım güncellemesi (Dostoyevski 7.0 güncellemesi gibi) gönderir okurun zihnine ki büyük yazar olmakta zaten bunu gerektirir.

Dostoyevski’nin usta kalemini, ince zekasını, müthiş psikolojik tahlillerini burada anlat anlat bitiremeyiz. Bu yüzden direk okuduğum eserine dönmek istiyorum. Budala, dürüst, ahlaklı, temiz kalpli ve tüm bunların yanında oldukça da saf bir karakter olan sara hastası Prens Mişkin’in aşk hikayesini anlatmaktadır. Bu nokta da aşk kitabı demek ne kadar doğrudur bilemiyorum ancak bir Beyaz Geceler tadında yoğun bir aşk teması işlenmediğini belirtmek isterim. Budala adlı eserinde aşk teması, karakterlerin iç seslerinin, iç buhranlarının, psikolojik ve fikir tahlillerinin gerisinde kalmıştır. Kimi okur aşk temasının ön planda olmasını tercih edebilir ancak bana göre hiçbir sorun teşkil etmemekle beraber memnun bile kaldığımı söyleyebilirim.

Dostoyevski, Budala kitabında nelere değinmemiş ki; ahlak, ölüm psikolojisi, hayata bakış açısı, bilinçaltı, parçalanmış kişilik, toplumsal bozukluk, suçlu psikolojisi, hastalık psikolojisi, saflık ve bununla beraber daha bir sürü kavram Dostoyevski’nin ince zekâsı ile yoğrulup bu kitabında biz okurlara sunulmuştur.
Dostoyevski, tüm karakterlerinin her birine ayrı ayrı ve uzun uzun yer ayırarak deliliklerini, iç buhranlarını ve psikolojik tahlillerini olağanüstü bir ustalıkla yansıtmıştır okuyucuya. Toplumsal bozuklukları, veremli bir kızın üzerinden anlatırken kızın olduğu köyü yaşayan insanlarıyla beraber yakasım geldi. Ölüm psikolojisini idama giden bir adam üzerinden anlatırken de en hafif tabiri ile ürperdim diyebilirim ve bu nokta da bir iç ses alıntılamak istiyorum;
“Mahkûm, şehir sokaklarından geçerek idam sehpasına götürülür… Sanırım bu yolculuk esnasında, önünde yaşayacak daha uzun bir zamanı olduğunu düşünür. Yolda kendi kendine ‘Daha yaşayacağım! Önümde üç sokak var, bunları geçince, bir sokak daha var!’ der. On bin yüz, on bin çift göz… Bütün bunlara dayanması lazımdır. Aklında tek bir düşünce vardır: ‘Burada on bin kişi var; ama onlardan birini değil beni idam ediyorlar!’ İşte, hükümlünün idam alanına kadar yaşadıkları…”

Budala, okuduğum 7. Eseriydi Dostoyevski’nin. Hepsi de birbirinden güzel olmakla beraber henüz okumamış olduğum “Karamazov Kardeşler” kitabını da oldukça merak ettiğimi ifade etmek isterim. Dostoyevski benim nezdimde gelmiş geçmiş en büyük yazarlar arasındadır öyle ki büyük yazar okuyucularının zedelenen ahlak duygularını onarmak için, eserin sonunda ona dayak atmak zorunda kalır. Bu anlamda hangi kitabını okuduysam o dayağı yediğimi söyleyebilirim. Dayak yediğime, yiyeceğime hiç bu kadar memnun olacağım aklımın ucundan geçmezdi. Sadece bu kitabına değil her kitabına kefilim, her kitabını gönül rahatlığıyla öneririm. Keyifli okumalar dilerim.
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Paranın satın alamayacağı şeyler vardır geri kalan her şey için Mışkincard.
https://www.youtube.com/watch?v=naY5IcRBoe4

Athena ne güzel demiş 2006 yılında : "Aşk nefrete ne yakınsın."
Dostoyevski ise ne güzel demiş 1868 yılında Budala'nın 715. sayfasında : "Peki, seviyor muydu bu kadını, yoksa nefret mi ediyordu ondan?"

664. sayfada bahsi geçen alıntı aslında kitabın tam olarak özetiydi :
"Nasıl olsa, bütünüyle yabancısı olduğu sosyeteye eninde sonunda sokmaları gerekecekti prensi. Sözün kısası, onu sosyeteye "göstermek" niyetindeydiler."
Mışkin gibi adeta dürüstlük, iyilik ve sakinleştirme iğnesi olan bir adamı sosyetenin voodoo bebeğiymiş misali yine sosyeteye pazarlayan kimlerdi? Yoksa Rusya halkının Kasım aylarında kasım kasım kasılan ve Mışkin gibi budala algısıyla etiketlenmiş bir adamın hayatında hiç görmediği sosyete veya üst tabaka insanları mıydı? Soğan soyarmışçasına bir karışıklıkta alt, orta ve üst tabakanın bu kadar belirgin olduğu bir toplumda Mışkin bir radyonun kanal değiştirme tuşu gibi alttan üste, üstten ortaya veya ortadan alta sallandırılıp durulurken onun radyo kanal değiştirme tuşu olmasını belirleyen neydi? Tabii ki de paraydı, paraydı ve aşkın nefretle olan oynak dengesinin verdiği volatiliteydi. Evet, finansal bir piyasa ve belirsizliğin arttığı bir değer olmuştu Mışkin artık etrafındaki kadınlar için. Bu yüzden Kemal Sunal'ın "Talih Kuşu" filmindeki gibi yerlere göklere sığdırılamıyordu. Sosyetenin o keskin sınırlarında dönemin belirttiği salt kalıpsal imkansızlıkları delecekmiş gibi sızıyordu! Ne yapmaya çalışıyordu böyle bu adam? Ya da bu adama göz göre göre ne yapılmaya çalışılıyordu?

Dostoyevski her kitabında yenileniyordu, eksperimentalliğin sınırlarında dolaşıyordu, onun bir çizgisi yoktu, onun çizgisi kitaplarındaki karakterlerinin akıl almaz detaylı mühendisliğini yaparken aklından geçen beyin hücrelerinin tayin ettiği birbirinden eşsiz DNA'lardı. Mesela Zweig böyle değildir, eğer onun üslubuna alışırsanız diğer kitaplarında da bu üsluba benzer ve yapay heyecanlara savaşlar açmış insanlara rastlamanız çok büyük ihtimal dahilindedir. Ama Dostoyevski ise her seferinde denemiş, denemiş ve denemiş. Nasıl sınırlarının dışına çıkıp daha da absürt olaylarla kitaplarımı nasıl bitirebilirim, nasıl daha da uçlarda uçurumlardan baş aşağı salınabilirim demiş bizlere.

