Adı:
Budala
Baskı tarihi:
Şubat 2012
Sayfa sayısı:
779
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053604419
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Идиот
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Dostoyevski Budala'da, sara hastası Prens Mişkin'i eserinin merkezine yerleştirir. Tedavi için gittiği İsviçre'den dönen Prens ikiyüzlülük, entrika, ahlaki yoksunluk üzerine kurulu bir dünyada; iyi yürekli, dürüst ve açık bir insan olmanın zorluklarıyla mücadele eder. Dürüst olmak "budala" olmaktır çünkü., Dostoyevski'nin en önemli kadın kahramanlarından, tutku ve güzelliğin sembolü Nastasya Filopovna'ya duyduğu aşk, Prens Mişkin'i 19. yüzyıl Rus edebiyatının kült kahramanlarından birine dönüştürürken Budala'yı da gelmiş geçmiş en güzel aşk romanları arasına ekler. 

"Bir 'budala', sara hastası, aynı zamanda sıra dışı ölçüde zeki olan Prens Mişkin, başkalarından oldukça farklıdır; 'bilinçdışı'yla çok daha yakın ve engelsiz bir ilişkisi vardır. Aşkın bir hale yükseldiği, idrak anları yaşar. Aydınlanma anlarında gelmiş geçmiş tüm varlıkları, duyguları, çekilen acıları ve kavrayış tecrübe eder. Bütün bunların dünyaya ait olduğunun farkındadır. Büyülü varoluşunun özü buradadır işte. Bu mistik bilgelik, kendi çabasıyla elde ettiği ya da ona bahşedilen bir birikim değildir; o bunu arzulamamıştır bile. Yalnızca tecrübe eder. Dahası rastgele gelişen bu duygu ve düşüncelere de sahip değildir. O tam anlamıyla, her şeyin kabul gördüğü, sadece en uzak düşüncelerin değil, aksinin bile doğru olabileceği büyülü sınırlarda birden fazla kez dolanır."
779 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Paranın satın alamayacağı şeyler vardır geri kalan her şey için Mışkincard.

Athena ne güzel demiş 2006 yılında : "Aşk nefrete ne yakınsın."
Dostoyevski ise ne güzel demiş 1868 yılında Budala'nın 715. sayfasında : "Peki, seviyor muydu bu kadını, yoksa nefret mi ediyordu ondan?"

664. sayfada bahsi geçen alıntı aslında kitabın tam olarak özetiydi :
"Nasıl olsa, bütünüyle yabancısı olduğu sosyeteye eninde sonunda sokmaları gerekecekti prensi. Sözün kısası, onu sosyeteye "göstermek" niyetindeydiler."
Mışkin gibi adeta dürüstlük, iyilik ve sakinleştirme iğnesi olan bir adamı sosyetenin voodoo bebeğiymiş misali yine sosyeteye pazarlayan kimlerdi? Yoksa Rusya halkının Kasım aylarında kasım kasım kasılan ve Mışkin gibi budala algısıyla etiketlenmiş bir adamın hayatında hiç görmediği sosyete veya üst tabaka insanları mıydı? Soğan soyarmışçasına bir karışıklıkta alt, orta ve üst tabakanın bu kadar belirgin olduğu bir toplumda Mışkin bir radyonun kanal değiştirme tuşu gibi alttan üste, üstten ortaya veya ortadan alta sallandırılıp durulurken onun radyo kanal değiştirme tuşu olmasını belirleyen neydi? Tabii ki de paraydı, paraydı ve aşkın nefretle olan oynak dengesinin verdiği volatiliteydi. Evet, finansal bir piyasa ve belirsizliğin arttığı bir değer olmuştu Mışkin artık etrafındaki kadınlar için. Bu yüzden Kemal Sunal'ın "Talih Kuşu" filmindeki gibi yerlere göklere sığdırılamıyordu. Sosyetenin o keskin sınırlarında dönemin belirttiği salt kalıpsal imkansızlıkları delecekmiş gibi sızıyordu! Ne yapmaya çalışıyordu böyle bu adam? Ya da bu adama göz göre göre ne yapılmaya çalışılıyordu?

Dostoyevski her kitabında yenileniyordu, eksperimentalliğin sınırlarında dolaşıyordu, onun bir çizgisi yoktu, onun çizgisi kitaplarındaki karakterlerinin akıl almaz detaylı mühendisliğini yaparken aklından geçen beyin hücrelerinin tayin ettiği birbirinden eşsiz DNA'lardı. Mesela Zweig böyle değildir, eğer onun üslubuna alışırsanız diğer kitaplarında da bu üsluba benzer ve yapay heyecanlara savaşlar açmış insanlara rastlamanız çok büyük ihtimal dahilindedir. Ama Dostoyevski ise her seferinde denemiş, denemiş ve denemiş. Nasıl sınırlarının dışına çıkıp daha da absürt olaylarla kitaplarımı nasıl bitirebilirim, nasıl daha da uçlarda uçurumlardan baş aşağı salınabilirim demiş bizlere.

Dostoyevski bir havuzda... O havuz ise kelimeler havuzu. Budala ise din sorgulamalarının, siyaset giydirmelerinin, çeşit çeşit ölüm psikolojilerinin, hastalık paranoyalarının en derin çözümlemelerini içeriyor. Budala'yı okuyorum, elimden bıraktığımda sanki Mışkin, Rogojin, Nastasya, Aglaya askıda kalıyormuş gibi ve hemen okunup devam edilmezse o andaki doğal heyecanları ve duygusal dışavurumları kaybolacakmış gibi hissettiriyor.

Mışkin'in 93. sayfada belirttiği gibi :"Herkes nedense bir budala olduğumu düşünüyor. Evet, bir zamanlar çok hastaydım, bir budaladan farksızdım. Peki ama, şimdi, herkesin beni budala olarak gördüğünün farkındaysam nasıl bir budala olabilirim? Bir yere girerken hep şöyle düşünüyorum: "İçeride bir budala olduğumu sanacaklar, ama akıllıyım ben, bunu anlayamayacaklar..."
Aslında sırf bu alıntıdan bile Mışkin'in yansıttığı gerçeklerin toplumun gerçeklerine ters düştüğünü çok rahat anlayabiliriz. Farkındalık, insanların budalalık algısı ve kesin kararlar verme noktasında dönemin Rusyasına tek kişi üzerinden giydirmeyi yine çok iyi başarmış Dostoyevski. Hatta Raskolnikov'u tez, Mışkin'i antitez olarak kabul edersek bireysel ülkü ile toplumsal ahlaki ülkünün birleşimini de bu karakterler aracılığıyla yüksek sentez olarak bir diyalektiğe ulaştırabiliriz. Bir diyalektik olarak Dostoyevski!

Gavrila'nın 158. sayfada dediği gibi "Aslında para insana yetenek kazandırdığı için aşağılık, nefret edilecek bir şeydir."
Romanın bir bakıma dönüm noktası Mışkin'e kalan milyonluk miras konusuysa bu alıntının aslında bütün romana yön verdiğini düşünebiliriz. Çünkü para, gerçekten de insanlara olağanüstü bir yetenek kazandırıp arkasında onlarca hatta sayısızca insanı peşinden koşturabilecek nitelikte bir virüstür.

İdam mahkumunun anlatıldığı sahneyi çok sevdim. Ölüm hissinden önceki o saniyelerin ve hatta saliselerin bile farkındalığında olunması, o saniyelerin içinin olağanüstü bir içerikle doldurulması hatta zamanın sanki önceden hiç yapılmamış gibi üçe bölünmesi çeşidinde ayrıntılar aslında bize Dostoyevski'nin bu kitapta kesinlikle otobiyografik özellikte bir yazı üslubu kullandığını gösteriyor.

Kitapta bahsi geçen maddi/manevi tokat bahsi üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Maddi tokatlar değil de insanı zaten manevi tokatlar yaralar. Aşkın nefrete en yakın olduğu o anda manevi tokatlar bir bir iner surata ve sen ne olduğunu şaşırırsın. Çünkü manevi eksiklikler insanı maddi eksikliklerden her zaman daha çok yorar. Manevi tokat da surata inmez aslında, duyguların bir ürün olarak yeşerdiği sinir hücrelerinin uçlarına iner tek tek. Bu yüzden de en çok acı veren aslında manevi tokatlardır. Tedavisi, nereden geldiği, neden olduğu bilinmeyen ruhların en derinine inebilen oltalardır onlar aslında.

