Adı:
Mecburiyet
Baskı tarihi:
Eylül 2017
Sayfa sayısı:
56
ISBN:
9786052951606
Kitabın türü:
Çeviri:
Serhat Tunar
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Zweig I. Dünya Savaşı boyunca bu görüşlerini yaymayı kendine misyon edinmişti. Avrupalı ve “dünya vatandaşı” kimliğine büyük değer veren yazar, yapıtlarında savaşın yıkıma uğrattığı “eski dünya”nın değerlerinin kayboluşunu büyük ölçüde dert edinmiştir. Mecburiyet ’in ana karakteri ressam Ferdinand da savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye kaçmıştır. Bir gün askerliğe elverişliliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşın kendini gitmek zorunda hisseder. Görev duygusu, savaş karşıtı düşünceleri ve karısına duyduğu sevgi arasında sıkışıp kalmıştır. Ferdinand her ne kadar “insanlığın ötesinde bir vatanı” olmasa da, “yirmi milyon insanı boğan o zinciri” kıramayacağını düşünür…

Stefan Zweig (1881-1942): Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden Avusturya’dan ayrıldı.

Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. Satranç, Amok Koşucusu, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Olağanüstü Bir Gece gibi unutulmaz novellaları ona büyük bir ün kazandırdı. Roman, şiir, öykü, deneme, biyografi ve oyun gibi farklı türlerde çok sayıda yetkin ürün verdi. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu derin karakter incelemelerine götürdü. Önemli denemeleri arasında Üç Büyük Usta (1920); Kendileriyle Savaşanlar (1925) ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (1928) sayılabilir. Ungeduld des Herzens (1938; Sabırsız Yürek) adlı bir psikolojik romanı da mevcuttur.

Yazara ün kazandıran bir başka yapıtı Sternstunden der Menschheit’tır (1928; Yıldızın Parladığı Anlar). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye dayanan biyografilerini kaleme aldı. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig, 1942’de ikinci eşiyle birlikte intihar etti.
Stefan Zweig ve Mecburiyet... Hepimizin hayatında “ Mecburiyet” ‘ leri var. İyi ki Stefan Zweig’ tan sonra dünyaya gelmişim ve onu okuma, düşüncelerini anlama, hayata ve insanlığa bakışını tanıma fırsatına sahip olmuşum. Mecburiyet Vatan ile Aşkı , Benliği ve Gerçekler arasında sıkışmış kalan bir hayat öyküsünü anlatıyor. Kitabın sayfa sayısı 50 yani kısacık ... Ama anlattıkları bir ömürboyu yaşamınıza ışık tutacak bilgiler sağlıyor. Herkese kitabı okumalarını şiddetle demeyeceğim iyilikle, güzellikle tavsiye ediyorum. Tüm Sevgili Kitapseverlere saygılarımla.
İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...et-stefan-zweig.html

Mecburiyet : Zorunluluk, yükümlülük anlamlarına gelen bir kelime. Peki bu kelime bizi neden bu kadar etkisi altına almak zorunda? Bir şeylere gerçekten de mecbur muyuz? Kitabın kapağındaki adamın o kaçınılmaz görevini yapması gerçekten de onun için kaçınılmaz bir yükümlülük mü?

Kabul edelim veya etmeyelim, hayatlarımızın şu anki işleyişine karar veren bazı kurumlar, adamlar, eserler ve yasalar var. Evraksız adım bile atamadığımız şu dünyada hayatımıza karar veren çeşitli daktilolar, bilgisayarlar ve kanunlar sayesinde yaşayabiliyoruz. Çünkü bizi buna mecbur hale getirdiler. İşin ironik yönü ise, bu sistemi oluşturanın da sistemi isteyenin de yine ta kendimiz olması... Sistemin işlemesi için paralarımızı döken biziz, vergilerimizi hiç şikayet etmeden veren biziz, vatani görevlerimiz uğruna ezilen, hayatları biten, ardında onlarca insan bırakanlar tam olarak da biziz işte. Bunun için de o hayatlarımız için karar veren daktilolarda kafamıza kafamıza vurulmasını çok iyi hak ediyoruz! Bana şimdi Müzeyyen Senar'dan Kimseye Etmem Şikayet şarkısını paylaştırmayın.

