Mecburiyet

8,5/10  (244 Oy) · 
486 okunma  · 
193 beğeni  · 
3.914 gösterim
Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Zweig I. Dünya Savaşı boyunca bu görüşlerini yaymayı kendine misyon edinmişti. Avrupalı ve “dünya vatandaşı” kimliğine büyük değer veren yazar, yapıtlarında savaşın yıkıma uğrattığı “eski dünya”nın değerlerinin kayboluşunu büyük ölçüde dert edinmiştir. Mecburiyet ’in ana karakteri ressam Ferdinand da savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye kaçmıştır. Bir gün askerliğe elverişliliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşın kendini gitmek zorunda hisseder. Görev duygusu, savaş karşıtı düşünceleri ve karısına duyduğu sevgi arasında sıkışıp kalmıştır. Ferdinand her ne kadar “insanlığın ötesinde bir vatanı” olmasa da, “yirmi milyon insanı boğan o zinciri” kıramayacağını düşünür…

Stefan Zweig (1881-1942): Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden Avusturya’dan ayrıldı.

Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. Satranç, Amok Koşucusu, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Olağanüstü Bir Gece gibi unutulmaz novellaları ona büyük bir ün kazandırdı. Roman, şiir, öykü, deneme, biyografi ve oyun gibi farklı türlerde çok sayıda yetkin ürün verdi. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu derin karakter incelemelerine götürdü. Önemli denemeleri arasında Üç Büyük Usta (1920); Kendileriyle Savaşanlar (1925) ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (1928) sayılabilir. Ungeduld des Herzens (1938; Sabırsız Yürek) adlı bir psikolojik romanı da mevcuttur.

Yazara ün kazandıran bir başka yapıtı Sternstunden der Menschheit’tır (1928; Yıldızın Parladığı Anlar). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye dayanan biyografilerini kaleme aldı. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig, 1942’de ikinci eşiyle birlikte intihar etti.
  • Baskı Tarihi:
    Eylül 2017
  • Sayfa Sayısı:
    56
  • ISBN:
    9786052951606
  • Çeviri:
    Serhat Tunar
  • Yayınevi:
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Howl 
 17 Şub 21:09 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Öncelikle kitabın incelemesine kapağından başlamak istiyorum. Bir gelincik tarlasında, siması seçilemeyen yani herhangi biri olabilecek bir er ve gün batımı kompoze edilmiş. Doğanın bu güzelliğine karşı çok çarpık bir varlık. Ve geleceğin öngörülen hüznünü sembolen bir günbatımı. Evet dostlarım tüm nimetlerinden faydalanıp, uysalca yaşama şansımız olan bir dünyayı savaşarak karanlığa gark edişimizin resmi oluyor bu kapak resmi.

1920 yılında 1. Cihan harbi esnasında Zweig'in içine düştüğü ruhsal çekişmeyi işlediği kıymet verdiği iki değer arasında bir seçim yapmasının zorluğunu konu alıyor eser. Aynı zamanda bizlere salt kabul olarak benimsediğimiz çoğu fikri sorgulatıyor. Kitabın adını ilk önce -firari- koymayı düşünürken Mecburiyet isminde karar kılmış. Bence çok güzel bir seçim yapmış. Gelin size neden öyle düşündüğümü açıklayayım.

''Bir anarşist nedir? Seçerek, seçim sorumluluğunu kabul eden kişi.'' diyor Ursula K. Le Guin. Peki, bizim özgürlüğümüzü eline cetvel alıp çizen, bizi hayali sınırlar içine mahkum eden, özgürlük bir başkasının özgürlük alanının başladığı yerde değil benim karar verdiğim yerde biter diyen otoriteler varken hangi özgürlükten bahsediyoruz? Özgür olduğumuzu iddia edip seçim yapmamızı buyuruyorlar, seçeceğimiz alternatifleri bile kendileri belirliyorlarken. Seçim yapmamanın bir seçim olduğundan haberleri bile yok. Seçimler çok güzel bir örnektir. Önünüze bir oy pusulası konur. Ve bir şıkkı mühürlemeniz beklenir. Özgürlüğünüz oy pusulası kadardır. 1,5 metre özgürlük. Aman evlere şenlik. Daha beteri seçiminiz yeterli çoğunluğu yakalayamazsa, otomatikmen en yüksek çoğunluğu yakalayana hibe edilir. Evet dostlarım gördüğünüz üzere mükemmel bir özgürlük alanı içinde tamamen hür iradenizle yapmadığınız bir seçimin size ait olmayan sorumluluğu üzerine bir yük olarak bindirildi. Bize bu yükü yükleyenlerden bir kaçış yok mu peki? "Onların güçleri var ve bugün güç demek her şey demektir. Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak oldukça onların gücü hep olacaktır.''(Syf:33) Korktuğunuz müddetçe hayırlı günlerde ezilin.