Bu kitapta neredeyse her şey var. O yüzden "Neredeyse Dostoyevskisel Bir Tarih" de diyebiliriz. Çünkü gerek Rusya'nın o dönemlerde -yani 1861 senelerinde- sertliği ve ağır uygulamaları kaldırmasıyla gerekse de Dostoyevski'nin sosyeteyi Rusluk ve Hristiyanlık, daha doğrusu Ortodoksluk gibi konularda meşguliyetleriyle alt ve orta tabakayı ise nihilizm ve o zamanlarda artan özgür düşünce sesleriyle aralarında keskin bir karşılaştırma yapmayı istemişti!

Kitapta pek çok kez bahsedilmiş olan ressam Hans Holbein'in titiz bir doğalcılıkla acıyı alabildiğine olağan bir şekilde aktarmayı başardığı, Rogojin ve Mışkin'in karşısında tartışmalarını yaptığı bu tabloya ise günlerdir bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum : https://scribouillart.files.wordpress.com/...7/holbein_christ.jpg

Keyifli okumalar olsun.
705 syf.
·29 günde·10/10 puan
Okuyan bilir Dostoyevski okumak, karakterlerinin iç seslerine kulak vermek demektir. Dostoyevski’yi okuyan bir birey gittiği yoldan sapar bununla kalmaz olaylara ve çevresine de daha farklı bakmaya başlar.

Neden?


Nedeni sizce de çok açık değil zira büyük usta, okurun fabrika ayarları ile oynar ve destekliyorsa yazılım güncellemesi (Dostoyevski 7.0 güncellemesi gibi) gönderir okurun zihnine ki büyük yazar olmakta zaten bunu gerektirir.

Dostoyevski’nin usta kalemini, ince zekasını, müthiş psikolojik tahlillerini burada anlat anlat bitiremeyiz. Bu yüzden direkt okuduğum eserine dönmek istiyorum. Budala, dürüst, ahlaklı, temiz kalpli ve tüm bunların yanında oldukça da saf bir karakter olan sara hastası Prens Mişkin’in aşk hikayesini anlatmaktadır. Bu nokta da aşk kitabı demek ne kadar doğrudur bilemiyorum ancak bir Beyaz Geceler tadında yoğun bir aşk teması işlenmediğini belirtmek isterim. Budala adlı eserinde aşk teması, karakterlerin iç seslerinin, iç buhranlarının, psikolojik ve fikir tahlillerinin gerisinde kalmıştır. Kimi okur aşk temasının ön planda olmasını tercih edebilir ancak bana göre hiçbir sorun teşkil etmemekle beraber memnun bile kaldığımı söyleyebilirim.

Dostoyevski, Budala kitabında nelere değinmemiş ki; ahlak, ölüm psikolojisi, hayata bakış açısı, bilinçaltı, parçalanmış kişilik, toplumsal bozukluk, suçlu psikolojisi, hastalık psikolojisi, saflık ve bununla beraber daha bir sürü kavram Dostoyevski’nin ince zekâsı ile yoğrulup bu kitabında biz okurlara sunulmuştur.
Dostoyevski, tüm karakterlerinin her birine ayrı ayrı ve uzun uzun yer ayırarak deliliklerini, iç buhranlarını ve psikolojik tahlillerini olağanüstü bir ustalıkla yansıtmıştır okuyucuya. Toplumsal bozuklukları, veremli bir kızın üzerinden anlatırken kızın olduğu köyü yaşayan insanlarıyla beraber yakasım geldi. Ölüm psikolojisini idama giden bir adam üzerinden anlatırken de en hafif tabiri ile ürperdim diyebilirim ve bu nokta da bir iç ses alıntılamak istiyorum;
“Mahkûm, şehir sokaklarından geçerek idam sehpasına götürülür… Sanırım bu yolculuk esnasında, önünde yaşayacak daha uzun bir zamanı olduğunu düşünür. Yolda kendi kendine ‘Daha yaşayacağım! Önümde üç sokak var, bunları geçince, bir sokak daha var!’ der. On bin yüz, on bin çift göz… Bütün bunlara dayanması lazımdır. Aklında tek bir düşünce vardır: ‘Burada on bin kişi var; ama onlardan birini değil beni idam ediyorlar!’ İşte, hükümlünün idam alanına kadar yaşadıkları…”

Budala, okuduğum 7. Eseriydi Dostoyevski’nin. Hepsi de birbirinden güzel olmakla beraber henüz okumamış olduğum “Karamazov Kardeşler” kitabını da oldukça merak ettiğimi ifade etmek isterim. Dostoyevski benim nezdimde gelmiş geçmiş en büyük yazarlar arasındadır öyle ki büyük yazar okuyucularının zedelenen ahlak duygularını onarmak için, eserin sonunda ona dayak atmak zorunda kalır. Bu anlamda hangi kitabını okuduysam o dayağı yediğimi söyleyebilirim. Dayak yediğime, yiyeceğime hiç bu kadar memnun olacağım aklımın ucundan geçmezdi. Sadece bu kitabına değil her kitabına kefilim, her kitabını gönül rahatlığıyla öneririm. Keyifli okumalar dilerim.
  • Savaş ve Barış (2 Cilt Takım)
    8.7/10 (2.747 Oy)3.312 beğeni11,2bin okunma23,4bin alıntı121,2bin gösterim
  • Anna Karenina
    8.8/10 (4.926 Oy)5,6bin beğeni18bin okunma36,6bin alıntı144,2bin gösterim
  • Ölü Canlar
    7.9/10 (2.985 Oy)2.817 beğeni12,5bin okunma14,5bin alıntı71,1bin gösterim
  • Karamazov Kardeşler
    9.2/10 (5,5bin Oy)6,2bin beğeni17bin okunma76,5bin alıntı258,5bin gösterim
  • Ana
    8.6/10 (4.262 Oy)4.483 beğeni17,1bin okunma27,4bin alıntı92,7bin gösterim
  • Diriliş
    8.6/10 (2.350 Oy)2.544 beğeni8,7bin okunma10,6bin alıntı69,6bin gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.1/10 (5,9bin Oy)5,4bin beğeni22,9bin okunma23,4bin alıntı216bin gösterim
  • Madame Bovary
    7.6/10 (4.050 Oy)3.503 beğeni18bin okunma14,9bin alıntı113,2bin gösterim
  • Yüzbaşının Kızı
    8.0/10 (3.451 Oy)3.106 beğeni13,9bin okunma6,3bin alıntı73,5bin gösterim
  • Gazap Üzümleri
    9.1/10 (5,5bin Oy)6bin beğeni17,2bin okunma32bin alıntı164,3bin gösterim
779 syf.
·4 günde·Puan vermedi·Ne Okusam'dan
Ev yêkem lêgerîna (hûrnêrîn) min a bi kurdî ye.
Bi rastî min pirtûk bi tirkî xwendiye, ji bo wê jî wergerîna kurdî de hinek qels dimîn im. Ji bo wê ji, ez di serîde lêborîna xwe dixwazim.
Min gelek pirtûkên Dostoyevskî xwendin. Ev jî ji wan pirtûkan yek e.

Kerem bikin em dest bi lêkolîna xwe bikin. :)

Vê pirtûkê li ser, hest û ramanên min, bandorek kir, lê belê ne ewqas bandorek mezin...
Dostoyevskî, pirtûka li ser ciwanek kêmaqil (budala) nivîsandiye, û çîrok piranî, bajarek ji bajarên rûsî, li Petersbûrgê derbas dibe.
Mijara pirtûkê pismîr mişkîn e. Dostoyevski Jiyana wî dike mijara xwe, ve dikole , û wekî her car çîrokek hêja ji me re dihêle.