Neden savaşmayı bu kadar çekici buluyoruz? Etrafımızda, önümüzde, arkamızda, sağımızda ve solumuzda -yani kısacası her tarafımızda- sayısızca nimet ve sonsuzca güzellik, mutluluk, üzülmeye mecbur olmadığımız şu her şey var iken neden kan dökmeyi ve savaşmayı, para ve rütbe uğruna birbirimizi kırmayı yeğliyoruz? Milletlerin yıllardır cevap aradığı sevginin ve manevi dünyanın gücünün savaş ve diğer her türlü iğrenç şeye karşı savaşında sorduğu sorularda insanların bu güzelliklere karşı gerçekten de fazlasıyla kör olması yatıyor olabilir mi? İnsan yalnız yüreğiyle gerçekten görebiliyorsa neden gözlerimizi zevklendirmek uğruna savaş ve bunun türevleri olan şiddet unsurlarını arzuluyoruz biz insanoğlu?

Kocaman bir arenaya dönmüş şu evrende dünyamızla neden bu arenanın içerisinde çeşitli "dış mihraklar ve üst akıllar" tarafından bir top gibi oynanıyor? Hadi tamam, sevgiye, mutluluğa, çocukların oynayışına karşı yüzümüzü çeviriyoruz ama bu dünyadaki kötülüğün esas sahiplerinin halimize güldüğünü görecek kadar da kör müyüz be?

Yoksa bizim yerimize karar veren insanların kahkahalarını duymakta zorlanıyor muyuz bu arenada hayat mücadelemizi vermek uğruna kovalayanların sonucunda gözeneklerimizi ve hayat gayelerimizi tıkayan terler yüzünden?

Neden kurşunlar ve sevgi arasında kararsız kalmış ve bunun sonucunda ikiye ayrılmak zorunda kalmış hayatlar yaşıyoruz ki? Buna mecbur değiliz. Mesela Stefan Zweig Mecburiyet kitabını yazmış, onu okusanıza. Bakalım kurşunlar mı kazanıyor, yoksa sevgi mi!

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki özgürsün, keyifli okumalar dilerim.

Benzer kitaplar

Stefan Zweig'ın hikâyelerini tek tek kitap olarak basıyorlar. Kapakları böyle güzel olacaksa birşey diyemem, ben işbankası yayınlarından olan baskısını okumadım, okuduğum kitabın kapağında bir asker bir yatakta uzanmış duvara bakıyor. O kapak da bu kapak da güzel.

"Mecburiyet", bana "Olağanüstü Bir Gece"yi anımsattı. İki eserde de bir hakikatin farkına varan karakterler var; her iki eserde de bir suçla kendine gelen, kendini öğrenen, korkularıyla veya kendi gerçekleriyle yüzleşen insanlar var; her iki eserde de yaşamayı, hayatın kendisini seven ve bu sevgiyle aydınlanan insanlar var.

Zweig'ın okuduğum eserlerinde ve en çok da Amok Koşucusu adlı hikâye kitabında (bir çok hikâyeden oluşan gerçek kitapta) gördüğüm şey; yazarın insanın zaafları, zayıflıkları, güçsüzlüklerinin onu yıpratması ve acı çektirmesi kadar içten içe ve alttan alta kendini dayatan bir yaşam sevgisiyle dolu karakterler anlatıyor olduğu. Zweig'ın karakterleri debelendikleri, kendilerine sıkıntı ve hatta acı veren şeyler ne olursa olsun dayanmanın ve varlıklarını sürdürmenin bir yolunu buluyorlar; çektikleri acı bir şekilde kendilerini tanımanın, kendilerini keşfetmenin bir yolu oluyor onlar için, böylece acı boşa gitmemiş oluyor. Tabii bu söylediğim şey, Amok Koşucusu adlı kitabına kadar geçerli. Amok Koşucusu'nda iyimser, hayat sevgisi dolu insanlar varsa bile onlar küçücükler ve bu dünyaya dayanabilecek kadar güçlü değiller. Yazarın gerçek başyapıtı da Amok Koşucusu elbette. Orada artık dünyayı sevgiyle, barış hissiyle kucaklayan insanlar değil, artık dayanamayan ve geriye tek seçenekleri kalmış insanlar anlatılıyor...