Kitabın kopuş noktası yukarıda da dediğim gibi bizim yapmadığımız seçimlerin bize ait olmayan sorumlulukları içinde sıkışmış bir adamın karar verme süreci. Askerlik teması söz konusuyken vatan ve savaş kavramlarını işlemesi de kaçınılmaz. Sizlere Atatürk'ün ülkeyi kurarken okuduğu ve benim de sevdiğim bir yazar olan J.J Rousseau'nun bir tek alıntısı ile tüm bu kavramların içinin ne ölçüde dolu olduğunu göstereceğim. ''Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ''Burası benimdir.'' diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara 'Sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz.' diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan nice cinayetlerden kurtaracaktı.'' İşte dünya o adamın sessizliğinin cezasını çekmekte ve bu yüzdendir ki bir kötülüğe yüz çevirenler, susanlar o kötülüğe ortaktır denir.

Uygar olduğumuzu iddia ediyoruz. Gezegenin en mükemmel canlısı olduğumuzu aynı şekilde. Peki, söyleyin bana bölgesini kokusuyla işaretleyen bir hayvandan ne farkı var, dünyayı parsellere ayıran biz insanların? Bölgesi tehdit edildiğinde karşısına diş geçiren, pençe çıkaran biz insanların. Doğa önümüze Berlin duvarı, Meksika duvarı, Çin seddi çekilmezkene öylece sunulmuşken neyi paylaşamadık? Söyleyeyim sizlere neyi paylaşamadık. Tek bir koltuğu vardı zirvenin ve tek bir üstün ırk olabilirdi ve biz her şeyden evvel tek bir ortak paydamız olan insanlığa sığınmak yerine, bir haritayı elinize adlığınızda apaçık göreceğiniz üzere dünyayı böldükçe böldük, kendimizi başkasından ayrı tutabilecek milyonlarca sıfat ürettik ve en nihayetinde kendinden başkasını sevemeyen nefretin makineleri olduk.

''Mecbur kalınmadıkça her savaş bir cinayettir.'' diyor Atatürk. Bir grup yöneticinin hırsı başkalarını tüketmesine sebep olunca nefsi müdafa için nice haklı savaş verilmiştir. Lakin savaşlar olmak zorunda mıydı? Vatan nedir? Vatan birbirini seven insanların bir arada yaşayabildiği yerdir. Etrafınızda bile sevmediğiniz insanların sayısı arttıkça görmüyor musunuz yaşama alanınızın ne kadar daraldığını? Her ülke vatandaşına ilk önce kendi sınırları içindeki insanları sevmeyi öğretti. Kalbimizin sevgisine bile sınır çektik. Bir kalbin sevgi gücü nüfus artışı ile aynı mıdır dostlarım? İnsan tüm dünyayı vatan edinip tüm insanları vatandaşı sayamaz mı? Dünün günahları üzerine merhamet edilemez mi? Hz. Muhammed'in amcasının ciğerini söken Hz. Vahşi'ye kan davasını sürdürmek yerine merhamet gösterip islama kabul etmesini hiç mi sorgulamazsınız? Tek bir insanın bile merhameti yeter dostlarım. ''Her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır.'' diyor Oscar Wilde. Bizi kurtaracak tek şey günahkar bir insanın geleceğini gözeten, tüm bu günahlara merhamet gösterebilecek ve tüm dünyaya kucak açacak yüce bir kalp.