Çîrok wûsa dest pê dike,
Pismîr mişkîn, kemaqile, derûniya wî, ji bo sedsala ew têde ne rast e, xirabe. Miskîn li Ewrupa def mamosteyekê bi navê snayder, da bê ser hêşê xwe dimîne. Ew şandine wir.
Piştî demekê, mişkîn vedigere welatê xwe, û çîroka wî dest pê dike, dixwaze xwe li Petersburgê cih bike. Lê xizan (belengaz) û lewaz e. Ji ber jî, diçe nîk ceneralê, kû li wê derdorê tê nasîn. Da kû karekê bixwaze. Diçe def (cem) ceneral. Cenaral dikeve bi bandora wî, ji bo kû him xweş diaxive, him jî bi nivîsa xwe ji xweş dinivîse. Û bi alê (rexê), hevjina wî ji yekmalbatê tê.
Bi kurtasî bêjin. Ceneral wi bi hevjina xwe û keçên xwe dide nasîn. Keçik bi vî aqil sivik re hêneka (tirana) dikin. Bi xwe pêve dileyizin.
Xwediyê malê dibîne ku mirokê rast e, dixwaze karekê bidê. Di serîde 25 ruble didê, da kû heya bikeve kar, debara xwe pê bike. Pismîr xatir dixweze ku biçe xwe bi cihekê cih bike. Karmendê (navê wî Ganya) li wir dixebite ewî dibe mala xwe.
Mişkîn bi xwe re nameyek aniye, li namêye de dinivîse ku, heyînek (serwet), jê re maye, pismîr heyîna xwe di hilgire.
Me got ku, mişkîn kêm aqil e.
Dibe evîndarê keçikek tolazekê (keçikek ne baş), ev keçik, debara xwe bi laşê xwe qezenc dike. Keçik ji dilê xwe dide pismîr, lê kîjan çandê bibe bila bibe, civak vî tiştê pismir dike rast nabîne.
Me di go, pismîr kêm aqilê, lê ew ne kêm tolaz e :))
Him jî keça Ceneral hez dike, him jî keçika dîn.
Çîrok wusa derbas dibe.
Ez bên min çi ji çîrokê fêm kir. Min rastî dît, mirov çiqas mezin be, derêwên wî ji ewqas mezin dibin dît.
Di nava çîrokê, Çand heye, sinc (ehlak) heye, tirsa mirinê heye, nêrîna jîyanê heye, pak bûyîn heye. Her tişt heye. Di hêlekê tirsa mirinê, di aliyê din evîn, di hêla din jî bi hemû kêmasî û zedahiyên xwe jiyan.
Ippolit, ez bawerim mirov dikare gelekî li ser wî raweste, ew kurîk, hêj gelek ciwane, temenê wî biçûke, lê bi pençeşêrê ketiye. Rojên ji xwe di hejmêre, kurikê gelekê bi aqilê, têgihîştina zêdeye, her tiştî fêm dike, û ya ji destî tê dike. Rastiya xwe venaşêre. Her carî pismîr agahdar dike, dixwaze li ser hinek tiştan baldar bike.
Yek jî ê ez li ser bisekinim, Rogojin heye, min fêm nekir bi rastî. Him ciwanek zengîn e, him jî tiştên xerab dike, zêdehî tiştên wî gelekin, ew jî, hez keçika pismîr jê hez dike, hezdike. Ew keça tolaz, a di gor ciwakê, rêya xerab de. Ew qasî jê hez dike, keçik çi dibêje dike. Rogojin di zane, keçik an kû nastasya filopovna , ji pismîr hez dike, lê ji keçikê dûr nakeve, ji mal û milkê xwe di rêya nastasya de xerc dike. Û dawiyê keçika ewqas jê hez dikir bi rogojin re direve, lê rogojin bi derbê kêrê wê dikuje.


Romanek xweş bû, bi rastî min dixwest hinek din rêkûpêk, serhev binivîsim, hinek din li ser bi ponijim, lê ne dem têra dike, ne jî nivîs.
Lewma min hinek kêm hêla. Mirov dikare gelek tiştan binivîse, nêrîna civakê a sedsala berê çi be vê sedsalê ji ew e. Hinek guhertin çê bibin jî ew ne gelek in.


Ew ê heya dawiyê hatî,
Sipas dikim, malî ava :))
779 syf.
Budala romanının narrator-anlatıcı perspektifinde incelenmesi.

Dostoyevski tüm dünyada çok okunan bir yazar. Bizde de öyle. Siteye baktığınızda bu eser hakkında yetmişe yakın inceleme olduğunu görürsünüz. Bu anlamda, madem bu site sıkı okurların olduğu bir mekan, o halde, farklı türde incelemeler yapmasak ayıp olurdu.

Siteye ilk geldiğim zaman fark ettim ki, inceleme diye paylaşılan metinler romanı özetlemek gibi bir misyon yüklenmişti. Ekserisi dersem daha doğru olur zira çok güzel, bir yönüne odaklanmış harika incelemeler de vardı. Ama çoğu romanın özetini veriyordu. Ama bunu her yerde bulabiliriz ki, değil mi?

Bu kısır döngüden kurtulmak için ben kendime bir yol çizdim. Dedim ki, okuduğum eser bende ne uyandırıyor, onu yazmalıyım. Mesela şöyle #11945476 Bu bir yenilik miydi? Sanmam, zira, özellikle de son zamanlarda sitedeki incelemelerin çoğu bu şablonda yapılmaya başlandı. Bence, illa bir inceleme yapılacaksa, doğrusu buydu. Çünkü sıkı bir roman incelemesi, namı diğer tahlili, öyle üç beş sayfaya sığacak bir şey hiç değildir. Edebiyat eğitimi alan dostlar bunu daha iyi bilirler. Hatta, kendisi bir yazar olan Ayşe59 arkadaşımız #27177510 iletisinde konuyu güzelce açmış. Gerçek bir roman incelemesini detaylandırmış. Elbette bunu burada yapmamızın imkanı yok. Ama aralarından çekeceğimiz bir detayı billurlaştırıp yapabiliriz bunu. İşte ben bu roman için anlatıcıyı seçtim.

Bir kurmacada anlatıcı nedir? Kurmacayı bize aktaran sestir. Hikayesini kurmacanın, o ses anlatır. Anlatıcı tiplerini girmeyeceğim. Sadece bu romanda kullanılan anlatıcıyı analiz etmeye çalışacağım. Üçüncü tekil şahıs, O, anlatıcı kullanılmış bu romanda. Bu anlatıcı geleneksel romanların şahıdır. En çok o tercih edilir. Çünkü romanda yazarı en iyi o gizler. Okuduğumuz hikaye sanki o anda cereyan ediyormuş, biz de şahidiymişiz gibi hissederiz. Modernist romancılar, özellikle de ben’e odaklananlar pek tercih etmez, demode bulurlar. Ama, o kadar da basit değildir. Çok türü vardır. Biraz odaklanalım.

a) Tanrısal O. Her şeyi bilir. Tanrı gibidir. Tüm kahramanların aklından geçenleri, dününü, yarınını, planını, her şeyi ama her şeyi bilir. Geleneksel romanın en tercih edilen anlatıcısıdır.

Bir örnek: Eğer hayır derse, Ali’nin, bu fikriyle alay edeceğini düşündü. Seni mendebur seni, hayır diyeyim de, rezil et beni. Nah, hayır derim, diye düşünüp, “Bilmem ki,” dedi. Ali, Veli’den bir hayır cevabı bekliyordu. Ali’nin, bilmem ki, demesine delirdi ama belli etmedi. Gözü seğirdi. Zayıf zamanlarında gözünün seğirdiğini bildiğinden, başını garsonun olduğu yöne, sanki diğer müşterilere bakıyor gibi çevirip gizledi.

b) Kahramanlardan birinin, çoğunlukla baş kahramanın içine girmiş O. Kahramanın tüm düşüncelerini, planlarını, niyetini bilir ama diğer roman kahramanlarına objektif bakar.

Bir örnek: Eğer hayır derse, Ali’nin, bu fikriyle alay edeceğini düşündü. Seni mendebur seni, hayır diyeyim de, rezil et beni. Nah, hayır derim, diye düşünüp, “Bilmem ki,” dedi. Ali, Veli’nin bu cevabını beklemiyor gibiydi. Gözü seğirdi. Başını garsonun olduğu yöne çevirip diğer müşterilere bakmaya başladı. Hatta, şöyle de diyebilir anlatıcı. Başını garsonun olduğu yöne çevirip bakmaya başladığında sanki gözünün seğirmesini gizlemek istiyor gibiydi. Anlatıcı burada emin değildir. Çünkü Veli’nin aklından geçeni bilmez ama fikir yürütür. Amaç okuru metnin içine almak, onun düşüncesini manipüle etmektir.

c) Objektif O. Bir kamera gibidir. Ne görürse onu nakleder. Ama, yorum da yapabilir.