Ancak Mecburiyet'te yazar başka bir ruh hâli içerisinde. Olağanüstü Bir Gece'de bize kendini gösteren o güçlü, o hayata sımsıkı tutunan ve yenilmeyi kabul etmeyen insanın bir benzerini burada bir kez daha anlatıyor Zweig, belki de kendinden söz ediyor .Zweig bu hikâyede bize duru, net karakterler sunarak onları anlamamızı sağlıyor; davranışlarının nedenleri üzerine düşündürüp ruh hallerine yakınlık duymamızı istiyor; yazar bizi anlatım gücünün yeterliliğine ve üslûbunun güzelliğine bir kez daha ikna ediyor, bizi bir kez daha kaleminin tadını almaya davet ediyor. Bize de bu güzel davete icabet etmek kalıyor. Herkese öneririm.
Bir kupa kahve bitimine kadar okunacak bir kitaptan herkese selam.

Mecburiyet, Stefan Zweig'in satranç kitabında da olduğu gibi kendi hayatını ele alıp o yıllar da yaşadığı  şeylerin psikolojisini ve düşüncelerini yansıttığı bir eser.

* Satranç kitabını okuyunca aradaki bağlantıyı çok rahat kurabilirsiniz. Dr. B'nin satrancı öğrenme süreci ile Stefan'ın yaşadıkları neredeyse aynı diyebilirim. (Fazla spoiler vermiş olmamak için bir önceki inceleme de bilerek belirtmedim nasıl öğrendiğini. Daha detaylı bilgi için Satranç :)

Mecburiyet ise savaş sırasında evli bir çiftin kaçışını anlatıldığı "özgürlük mü yoksa sorumluluk mu" sorularına cevap arıyor.
Vatana karşı duyduğu sevgi ile karısına olan sevgisi arasında seçim yapmak zorunda olan Ferdinand'ın psikolojisini, iç dünyasını ve karar verme aşamasında yaşadıklarını anlatıyor.

Diğer kitapların da olduğu gibi gayet basit ve akıcı bir dil ile yazılmış olan Mecburiyet'i okurken zaman zamanda empati kurarken bulacaksınız kendinizi.
Ferdinand neye karar verecek. Savaşa katılmayıp karısının yanında mı kalacak yoksa cepheye mi koşacaktır?

Dışardayken kendini kaçak gibi hisseden birinin vatan ve eşi arasında sıkışıp kalması, güvende olup hayatına devam edebilmek için her şeyi arkada bırakıp giden insanların yaşamlarının da anlattığı bu eseri ilgiyle okuyacağınızı da belirterek incelemeyi sonlandırıyorum.  ^_^

Sevgi ile kalın.
İçindeki savaşı kazanan bir adamın öyküsü. Sevgi ve görev duygusu(savaşa katılmak) arasında seçim yapmak zorunda kalan bir ressam.Başkalarının buyrukları bizim yasalarımız olmamalı Özgür olmalıyız.Kendi evet ve hayırlarımız bizim yasalarımız olmalıdır.Mecburiyet başkalarının yasasına uymaktır.
Zweig'in bütün hikayeleri kendi yaşamının yansıması niteliğinde.Savaş,sevgi ve aydınlanma temalı bir kitap.
Susuzluğu giderilen bir insanın suyu içerkenki akışkanlığı tadında Zweig...Yutkunmaya ayrılan zamanın gereksizliğini düşünen bir Afrikalı gibi, sayfaları çevirmek için ayrılan zamana hayıflanan ben...