Dostoyevski bir havuzda... O havuz ise kelimeler havuzu. Budala ise din sorgulamalarının, siyaset giydirmelerinin, çeşit çeşit ölüm psikolojilerinin, hastalık paranoyalarının en derin çözümlemelerini içeriyor. Budala'yı okuyorum, elimden bıraktığımda sanki Mışkin, Rogojin, Nastasya, Aglaya askıda kalıyormuş gibi ve hemen okunup devam edilmezse o andaki doğal heyecanları ve duygusal dışavurumları kaybolacakmış gibi hissettiriyor.

Mışkin'in 93. sayfada belirttiği gibi :"Herkes nedense bir budala olduğumu düşünüyor. Evet, bir zamanlar çok hastaydım, bir budaladan farksızdım. Peki ama, şimdi, herkesin beni budala olarak gördüğünün farkındaysam nasıl bir budala olabilirim? Bir yere girerken hep şöyle düşünüyorum: "İçeride bir budala olduğumu sanacaklar, ama akıllıyım ben, bunu anlayamayacaklar..."
Aslında sırf bu alıntıdan bile Mışkin'in yansıttığı gerçeklerin toplumun gerçeklerine ters düştüğünü çok rahat anlayabiliriz. Farkındalık, insanların budalalık algısı ve kesin kararlar verme noktasında dönemin Rusyasına tek kişi üzerinden giydirmeyi yine çok iyi başarmış Dostoyevski.

Gavrila'nın 158. sayfada dediği gibi "Aslında para insana yetenek kazandırdığı için aşağılık, nefret edilecek bir şeydir."
Romanın bir bakıma dönüm noktası Mışkin'e kalan milyonluk miras konusuysa bu alıntının aslında bütün romana yön verdiğini düşünebiliriz. Çünkü para, gerçekten de insanlara olağanüstü bir yetenek kazandırıp arkasında onlarca hatta sayısızca insanı peşinden koşturabilecek nitelikte bir virüstür.

İdam mahkumunun anlatıldığı sahneyi çok sevdim. Ölüm hissinden önceki o saniyelerin ve hatta saliselerin bile farkındalığında olunması, o saniyelerin içinin olağanüstü bir içerikle doldurulması hatta zamanın sanki önceden hiç yapılmamış gibi üçe bölünmesi çeşidinde ayrıntılar aslında bize Dostoyevski'nin bu kitapta kesinlikle otobiyografik özellikte bir yazı üslubu kullandığını gösteriyor.

Kitapta bahsi geçen maddi/manevi tokat bahsi üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Maddi tokatlar değil de insanı zaten manevi tokatlar yaralar. Aşkın nefrete en yakın olduğu o anda manevi tokatlar bir bir iner surata ve sen ne olduğunu şaşırırsın. Çünkü manevi eksiklikler insanı maddi eksikliklerden her zaman daha çok yorar. Manevi tokat da surata inmez aslında, duyguların bir ürün olarak yeşerdiği sinir hücrelerinin uçlarına iner tek tek. Bu yüzden de en çok acı veren aslında manevi tokatlardır. Tedavisi, nereden geldiği, neden olduğu bilinmeyen ruhların en derinine inebilen oltalardır onlar aslında.

Bu kitapta neredeyse her şey var. O yüzden "Neredeyse Dostoyevskisel Bir Tarih" de diyebiliriz. Çünkü gerek Rusya'nın o dönemlerde -yani 1861 senelerinde- sertliği ve ağır uygulamaları kaldırmasıyla gerekse de Dostoyevski'nin sosyeteyi Rusluk ve Hristiyanlık, daha doğrusu Ortodoksluk gibi konularda meşguliyetleriyle alt ve orta tabakayı ise nihilizm ve o zamanlarda artan özgür düşünce sesleriyle aralarında keskin bir karşılaştırma yapmayı istemişti!

Kitapta pek çok kez bahsedilmiş olan ressam Hans Holbein'in titiz bir doğalcılıkla acıyı alabildiğine olağan bir şekilde aktarmayı başardığı, Rogojin ve Mışkin'in karşısında tartışmalarını yaptığı bu tabloya ise günlerdir bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum : https://scribouillart.files.wordpress.com/...7/holbein_christ.jpg

Keyifli okumalar olsun.
Budala romanının narrator-anlatıcı perspektifinde incelenmesi.

Dostoyevski tüm dünyada çok okunan bir yazar. Bizde de öyle. Siteye baktığınızda bu eser hakkında yetmişe yakın inceleme olduğunu görürsünüz. Bu anlamda, madem bu site sıkı okurların olduğu bir mekan, o halde, farklı türde incelemeler yapmasak ayıp olurdu.

Siteye ilk geldiğim zaman fark ettim ki, inceleme diye paylaşılan metinler romanı özetlemek gibi bir misyon yüklenmişti. Ekserisi dersem daha doğru olur zira çok güzel, bir yönüne odaklanmış harika incelemeler de vardı. Ama çoğu romanın özetini veriyordu. Ama bunu her yerde bulabiliriz ki, değil mi?

Bu kısır döngüden kurtulmak için ben kendime bir yol çizdim. Dedim ki, okuduğum eser bende ne uyandırıyor, onu yazmalıyım. Mesela şöyle #11945476 Bu bir yenilik miydi? Sanmam, zira, özellikle de son zamanlarda sitedeki incelemelerin çoğu bu şablonda yapılmaya başlandı. Bence, illa bir inceleme yapılacaksa, doğrusu buydu. Çünkü sıkı bir roman incelemesi, namı diğer tahlili, öyle üç beş sayfaya sığacak bir şey hiç değildir. Edebiyat eğitimi alan dostlar bunu daha iyi bilirler. Hatta, kendisi bir yazar olan Ayşe59 arkadaşımız #27177510 iletisinde konuyu güzelce açmış. Gerçek bir roman incelemesini detaylandırmış. Elbette bunu burada yapmamızın imkanı yok. Ama aralarından çekeceğimiz bir detayı billurlaştırıp yapabiliriz bunu. İşte ben bu roman için anlatıcıyı seçtim.

Bir kurmacada anlatıcı nedir? Kurmacayı bize aktaran sestir. Hikayesini kurmacanın, o ses anlatır. Anlatıcı tiplerini girmeyeceğim. Sadece bu romanda kullanılan anlatıcıyı analiz etmeye çalışacağım. Üçüncü tekil şahıs, O, anlatıcı kullanılmış bu romanda. Bu anlatıcı geleneksel romanların şahıdır. En çok o tercih edilir. Çünkü romanda yazarı en iyi o gizler. Okuduğumuz hikaye sanki o anda cereyan ediyormuş, biz de şahidiymişiz gibi hissederiz. Modernist romancılar, özellikle de ben’e odaklananlar pek tercih etmez, demode bulurlar. Ama, o kadar da basit değildir. Çok türü vardır. Biraz odaklanalım.

a) Tanrısal O. Her şeyi bilir. Tanrı gibidir. Tüm kahramanların aklından geçenleri, dününü, yarınını, planını, her şeyi ama her şeyi bilir. Geleneksel romanın en tercih edilen anlatıcısıdır.