Bir örnek: Ali sessiz kaldı. Salonda sadece çatal kaşık sesleri, arada atılan kahkahalar duyuluyordu. Veli önündeki kuru yemişleri tek tek ağzına atıp kıtır kıtır çiğnedi. Ali, “Bilmem ki,” dedi. Veli’nin gözü seğirdi. Derin bir nefes aldı, bir müddet içinde tuttu ve Ali’nin tabağına üfledi.

Tabii, bu yaptığımız sınıflandırma asla kategorik değil. Zira, yazar istedikten sonra her şeyi karman çorman edebilir. Allah gönlüne göre versin. Kim tutar onu. Ama, anlamak için de bizim kavramlar yaratıp bu kavramların da içini doldurmamız lazım.

Peki, bu anlatımdan sonra Budala’yı nereye koyacağız? Budala, O, anlatıcısını kullanır. Ama bu anlatıcı tanrısal değildir. Suç ve Ceza’da kullandığı, diye düşündü, kalıbını kullanmaz bu romanında.

Tanrısal anlatıcı olmazsa yazar metni nasıl esnetebilir peki? Öyle ya, anlatacak şey kalmaz anlatıcıya. Bulur usta yolunu, diyalog, yazar metinin yavanlığını işte diyalog yoluyla giderir. Girdiği mekanları zaten tasvir eder ama bu yetmez. Zira tanrısal anlatıcı da yapar bunu. Ama bol bol konuşturur kahramanları. Bunun da bir sakıncası vardır, sıkılır okur. Bunu nasıl gidermiş Dostoyevski? Dedikoducu Kezzap Abla’yı salmış romana. Hiç kimsenin içinden geçeni bilmez ama dedikoducu Kezzap Abla’nın dedikodusunu bilmeyen mi kalır? Madem o çevreyi anlatıyor, müsaade edin de Kezzap Abla’dan onun da haberi olsun. İşte romanı böyle kotarır büyük usta.

Örnekler: “Bir defa, bu yeni kadın, meğer kendisinden umulmayacak kadar çok şey biliyor ve anlıyormuş o kadar çok şey ki, onun böyle bilgileri nasıl, nereden edindiğini, nasıl bu kadar çok şey anladığını -yoksa kızlara özgü kütüphanesinden mi?- görerek derin bir şaşkınlığa kapılmamaya imkân yoktu.”

“Ganya’nın sesinde, bir insanın böyle bir öfkeye memnun olarak, oldu olacak diye kendini gittikçe artan bir hızla onun etkisine kaptırdığı sinirlilik hâli vardı. Prens, eşikten başını çevirip bir cevap verecek oldu ama kendini aşağılayanın yüzündeki acı dolu ifadeyi görünce, sözlerinin bardağı taşıracak son damla olacağını görerek döndü ve çıktı. Koridora, oradan da kendi odasına gitmek üzere salondan geçip hole çıktı. Dış kapının yanından merdivenlere doğru gelirken, kapı arkasından birinin olanca kuvvetiyle çıngırağı çektiğini gördü ama çıngırağın bir yeri bozulmuş olacak ki, belli belirsiz titriyor fakat şıngırdamıyordu. Prens, sürgüyü çekti, kapıyı açtı, baştan ayağa titreyerek geriledi. Karşısında Nastasya Filippovna duruyordu. Portresini gördüğü için hemen onu tanımıştı. Nastasya Filippovna, onu karşısında görünce gözleri acı bir öfke ile parladı. Hızla hole girerken prensi yolunun üzerinden itti, kürkünü çıkarırken de öfke ile:”

“Ganya, misafir odasının eşiğinde donup kalmıştı, birbiri ardından içeri dolan on veya on iki kişinin Parfen Rogojin’in peşi sıra içeri girmesine engel olmadan bakıp duruyordu. Kalabalığın arasında her çeşit insan vardı ama daha çok bir şeye benzememezliğiyle dikkati çekiyordu. Bazıları sokak kıyafetiyle, palto ve kürkleriyle içeri giriyorlardı. İçlerinde körkütük sarhoş yoktu ama hepsi de çakırkeyifti, içeri girebilmek için hepsinin birbirine ihtiyacı var gibiydi. Hatta Rogojin bile kalabalığın başında dikkatle yürüyordu, ama onun kötü bir amacı olduğu için, yüzü somurtkan, telaşla karışık sinirlilik içindeydi. Ötekiler, onun arkasında bir sürü ya da destek vermek için bir çete hâlindeydiler. Aralarında Lebedev’den başka, saçları kıvrılmış Zalejev de vardı. O, kürkünü holde bırakmış, serbest ve şık bir hâlde içeri girmişti. Onun gibi hareket eden birkaç bay daha vardı, onlar da galiba tüccardı.”

Fark ettiniz mi? Asla tanrısal bir anlatıcıyı kullanmıyor Dostoyevski Budala'da. Hep bir tahmin yürütüyor. Sorguluyor. Bir üçüncü göz gibi işliyor anlatıcı metni. En fazla tahminde bulunuyor. Çokça da konuşturuyor, ki konuşmaları aktarmadım size. Mesela, “kütüphanesinden mi?” diye soru soruyor okura. “bozulmuş olacak ki,” “hepsinin birbirine ihtiyacı var gibiydi.,” "sinirlilik hâli vardı," diye tahmin yürütüyor.

Dedim ya, bu sınıflandırma asla kategorik değil. Zira, bu tür tartışmalar yoktu o zamanlar roman üstüne. Bu anlamda, “ama onun kötü bir amacı olduğu için, yüzü somurtkan, telaşla karışık sinirlilik içindeydi,” dese bile, Dostoyevski’nin ta o zamandan nasıl bir “bir kurmaca için, her şeyin farkında olduğunun” ispatıdır bu roman. Selam olsun büyük ustaya.

Evet değerli okurlar. Objektif anlatıcı için hala Flaubert’in arabasını örnek veren eleştirmenler var ülkemizde. Yahu, bu örnekten bıkmadınız mı? Yüz sene evvel kullanılmış örneği tekrar tekrar neden koyarsınız önümüze? Biz eşşek miyiz? Bir siz mi okuduğunuzu anlarsınız? Yapmayın bunu bize. Ve biz, bu sitenin okurları, biliyoruz ki onlara ihtiyaç duymuyoruz, duymayacağız. Kendimiz, bu interaktif site sayesinde en çok da birbirimize olan güvenimiz sayesinde kıracağız sizin “bilgiçlik taslayan yukardan bakan üslubunuzu”

Artık yeni bir yol haritası çizmenin zamanı geldi. Bu barajın bendi, suyu tutamıyor. Tutamayacak, bunu hissediyorum ben.

Artık inceleme yaparken, asla romanın özetini vermeye çalışmayın. Bu ortaokul talebesinin işi olsun, bırakın. Mesela sadece temini işleyin. Ya da sadece zamanını irdeleyin. Ya da anlatıcıya odaklanın. Ya da psikolojisini deşifre edin kahramanın. Ya da felsefi dayanağını deşifre edin. Ya da pastişlerini bulun. Ya da göndermelerini bulun. Ya da okuduğunuz başka romanlarla ortak yanını deşifre edin. Ya da metinlerarasılığını lime lime edin. Ya da kullanılan kelimeleri analiz edin. Ya da üslubunu tespit edin. Ya da aynı yazarın iki romanında ki çelişkisini faş edin. Edin Allah edin. Kimse tutamaz sizi. Edebiyat aklın baz edildiği bir sanat ya, asla utanmadan belirtin görüşünüzü.

Mesela bir örnek daha size. Yol göstersin diye.

“Gözleri yaşla dolup boğazı düğümlenen Bünyamin, esir kızın yanında kendini koyvermemek için mücadele ederken omuzunda bir el hissetti. Kız, yanında eğildi ve elini tuttu. Dünyanın en güzel, en tatlı sesiyle ona, "Aglaya" dedi, "Maya imya Aglaya".