+Mecburiyet+ ,bencillik ve vicdan arasında verilen savaşımın alegorisi. Ferdinand' ın ülkesi savaşa girer. Çok sevdiği eşiyle yurt dışında yaşarlar. Ve uzun zamandır beklediği askerî celp kağıdını getirir postacı. Ya özgürlüğünü seçecektir ya karısını. Ölüm Ferdinand' ı dansa kaldırır. Ya karısının yanında oturmayı seçecektir ya ölümü. Gitmek istemez savaşa fakat ilk okuldan beri Cesur Yeni Dünya' daki gibi vatan-millet sevgisi fısıldanmıştır kulağına... İçinde yorgun ve hiç susmayan bir ses vardır... Savaşa gitmelisin! Savaşa gitmelisin! Savaşa gitmelisin! Geride bıraktığı karısı Paula' nın gözyaşları çığlık çığlığa "gitme" der. Gitme! Gitme! Gitme! Yaşam denilen uzun ve meşakatli bir yolun ikili kavşağına gelmiştir Ferdinand.

Niçin savaş? Neden savaşır bu insanlar? Bu sınırları koyan kim? Tanrının böyle bir isteği olmamalı. Varolmanın yok etmekle ne ilgisi var?


Paula...
Güzel ve yaralı kadın...
Ferdinand...
Tamamen Mecburiyet' in pençesinde cebelleşen bir zavallı...

Ölüm ve yaşam...
Birbirlerine muhtaç iki düşman...

~~Keyifli okumalar~~

~~Kitapla kalın~~
Zor bir soru sorayım size: Savaşta olduğunuzu düşünün. Karşınızda bir düşman askeri var. Silahınızı doğrulttunuz ve tetiğe bastığınızda biliyorsunuz ki, düşman askerini öldüreceksiniz. O tetiği çeker miydiniz?

Zweig'ın yazım aşamasında firari olarak tasarladığı, sonrasında mecburiyet adını verdiği ve 1. Dünya Savaşı sırasında yazdığı eseri. Diğer eserlerine oranla daha az psikolojik betimlemelere ve tespitlere yer vermiş bu kitabında. Kanımca, bu kez özellikle savaş karşıtı olduğunu ve insan yaşamının değerini göstermek istemiş.

Bilinen savaş karşıtı eserlerden farklı olarak savaş sırasında evli bir çiftin kaçışının anlatıldığı eserde yazar, vicdanının sesini dinleyip savaşa katılmak istemeyen ama vatana karşı kendini mecbur hisseden bir ressamın, Ferdinand'ın, iç dünyasını gözler önüne seriyor. Ve Zweig şu sorulara yanıt arıyor:

- Vatanın kendisi üzerindeki gücü Ferdinand'ı savaşa çekmeye yetecek midir?
- Dışarıdayken kendini kaçak hisseden bir insan ne kadar özgürdür?
- Vatan, insan hayatından ve özgürlüğünden daha mı önemlidir?
- Cepheye koşan asker başka bir şansı olsa ne yapar?

50 sayfalık güzel bir eser. Diğer Stefan Zweig kitaplarına oranla psikolojik betimlemeler ve tespitler az olsa da sunulan fikirlerle okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.
Mecburiyetin oluşmasında birçok sebep vardır, kimi zaman insanın kendi kararları sebep olur buna. Kitapta ise başkalarının, sistemin, genel olarak toplumun sunduğu bir mecburiyet söz konusu. Sanırım en kötüsü de bu. Dayatılan sorumluluklardan kaçan bir adamın öyküsü askerlik üzerinden verilmiş, Paula karakteri kitabı tam bir başkaldırı haline getirmiş. Okuyanlar bilir, Zweig harika betimlemelerle, psikolojik tahlillerle, olayları,insanları dramatize eden bir yazar, kurgudan çok anlatım yönü ağır basan bir yazar.Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da vermek istediği mesajı başarılı bir şekilde vermeyi başarmış.
Zweig etkinliğine katılışımın, heybemdeki ilk kitabı "Mecburiyet" ti. Çıktığı zamandan beri ha okudum, ha okuyacağım diyerek kendime hatırlattığım bu eseri okumak benim içinde bir nevi mecburiyet oldu...