Oysa bizler bu kalp emarelerini gösterenleri toplumca fişliyor ve sindiriyoruz. Geçmişte bir savaşa karşı çıkmış M.Ali, Einstein v.b aktivistleri sever sayarken bugün aynı şekilde savaşlara karşı çıkanları hainlikle suçluyoruz. Oysa birileri her zulmün kendi kahramanını her kahramanın ise kendi zulmünü yaratacağının bilincinde. O yüzden bu nefret döngüsüne bir çomak sokmak istiyorlar. Benim en güzel kanıtım tarihtir. Açın bakın her savaş başka bir savaşı doğurmuştur. Ve dünya savaşsız geçen bir sene bile görmemiştir. Habil, Kabile merhamet etse de Kabil kinini sürdürmüştür. Ve Kabiller tepişirken çimenler ezilmiştir bugüne değin. Oysa birbirine kucak açmış bir dünya halkı olsa kim ordulara ve silahlara ihtiyaç duyardı. Kendi içinde nefret taşıyan biz olmasakta başka birinin gönlündeki nefret değil midir pençelerimizi sivri tutmamızı gerektiren? Başka bir gönüldeki nefret nasıl silinir keşke bilsem.

Biliyorum hepinizin hak verdiği savaşlar, geçmişten gelen intikam arzuları ve içinizi mesken tutmuş nefretleri var. Bu yüzden düşüncelerimi çocuksu, romantik bulacak ve dünya düzeni bu, ne yenir ne yutulur olgun kalmayı sürdürmezsek sonumuz helaktır diye düşünüyorsunuz. Ama verdiğiniz ve sürdürdüğünüz bu savaşlarla zaten helak olmuyor musunuz? Nefretin en büyük silahı bu göz boyamasıdır işte. En sonunda zirvedeki o koltuğa biri tek başına oturacak ve dönüp baktığında koca bir mezarlığın kralı olduğunu ve yapayalnız kaldığını görecek. İşte ben o gün başlatmadığım bir savaşın kurbanı olarak cesedimle ona güleceğim.

Biliyorum çok uzattım. Ama kitabın sorgulattığı tüm bu kavramlara değinmeden edemezdim. Kısa elli sayfalık bir kitap. Ama sorgulatma yetisi muazzam. Okumayı sökmüş her kişiye okutulması gerekir. Ben de o güzel durağın çoktan kaçtığının farkındayım. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Kalbinizin var olan her şeye karşı öncelikle sevgiyle karşılık vermesini dilerim.

Oğuz Aktürk 
 22 Kas 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...et-stefan-zweig.html

Mecburiyet : Zorunluluk, yükümlülük anlamlarına gelen bir kelime. Peki bu kelime bizi neden bu kadar etkisi altına almak zorunda? Bir şeylere gerçekten de mecbur muyuz? Kitabın kapağındaki adamın o kaçınılmaz görevini yapması gerçekten de onun için kaçınılmaz bir yükümlülük mü?

Kabul edelim veya etmeyelim, hayatlarımızın şu anki işleyişine karar veren bazı kurumlar, adamlar, eserler ve yasalar var. Evraksız adım bile atamadığımız şu dünyada hayatımıza karar veren çeşitli daktilolar, bilgisayarlar ve kanunlar sayesinde yaşayabiliyoruz. Çünkü bizi buna mecbur hale getirdiler. İşin ironik yönü ise, bu sistemi oluşturanın da sistemi isteyenin de yine ta kendimiz olması... Sistemin işlemesi için paralarımızı döken biziz, vergilerimizi hiç şikayet etmeden veren biziz, vatani görevlerimiz uğruna ezilen, hayatları biten, ardında onlarca insan bırakanlar tam olarak da biziz işte. Bunun için de o hayatlarımız için karar veren daktilolarda kafamıza kafamıza vurulmasını çok iyi hak ediyoruz! Bana şimdi Müzeyyen Senar'dan Kimseye Etmem Şikayet şarkısını paylaştırmayın.

Neden savaşmayı bu kadar çekici buluyoruz? Etrafımızda, önümüzde, arkamızda, sağımızda ve solumuzda -yani kısacası her tarafımızda- sayısızca nimet ve sonsuzca güzellik, mutluluk, üzülmeye mecbur olmadığımız şu her şey var iken neden kan dökmeyi ve savaşmayı, para ve rütbe uğruna birbirimizi kırmayı yeğliyoruz? Milletlerin yıllardır cevap aradığı sevginin ve manevi dünyanın gücünün savaş ve diğer her türlü iğrenç şeye karşı savaşında sorduğu sorularda insanların bu güzelliklere karşı gerçekten de fazlasıyla kör olması yatıyor olabilir mi? İnsan yalnız yüreğiyle gerçekten görebiliyorsa neden gözlerimizi zevklendirmek uğruna savaş ve bunun türevleri olan şiddet unsurlarını arzuluyoruz biz insanoğlu?