Aglaya'nın elini elinde hisseder hissetmez Bünyamin kendini tutamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Eğildi ve başını kızın dizlerine koyarak saatlerce gözyaşı döktü. Hıçkırıkları kesilip bu kez içini çekmeye başladığında, Aglaya onu yatağına götürüp yatırdı ve üzerini örttü. Bünyamin çok geçmeden derin bir uykuya daldı.
Sabah olduğunda Aglaya gitmişti.”

İşte bu Aglaya’nın, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’ndaki bu Aglaya’nın, Budala’daki Aglaya olduğunu bulduğunuzu yazın. Bu bir gönderme değil de nedir?

İyi okumalar dilerim değerli kitap sever dostlarım.
779 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
Dostoyevski'nin önemli ve hayli kalın bir kitabını daha okuyup bitirmenin rahatlığını yaşıyorum. Yazarın bu kitabını biraz sıkılarak okudum desem yalan olmaz.

Özellikle kitabın başında ve sonundaki yaklaşık iki yüzer sayfalık bölümler haricinde kalan, orta kısımdaki dört yüz sayfayı okurken neredeyse kitabı bırakacak düzeye geldim. Çünkü akıcılık buralarda hiç yoktu desem doğru söylemiş olurum. Yazar kitabın bu bölümlerinde, sanki sadece karakterlerinin özelliklerini okuyucunun kafasında iyice pekiştirmek için , durağan olaylardan oluşmuş, bol konuşmalı ve psikolojik bir anlatımı tercih etmiş. Bu durum ise, zaten aşırı bir sürükleyiciliği olmayan kitabı daha da durağan hale getirerek, okuyucu da ister istemez büyük bir bıkkınlığın meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Kitapta ana karakter, iyi kalpli, içi iyiliklerle dolu , saf bir prens olan Mişkin'dir. Prens Mişkin , aynı yazar gibi bir sara hastasıdır ve aşırı saflığından dolayı etrafındakilerce bir budala olarak kabul edilmektedir. Diğer önemli karakterlerden biri, kendisine babasından büyük bir miras kalmış olan , hızlı yaşamayı seven, güçlü bir yapıya sahip Rogojin karakteridir. Bu ikilinin arasındaki bir türlü paylaşılamayan karakter ise Nastasya Filippovna'dır.

Konunun en ilginç yanı ise aralarındaki onca çekişmeye ve zıt karakter yapılarına rağmen , bu üç karakter de zaman zaman istisnalar olsa da kitabın final kısmına kadar birbirlerine dost kalmayı başarabilmektedirler. Tabii ki finalde çok farklı olaylar bizleri beklemektedir. Bu arada bir general kızı olan Algaya İvanovna ise konuya bağlı olarak zaman zaman devreye girmektedir.

Kitapta işlenen ana tema aşk ve iyi bir insan olmanın toplumdaki yeridir. Bana göre ağırlıklı olarak aşk teması üzerinde durulmaktadır. Ama aşk, Dostoyeviski'ye özgün bir şekilde anlatılmaktadır. Sekiz yüz sayfa boyunca, değişerek şekilden şekile bürünen, karakterleri ve yapısı sık sık değişen aşklardan söz edilmektedir burada.

Aşk nedir ? Bir acıma duygusu mu , bir eziyet aracı mı, bir nefret mi, bir şehvet duygusu mu, bir zenginlik, bir makam hırsı mı, veya ''çok seviyordum onun için öldürdüm abi '' modunda bir duygu mu, yoksa sadece saf ve temiz bir duygu mu ? İşte kitap boyunca aşk konusu her şekle bürünerek karşımıza çıkıyor. Ve Dostoyevski her zaman yaptığı gibi konuyu müthiş bir şekilde analiz ederek, son sözü yine okuyucuya bırakıyor.

Yazar bu kitabında da yine inanç ve sosyal konulara azımsanmayacak ölçüde yer vermektedir. Ayrıca kendi hayatından da bir çok parçayı, kitabın çeşitli bölümlerine yerleştirmeyı başarmaktadır. Örneğin : İdam olayının ve kurtuluşunun ayrıntılı olarak anlatılması. Ben, yazarın idam edilecekler sırasında 8. sırada olduğunu bu kitaptaki anlatımından öğrendim. Gerçek hayatında kırk kişiyle birlikte idama mahkum edilmiş olup, bunlardan ilk üçünün gözleri bir bezle kapatılıp ,kurşuna dizilmek üzere direğe bağlandıkları sırada , Çar I. Nikolay'ın emriyle idam cezalarının iptal edilerek ağır şartlarda Sibirya'da çalışmaya mahkum edilmeleri olayını, genelde yazarın hayatını irdeleyenler ve Rusya tarihini okuyanlar bilirler. Ama benim bu konuda hep merak ettiğim şey, Dostoyevski'nin o sırada nerede olduğuydu. Direğe bağlananlardan biri miydi yoksa sırasını bekleyenlerden biri mi sorusuydu. Bu kitabında karakterinin ağzından bu konuya da açıklık getirdiğini gördüm. Karakteri İdam mangasının önünde 8. sıradaki bir insanın ruh halini anlatırken, aslında Dostoyevski o anlardaki kendi ruh halini anlatıyordu bizlere. Yani bir insan için yaşanabilecek en ağır psikolojik travmayı bizlere aktarıyordu.

İşte tam burada, böylesine ağır bir ruhsal travma yaşayan bir insan, sonraki hayatında bunun etkilerini ne derece atlatabilir sorusu akla gelmektedir. Ben bir psikolog değilim, ama mesleğim gereği belirli ölçüde psikoloji eğitimi de almış bir insanım. Benim naçizane bilgilerime göre , bir insan, böylesine ağır psikolojik travmanın izlerini kendi ruhunda ömür boyu taşır ve ömrünün sonuna kadar da bu durumdan kurtulamaz. Burada anlatmak istediğim konu, Dostoyevski'nin eserlerinde neden bir türlü gülemediğimizin sebeplerinden birinin de bu olay olduğu fikrini taşımamdır. Böylesine bir ağır ruhsal travmaya maruz kalmış bir kişi nasıl komik şeyler yazabilir ? Yazsa yazsa en fazla yüzümüzde acı birer tebessüm bırakan trajikomik hikayeler yazabilir diye düşünüyorum.

Çok akıcı ve sürükleyici olmasa da, verdiği mesajlar yönünden Dostoyevski'nin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen bu kitabı, ben biraz sıkılarak da olsa, beğenerek okudum. Okunmasını da tavsiye ederim. Ama çok fazla akıcılık ve sürükleyicilik beklememek şartıyla.
779 syf.
·10/10 puan
Merhabalar şüphesiz dünyanın en iyi yazarlarından olan Dostoyevski Rus Edebiyatına İnsancıklar kitabı ile giriş yapmıştır.Kitap yazmaya kumar borcunu ödeyebilmek için yazmıştır.İlk kitabını yazarken baya zorlanmış ne yazacağını nereden devam edeceğini unutup silip silip yazmış.Dostoyevski’nin niyetim bütün insanları anlatmak dediği Budala eseri 19.yüzyılında Prens Lev Nikolayeviç Mişkin,epilepsi hastasıdır.Tedavi için gittiği İsviçre’den dönerken üzerindeki giysilerden başka hiç bir şey yoktur.Prens Lev Nikolayeviç Petersburg’da akrabaları olan General ve Lizaveta Prokovyevna’nın yanlarına gitmesiyle başlar.Dünya malı ve mükemmel yaşamlarının cazibesi arasında Presin çok iyi niyetli ve alçakgönüllü olması nedeniyle budala olarak nitelendirilir.Kitabın başkahramanı olan Prens sayesinde yazar kendisini de anlatmaktadır.Dostoyevski’nin diğer eserlerinde olduğu gibi bunda da merhametli ve dürüst bir karakter vardır.Kitap 4 bölümden oluşmaktadır.Dostoyevski betimlemeler,ruh tahlillerine ve kişi analizlerine de yer vermektedir.Kitabın kalınlığı gözünüzü korkutmasın çok beğeneceğiniz bir eser olacak.Ana fikir olarak şunu söyleyebilirim;
“Böyle bu dünyada alçakgönüllü ve dürüst olmak en büyük budalalıktır.”
Keyifli Okumalar Dilerim
351 syf.
·Puan vermedi
https://youtu.be/ZkfMf-8yD9E kesinlikle önerdiğim bir kitap Budala eseri ancak karakter sayısı ve ara ara kitabın beni gerçekten sıkması zar zor bitirmeme neden oldu.
779 syf.
·12 günde·Puan vermedi
Dosto'nun bir önceki romanı Kumarbaz'ın yazılma hikayesi, bu büyük yazara ucundan, kıyısından dokunan herkesin bilgisi dahilindedir. Budala romanı da yine para karşılığı bir dergiye verdiği söz nedeniyle başladığı romanlarından biridir.