Bir örnek: Eğer hayır derse, Ali’nin, bu fikriyle alay edeceğini düşündü. Seni mendebur seni, hayır diyeyim de, rezil et beni. Nah, hayır derim, diye düşünüp, “Bilmem ki,” dedi. Ali, Veli’den bir hayır cevabı bekliyordu. Ali’nin, bilmem ki, demesine delirdi ama belli etmedi. Gözü seğirdi. Zayıf zamanlarında gözünün seğirdiğini bildiğinden, başını garsonun olduğu yöne, sanki diğer müşterilere bakıyor gibi çevirip gizledi.

b) Kahramanlardan birinin, çoğunlukla baş kahramanın içine girmiş O. Kahramanın tüm düşüncelerini, planlarını, niyetini bilir ama diğer roman unsurlarınınkine objektif bakar.

Bir örnek: Eğer hayır derse, Ali’nin, bu fikriyle alay edeceğini düşündü. Seni mendebur seni, hayır diyeyim de, rezil et beni. Nah, hayır derim, diye düşünüp, “Bilmem ki,” dedi. Ali, Veli’nin bu cevabını beklemiyor gibiydi. Gözü seğirdi. Başını garsonun olduğu yöne çevirip diğer müşterilere bakmaya başladı. Hatta, şöyle de diyebilir anlatıcı. Başını garsonun olduğu yöne çevirip bakmaya başladığında sanki gözünün seğirmesini gizlemek istiyor gibiydi. Anlatıcı burada emin değildir. Çünkü Veli’nin aklından geçeni bilmez ama fikir yürütür. Amaç okuru metnin içine almak, onun düşüncesini manipüle etmektir.

c) Objektif O. Bir kamera gibidir. Ne görürse onu nakleder. Ama, yorum da yapabilir.

Bir örnek: Ali sessiz kaldı. Salonda sadece çatal kaşık sesleri, arada atılan kahkahalar duyuluyordu. Veli önündeki kuru yemişleri tek tek ağzına atıp kıtır kıtır çiğnedi. Ali, “Bilmem ki,” dedi. Veli’nin gözü seğirdi. Derin bir nefes aldı, bir müddet içinde tuttu ve Ali’nin tabağına üfledi.

Tabii, bu yaptığımız sınıflandırma asla kategorik değil. Zira, yazar istedikten sonra her şeyi karman çorman edebilir. Allah gönlüne göre versin. Kim tutar onu. Ama, anlamak için de bizim kavramlar yaratıp bu kavramların da içini doldurmamız lazım.

Peki, bu anlatımdan sonra Budala’yı nereye koyacağız? Budala, O, anlatıcısını kullanır. Ama bu anlatıcı tanrısal değildir. Suç ve Ceza’da kullandığı, diye düşündü, kalıbını kullanmaz bu romanında.

Tanrısal anlatıcı olmazsa yazar metni nasıl esnetebilir peki? Öyle ya, anlatacak şey kalmaz anlatıcıya. Bulur usta yolunu, diyalog, yazar metinin yavanlığını işte diyalog yoluyla giderir. Girdiği mekanları zaten tasvir eder ama bu yetmez. Zira tanrısal anlatıcı da yapar bunu. Ama bol bol konuşturur kahramanları. Bunun da bir sakıncası vardır, sıkılır okur. Bunu nasıl gidermiş Dostoyevski? Dedikoducu Kezzap Abla’yı salmış romana. Hiç kimsenin içinden geçeni bilmez ama dedikoducu Kezzap Abla’nın dedikodusunu bilmeyen mi kalır? Madem o çevreyi anlatıyor, müsaade edin de Kezzap Abla’dan onun da haberi olsun. İşte romanı böyle kotarır büyük usta.

Örnekler: “Bir defa, bu yeni kadın, meğer kendisinden umulmayacak kadar çok şey biliyor ve anlıyormuş o kadar çok şey ki, onun böyle bilgileri nasıl, nereden edindiğini, nasıl bu kadar çok şey anladığını -yoksa kızlara özgü kütüphanesinden mi?- görerek derin bir şaşkınlığa kapılmamaya imkân yoktu.”

“Ganya’nın sesinde, bir insanın böyle bir öfkeye memnun olarak, oldu olacak diye kendini gittikçe artan bir hızla onun etkisine kaptırdığı sinirlilik hâli vardı. Prens, eşikten başını çevirip bir cevap verecek oldu ama kendini aşağılayanın yüzündeki acı dolu ifadeyi görünce, sözlerinin bardağı taşıracak son damla olacağını görerek döndü ve çıktı. Koridora, oradan da kendi odasına gitmek üzere salondan geçip hole çıktı. Dış kapının yanından merdivenlere doğru gelirken, kapı arkasından birinin olanca kuvvetiyle çıngırağı çektiğini gördü ama çıngırağın bir yeri bozulmuş olacak ki, belli belirsiz titriyor fakat şıngırdamıyordu. Prens, sürgüyü çekti, kapıyı açtı, baştan ayağa titreyerek geriledi. Karşısında Nastasya Filippovna duruyordu. Portresini gördüğü için hemen onu tanımıştı. Nastasya Filippovna, onu karşısında görünce gözleri acı bir öfke ile parladı. Hızla hole girerken prensi yolunun üzerinden itti, kürkünü çıkarırken de öfke ile:”

“Ganya, misafir odasının eşiğinde donup kalmıştı, birbiri ardından içeri dolan on veya on iki kişinin Parfen Rogojin’in peşi sıra içeri girmesine engel olmadan bakıp duruyordu. Kalabalığın arasında her çeşit insan vardı ama daha çok bir şeye benzememezliğiyle dikkati çekiyordu. Bazıları sokak kıyafetiyle, palto ve kürkleriyle içeri giriyorlardı. İçlerinde körkütük sarhoş yoktu ama hepsi de çakırkeyifti, içeri girebilmek için hepsinin birbirine ihtiyacı var gibiydi. Hatta Rogojin bile kalabalığın başında dikkatle yürüyordu, ama onun kötü bir amacı olduğu için, yüzü somurtkan, telaşla karışık sinirlilik içindeydi. Ötekiler, onun arkasında bir sürü ya da destek vermek için bir çete hâlindeydiler. Aralarında Lebedev’den başka, saçları kıvrılmış Zalejev de vardı. O, kürkünü holde bırakmış, serbest ve şık bir hâlde içeri girmişti. Onun gibi hareket eden birkaç bay daha vardı, onlar da galiba tüccardı.”