Kocaman bir arenaya dönmüş şu evrende dünyamızla neden bu arenanın içerisinde çeşitli "dış mihraklar ve üst akıllar" tarafından bir top gibi oynanıyor? Hadi tamam, sevgiye, mutluluğa, çocukların oynayışına karşı yüzümüzü çeviriyoruz ama bu dünyadaki kötülüğün esas sahiplerinin halimize güldüğünü görecek kadar da kör müyüz be?

Yoksa bizim yerimize karar veren insanların kahkahalarını duymakta zorlanıyor muyuz bu arenada hayat mücadelemizi vermek uğruna kovalayanların sonucunda gözeneklerimizi ve hayat gayelerimizi tıkayan terler yüzünden?

Neden kurşunlar ve sevgi arasında kararsız kalmış ve bunun sonucunda ikiye ayrılmak zorunda kalmış hayatlar yaşıyoruz ki? Buna mecbur değiliz. Mesela Stefan Zweig Mecburiyet kitabını yazmış, onu okusanıza. Bakalım kurşunlar mı kazanıyor, yoksa sevgi mi!

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki özgürsün, keyifli okumalar dilerim.

Rogojin 
 01 Eki 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Stefan Zweig'ın hikâyelerini tek tek kitap olarak basıyorlar. Kapakları böyle güzel olacaksa birşey diyemem, ben işbankası yayınlarından olan baskısını okumadım, okuduğum kitabın kapağında bir asker bir yatakta uzanmış duvara bakıyor. O kapak da bu kapak da güzel.

"Mecburiyet", bana "Olağanüstü Bir Gece"yi anımsattı. İki eserde de bir hakikatin farkına varan karakterler var; her iki eserde de bir suçla kendine gelen, kendini öğrenen, korkularıyla veya kendi gerçekleriyle yüzleşen insanlar var; her iki eserde de yaşamayı, hayatın kendisini seven ve bu sevgiyle aydınlanan insanlar var.

Zweig'ın okuduğum eserlerinde ve en çok da Amok Koşucusu adlı hikâye kitabında (bir çok hikâyeden oluşan gerçek kitapta) gördüğüm şey; yazarın insanın zaafları, zayıflıkları, güçsüzlüklerinin onu yıpratması ve acı çektirmesi kadar içten içe ve alttan alta kendini dayatan bir yaşam sevgisiyle dolu karakterler anlatıyor olduğu. Zweig'ın karakterleri debelendikleri, kendilerine sıkıntı ve hatta acı veren şeyler ne olursa olsun dayanmanın ve varlıklarını sürdürmenin bir yolunu buluyorlar; çektikleri acı bir şekilde kendilerini tanımanın, kendilerini keşfetmenin bir yolu oluyor onlar için, böylece acı boşa gitmemiş oluyor. Tabii bu söylediğim şey, Amok Koşucusu adlı kitabına kadar geçerli. Amok Koşucusu'nda iyimser, hayat sevgisi dolu insanlar varsa bile onlar küçücükler ve bu dünyaya dayanabilecek kadar güçlü değiller. Yazarın gerçek başyapıtı da Amok Koşucusu elbette. Orada artık dünyayı sevgiyle, barış hissiyle kucaklayan insanlar değil, artık dayanamayan ve geriye tek seçenekleri kalmış insanlar anlatılıyor...

Ancak Mecburiyet'te yazar başka bir ruh hâli içerisinde. Olağanüstü Bir Gece'de bize kendini gösteren o güçlü, o hayata sımsıkı tutunan ve yenilmeyi kabul etmeyen insanın bir benzerini burada bir kez daha anlatıyor Zweig, belki de kendinden söz ediyor .Zweig bu hikâyede bize duru, net karakterler sunarak onları anlamamızı sağlıyor; davranışlarının nedenleri üzerine düşündürüp ruh hallerine yakınlık duymamızı istiyor; yazar bizi anlatım gücünün yeterliliğine ve üslûbunun güzelliğine bir kez daha ikna ediyor, bizi bir kez daha kaleminin tadını almaya davet ediyor. Bize de bu güzel davete icabet etmek kalıyor. Herkese öneririm.

Pınar Yiğitcan 
 15 Oca 18:23 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

İçindeki savaşı kazanan bir adamın öyküsü. Sevgi ve görev duygusu(savaşa katılmak) arasında seçim yapmak zorunda kalan bir ressam.Başkalarının buyrukları bizim yasalarımız olmamalı Özgür olmalıyız.Kendi evet ve hayırlarımız bizim yasalarımız olmalıdır.Mecburiyet başkalarının yasasına uymaktır.
Zweig'in bütün hikayeleri kendi yaşamının yansıması niteliğinde.Savaş,sevgi ve aydınlanma temalı bir kitap.