Kumarbaz romanını teslim eden ve romanı bitirmede kendisine yardımcı olan stenograf Anna ile evlenen Dosto, hem gittikçe kötüleşen sağlığı nedeniyle doktorların yurt dışına çıkmasını tavsiye etmesi hem de alacaklıların yoğunlaşan ısrarlarından kurtulmak amacıyla çok sevdiği Rusya ve Petersburg'dan uzaklaşmak ister. Elde yeterli paraları olmaması nedeniyle Anna'nın fedakarlık yaparak kendi mobilyalarını ve çeyizini rehine vermesinin ardından, çiftimiz dört yıllık bir aradan sonra dönecekleri Rusya'dan ayrılırlar.

Dosto, ilk başlarda eşiyle yürüyüşler yapar, akşamları sohbet eder, müzik dinler, büyük ressamların eserlerini inceler ve eşine yorumlarını aktarır. Geceleri ise yazmaya çalışır. Ama yazamaz. Rusya'dan uzakta Dostoyevski her şeyini yitirir. Çareyi ise ünlü tutkusu kumarda aramaya başlar. Eldeki tüm parayı kaybeder. Yeni borçlar alınır ve eşyalar rehine verilir. Onların da hepsini kumar masasına gömer. Bu dönemde karısını bırakıp başka şehirlere kumar oynamaya giden Dosto'nun, karısına yazdığı mektupları okumak cidden büyük sabır gerektiriyor. Mektupların hepsi, ''ben büyük bir rezilim, beni affet, seni hak etmiyorum, yanına gelmek istiyorum ama tek kuruşum bile kalmadı, bana yol parası gönder,'' şeklindedir. Anna her seferinde yol parası yollar ve o yolladığı para da kumar masasında kaybedilir. Bu mektupların sayısı okuyanı bile çileden çıkaracak kadar fazladır.

Kışın gelmesi ve değişen hava nedeniyle sağlığı iyice bozulan ve nöbetleri sıklaşmaya başlayan Dosto, kumar masasına yeni ziyaretler yapar. Bu arada yazmaya başladığı romanı beğenmez ve müsveddeleri yakar. Bir yayıncıdan avans ister. Yayıncı romanın ilk bölümünü 1 Ocak günü teslim etmesi şartıyla parayı yollar. Ancak Aralık sonunda Dosto'nun elinde hâlâ hiçbir şey yoktur. Ama bir fikir aklına gelmiş ve romanın kişilerini oluşturmaya başlamıştır. Yazdığı mektuplarda bu romanı şöyle adlandırmıştır: Budala…

İlk etapta yazmakta iyice zorlanan Dosto, baş döndürecek bir haber alır. Anna hamiledir. Dosto, eğer kızı olursa Suç ve Ceza'nın Sonya'sı anısına Sonya, erkek olursa kardeşinin anısına Mişel adını vereceklerini söyler. Bir kızı olur. Dosto bulutların üstünde gezmektedir. Ancak küçük Sonya bir süre sonra hastalanır ve hayata veda eder. Bu korkunç kayıpla birlikte Dostoyevski her şeyini yitirir. Kendisi ve eşi hastalanır. Dosto, her zaman yaptığı gibi kayıplarının ve acılarının üstesinden yazarak gelir. Budala, işte bu büyük mutluluk ve en korkunç kayıp arasındaki zaman diliminde şekillenir.

Budala en büyük yapıtlarından biri sayılsa da oldukça gereksiz uzatılmış bir roman. Romanın gelişme olarak adlandırabileceğimiz 400-500 sayfasının gerçekleşen olaylara ya da konuya neredeyse hiçbir katkısı yok. Zaten Dosto da arkadaşına yazdığı mektuplarda elinde hiçbir şey olmadığını ve anlatmak istediklerinin 10/1'ini bile anlatamadığından yakınıyor. Dostoyevski'ye hayran olma nedenlerinden biri olan insan psikolojisine dair tespitler ise yok denecek kadar az. Bazı hikayelerinde ve novellasında dâhi bu 800 sayfaya yakın romanında bulunan tespitlerden daha fazlası mevcuttu. Eleştirmenler tarafından bile kategorilendirilemeyen bu romana Dosto'nun ilk büyük aşk romanı denilebilir sadece. Ancak bu romandaki aşk, varılmak istenen bir hedeften ziyade aşılması gereken bir engeldir. Baş karakter olan Prens Mişkin ise Dosto'nun kaleminden çıkmış en gerçek dışı karakter olarak kabul edilir. Bu karakter tamamen duygusal bir zekaya sahiptir. Herkes için 2+2=4 iken Prens Mişkin için cevap 3'tür. Her türlü mantık, ahlak ya da toplumdan gelen kuralların dışında durur. Diğer karakterler bu budalanın fikirlerine katılmasalar ve gülünç bulsalar bile ondan etkilenmekten, hoşgörü göstermekten geri duramazlar. Rogojin ve Nastasya tüm kuralları aşarak yaşayan karakterler olduğu için de bu kuralların dışında yaşayan budaladan en fazla etkilenen iki karakter olurlar. Zaten romanın ana iskeletini oluşturan olay ve karakterler genelde bu 3 karakterdir. Peki tüm kitaplarında insanlığa dair gözlemlerinden, çevresindeki kişilerden, yaşadığı olaylar ve acılardan beslenen Dosto, hayatında yer kaplamayan, gerçek dışı bu karakteri nasıl besledi? Bu karakterin büyük oranda kaynağı Dostoyevski'nin ta kendisiydi. Prens ve Dosto'nun geçirdiği nöbetler ve etkileri oldukça benzerdir. Prens'in bazı kişilere anlattığı ve çok etkilendiği, idam kararı ertelenen adamın hikayesi birebir kendisinin yaşadıklarıdır. Nastasya konusunda rakibi olan Rogojin'e yardım etmesi ve gösterdiği tavırlar ise ilk eşiyle evlenmelerinden önce ileride karısı olacak kadının başka bir adama gönlünü kaptırması ve onların ilişkisine yardım etmeye çalışmasıyla benzerlikler gösterir. Prensin, Rogojin'in evinde gördüğü ve bakmaya katlanamadığı Hans Holbein'in elinden çıkan Haçın İndirilişi adlı tablosuna verilen tepki ve romana girmesi de Dosto'nun hayatından geliyor. Anna'nın hatıralarında bu tabloya Avrupa gezilerinden rastladıkları ve Dosto'nun bu tablo karşısında uzun süre kitlendiği ve bir tür nöbet geçirdiği yazıyor.

Budala, halk tarafında Suç ve Ceza'nın yarattığı etkiye biraz olsun yaklaşamıyor. Eleştirmenlerin birçoğu yorumda bile bulunmuyor. Eleştiri yapanlar ise bu gereksiz uzatılmış ve Dosto'nun aklına geleni yazdığını iddia ettikleri romanı beğenmiyorlar. Ancak yaşadığı acı nedeniyle aklını kaybetmesine ramak kalmış Dosto'yu, ortaya koyduğu bu romanla yine de takdir etmemek benim pek elimde değil.

"Şimdi Şneyder gelmiş olsaydı İsviçre’den, eski öğrencisi ve hastasını böyle görseydi, İsviçre’de onu tedavi etmeye başladığı ilk yılda bazen böyle olduğunu söyler, elini sallayıp o zaman söylediğinin aynısını söylerdi: “Budala!”
656 syf.
·6 günde·Beğendi
Kitaba değinmeden önce kısa bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Aslında Suç Ve Ceza dışında Dostoyevski'ye ait başka eser okumak hiç içimden gelmemişti. Ama daha sonra birkaç incelemeye denk gelince ve özetleri gözden geçirince böylesi bir dehaya haksızlık olur düşüncesiyle Karamozov Kardeşler'i istedim. Ama gelin görün ki şimdi Budala incelemesi yapmaktayım. Olaylar olaylar...