Fark ettiniz mi? Asla tanrısal bir anlatıcıyı kullanmıyor Dostoyevski Budala'da. Hep bir tahmin yürütüyor. Sorguluyor. Bir üçüncü göz gibi işliyor anlatıcı metni. En fazla tahminde bulunuyor. Çokça da konuşturuyor, ki konuşmaları aktarmadım size. Mesela, “kütüphanesinden mi?” diye soru soruyor okura. “bozulmuş olacak ki,” “hepsinin birbirine ihtiyacı var gibiydi.,” "sinirlilik hâli vardı," diye tahmin yürütüyor.

Dedim ya, bu sınıflandırma asla kategorik değil. Zira, bu tür tartışmalar yoktu o zamanlar roman üstüne. Bu anlamda, “ama onun kötü bir amacı olduğu için, yüzü somurtkan, telaşla karışık sinirlilik içindeydi,” dese bile, Dostoyevski’nin ta o zamandan nasıl bir “bir kurmaca için, her şeyin farkında olduğunun” ispatıdır bu roman. Selam olsun büyük ustaya.

Evet değerli okurlar. Objektif anlatıcı için hala Flaubert’in arabasını örnek veren eleştirmenler var ülkemizde. Yahu, bu örnekten bıkmadınız mı? Yüz sene evvel kullanılmış örneği tekrar tekrar neden koyarsınız önümüze? Biz eşşek miyiz? Bir siz mi okuduğunuzu anlarsınız? Yapmayın bunu bize. Ve biz, bu sitenin okurları, biliyoruz ki onlara ihtiyaç duymuyoruz, duymayacağız. Kendimiz, bu interaktif site sayesinde en çok da birbirimize olan güvenimiz sayesinde kıracağız sizin “bilgiçlik taslayan yukardan bakan üslubunuzu”

Artık yeni bir yol haritası çizmenin zamanı geldi. Bu barajın bendi, suyu tutamıyor. Tutamayacak, bunu hissediyorum ben.

Artık inceleme yaparken, asla romanın özetini vermeye çalışmayın. Bu ortaokul talebesinin işi olsun, bırakın. Mesela sadece temini işleyin. Ya da sadece zamanını irdeleyin. Ya da anlatıcıya odaklanın. Ya da psikolojisini deşifre edin kahramanın. Ya da felsefi dayanağını deşifre edin. Ya da pastişlerini bulun. Ya da göndermelerini bulun. Ya da okuduğunuz başka romanlarla ortak yanını deşifre edin. Ya da metinlerarasılığını lime lime edin. Ya da kullanılan kelimeleri analiz edin. Ya da üslubunu tespit edin. Ya da aynı yazarın iki romanında ki çelişkisini faş edin. Edin Allah edin. Kimse tutamaz sizi. Edebiyat aklın baz edildiği bir sanat ya, asla utanmadan belirtin görüşünüzü.

Mesela bir örnek daha size. Yol göstersin diye.

“Gözleri yaşla dolup boğazı düğümlenen Bünyamin, esir kızın yanında kendini koyvermemek için mücadele ederken omuzunda bir el hissetti. Kız, yanında eğildi ve elini tuttu. Dünyanın en güzel, en tatlı sesiyle ona, "Aglaya" dedi, "Maya imya Aglaya".

Aglaya'nın elini elinde hisseder hissetmez Bünyamin kendini tutamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Eğildi ve başını kızın dizlerine koyarak saatlerce gözyaşı döktü. Hıçkırıkları kesilip bu kez içini çekmeye başladığında, Aglaya onu yatağına götürüp yatırdı ve üzerini örttü. Bünyamin çok geçmeden derin bir uykuya daldı.
Sabah olduğunda Aglaya gitmişti.”

İşte bu Aglaya’nın, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’ndaki bu Aglaya’nın, Budala’daki Aglaya olduğunu bulduğunuzu yazın. Bu bir gönderme değil de nedir?

İyi okumalar dilerim değerli kitap sever dostlarım.
Dürüst, saf, sevgi dolu, sabırlı, malda mülkte gözü olmayan, hırsları olmayan, merhametli, ön yargısız, karşısındaki kişi kim olursa olsun hep güleryüzlü olan ve buna benzer birçok sıfata sahip olan kişiye "budala" denir mi?

En iyi insanın romanını yazacağım diyerek yola çıkmış Dostoyevski ve bunu da peygamberimsi özellikleriyle yarattığı Prens Mışkin, namıdiğer BUDALA karakteriyle başarmış.

Niye budala?
Vur ensesine al ekmeğini diye tarif edilen insan türüne yakıştırılabilecek daha iyi bir sıfat var mı?
Yetmedi.
Sövene dilsiz, dövene elsiz misali bir adamdan bahsediyoruz burada.
Eyy Mışkin biz okurken çıldırdık, sendeki bu ne rahatlık ulan!

Tamam üzerine fazla gelmek istemiyorum. Yeterince geldiler zaten. Sonra bi sara krizi de benim yüzümden yaşama.

Evet Prens Mışkin sara hastası tıpkı yaratıcısı gibi. Bu hastalığı taşıyanlar ne yaşar, ne hisseder karakteri üzerinden anlatmış Dostoyevski. Hele öyle bir tanımı var ki:
"Kriz gelmeden önceki 1sn'lik zaman diliminde insan olmanın en yüksek mertebesinde hissediyorum kendimi" diyor. Galiba Mışkin o bir saniyede çıktığı mertebeyi bütün hayatına yaymayı başarabilmiş.

Söylemeyi unuttuk prens dediysek de Suudi prensler gibi kıçını parayla silen bir prens gelmesin aklınıza. Senden benden fakir :) Ancak prense yüklü bir miktarda miras kalır hiç beklenmedik bir yerden. Tabi kendisine budala diye burun kıvıranlar da yalakası olur bi anda.

Parayı bulan prensimizin sosyal çevresi bi anda büyümeye çeşitlenmeye başlar. Sosyetenin en üst tabakasındaki insanlarla dahi ahbaplık edebilir duruma gelmiştir artık, ee adamın parası var.

Parası var diye değişecek mi sandınız onu? Yo yoo klasik Mışkin işte, budala!

Konu cemiyete gelir de Dostoyevski durur mu? Veriyo ayarı. Tabiki sağlam bir sınıf eleştirisi.