Semih 
 12 Kas 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Zor bir soru sorayım size: Savaşta olduğunuzu düşünün. Karşınızda bir düşman askeri var. Silahınızı doğrulttunuz ve tetiğe bastığınızda biliyorsunuz ki, düşman askerini öldüreceksiniz. O tetiği çeker miydiniz?

Zweig'ın yazım aşamasında firari olarak tasarladığı, sonrasında mecburiyet adını verdiği ve 1. Dünya Savaşı sırasında yazdığı eseri. Diğer eserlerine oranla daha az psikolojik betimlemelere ve tespitlere yer vermiş bu kitabında. Kanımca, bu kez özellikle savaş karşıtı olduğunu ve insan yaşamının değerini göstermek istemiş.

Bilinen savaş karşıtı eserlerden farklı olarak savaş sırasında evli bir çiftin kaçışının anlatıldığı eserde yazar, vicdanının sesini dinleyip savaşa katılmak istemeyen ama vatana karşı kendini mecbur hisseden bir ressamın, Ferdinand'ın, iç dünyasını gözler önüne seriyor. Ve Zweig şu sorulara yanıt arıyor:

- Vatanın kendisi üzerindeki gücü Ferdinand'ı savaşa çekmeye yetecek midir?
- Dışarıdayken kendini kaçak hisseden bir insan ne kadar özgürdür?
- Vatan, insan hayatından ve özgürlüğünden daha mı önemlidir?
- Cepheye koşan asker başka bir şansı olsa ne yapar?

50 sayfalık güzel bir eser. Diğer Stefan Zweig kitaplarına oranla psikolojik betimlemeler ve tespitler az olsa da sunulan fikirlerle okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Aykut 
 22 Kas 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Mecburiyetin oluşmasında birçok sebep vardır, kimi zaman insanın kendi kararları sebep olur buna. Kitapta ise başkalarının, sistemin, genel olarak toplumun sunduğu bir mecburiyet söz konusu. Sanırım en kötüsü de bu. Dayatılan sorumluluklardan kaçan bir adamın öyküsü askerlik üzerinden verilmiş, Paula karakteri kitabı tam bir başkaldırı haline getirmiş. Okuyanlar bilir, Zweig harika betimlemelerle, psikolojik tahlillerle, olayları,insanları dramatize eden bir yazar, kurgudan çok anlatım yönü ağır basan bir yazar.Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da vermek istediği mesajı başarılı bir şekilde vermeyi başarmış.

Doğan Macat 
27 Oca 16:30 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Si vis pacem para bellum, yani barış istiyorsan savaşa hazır ol.

Kitapla ilgili çok güzel incelemeler gördüm sitede. Ben de birkaç şey yazmak istedim.

İnsan varoluşundan itibaren mücadele içinde. Havayla, suyla, toprakla, hayvanlarla, kendisiyle ve daha onlarca şeyle; ama en çok kendisiyle. Uzun yıllar süresince insanlar yaşadıkları sonucu bir etik ve ahlak anlayışı geliştiriyor, kendilerini koruyabilmek için yasalar düzenliyor, önlemler alıyor, cezalar belirliyor. Oluşumlar, örgütlenmeler, kurumlar ve devlet ortaya çıkıyor. İnsan kendisini koruması için bir canavar yaratıyor ve bu canavarın pençesi de çoğu zaman insanın kendisine vuruyor. İnsanın “beni koru” dediği devlet çoğu zaman insanı ilk elden ateşe atan oluyor. Burdan bağlanmak istediğim kavram ise Zweig’in öyküde ısrarla vurguladığı özgürlük. Paula ısrarla eşine özgür olduğunu anlatmaya çalışıyor. Özgürsün, hiçbir şey yapmak zorunda değilsin, insan özgürdür diye haykırıyor. Peki Ferdinand gerçekten özgür mü? Başta dile getirdiğim her unsur aslında insanın özgürlüğünden vazgeçişini gösteriyor. Ahlak, yasalar, kurumlar, devlet ve bunlar gibi insanın yarattığı her kavram onun özgürlüğünü azar azar yok ediyor. Bu yüzden Paula’nın –ya da Zweig’in- bu özgürlük çağrısını maalesef pek gerçekçi göremiyorum.