Elli sayfalık gayet fit görünümlü bu kitabın konusu yine diğer kitaplarında görülen paralel konular. Savaş, savaşın psikolojik etkileri, bireyin kendisiyle ve dünya arasındaki uçurumlar, yalnızlık, çaresizlik, korkular, ruhsal bocalama, insani değerler...

Ne yazık ki dünya var oldukça hiç biteceğine inanmadığım korkunç bir gerçek olan savaş, burada da askere gitmemek için ülkesinden İsviçre'ye karısıyla birlikte kaçan ressam Ferdinand'ın hikâyesinin ana başlığı! Buraya mutlu olmak ve insan gibi yaşamanın hayaliyle gelir Ferdinand. Onu çok seven karısı Paula her zaman yanındadır. Hem gözleri hem elleri hep üstündedir. Peki bu yeterli midir? Yanyana yürüdüğü huzursuzluğu, birbirine karışan uykusuzlukları, alt üst olmuş ruhsal durumu onu istediği huzura kavuşturacak mıdır?

Birgün kahverengi bir zarfla kapısını çalan postacı, özgürlüğüne kara bir gölge gibi düşer. Vatanını seviyorsan, bunu göstermelisin diyor zarftan çıkan o soğuk kağıt. Ferdinand'ın bundan sonraki savaşı hem içinde hem dışında. Paula'nın dediği gibi vatan onun hayatı kadar önemli mi? Bir adalet olduğuna cidden inanıyor muydu? Ya özgürlük? Onu senin elinden sen izin vermediğin sürece kim alabilir?

Devletin devasa gücüyle, küçücük bir adam ne kadar mücadele edebilir?
Kitabı bir Zweig sever olarak beğendim. Yalnızca buradaki ruhsal sorgulamalar belki biraz daha yoğun olabilirdi dedim. Mesela Korku'da kendimi müthiş hissetmiştim. Amok Koşucusu'da harikaydı duyguyu geçirebilme ve hissettirme olarak.

Mecburiyet'te Zweig arşivine eklenmeli. Es geçmeyin derim. Herkese şimdiden iyi okumalar dilerim. Özgürlüğünüzle kalın.
Si vis pacem para bellum, yani barış istiyorsan savaşa hazır ol.

Kitapla ilgili çok güzel incelemeler gördüm sitede. Ben de birkaç şey yazmak istedim.

İnsan varoluşundan itibaren mücadele içinde. Havayla, suyla, toprakla, hayvanlarla, kendisiyle ve daha onlarca şeyle; ama en çok kendisiyle. Uzun yıllar süresince insanlar yaşadıkları sonucu bir etik ve ahlak anlayışı geliştiriyor, kendilerini koruyabilmek için yasalar düzenliyor, önlemler alıyor, cezalar belirliyor. Oluşumlar, örgütlenmeler, kurumlar ve devlet ortaya çıkıyor. İnsan kendisini koruması için bir canavar yaratıyor ve bu canavarın pençesi de çoğu zaman insanın kendisine vuruyor. İnsanın “beni koru” dediği devlet çoğu zaman insanı ilk elden ateşe atan oluyor. Burdan bağlanmak istediğim kavram ise Zweig’in öyküde ısrarla vurguladığı özgürlük. Paula ısrarla eşine özgür olduğunu anlatmaya çalışıyor. Özgürsün, hiçbir şey yapmak zorunda değilsin, insan özgürdür diye haykırıyor. Peki Ferdinand gerçekten özgür mü? Başta dile getirdiğim her unsur aslında insanın özgürlüğünden vazgeçişini gösteriyor. Ahlak, yasalar, kurumlar, devlet ve bunlar gibi insanın yarattığı her kavram onun özgürlüğünü azar azar yok ediyor. Bu yüzden Paula’nın –ya da Zweig’in- bu özgürlük çağrısını maalesef pek gerçekçi göremiyorum.