Cemiyet demişken aşk olmadan olur mu? İki güzel kız ve ortalarında Prens Mışkin. Kibir, kıskançlık, ihtiras, aldatma tam bir pembe dizi. Türk dizi sektörü bu kitabı şu ana kadar nasıl keşfetmemiş hayret!

Yazar Dostoyevski olup da eleştiri biter mi? Sınıf eleştirisinden bahsettik. Hızını alamayıp Hristiyanlık ve Katoliklik özelinde Roma'ya ağır göndermeler var. Bu kitaptan sonra Papalık nasıl karşılık vermiştir acaba?

Dostoyevski aldığı idam cezasını da bu çatallı dilinden dolayı almamış mıydı zaten? Lafı idama getirmişken idam cezasıyla alakalı eleştirileri de bulacaksınız burada. Victor Hugo'nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü eserini okuyanlar bilir idam mahkumunun son anlarında neler hissettiğini. Yalnız Hugo gözlemini aktarmış o kitapta, Dostoyevski ise yaşadıklarını bu kitapta. İdam edilmesine dakikalar kalan bir mahkumun hissettiklerini, yine aynı mahkumun son saniyelerde affedilişindeki duyguları yaşatıyor bizlere adeta. (Yeri gelmişken idam cezası bir insanlık ayıbıdır.)

Dostoyevski kendisinden önceki Rus edebiyatı öncülerinden (Puşkin, Gogol, Lermontov) alıntılar yapmayı çok seviyor. Ancak aynı durumu çağdaşı olan yazarlara karşı göremiyoruz malesef. Hatta bazılarıyla çatışma içerisinde, özellikle Turgenyev ile. Nihilizm, liberalizm eleştirisi yaparken Turgenyev'e de bol bol gönderme yapmış.

Dostoyevski okuyacak olanlara tavsiyem onun hayatını çok iyi bilin. Çevresiyle olan ilişkilerini, zevklerini, nefretini... Çünkü her kitabında kendisinden çok fazla iz var. Onu tanıyarak okuduğunuzda eserlerinden çok zevk alacaksınız.

Budala eseri ise Dostoyevski'nin en büyük eserlerinden bir tanesi ama Suç ve Ceza ve Karamazov Kardeşler kadar zorlu bir kitap değil. Okurken akıyor akıyor. Sonraki bölümde neler olacağı konusunda sürekli merak içinde okuyorsunuz. Yani anlayacağınız çok akıcı bir kitap. Dostoyevski'den gözü korkanlar için iyi bir başlangıç kitabı olabilir.

Not:Kitap okurken müzik dinlemeyi başaran garip insanlar var. Bu kitabı da müzikle okurum derseniz Gökhan Özen'in aynı adlı şarkısını tavsiye ederim.
Nastasya Filippovna ve Aglaya İvanovna.

Size az önce hayatınız boyunca unutmayacağınız iki isim söyledim.

Bu iki kadın sizi rüyalarınızda bile takip edecek kadar akılda kalıcı, insanı neredeyse kurgu bir kitap karakterine aşık edecek kadar kanlı, canlı ve “hisli” yaratılmıştır. Dostoyevski budur, ağır bir karakter işçisi. Aklından geçenlerle, sorguladığı etikle, peşini hiç bırakmayan karanlık geçmişiyle, sevgilileriyle, gözlerinin önünde beliren silüetin tenindeki tüye etkisinden tutun da duyduğu bir sözün bilinçaltındaki yankısına kadar her şeyiyle karşısınızdadır Nastasya. Size bakarkenki edasını, sokakta yürürken yanınızdan geçişini, omuz silkişini görürsünüz. Seversiniz. Yargılarsınız. O Ağlar, siz üzülürsünüz. Gözyaşlarındaki tuzu bile tadarsınız, eğer kendinizi yeterince kaptırırsanız arkadaş olursunuz. Bende bu etkiye sahip tek yazar Dostoyevskidir. Ne kadar övsem az gelir.

Her neyse…

Bu kitapta ne okuyacaksınız? Kitap karışık bir aşk sarmalının etrafında geçiyor. Aşkın kitabın teması olmadığını, aslında sadece hareketler ve seçimler için bir motivasyon sebebi olduğunu okudukça görüyorsunuz. Ders verici niteliği de var. Sevmek, çok sevmek ve fedakarlık yapmak nelere gebedir? Rogojin size öğretecek. Küçük oyunlarla insanları tanımaya çalışmak ne gibi sonuçlar doğurabilir? Nastasya size küçük oyunları da, gururuna yenilmeyi de örnekleyecek. Geçmişte yaptıklarınızı unutturmak için bugün güzel şeyler yapmak yeterli midir? Neredeyse kitapta yer alan herkes size bu sorunun cevabını verecek. Soylu kesimin yozluğu ne kadar ileri gidebilir? Şaşırtıcı örneklerle göreceksiniz. Saflık işe yarayabilir mi? Nerde, nasılını anlatacak size.

İlgi çekici zihinlere sahip insanların bilinçlerini, duyularını, düşüncelerini ve hangi kararı nasıl aldığını okuyacaksınız. Dostoyevski’nin bilinç akışını aktarışındaki ustalık sizi kitaba çekecek ve karakterlere bağlanacaksınız. Kitap bittiğinde bayağı bir boşluğa düşmüştüm, büyük ihtimalle okuyan herkes de aynı hissi yaşamıştır zaten.

“İdiot” olarak lanse edilen kişi Prens Mişkin. Fakat kitap bittiğinde kim “idiot” diye sorarlarsa sanırım kimse sadece Prens demez. Bence Agnaya kitapta “idiot” olmayan tek karakterdi. Etrafındakilerin, tabiri caizse, ciğerini biliyordu. Kendisini de tanıyordu.

Kitabın sonunda olan biteni anlamak biraz vaktinizi alacak. Pek alışıldık bir son beklemiyor sizi. Rogojin’in ne yaptığını görünce çok şaşıracaksınız. (Ufak bir ipucu olsun: Nastasya’nın “Kurtar beni!” deyişinden ne anladığınızı sorgulamanızı tavsiye ederim.) Gayet mutsuz edici bir son olduğunu söylemeden edemeyceğim.

Bu kitabı henüz okumamış olan herkese şunu diyebilirim; edebiyat açısından hayatınızın en büyük yanlışlarından birisini yapıyorsunuz. Okuduğunuz zaman göreceksiniz ki okumayarak geçirdiğiniz günler için pişmanlık duyacaksınız. Nastasya ve Agnaya’yı tanımamak eksiklik gibi gelecek size. En azından bana öyle oldu.