Peki insanlar kendilerini korumak için bu kadar önlemler almışken neden hala savaşlar oluyor? Buna onlarca sebep bulunabilir ama kolaya kaçarsak iki şekilde düşünebiliriz. İlk olarak insanları yöneten ‘üst akılların’ vurdumduymaz şekilde, çoğu zaman kendi hırs ve ihtirasları için kitleleri öne sürmesi. İkinci olarak ise özgür olmayan insanın kendisine verilen bu yükümlülüğe uymak zorunda olması. Kendi elimizle yarattığımız yaşam biçimi bize kurtulamayacağımız yükümlülükler veriyor. Yine kendi eserimiz olan kavramları korumak için diğer insanlarla mücadeleye girmemiz gerekiyor. Ferdinand savaşmak istemiyor ama kendisini vatanına ve milletine bağlı hissediyor. Onlarla birlikte acıyı yaşamak ve onların hislerini paylaşmak istiyor. Kendisine yapılan çağrıyı reddedilemez ve direnilemez buluyor.

İnsanın örgütlenmesinin en uç örneklerinden biri vatan kavramıdır. İnsanın kendisini bu kadar ait hissettiği şey bir elin parmaklarını geçmez. Özellikle toplumumuz vatana karşı sadakate ve vatan görevi dediğimiz askerliğe karşı oldukça hassastır. Aslında Ferdinand’ı okurken sık sık kendi ülke insanımı düşündüm; kendisine savaş çağrısı geldiğinde o çelişki, o çaresizlik bizde nasıl yaşanır veya bunu kaç kişi itiraf edebilir diye. “Her Türk asker doğar” lafının iliklerimize kadar işlediği ülkemizde askerliğe, savaşa, ölmeye ve öldürmeye mesafeli yaklaşanların sayısı eskisinden çoktur diye düşünüyorum. Ancak Afrin’e operasyona giderken ailesine ‘beklemesinler’ diyen askeri de unutmamak gerekiyor. Peki niye bu askeri gururla ayakta alkışlıyor ama Zweig’in bu öyküsünü okuyup onu da haklı buluyoruz. Bu aslında Ferdinand’ın yaşadığı yüzleşmeyi henüz yaşamamış olmamızdan kaynaklanıyor ya da savaşın sonuçlarını çıplak gözle görmemiş olmamızdan. Ferdinand için öyküdeki kırılma noktasını düşünürseniz ne dediğimi anlarsınız.

Son zamanlarda okuduğum en iyi Zweig hikayesi diyebilirim. Savaş karşıtlığı herkes tarafından bilinen ve hayatı savaştan kaçmakla geçmiş - hatta kaçarken sonlanmış - Zweig, hikayesinde kısa ama yoğun şekilde belki de özellikle bizim toplumumuzda tabu olan konulara değinerek yine savaş karşıtı görüşlerini ortaya sermiş. Üzülerek söylemek gerekiyor ki o ve onun gibi nice insanın çabası maalesef sonuçsuz kalıyor. Görüleceği gibi hala değişen bir şey yok. Hala savaştan, ölümden kaçan milyonlarca insan yaşıyor dünyada.

Dolunay Hamurcu 
14 Oca 09:17 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Hikaye hakkında ipuçları içerebilir. :-)
Kısa ve güzel hikaye savaş yıllarında geçiyor ve ülkesine asker olarak çağrılan Ferdinand'ın gidip gitmemeye karar vermesini ele alıyor. Savaşa gitmeyi istememesine rağmen devlete karşı koymak gibi bir düşüncenin altında eziliyor. Karısının gitmemesi yönündeki telkinleri oldukça başarılı psikolojik tahlillere yönlendiriyor kitap boyunca. Bu telkinler Ferdinand'ı daha büyük bir ikileme düşürüyor. Kavga ettikleri bir gecenin sabahı karısını evde bulamıyor. Ferdinand karısının gittiği düşüncesiyle nasıl bir karar verecek okuyup öğrenebilirsiniz. Benim en beğendiğim Zweig kitapları arasına girdi kendisi. Sonu Zweigden beklenmeyen tarzda sanki. Keyifli okumalar.

salih 
01 Kas 2017 · Kitabı okudu · 1 günde

Zweig'ın Modern Klasikler dizisinde çıkan 17. ve son kitabı şimdilik tabi. Ayrıca en kısa hikayesi elinize bir kez almanız yeterli bitirmek için. Mecburiyet kavramınını insan psikolojisi üzerindeki etkisini gösteriyor bize. Savaştan ve insanlardan kaçarak İsviçre'ye gelen Ferdinand'ın tekrar savaşta olan orduya çağrılmasıyla eşi ve istememesine rağmen sorumluluk ve korku nedeniyle askerlik arasında bir tercih yapmak zorunda kalmasını konu alıyor kitap.

Ayşegül tatilde 
 07 Şub 02:01 · Kitabı okudu · 2 günde · 7/10 puan

Eserlerinde karakter analizini oldukça iyi yapan ve bunu da okuyucuya en güzel şekilde aktaran Zweig, Mecburiyet romanında da benzer bir yol izlemiş. Fakat çoğu zaman tek bir karakterin duyguları üzerinden hareket eden ve diğer karakterlerin ruhsal durumlarına nisbeten daha az yer veren yazar, bu yapıtında iki ana karakter üzerinde durarak farkındalık oluşturmuş.

Roman kahramanlarının; bahsi geçen olaylar karşısındaki duruşu, bakış açıların farklılığı vb. özellikleri dolayısıyla Mecburiyet'in empati yeteneği üzerindeki geliştirici etkisi yadsınamayacak derecede fazla.

Zweig'in yaşadığı dönemi düşündüğümüzde eserin konusu okuyucuyu şaşırtmayacaktır. Savaş döneminde bulunan her şair, yazar, sanatçı bilinçli olarak ya da olmayarak bunu eserlerine de yansıtır.

Kitapta altı çizilesi ve yüksek dozda gerçeklik barındıran ifadelere de rastlamanız mümkün. Buyrun bunlardan bir tanesi;
"Hak! Hukuk! Bugün dünyanın neresinde kaldı. İnsanlar onu katletti. Herkesin hakları var, fakat onların, onların gücü var ve bugün güç demek her şey demek."

Kitaptan 143 Alıntı

salih 
01 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi

İnsanların sorularına maruz kalmamak için onlarla konuşmaktan kaçınıyordu.

Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 7 - İş Bankası Kültür Yayınları 2. Baskı 2017)Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 7 - İş Bankası Kültür Yayınları 2. Baskı 2017)
Mercury 
18 Eki 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

" İçinde bir şeyler hayır diyorsa, sen de hayır demelisin. "

Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 33 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 33 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Selda 
23 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Yapman gereken tek şey, karşı koyman. İstediğin şey için ne olursa olsun mücadele etmen.

Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 13)Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 13)
kübra 
12 Şub 13:42 · Kitabı okudu

Burada, barışın içinden karşı tarafa, savaşa baktığında anlamsızlığı görmüyor musun?

Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 16 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 16 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Şeyda 
21 Eki 2017 · Kitabı okudu · 6/10 puan

"...Fakat kendi irademe rağmen gideceğim , onların güçlerinin korkunçluğu da bu değil mi zaten ; insanın kendi iradesine , kendi inancına rağmen onlara hizmet etmesi değil mi korkunç olan ? "

Mecburiyet, Stefan ZweigMecburiyet, Stefan Zweig
Oblomov 
24 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 10/10 puan

İnsanın tek bilmesi gereken, insan olduğu ve öyle kalmak istediğidir.

Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 22 - Zeplin Kitap)Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 22 - Zeplin Kitap)
Emre AYDOĞAN 
 22 Ara 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Benim düşmeme izin verdi; o halde ben de düşerim. Günahı onun boynuna! Bu onun suçu, benim değil; tamamen onun suçu...

Mecburiyet, Stefan Zweig (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ Ferdinand)Mecburiyet, Stefan Zweig (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ Ferdinand)
Emre AYDOĞAN 
23 Ara 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Tek yaptığın bana işkence etmek! Ağzından çıkan her kelime canımı acıtıyor. Ve hiçbir şeyin, hiçbir şeyin, hiçbir şeyin bana yardımcı olmuyor...

Mecburiyet, Stefan Zweig (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ Ferdinand)Mecburiyet, Stefan Zweig (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ Ferdinand)
Emel E. 
09 Oca 23:53 · Kitabı okudu · 10/10 puan

İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil.
Bırak vatan için ona inananlar ölsünler..

Mecburiyet, Stefan ZweigMecburiyet, Stefan Zweig
15 /