Peki insanlar kendilerini korumak için bu kadar önlemler almışken neden hala savaşlar oluyor? Buna onlarca sebep bulunabilir ama kolaya kaçarsak iki şekilde düşünebiliriz. İlk olarak insanları yöneten ‘üst akılların’ vurdumduymaz şekilde, çoğu zaman kendi hırs ve ihtirasları için kitleleri öne sürmesi. İkinci olarak ise özgür olmayan insanın kendisine verilen bu yükümlülüğe uymak zorunda olması. Kendi elimizle yarattığımız yaşam biçimi bize kurtulamayacağımız yükümlülükler veriyor. Yine kendi eserimiz olan kavramları korumak için diğer insanlarla mücadeleye girmemiz gerekiyor. Ferdinand savaşmak istemiyor ama kendisini vatanına ve milletine bağlı hissediyor. Onlarla birlikte acıyı yaşamak ve onların hislerini paylaşmak istiyor. Kendisine yapılan çağrıyı reddedilemez ve direnilemez buluyor.

İnsanın örgütlenmesinin en uç örneklerinden biri vatan kavramıdır. İnsanın kendisini bu kadar ait hissettiği şey bir elin parmaklarını geçmez. Özellikle toplumumuz vatana karşı sadakate ve vatan görevi dediğimiz askerliğe karşı oldukça hassastır. Aslında Ferdinand’ı okurken sık sık kendi ülke insanımı düşündüm; kendisine savaş çağrısı geldiğinde o çelişki, o çaresizlik bizde nasıl yaşanır veya bunu kaç kişi itiraf edebilir diye. “Her Türk asker doğar” lafının iliklerimize kadar işlediği ülkemizde askerliğe, savaşa, ölmeye ve öldürmeye mesafeli yaklaşanların sayısı eskisinden çoktur diye düşünüyorum. Ancak Afrin’e operasyona giderken ailesine ‘beklemesinler’ diyen askeri de unutmamak gerekiyor. Peki niye bu askeri gururla ayakta alkışlıyor ama Zweig’in bu öyküsünü okuyup onu da haklı buluyoruz. Bu aslında Ferdinand’ın yaşadığı yüzleşmeyi henüz yaşamamış olmamızdan kaynaklanıyor ya da savaşın sonuçlarını çıplak gözle görmemiş olmamızdan. Ferdinand için öyküdeki kırılma noktasını düşünürseniz ne dediğimi anlarsınız.

Son zamanlarda okuduğum en iyi Zweig hikayesi diyebilirim. Savaş karşıtlığı herkes tarafından bilinen ve hayatı savaştan kaçmakla geçmiş - hatta kaçarken sonlanmış - Zweig, hikayesinde kısa ama yoğun şekilde belki de özellikle bizim toplumumuzda tabu olan konulara değinerek yine savaş karşıtı görüşlerini ortaya sermiş. Üzülerek söylemek gerekiyor ki o ve onun gibi nice insanın çabası maalesef sonuçsuz kalıyor. Görüleceği gibi hala değişen bir şey yok. Hala savaştan, ölümden kaçan milyonlarca insan yaşıyor dünyada.
Hikaye hakkında ipuçları içerebilir. :-)
Kısa ve güzel hikaye savaş yıllarında geçiyor ve ülkesine asker olarak çağrılan Ferdinand'ın gidip gitmemeye karar vermesini ele alıyor. Savaşa gitmeyi istememesine rağmen devlete karşı koymak gibi bir düşüncenin altında eziliyor. Karısının gitmemesi yönündeki telkinleri oldukça başarılı psikolojik tahlillere yönlendiriyor kitap boyunca. Bu telkinler Ferdinand'ı daha büyük bir ikileme düşürüyor. Kavga ettikleri bir gecenin sabahı karısını evde bulamıyor. Ferdinand karısının gittiği düşüncesiyle nasıl bir karar verecek okuyup öğrenebilirsiniz. Benim en beğendiğim Zweig kitapları arasına girdi kendisi. Sonu Zweigden beklenmeyen tarzda sanki. Keyifli okumalar.
Zweig'ın Modern Klasikler dizisinde çıkan 17. ve son kitabı şimdilik tabi. Ayrıca en kısa hikayesi elinize bir kez almanız yeterli bitirmek için. Mecburiyet kavramınını insan psikolojisi üzerindeki etkisini gösteriyor bize. Savaştan ve insanlardan kaçarak İsviçre'ye gelen Ferdinand'ın tekrar savaşta olan orduya çağrılmasıyla eşi ve istememesine rağmen sorumluluk ve korku nedeniyle askerlik arasında bir tercih yapmak zorunda kalmasını konu alıyor kitap.
“ Neden hemen en kötüsünü düşünüyoruz ? “
Stefan Zweig
Sayfa 32 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
İnsanların sorularına maruz kalmamak için onlarla konuşmaktan kaçınıyordu.
Stefan Zweig
Sayfa 7 - İş Bankası Kültür Yayınları 2. Baskı 2017
" İçinde bir şeyler hayır diyorsa, sen de hayır demelisin. "
Stefan Zweig
Sayfa 33 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
İnsanlar umurumda değil, onların merhametinden, sevgisinden, minnettarlığından bana ne?
Burada, barışın içinden karşı tarafa, savaşa baktığında anlamsızlığı görmüyor musun?
Stefan Zweig
Sayfa 16 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yapman gereken tek şey, karşı koyman. İstediğin şey için ne olursa olsun mücadele etmen.
"...Fakat kendi irademe rağmen gideceğim , onların güçlerinin korkunçluğu da bu değil mi zaten ; insanın kendi iradesine , kendi inancına rağmen onlara hizmet etmesi değil mi korkunç olan ? "