İyi okumalar.
“İyilik tohumunuzu, sadakanızı, hangi biçimde olursa olsun, iyiliğinizi başka birine verirken, ona benliğinizin bir bölümünü vermiş ve onunkinin bir bölümünü kendinize almış oluyorsunuz. Karşılıklı olarak kişilikleriniz birbirine karışmaktadır. Bilim ve bu yaşam uğraşınız sonunda sizi çok büyük bir tohum atmak, dünyaya dev bir düşünce armağan etmek düzeyine çıkaracaktır…” güzel bir alıntıyla başlamak istedim. Ruhsal çözümlemelerin ön planda olduğu,iyiliğe dair çok şey barındıran,Suç ve Ceza tadında müthiş bir aşk romanı. Kendimi Aglea olmaktan alıkoyamadım bu eserde. Benim için okuduğum sayfalarda kendime ait bir şeyler bulabilmek çok önemli. Aradığım karakteri bulduğumda sürüklenmeye başlıyorum. İç dünyanızın duvarlarını tıngırdatan romanda,idam cezasınıda sorgulayan Dostoyevski yüreğinizi cız ettiriyor. İnsanın insan adına verdiği hükümlerin doğruluğunu sorgulatıyor. Lütfen okumuş olmak için okumayın. Merhametten,iyilikten,dürüstlükten bir nebzede olsa pay almak isteyenler için. Çoğu durumun farkına varıp hayatımızı daha mütevazı yaşama zamanımız gelmiş olabilir...
Duyguların derinlemesine anlatıldığı bir dostoyevski klasiği daha vu eserde muhtelif insanlarla karşı karşıya kalacaksınız hatta karşılaştığınız karakterler sizi daha önceki seyrettiğiniz filmlerdeki bazı karakterleri anlatacak belkide zihniniz tamamen o karakterle bağdaşacak... Bir an önce okunası kıtap
Merhabalar şüphesiz dünyanın en iyi yazarlarından olan Dostoyevski Rus Edebiyatına İnsancıklar kitabı ile giriş yapmıştır.Kitap yazmaya kumar borcunu ödeyebilmek için yazmıştır.İlk kitabını yazarken baya zorlanmış ne yazacağını nereden devam edeceğini unutup silip silip yazmış.Dostoyevski’nin niyetim bütün insanları anlatmak dediği Budala eseri 19.yüzyılında Prens Lev Nikolayeviç Mişkin,epilepsi hastasıdır.Tedavi için gittiği İsviçre’den dönerken üzerindeki giysilerden başka hiç bir şey yoktur.Prens Lev Nikolayeviç Petersburg’da akrabaları olan General ve Lizaveta Prokovyevna’nın yanlarına gitmesiyle başlar.Dünya malı ve mükemmel yaşamlarının cazibesi arasında Presin çok iyi niyetli ve alçakgönüllü olması nedeniyle budala olarak nitelendirilir.Kitabın başkahramanı olan Prens sayesinde yazar kendisini de anlatmaktadır.Dostoyevski’nin diğer eserlerinde olduğu gibi bunda da merhametli ve dürüst bir karakter vardır.Kitap 4 bölümden oluşmaktadır.Dostoyevski betimlemeler,ruh tahlillerine ve kişi analizlerine de yer vermektedir.Kitabın kalınlığı gözünüzü korkutmasın çok beğeneceğiniz bir eser olacak.Ana fikir olarak şunu söyleyebilirim;
“Böyle bu dünyada alçakgönüllü ve dürüst olmak en büyük budalalıktır.”
Keyifli Okumalar Dilerim
Dostoyevskinin özünün də ən sevimli romanı olan "İdiot" əsərinin ideyası yazıçı xaricdə (Almaniya və İsveçrə) yaşayarkən yaranmışdı. İlk əlyazmaya 1867-ci iləd başlayıb, bir hissəsini İtaliyada yazmağa davam edib, 1869-cu ildə isə Florensiyada tamamlayıb. Həmin illərdə Dostoyevskini Qərbi Avropaya səfər etməyə vadar edən nə idi? Xəstəliyindən şikayət edirdi, Peterburqda artıq tez-tez təkrarlalan epilepsiya tutmaları onu bezdirmişdi. Bununla yanaşı borclu olduğu adamlardan gizlənmək üçün xaricə getmək onu bir qədər sakitləşdirəcəyini düşünmüşdü. O ərəfədə yazıçı həm də özündən yaşca kiçik qadınla evlənir. Səfər xərclərini ödəmək üçün M. Katkovdan roman yazacağı sözü ilə min manat borc alır. Xaricdə olduğu dövrdə epilepsiya tutmaları kəsilmir, pul azalmağa başlayır. Dostoyevski bəzən borclarını bağlamaq düşüncəsiylə qumar oynayır, bəzən də oyun ehtirasına qapılıb, daha da irəli gedir, özünü tamamilə oyuna həsr edirdi. O ərəfədə Sofya adlı qızı da dünyaya gəlir, ancaq uşaq çox yaşamır və Cenevrə şəhərində dəfn olunur.
Belə situasiyada Dostoyevksi xilas yolu axtarmağa başlayır. Roman yazmaq onun üçün yeganə xilas yoluna çevrilir. 1867-ci ildə A. Maykova məktubda yazırdı ki: " İndi Cenevrədəyəm, başımda roman ideyası var. Əgər Allah kömək olsa, böyük və yaxşı bir iş alınacaq. Bu romanı çox sevdim və böyük həyəcan və zövqlə yazacağam". Beləliklə, əsərin yazılması tarixindən məlumdur ki, uşağın doğulması və ölməsi hadisəsinə görə uzun fasilə verməklə yazıçı roman üzərində dayanmadan işləyib.
A. Maykova başqa məktubunda Dostoyevski romanın ideyası barədə düşüncələrini yazıb: "Çoxdan bir fikir məni narahat edirdi, ancaq mən onu romana çevirməkdən qorxurdum. Çünki fikir çox çətindir və ona hələ hazır deyiləm, amma çox aydındır və onu sevirəm. İdeya budur - tamamilə gözəl bir insan obrazı yaratmaq. Bizim dövrümüzdə bundan çətin iş ola bilməz, deyə düşünürəm".
Dostoyevksi başqa bir dostuna məktubda romanın ideyası ilə bağlı düşüncələrini yazdıqda, qeyd edirdi ki: "Gözəl olan idealdır. Bu ideal nə bizdə, nədə mədəni Avropada hələ işlənməyib. Dünyada təkcə bir ideal sima var, bu əbədi gözəl olan İsadır".