Dostoyevski'nin en çok sevdiğim tarafı cesur ve açık olmasıdır. Açıktan kasıt şudur: Dönemin sadece güzelliğini, iyiliklerini veya insanların birbirlerine olan şaşalı, süslemeli davranışlarını ön plana çıkarmıyor; en azından o tür yazarlardan olmadığını gösteriyor. Bu yüzden her eseri bir ders, bir tokat niteliğindedir. Dönemin sosyoekonomi ve sosyoboyutunu olduğu gibi, perspektif bakış açısıyla sunuyor. Bu çok iyi bir gözlemci ve aşırı araştırmacı olduğunu gösterir. Üstelik yaşantısından ve çevresinden edinmiş olduğunu izlenimleri de aktarmaktan çekinmiyor ve bunu pohpohlayarak dile getirmiyor.

Dostoyevski'nin bu tarafı bana Rus Edebiyatında Anton Çehov'u hatırlatıyor. Roman ve klasikler konusunda nasıl Dostoyevski ön plana çıkıyorsa, Hikaye ve öykü dalında da Çehov aynı yeri almaktadır benim için.

Kitap 4 kısımdan oluşmaktadır. İlk iki kısım giriş diye başlar ve sonra 3. kısım ile gelişir ve sonuç olarak 4. kısımda biter...

Birinci kısım: Prens Mişkin İsviçre'den Rusya'ya gelişi(hastalığından dolayı gidip dönmesi)ni anlatmaktadır. Ülkesine tekrar geldiğinde beş parasızdır, berdüşt gibi dolaşmaktadır. Bu hadise sonucu isminin ve soyunun verdiği itibar ile yeni arkadaşlıklar, yeni maceralara tanık olacaktır.

İkinci kısım: Prens Mişkin'in ortama adapte olmasıyla 'aşık' olmasını anlatmaktadır. Bu sayede bir kaçış başlar ve beraberindeki birçok arkadaşını, dostunu, dostlukları geride bırakır ve kendisine karşı cephe almasına sebep olur.

Üçüncü kısım: Prens Mişkin'in Alaya'ya tutulmasını(birazdan aşağıda değineceğim) ve gerçek aşkı bulmasını bu olay üzerinden hadiselerin gerçekleşmesini anlatır.

Dörtüncü kısım: Yukarıda belirttiğim üç kısımlık olayın sonucudur. Eh, bunu da verirsem okumanıza gerek kalmaz. :)

Kitap karakterleri ve analizleri(benim dikkat ettiğim karakterler)

Prens Muşkin: Ana karakterimizdir. Genç, soylu, kendi halinde, arkadaş canlısı, biraz saf ve çok düşünceli biridir. Kitapta felsefik konuşmaları ve gözlemleri ile ön plana çıkıyor.

General: Prens Muşkin'in Rusya'ya geldikten sonra tanıştığı ve ahbaplığını kurduğu bir karakterdir. Prens Muşkin'e çok fazla yardımcı olmuş, evine götürüp yatacak yer ayarlamıştır. Kişisel özellikleri ise şair ruhlu, sert, disiplinli, güçlü, sakin gibi özelliklere sahiptir.

Rogojin: Yazacak bir şey bulamadım. :S

Ferdişçenko: Soğukkanlı, cıvık, işgüzar, utanma nedir bilmez bir karakter. Her Rus klasiğinde olmazsa olmaz tiplerden.

Nastasya Filipovna: Zengin, alımlı, göz kamaştırıcı, ilgi odağı bir karakter.

Afonasiy İvanoviç: Heybetli, uzun boylu, boğazına düşkün, yaşlı, saçları ağarmış bir ihtiyar.

Lizaveta Prokofyevna: General'in karısı sıfatındadır ve üç kız çocuğu vardır. Yaşına rağmen çocuksu hal ve hareketleri olsa da son derece haşin ve sert bir yapısı vardır. Kısacası iyi ve kötü yanlarıyla bir çocuk.

Aglaya: Üç kız kardeşin en neşelisi, sevimlisi, kendi halinde(bu yönüyle Prens ile benziyorlar) ve en güzeli diyebileceğimiz bir karakterdir.

Alexandra: Üç kız kardeşten biridir. Yüzü pek gülmez, kederli, hüzünlü, daima düşünceli ve ağır bir yapısı vardır.

Adelaida: Üç kız kardeşten sonuncusudur. Son derece iyi huylu, yüzü huzurlu ki kitapta Prens Muşkin onun için:'' İnsan siziz yüzünüze bakarken iyi kalpli bir kız kardeş yüzü görüyor'' demişti.

İpolit: Benim en dikkat çektiğim karakter. Çok genç olmasına rağmen kitapta çok fazla sorumluluk yüklenmiş ve korkusuz, duygularını saklamayan verem hastası bir genç. Kitap içinde kendi ağzından çok iyi ve düşündürücü söylemleri vardı.

Kitap içinde bir diyalogda dikkatimi çeken bir şey olmuştu.
''Rus edebiyatı Puşkin ve Gogol'da oluşuyor benim için''(s-495) gibi bir değinme olmuştu. Dostoyevski'nin bu betimlemesini kendine göre yakın olarak gördüğü ve bu yüzden değindiğini düşünüyorum. Diğer kitaplarında değindimi bilmiyorum ama bu dikkat çekiciydi.

Yayınevi ile ilgilide şunu demeliyim ki, daha önce Antik Yayınları'na ait bir çeviri okumadım. Yazılar arası sıkışmalar çok sıksa da, noktalama işaretleri ve yazım kuralları kusursuza yakındı.

Bir son konum ise 'Nastasya' ve Budala ile Suç Ve Ceza karşılaştırması. (Kısaca değinmeliyim)

Gonçarov'un Oblomov, Dostoyevski'nin de Suç Ve Ceza, Budala kitabında da Nastasya iki defa hizmetçi rolünde görülüyor. Sadece Dostoyevski'nin okumuş olduğum bu iki eserinde Nastasya geçmekte. Ben buna dikkat çektim ve diğer eserlerini de okuyunca dikkatli olacağım. Nastasya... acaba bu isim neden... Neden hizmetçi ve kötü karakter...

Budala'yı Suç Ve Ceza'dan ayıran özelliği ana karakter Muşkin'dir. Suç Ve Ceza'da asi, nefret duygusu ön planda, soyutlanmış, içe dönük duygusal, değişen ruh hali gibi belitileri olan Raskolnikov'un tam tersi bir karakter olmasıdır. Yani farklılık sadece karakter analizi ile sınırlı; öte yandan pek bir fark yok. Bu yüzden iki eseri de okumak karşılaştırma ve analiz bakımından ideal diyebilirim.

Keyifli okumalar.
779 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Dürüst, saf, sevgi dolu, sabırlı, malda mülkte gözü olmayan, hırsları olmayan, merhametli, ön yargısız, karşısındaki kişi kim olursa olsun hep güleryüzlü olan ve buna benzer birçok sıfata sahip olan kişiye "budala" denir mi?

En iyi insanın romanını yazacağım diyerek yola çıkmış Dostoyevski ve bunu da peygamberimsi özellikleriyle yarattığı Prens Mışkin, namıdiğer BUDALA karakteriyle başarmış.

Niye budala?
Vur ensesine al ekmeğini diye tarif edilen insan türüne yakıştırılabilecek daha iyi bir sıfat var mı?
Yetmedi.
Sövene dilsiz, dövene elsiz misali bir adamdan bahsediyoruz burada.
Eyy Mışkin biz okurken çıldırdık, sendeki bu ne rahatlık ulan!

Tamam üzerine fazla gelmek istemiyorum. Yeterince geldiler zaten. Sonra bi sara krizi de benim yüzümden yaşama.

Evet Prens Mışkin sara hastası tıpkı yaratıcısı gibi. Bu hastalığı taşıyanlar ne yaşar, ne hisseder karakteri üzerinden anlatmış Dostoyevski. Hele öyle bir tanımı var ki:
"Kriz gelmeden önceki 1sn'lik zaman diliminde insan olmanın en yüksek mertebesinde hissediyorum kendimi" diyor. Galiba Mışkin o bir saniyede çıktığı mertebeyi bütün hayatına yaymayı başarabilmiş.

Söylemeyi unuttuk prens dediysek de Suudi prensler gibi kıçını parayla silen bir prens gelmesin aklınıza. Senden benden fakir :) Ancak prense yüklü bir miktarda miras kalır hiç beklenmedik bir yerden. Tabi kendisine budala diye burun kıvıranlar da yalakası olur bi anda.

Parayı bulan prensimizin sosyal çevresi bi anda büyümeye çeşitlenmeye başlar. Sosyetenin en üst tabakasındaki insanlarla dahi ahbaplık edebilir duruma gelmiştir artık, ee adamın parası var.

Parası var diye değişecek mi sandınız onu? Yo yoo klasik Mışkin işte, budala!

Konu cemiyete gelir de Dostoyevski durur mu? Veriyo ayarı. Tabiki sağlam bir sınıf eleştirisi.

Cemiyet demişken aşk olmadan olur mu? İki güzel kız ve ortalarında Prens Mışkin. Kibir, kıskançlık, ihtiras, aldatma tam bir pembe dizi. Türk dizi sektörü bu kitabı şu ana kadar nasıl keşfetmemiş hayret!

Yazar Dostoyevski olup da eleştiri biter mi? Sınıf eleştirisinden bahsettik. Hızını alamayıp Hristiyanlık ve Katoliklik özelinde Roma'ya ağır göndermeler var. Bu kitaptan sonra Papalık nasıl karşılık vermiştir acaba?

Dostoyevski aldığı idam cezasını da bu çatallı dilinden dolayı almamış mıydı zaten? Lafı idama getirmişken idam cezasıyla alakalı eleştirileri de bulacaksınız burada. Victor Hugo'nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü eserini okuyanlar bilir idam mahkumunun son anlarında neler hissettiğini. Yalnız Hugo gözlemini aktarmış o kitapta, Dostoyevski ise yaşadıklarını bu kitapta. İdam edilmesine dakikalar kalan bir mahkumun hissettiklerini, yine aynı mahkumun son saniyelerde affedilişindeki duyguları yaşatıyor bizlere adeta. (Yeri gelmişken idam cezası bir insanlık ayıbıdır.)

Dostoyevski kendisinden önceki Rus edebiyatı öncülerinden (Puşkin, Gogol, Lermontov) alıntılar yapmayı çok seviyor. Ancak aynı durumu çağdaşı olan yazarlara karşı göremiyoruz malesef. Hatta bazılarıyla çatışma içerisinde, özellikle Turgenyev ile. Nihilizm, liberalizm eleştirisi yaparken Turgenyev'e de bol bol gönderme yapmış.

Dostoyevski okuyacak olanlara tavsiyem onun hayatını çok iyi bilin. Çevresiyle olan ilişkilerini, zevklerini, nefretini... Çünkü her kitabında kendisinden çok fazla iz var. Onu tanıyarak okuduğunuzda eserlerinden çok zevk alacaksınız.

Budala eseri ise Dostoyevski'nin en büyük eserlerinden bir tanesi ama Suç ve Ceza ve Karamazov Kardeşler kadar zorlu bir kitap değil. Okurken akıyor akıyor. Sonraki bölümde neler olacağı konusunda sürekli merak içinde okuyorsunuz. Yani anlayacağınız çok akıcı bir kitap. Dostoyevski'den gözü korkanlar için iyi bir başlangıç kitabı olabilir.

Not:Kitap okurken müzik dinlemeyi başaran garip insanlar var. Bu kitabı da müzikle okurum derseniz Gökhan Özen'in aynı adlı şarkısını tavsiye ederim.
779 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10 puan
Duyguların derinlemesine anlatıldığı bir dostoyevski klasiği daha bu eserde muhtelif insanlarla karşı karşıya kalacaksınız hatta karşılaştığınız karakterler sizi daha önceki seyrettiğiniz filmlerdeki bazı karakterleri anlatacak belkide zihniniz tamamen o karakterle bağdaşacak... Bir an önce okunası kitap...
769 syf.
Yine Dostoyevski yine muhteşem bir klasik. Büyük bir merakla başlayıp adeta susamışçasına okuduğum eserlerinden biri daha.
Bildiği üzere Dostoyevski bu kitabı yeğeni için yazmış ve ona ithaf etmiştir.

Ilk bakışta bir aşk romanı olarak görünsede aslında iyi niyetli, temiz, saf ve dürüst bir karakter yaratmak istemiştir ki bunu da çok başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Ancak bu vasıflara sahip kişi budala olarak tanımlanmıştir.

Uzun cümleler bazen yorsada ruhsal analizleri muhteşem bir şekilde aktarıyor. Kısacası kitap başıyla sonuyla " Dostoyevski'nin elinde çıktığı her satırda belli ediyor kendini."
Zamana bırak, zamanla her şey unutulur! Sonra akıllanmaktansa şimdi akıllı olmak daha iyidir...
Fyodor Dostoyevski
Sayfa 219 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sen benim param için elini ateşe sokarken, ben de senin ruhunu seyredeceğim keyifle.
Fyodor Dostoyevski
Sayfa 220 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
"Her zaman iyiyimdir ve tek kötü yanım da budur. Çünkü her zaman iyi olmak kadar kötü bir şey yoktur."
Fyodor Dostoyevski
Sayfa 111 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Param olduğunda, benim de son derece orijinal biri olduğumu göreceksiniz. Paranın en bayağı, en iğrenç yanı insana yetenek bile verebilmesidir.
Fyodor Dostoyevski
Sayfa 193 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Budala
Baskı tarihi:
Şubat 2012
Sayfa sayısı:
779
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053604419
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Идиот
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Dostoyevski Budala'da, sara hastası Prens Mişkin'i eserinin merkezine yerleştirir. Tedavi için gittiği İsviçre'den dönen Prens ikiyüzlülük, entrika, ahlaki yoksunluk üzerine kurulu bir dünyada; iyi yürekli, dürüst ve açık bir insan olmanın zorluklarıyla mücadele eder. Dürüst olmak "budala" olmaktır çünkü., Dostoyevski'nin en önemli kadın kahramanlarından, tutku ve güzelliğin sembolü Nastasya Filopovna'ya duyduğu aşk, Prens Mişkin'i 19. yüzyıl Rus edebiyatının kült kahramanlarından birine dönüştürürken Budala'yı da gelmiş geçmiş en güzel aşk romanları arasına ekler. 

"Bir 'budala', sara hastası, aynı zamanda sıra dışı ölçüde zeki olan Prens Mişkin, başkalarından oldukça farklıdır; 'bilinçdışı'yla çok daha yakın ve engelsiz bir ilişkisi vardır. Aşkın bir hale yükseldiği, idrak anları yaşar. Aydınlanma anlarında gelmiş geçmiş tüm varlıkları, duyguları, çekilen acıları ve kavrayış tecrübe eder. Bütün bunların dünyaya ait olduğunun farkındadır. Büyülü varoluşunun özü buradadır işte. Bu mistik bilgelik, kendi çabasıyla elde ettiği ya da ona bahşedilen bir birikim değildir; o bunu arzulamamıştır bile. Yalnızca tecrübe eder. Dahası rastgele gelişen bu duygu ve düşüncelere de sahip değildir. O tam anlamıyla, her şeyin kabul gördüğü, sadece en uzak düşüncelerin değil, aksinin bile doğru olabileceği büyülü sınırlarda birden fazla kez dolanır."

Kitabı okuyanlar 12,3bin okur

  • Sinem Nur
  • Doruk Demir
  • Zeynep Özcan
  • Umut
  • Anıl SAKALLIOĞLU
  • Meryem Yiğit
  • Alev HAKTAN
  • Seda Akın
  • Tansu
  • Büşra Yoldaş

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%5.6
13-17 Yaş
%3.4
18-24 Yaş
%17.3
25-34 Yaş
%30.8
35-44 Yaş
%28.1
45-54 Yaş
%10.9
55-64 Yaş
%1.8
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%53.6
Erkek
%46.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20.6 (654)
9
%15.3 (485)
8
%15 (476)
7
%5.6 (177)
6
%2.5 (78)
5
%1.4 (44)
4
%0.4 (13)
3
%0.3 (9)
2
%0.3 (8)
1
%0.1 (4)

Kitabın sıralamaları