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mecburiyet
Baskı tarihi:
Eylül 2017
Sayfa sayısı:
56
ISBN:
9786052951606
Kitabın türü:
Çeviri:
Serhat Tunar
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Zweig I. Dünya Savaşı boyunca bu görüşlerini yaymayı kendine misyon edinmişti. Avrupalı ve “dünya vatandaşı” kimliğine büyük değer veren yazar, yapıtlarında savaşın yıkıma uğrattığı “eski dünya”nın değerlerinin kayboluşunu büyük ölçüde dert edinmiştir. Mecburiyet ’in ana karakteri ressam Ferdinand da savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye kaçmıştır. Bir gün askerliğe elverişliliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşın kendini gitmek zorunda hisseder. Görev duygusu, savaş karşıtı düşünceleri ve karısına duyduğu sevgi arasında sıkışıp kalmıştır. Ferdinand her ne kadar “insanlığın ötesinde bir vatanı” olmasa da, “yirmi milyon insanı boğan o zinciri” kıramayacağını düşünür…

Stefan Zweig (1881-1942): Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden Avusturya’dan ayrıldı.

Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. Satranç, Amok Koşucusu, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Olağanüstü Bir Gece gibi unutulmaz novellaları ona büyük bir ün kazandırdı. Roman, şiir, öykü, deneme, biyografi ve oyun gibi farklı türlerde çok sayıda yetkin ürün verdi. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu derin karakter incelemelerine götürdü. Önemli denemeleri arasında Üç Büyük Usta (1920); Kendileriyle Savaşanlar (1925) ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (1928) sayılabilir. Ungeduld des Herzens (1938; Sabırsız Yürek) adlı bir psikolojik romanı da mevcuttur.

Yazara ün kazandıran bir başka yapıtı Sternstunden der Menschheit’tır (1928; Yıldızın Parladığı Anlar). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye dayanan biyografilerini kaleme aldı. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig, 1942’de ikinci eşiyle birlikte intihar etti.

Kitabı okuyanlar 1.291 okur

  • sultan
  • Leyla Tuğçe Yılmaz
  • Burcu
  • Ayşe Demirsoy
  • fatih şahin
  • Nurhayat Azazi
  • Murat öztürk
  • Hatice kübra Korkut
  • Serap Oral
  • Damla Çankaya

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.2
14-17 Yaş
%12.1
18-24 Yaş
%30.4
25-34 Yaş
%28.8
35-44 Yaş
%12.3
45-54 Yaş
%5.2
55-64 Yaş
%0.5
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%61.4
Erkek
%38.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30.3 (183)
9
%24.2 (146)
8
%24 (145)
7
%13.4 (81)
6
%4.8 (29)
5
%1.7 (10)
4
%0.7 (4)
3
%0.5 (3)
2
%0.3 (2)
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları