Mecburiyet

8,5/10  (374 Oy) · 
788 okunma  · 
303 beğeni  · 
5.584 gösterim
Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Zweig I. Dünya Savaşı boyunca bu görüşlerini yaymayı kendine misyon edinmişti. Avrupalı ve “dünya vatandaşı” kimliğine büyük değer veren yazar, yapıtlarında savaşın yıkıma uğrattığı “eski dünya”nın değerlerinin kayboluşunu büyük ölçüde dert edinmiştir. Mecburiyet ’in ana karakteri ressam Ferdinand da savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye kaçmıştır. Bir gün askerliğe elverişliliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşın kendini gitmek zorunda hisseder. Görev duygusu, savaş karşıtı düşünceleri ve karısına duyduğu sevgi arasında sıkışıp kalmıştır. Ferdinand her ne kadar “insanlığın ötesinde bir vatanı” olmasa da, “yirmi milyon insanı boğan o zinciri” kıramayacağını düşünür…

Stefan Zweig (1881-1942): Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden Avusturya’dan ayrıldı.

Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. Satranç, Amok Koşucusu, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Olağanüstü Bir Gece gibi unutulmaz novellaları ona büyük bir ün kazandırdı. Roman, şiir, öykü, deneme, biyografi ve oyun gibi farklı türlerde çok sayıda yetkin ürün verdi. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu derin karakter incelemelerine götürdü. Önemli denemeleri arasında Üç Büyük Usta (1920); Kendileriyle Savaşanlar (1925) ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (1928) sayılabilir. Ungeduld des Herzens (1938; Sabırsız Yürek) adlı bir psikolojik romanı da mevcuttur.

Yazara ün kazandıran bir başka yapıtı Sternstunden der Menschheit’tır (1928; Yıldızın Parladığı Anlar). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye dayanan biyografilerini kaleme aldı. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig, 1942’de ikinci eşiyle birlikte intihar etti.
  • Baskı Tarihi:
    Eylül 2017
  • Sayfa Sayısı:
    56
  • ISBN:
    9786052951606
  • Çeviri:
    Serhat Tunar
  • Yayınevi:
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Howl 
 17 Şub 21:09 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Öncelikle kitabın incelemesine kapağından başlamak istiyorum. Bir gelincik tarlasında, siması seçilemeyen yani herhangi biri olabilecek bir er ve gün batımı kompoze edilmiş. Doğanın bu güzelliğine karşı çok çarpık bir varlık. Ve geleceğin öngörülen hüznünü sembolen bir günbatımı. Evet dostlarım tüm nimetlerinden faydalanıp, uysalca yaşama şansımız olan bir dünyayı savaşarak karanlığa gark edişimizin resmi oluyor bu kapak resmi.

1920 yılında 1. Cihan harbi esnasında Zweig'in içine düştüğü ruhsal çekişmeyi işlediği kıymet verdiği iki değer arasında bir seçim yapmasının zorluğunu konu alıyor eser. Aynı zamanda bizlere salt kabul olarak benimsediğimiz çoğu fikri sorgulatıyor. Kitabın adını ilk önce -firari- koymayı düşünürken Mecburiyet isminde karar kılmış. Bence çok güzel bir seçim yapmış. Gelin size neden öyle düşündüğümü açıklayayım.

''Bir anarşist nedir? Seçerek, seçim sorumluluğunu kabul eden kişi.'' diyor Ursula K. Le Guin. Peki, bizim özgürlüğümüzü eline cetvel alıp çizen, bizi hayali sınırlar içine mahkum eden, özgürlük bir başkasının özgürlük alanının başladığı yerde değil benim karar verdiğim yerde biter diyen otoriteler varken hangi özgürlükten bahsediyoruz? Özgür olduğumuzu iddia edip seçim yapmamızı buyuruyorlar, seçeceğimiz alternatifleri bile kendileri belirliyorlarken. Seçim yapmamanın bir seçim olduğundan haberleri bile yok. Seçimler çok güzel bir örnektir. Önünüze bir oy pusulası konur. Ve bir şıkkı mühürlemeniz beklenir. Özgürlüğünüz oy pusulası kadardır. 1,5 metre özgürlük. Aman evlere şenlik. Daha beteri seçiminiz yeterli çoğunluğu yakalayamazsa, otomatikmen en yüksek çoğunluğu yakalayana hibe edilir. Evet dostlarım gördüğünüz üzere mükemmel bir özgürlük alanı içinde tamamen hür iradenizle yapmadığınız bir seçimin size ait olmayan sorumluluğu üzerine bir yük olarak bindirildi. Bize bu yükü yükleyenlerden bir kaçış yok mu peki? "Onların güçleri var ve bugün güç demek her şey demektir. Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak oldukça onların gücü hep olacaktır.''(Syf:33) Korktuğunuz müddetçe hayırlı günlerde ezilin.

Kitabın kopuş noktası yukarıda da dediğim gibi bizim yapmadığımız seçimlerin bize ait olmayan sorumlulukları içinde sıkışmış bir adamın karar verme süreci. Askerlik teması söz konusuyken vatan ve savaş kavramlarını işlemesi de kaçınılmaz. Sizlere Atatürk'ün ülkeyi kurarken okuduğu ve benim de sevdiğim bir yazar olan J.J Rousseau'nun bir tek alıntısı ile tüm bu kavramların içinin ne ölçüde dolu olduğunu göstereceğim. ''Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ''Burası benimdir.'' diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara 'Sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz.' diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan nice cinayetlerden kurtaracaktı.'' İşte dünya o adamın sessizliğinin cezasını çekmekte ve bu yüzdendir ki bir kötülüğe yüz çevirenler, susanlar o kötülüğe ortaktır denir.

Uygar olduğumuzu iddia ediyoruz. Gezegenin en mükemmel canlısı olduğumuzu aynı şekilde. Peki, söyleyin bana bölgesini kokusuyla işaretleyen bir hayvandan ne farkı var, dünyayı parsellere ayıran biz insanların? Bölgesi tehdit edildiğinde karşısına diş geçiren, pençe çıkaran biz insanların. Doğa önümüze Berlin duvarı, Meksika duvarı, Çin seddi çekilmezkene öylece sunulmuşken neyi paylaşamadık? Söyleyeyim sizlere neyi paylaşamadık. Tek bir koltuğu vardı zirvenin ve tek bir üstün ırk olabilirdi ve biz her şeyden evvel tek bir ortak paydamız olan insanlığa sığınmak yerine, bir haritayı elinize adlığınızda apaçık göreceğiniz üzere dünyayı böldükçe böldük, kendimizi başkasından ayrı tutabilecek milyonlarca sıfat ürettik ve en nihayetinde kendinden başkasını sevemeyen nefretin makineleri olduk.

''Mecbur kalınmadıkça her savaş bir cinayettir.'' diyor Atatürk. Bir grup yöneticinin hırsı başkalarını tüketmesine sebep olunca nefsi müdafa için nice haklı savaş verilmiştir. Lakin savaşlar olmak zorunda mıydı? Vatan nedir? Vatan birbirini seven insanların bir arada yaşayabildiği yerdir. Etrafınızda bile sevmediğiniz insanların sayısı arttıkça görmüyor musunuz yaşama alanınızın ne kadar daraldığını? Her ülke vatandaşına ilk önce kendi sınırları içindeki insanları sevmeyi öğretti. Kalbimizin sevgisine bile sınır çektik. Bir kalbin sevgi gücü nüfus artışı ile aynı mıdır dostlarım? İnsan tüm dünyayı vatan edinip tüm insanları vatandaşı sayamaz mı? Dünün günahları üzerine merhamet edilemez mi? Hz. Muhammed'in amcasının ciğerini söken Hz. Vahşi'ye kan davasını sürdürmek yerine merhamet gösterip islama kabul etmesini hiç mi sorgulamazsınız? Tek bir insanın bile merhameti yeter dostlarım. ''Her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır.'' diyor Oscar Wilde. Bizi kurtaracak tek şey günahkar bir insanın geleceğini gözeten, tüm bu günahlara merhamet gösterebilecek ve tüm dünyaya kucak açacak yüce bir kalp.

Oysa bizler bu kalp emarelerini gösterenleri toplumca fişliyor ve sindiriyoruz. Geçmişte bir savaşa karşı çıkmış M.Ali, Einstein v.b aktivistleri sever sayarken bugün aynı şekilde savaşlara karşı çıkanları hainlikle suçluyoruz. Oysa birileri her zulmün kendi kahramanını her kahramanın ise kendi zulmünü yaratacağının bilincinde. O yüzden bu nefret döngüsüne bir çomak sokmak istiyorlar. Benim en güzel kanıtım tarihtir. Açın bakın her savaş başka bir savaşı doğurmuştur. Ve dünya savaşsız geçen bir sene bile görmemiştir. Habil, Kabile merhamet etse de Kabil kinini sürdürmüştür. Ve Kabiller tepişirken çimenler ezilmiştir bugüne değin. Oysa birbirine kucak açmış bir dünya halkı olsa kim ordulara ve silahlara ihtiyaç duyardı. Kendi içinde nefret taşıyan biz olmasakta başka birinin gönlündeki nefret değil midir pençelerimizi sivri tutmamızı gerektiren? Başka bir gönüldeki nefret nasıl silinir keşke bilsem.

Biliyorum hepinizin hak verdiği savaşlar, geçmişten gelen intikam arzuları ve içinizi mesken tutmuş nefretleri var. Bu yüzden düşüncelerimi çocuksu, romantik bulacak ve dünya düzeni bu, ne yenir ne yutulur olgun kalmayı sürdürmezsek sonumuz helaktır diye düşünüyorsunuz. Ama verdiğiniz ve sürdürdüğünüz bu savaşlarla zaten helak olmuyor musunuz? Nefretin en büyük silahı bu göz boyamasıdır işte. En sonunda zirvedeki o koltuğa biri tek başına oturacak ve dönüp baktığında koca bir mezarlığın kralı olduğunu ve yapayalnız kaldığını görecek. İşte ben o gün başlatmadığım bir savaşın kurbanı olarak cesedimle ona güleceğim.

Biliyorum çok uzattım. Ama kitabın sorgulattığı tüm bu kavramlara değinmeden edemezdim. Kısa elli sayfalık bir kitap. Ama sorgulatma yetisi muazzam. Okumayı sökmüş her kişiye okutulması gerekir. Ben de o güzel durağın çoktan kaçtığının farkındayım. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Kalbinizin var olan her şeye karşı öncelikle sevgiyle karşılık vermesini dilerim.