Beləliklə, knyaz Mişkin obrazı Dostoyevskinin ideal obrazı kimi seçilir. Yazıçıya görə knyaz Mışkin özünün ən yüksək ruhi inkişafına yetişmişib və eqoizmindən qoparaq başqaları yolunda özünü qurban verməyə hazıdır. Romanı oxuduğumda, əvvəl təəssüfləndim ki, niyə "Karamazov qardaşları"nı birinci oxumuşam, amma sonra roman ətrafında düşündükdə təəssüfüm əridi getdi. Çünki Dostoyevskinin dərin psixoloq və misilsiz romançı kimi yüksək sənətkarlığa malik olmasını bir daha təsdiqləmiş oldum. Mənə görə knyaz Mişkin Dostoyevskinin ruhi xəstəsi "İsa" obrazıdırsa, Alyoşa Karamazov tamamilə sağlam ruhlu "İsa" obrazıdır. Yazıçının ömrünün sonuna qədər kamil insan axtarışında olması oxucunu kövrəltməyə bilməz. Fikrində tutduğu ideal insan obrazlarını yaradıcılığı boyu inkişaf etdirməsi nəzərimdən qaçmadı. Mışkinlə Alyoşanı müqayisə etsək, ideal insan olmaq üçün mütləq ruhi xəstə olmağa ehtiyac yoxdur. Ruhu sağlam insan da real həyatın tələsinə düşmədən, eyni zamanda həyatdan təcrid olmadan, güclü həyat eşqilə, yüksək mənəviyyatla insansevərliyə ucala bilər.
"İdiot" romanında kamil insan obrazı kimi knyaz Mışkin təvazökar, səmimi, uşaq kimi həssas, şəfqətli, heç kimdən pislik gözləməyən gözəl insandır. Dostoyevskiyə görə məhz uşaq təbiətli insan günahsız ola bilər. Ancaq cəmiyyətdə bu cür insanlar heç də ideal görünmürlər, əksinə "idiot", "axmaq", "gicbəsər", "miskin" məxluqdurlar. Əsərdə bir neçə obrazın (Yepançin, Nastasya Filippovna, Lizoveta Prokofyevna) dilindən qeyri-ixtiyari "Sizi Allah göndərib" ifadəsi çıxsa da, ətrafdakılar yenə də Mışkini "İdiot" kimi görürlər. Knyaz Mışkin praktik həyatda uğursuz olsa da, mənəvi dünyasında olduqca uğurludur. Ətrafındakı insanlara cəmi bir dəfə baxmaqla onların ruhi vəziyyətini, əslində necə insan olmasını düzgün müəyyən edə bilir. Məsələn, əsərdə Nastasya Filippovnanın portretini seyr edərkən xarakteri haqqında deyir: "Üzü şəndir, amma nə qədər iztirab çəkib". İnsanların daxili aləminin incəliklərini başa düşməyə knyazın uşaq həssaslığı, saflığı kömək edir. Cəmiyyətdəki mənfiliklər, çirkinliklər, alçaqlıqlar knyazı məyus etsə də, ümidini itirmir, hər şeyin yaxşı olacağına inanır.
Elə romanın özündə Dostoyevski qeyd edir ki, dünyanı xilas etmək üçün təkcə gözəlliklər yetmir, yaxşılıq və dürüstlük kifayət deyil, həm də Allahın köməyi lazımdır.
Tədqiqatçılara görə Dostoyevski müsbət yönümlü gözəl insan obrazını yaradərkən həm də Don Kixot obrazına istinad etmişdir. Dostoyevski "Don Kixot" barədə, "Bütün dünyada bu əsərdən dərin və qüvvətli əsər yoxdur, bu hələlik insan fikrinin son və ən böyük sözüdür. Bu, insanın ifadə edə biləcəyi ən acı kinayədir... insan dühasının yaratdığı bütün əsərlər içərisində ən böyük və ən kədərli kitabdır" desə də, özü zamanla "İdiot" və "Karamazov qardaşları" kimi daha dərin və qüvvəti əsərдэк yatarmağa nail olmuşdur.
"idiot" əsəri haqqında bir çox ölkə rejissorları tərəfindən fimlər ️çəkilib. Hətta onların arasında sevdiyim rejissorlardan Akira Kurosavanın da işi var. Ancaq bu fimlər içərisində ən təsirlisi 1958-ci ildə rejissor İvan Pıryevin çəkdiyi eyni adlı filmidir. O dərəcədə təsirlidir ki, filmin ikinci seriyasını çəkmək rejissora qismət olmayıb. Çünki knyaz Mışkin roluna çəkilən aktyor Yuri Yakovlev ağır ruhi sarsıntı keçirib. İvan Pıryev isə həmin rolu başqa aktyora verməkdən imtina edib.
Raskolnikov un tam zıt özelliklere sahip ikiz kardeşi Prens Mişkin. Raskolnikov ne kadar şeytansa Mişkin o kadar melek. Raskolnikov olaylar üzerinde ne kadar etkiliyse Mişkin o kadar etkisiz. Raskolnikov için cinayet ne kadar olağansa Mişkin için affetmek o kadar olağan.Raskolnikov İD se Mişkin super ego. Ama ıkısıde topluma kendılerını kabul ettıremıyor. Bırısı toplum kurallarının ustune çıktığından dıgerı toplum kurallarına bırebır uydugundan. Raskolnikov un tam zıttı bır karakterın toplum ustunde bır etki bıraktıgının oykusu anlatılmış adeta. Belki de dostoyevski bu romanla raskolnikov un öcünü almış toplumdan. Budala da butun dostoyevski yapıtları gıbı gerek karakter tahlıllerıyle gerek felsefik psıkolojık boyutuyla adeta muazzam bır eser. Meraklılarına keyıflı okumalar dilerim.
Yazdığı efsane romanlarda, roman karakterlerini oluştururken normalin üzerinde bir gayrete giren büyük usta Dostoyevski, bu romanında karakterlerini oluştururken öyle görünüyor ki öncekilerden daha çok gayret göstermiştir ve bunun sonucunda okur, roman karakterlerini (özellikle bayan karakterleri) ziyadesiyle somut olarak yaşıyor, bunu bu şekilde anlatabildim mi bilmiyorum, şöyle söyleyeyim; okur, romanı okurken karakterleri sanki yaşıyor...

Sonra efendim, roman içerisinde hikayeye yön veren önemli olayları okur, olaylar gerçekleşirken değil de sonradan kurulan diyaloglardan öğreniyor yani okur çoğu olanlara birebir şahit olmuyor. Bu gerçekten sıradışı bir roman tekniği olsa da Dostoyevski'nin kaleminde oldukça şık durmuş.

Hikâyemizin yufka yürekli kahramanı Prens için çoğu okur 'O bir budala değil, bir dahi' diye düşünse de romanın finalinde bence sorulması gereken soru 'yoksa gerçekten de budala mıymış' olmalıdır, bana soracak olursanız, aslında öyleymiş, yani öyle görünüyor...

Bu inceleme yazısını, romanda General'in anlattığı bir hikayeyle haşır neşir olduğumuz Napolyon'un, küçük bir çocuğa yazdığı öğüt niteliğindeki pusulada yazan cümle ile bitiriyorum:
''Asla yalan söylemeyiniz, sevgili dostunuz Napolyon''

Keyifli okumalar...
Dostoyevski'nin 1868 de yazdığı "Budala" kitabı, yazarın diğer kitapları gibi çok sarsıcıydı. Etkisinden uzun süre kurtulamadım, aynı "Suç ve Ceza" kitabında olduğu gibi.

Hepimizin bildiği gibi karakterlerin iç dünyalarını anlatmada Dostoyevski'nin üstüne yok. Sanki yazdığı karakter sizsiniz siz düşünüyor, sanki her hareketi siz bilinçli yapıyor gibisiniz. Kitabın içine o kadar giriyorsunuz ki hayatınız sanki o eksende dönüyor.

Kitabın ana karakterine gelecek olursak "Budala" lakabını almış, yazarın ne yazıkki kendisi gibi sara nöbetleriyle hayatına devam etmek zorunda kalan Prens Mişkin. Yalnız ona budala dendiğine bakmayın ki kendisi zeki biri olmakla beraber insanları anlamakta üstüne yok. Bazen öyle mantıklı konuşuyor ki etrafındaki herkes ona neden budala dendiğini anlamaya çalışıyor, bazense hastalığının getirdiği hayat şartlarıyla insanlarla pek temas halinde bulunamadığı için saflığıyla herkese kendini güldürüyor. Samimi olmakla birlikte heyecanlı da bir karakter.
İkinci karakterimiz ise namıdiğer adıyla Nastayla Filippovna,yine farklı bir kişiliğe sahip olmakla beraber hayat onu bu hale getirmiş diyebiliriz. Her şeyi dalgaya vuran, insanları alaya alıp, küçümseyen kadın kahramanımız Nastasya Filippovna... Ve onun gözlerinden büyük acılar çektiğini anlayan, ona merhamet eden Prensin aşkına tanık oluyoruz. Bir de aynı anda uzaktan bir akrabası diye gittiği evde, evin küçük kızı Aglaya'ya olan aşkı söz konusu Prensin. Aglaya ise güzelliğiyle ve zekasıyla herkesi kendine hayran bırakıyor.
Birbirinden zıt iki farklı kadın iki farklı hayat..."İki kadını birden nasıl sevebilirdi? Üstelik de her birinin aşkı başka nitelikte idi. En garibi de bu ya zaten!... Zavallı budala! Şimdi hali ne olacaktı acaba?" yazarımız bu soruyla bizi atıyor hikayenin ortasına.
Sonu ise çok farklı bitmekle beraber okurken belki de fark edemediğimiz ancak kitabı bitirince bize verdiği ufak ayrıntılarla yazarın aslında bizi sona alıştırdığını hissediyorsunuz. Son iki üç bölüm olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki bir an biteceği için üzülüyorsunuz. Kitap bittiğinde sizin de hayatınızı etkileyen tarafıyla baş başa kalıyorsunuz.
Bir dünya klasiği
Kitabın kalınlığı için lütfen önyargı oluşturmayın.
İyi Okumalar
Sevebileceğiniz birine öyle kolayca rastlayamazsınız.
Dostoyevski
Sayfa 135 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri
'' Böyle birdenbire olması ağrına gidiyor insanın. ''
Dostoyevski
Sayfa 120 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri
Param olduğunda, benim de son derece orijinal biri olduğumu göreceksiniz. Paranın en bayağı, en iğrenç yanı insana yetenek bile verebilmesidir.
Dostoyevski
Sayfa 193 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri
Öylesine mutsuzsunuz ki, hep, asıl suçlu benim, diye düşünüyorsunuz.
Dostoyevski
Sayfa 244 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Budala
Baskı tarihi:
Şubat 2012
Sayfa sayısı:
779
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053604419
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Идиот
Çeviri:
Ergin Altay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Dostoyevski Budala'da, sara hastası Prens Mişkin'i eserinin merkezine yerleştirir. Tedavi için gittiği İsviçre'den dönen Prens ikiyüzlülük, entrika, ahlaki yoksunluk üzerine kurulu bir dünyada; iyi yürekli, dürüst ve açık bir insan olmanın zorluklarıyla mücadele eder. Dürüst olmak "budala" olmaktır çünkü., Dostoyevski'nin en önemli kadın kahramanlarından, tutku ve güzelliğin sembolü NastasyaFilopovna'ya duyduğu aşk, Prens Mişkin'i 19. yüzyıl Rus edebiyatının kült kahramanlarından birine dönüştürürken Budala'yı da gelmiş geçmiş en güzel aşk romanları arasına ekler. 

"Bir 'budala', sara hastası, aynı zamanda sıra dışı ölçüde zeki olan Prens Mişkin, başkalarından oldukça farklıdır; 'bilinçdışı'yla çok daha yakın ve engelsiz bir ilişkisi vardır. Aşkın bir hale yükseldiği, idrak anları yaşar. Aydınlanma anlarında gelmiş geçmiş tüm varlıkları, duyguları, çekilen acıları ve kavrayış tecrübe eder. Bütün bunların dünyaya ait olduğunun farkındadır. Büyülü varoluşunun özü buradadır işte. Bu mistik bilgelik, kendi çabasıyla elde ettiği ya da ona bahşedilen bir birikim değildir; o bunu arzulamamıştır bile. Yalnızca tecrübe eder. Dahası rastgele gelişen bu duygu ve düşüncelere de sahip değildir. O tam anlamıyla, her şeyin kabul gördüğü, sadece en uzak düşüncelerin değil, aksinin bile doğru olabileceği büyülü sınırlarda birden fazla kez dolanır."

Kitabı okuyanlar 2.845 okur

  • Delitez
  • Melike Balçık
  • Esra Yıldız Atınç
  • Gökçe Köseoğlu
  • Çiğdem BAHADIR
  • Neslihan Alıcı
  • Derya Akgul
  • Semiha
  • Çağlar Çavdar
  • Ayça Çizen

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.6
14-17 Yaş
%3.4
18-24 Yaş
%17.3
25-34 Yaş
%30.8
35-44 Yaş
%28.1
45-54 Yaş
%10.9
55-64 Yaş
%1.8
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%53.6
Erkek
%46.4

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30 (231)
9
%21.7 (167)
8
%22 (170)
7
%10.8 (83)
6
%5.6 (43)
5
%3.1 (24)
4
%1.2 (9)
3
%0.4 (3)
2
%0.3 (2)
1
%0.5 (4)

Kitabın sıralamaları