1000Kitap Logosu
Stefan Zweig

Stefan Zweig

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
1,1milyon
Okunma
33,4bin
Beğeni
626bin
Gösterim
Unvan
Avusturyalı Roman, Oyun ve Biyografi Yazarı, Gazeteci
Doğum
Viyana, Avusturya, 28 Kasım 1881
Ölüm
Petropolis, Rio de Janeiro, Brezilya, 22 Şubat 1942
Yaşamı
Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almanca'ya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu, 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti. I. Dünya Savaşı'nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana'da savaş karargâhında "Savaş Arşivi"nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya'ya dönerek Salzburg'a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg'da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg'da geçirdiği yıllar Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach’a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg'da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hofmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig'in konuğu oldu. Salzburg'da geçen yıllarında Zweig, Avrupa'nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", "Yıldızın Parladığı Anlar" ve "Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı, yine 1927'nin 20 Şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. 1928'de Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere, Sovyetler Birliği'ne gitti. 1933'de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. 1934'te Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissedemedi ve taşındı. Zweig, 1937'de ilk karısı Frederike'den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz'e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich'ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940'ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür. Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu. Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.
Satranç
Okuyacaklarıma Ekle
Amok
Okuyacaklarıma Ekle
Korku
Okuyacaklarıma Ekle
Mecburiyet
Okuyacaklarıma Ekle
Yakıcı Sır
Okuyacaklarıma Ekle
Lyon'da Düğün
Okuyacaklarıma Ekle
Kızıl
Okuyacaklarıma Ekle
Mürebbiye
Okuyacaklarıma Ekle
Geçmişe Yolculuk
Okuyacaklarıma Ekle
68 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
"Onu sevmek, nefes almak gibidir. Gel de nefes almaktan vazgeç şimdi" demiş Mevlana. Sevmek, şansın yoksa yaşarken ruhen ölmeyi göze almaktır. Stefan Zweig' in Satranç kitabını okudum ve beğenmişle beğenmemiş arasında kaldım. Yalnız iyi olan bir tarafı var bu yazarın; olay örgüsü kuvvetli ve okurken film izliyormuşçasına bir his uyandırıyor. Bu yüzden şansımı Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabında denedim ve bayıldım. Kitabı kesinlikle tavsiye edeceğim için spoiler vermeden yoğunlaştırılmış duyguların kenarlarından kalemle geçmek istiyorum. İnsan bir defa aşık olabilir ve eğer bir çok defa aşık olduğunu idda edebilen varsa hiç aşık olmamıştır çünkü şanslıysan aşk bir defa uğrar ve gider. Karşılıksız aşk, bedenen yaşayıp ruhen hayata veda etme cesaretidir bana göre. Herkes aşkı farklı şekilde yaşayabilir ama bazıları yaşayamaz ve yazmaya çalışır. Bilinmeyen bir kadından bilinen bir adama yazılan bu mektup sevgisiz ve sadakatsiz geçen bir ömrü kaleme almış. Yaş küçük, aşk kapıda ve sevdiğin kişi sadece kapı altından bir ayak sesi... Bir hayatı bir zarfa sığdırmış, halinden memnun, yaşama çocukluğundan ruhen veda etmiş bir kadın kaç kişiye nasip olur bilmiyorum. Seviyorsun, unutluyorsun tanınmayan bir yüz haline geliyorsun ve sevdiğin insanın yüzünü her insanda görüyorken, sevdiğin insan senin yüzünde hep tanımadığı farklı yüzler görüyor. Evine giriyorsun, hayatına dokunuyorsun, şansın varsa bir iki kelime konuşup nefesini hissediyorsun şansın yoksa uzaktan izleyip ölmeye devam ediyorsun. Bir ölümü bir kelime ile anlatabilirsin ama kağıtlara dökülen ölmeyi dinlemek kolay değil. Ellerinde titreme, gözlerinde buğulanma ve vazonda artık gül yoksa her şeyin sonuna geldiğini anlıyorsun. Bir sabah uyanıp o vazoyu boş görmek artık asla dolmayacağının bir belirtisidir. Her gece farklı koku alıp aynı şeyi yapan bir erkek en fazla tanımadığı kadın ölene dek sevilir sonrası yalnızlık ve boş vazo... Karşılıksız sevmek cesaret ister bana göre. Onu başka insanlarla görmek, evinde farklı kokular almak ve bunu sindirmek, bir de her yıl gönderdirğin o güller başka ellere de dokunuyorsa cesaret vazgeçilmez bir hal alıyor. Güzelsin, gençsin, sevdiğin insandan büyük bir hatıra ama tek bir insan aklında... Bunun ne demek olduğunu şuan okuyan bazı arkadaşlar anlamıyor çünkü yaşamadan bazı şeyler anlaşılmıyor. Bilinmeyen kadın bu yüzden sevilmeyi değil sevmeyi tercih etmiş. Fuzuli’ye sormuşlar: “sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” “Sevmek” demiş; “çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın.” Değil sevilmek asla tanınmayan uzaktan gelip geçen bir araba sesi gibiydi bilinmeyen kadın. Köpeğin en önemli ve belki de tek özelliği sahibine sevenlerine sadık kalabilmesidir. Adam sadakatsiz, sadık kalamayan biriydi. Kadın neyse adam tersiydi. Sevmek, sevdiğinin yürüdüğü yolu, okuduğu kitapları, dinlediği şarkıları, kullandığı kalemi, kitaplarında yazdığı cümleleri, taktığı kravatı, saati, giydiği çekete kadar bilme arzusurdur. Bazılarımız böyle şeylere burun kıvırıp köşeye çekiliriz bazırlarımızsa sevdiğinin giydiğini, evden çıktığı saati gördüğü için kendini şanslı hisseder. Görmeden aşık olan kaç insan vardır acaba? Sadece kullandığı kalemden, kitabına görüp yüzünü görmeden yaşanılan o aşk kaç kişiye nasip olur? Mevlanın sözünü incelememe ekledim çünkü aşkın öldürmesi değil nefes aldırması gerektiğine inanıyorum. Bilinmeyen kadın hiç sevildiğinden emin olamadan nefes aldı. Bu seven bir kadının yapabileceği en güçlü ayakta kalma şekildir. "Okyanusta ölmez de insan gider bir kaşık sevdada boğulur" demiş Cemal Süreya. O mektup bir kaşık sevdada boğulan bir kadının mektubu. O mektubu, o duyguları, o kısa filmi hayalinizde izlemeyi kesinlikle tavsiye ediyorum. Okuduğum en muhteşem kısa bir günlük romandı. Bazı yerleri aynı duyguları farklı şekilde dile getirmiş ve uzun uzadıya bahsedilmiş. Dili akıcı aynı zamanda dediğim gibi bir günde okuyup bitirebileceğiniz bir roman. Romandan keyif alabilirsiniz. İyi okumalar dilerim.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Okuyacaklarıma Ekle
80 syf.
·
5 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Artık insanları tanımak için zaman kaybetmiyorum.
Nasıl olsa onlar zamanı gelince yaptıklarıyla kendilerini tanıtıyorlar... (Paul Auster) !! Dönemimizi ve okuduğum bu kitabı bir cümlede anlat deselerdi; "Herkesten her şeyi bekle ama kimseden birşey bekleme" olurdu. !! Dönemimizde en tehlikeli şey nedir diye sorsalar; doyumsuz bir erkek kadar doyumsuz bir kadın derdim. !! Peki bir insanı vicdanıyla baş başa bırakmanın en iyi yolu nedir diye sorsalar; ya affedin derim ya da affetmeyin, silip atın derim. !! İhanet yalanla birleşmiş iki günahın toplamıdır. Bu ihanet kendisiyile korkuyu da beraberinde getirir. Ya kaybetmek istemediklerinden ya da kaybettiklerindendir bu korku. Yalanın fazlası kaybetmeye götürür insanı, ihanetin ağırlığı korkuya taşır sizi. Peki korkunun fazlası intihara sürüklemez mi? !! İhanet bulaşıcı bir hastalık gibi. Zavallı insanlara özel bir yetenek. Mutluluk katlanarak artar, yalan katlanarak artar, ihanet saklandıkça ağırlaşır öyle değil mi? Stefan zewig'ten öğrendiğim şey bu. İhanetin bilerek bilmeyerek topluma sürülmesi. Bilmeyerek yapılan ihanet ve bilerek yapılan ihanetin arasındaki fark nedir biliyor musunuz? Kaybettiklerinizdir. Bilmeyerek yapılan bir ihanet sizi seven insanı kazanmadan kaybetmektir ve bilerek yapılan ihanette şerefini ve karakterini bir yalana satan insanın, kendini seven insanı kazanıp kaybetmesidir. Hangisinin size daha acı verdiğine siz karar verin. Peki neden hep Stefan'ın kitaplarında ihaneti ve sevgiyi, boşluğu okuyorum bilmiyorum ama kitaplarını okurken, sevipte kaybettiğin insanların eşyalarını toplamaya çalışmak gibi hissettirdiği duygu. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nda bir adamın bilmeden yaptığı ihaneti kaleme almış ve Korku kitabında bir kadının bilerek yaptığı bir ihaneti kaleme almış. Okumak istediğiniz karakter size kalmış. Bir insan hayatınızı değistirir ve bu istinasız her insan için geçerli iyi ya da kötü hayatınız değişir. Hayatların mutasyona uğramış bir dönemi her zaman vardır. Doyumsuz kadının hayatı olumlu yönde değişirse bu katlanılmaz olur. Beraberinde ihaneti getirir, korkuyu ve sonra intiharı getirir. Stefan, korkuyu iliklerine kadar işlemiş olduğu bir insanı kaleme alırken empati yapmamak elde değil. Bir komodin üzerinde kadına ait parfüm, adama ait bir saat var. Birinden biri eksilirse o zaman yokluğun ilk adımını atarsınız. O koku, evin bir kadınla bütünleşmiş halidir ve o saat o evin o adamsız geçemeyeceği zamanın göstergesidir. İhanet, bir gururu kırdı. Hatasız bir kalbin kendini sorgulamasına neden oldu. Neden hatasız insanlara kendini sorgulatma gereği duyuyorsunuz? İhanet sonrası, o kokunun ya da o saatin aynı komodin üzerinde kalmasına ihanet ettiğiniz insan karar verir. Ya birinden biri eksilir ya da affedilmek vicdanınızı yoklar durur. Bir insan gelir hayatınızı olumlu yönde değiştirir. Hatta sizin karakterinizi bile değiştirecek kadar çok şey verir elinize. Elinizde bulunan şeyler sizi doyumsuz hale getirir. Kapının içindeki mutluluğu hiçe sayıp ardındaki yalanla mutlu olursunuz. Sonra bir süre eğlenirsiniz o yalanla. Siz farkında olmadan kimler neleri öğrenir de doğru zamanı bekler. Siz yanlış zamanda yanlış yerde olursunuz ama zamanın geri dönüşü yoktur bu yüzden geçmiş, geçmiştir. Şanslıysanız bir çocuğunuz vardır. Hayata bağlar bir çocuk anne ve babasını. Aptalca bütün doğrulardan uzaklaşırsınız. Evdeki o koku da o saat de giderek azalır. Azalmanın kötü tarafı da yok olmaktır. İhanet edilen insanın içinde fırtınalar kopar, kendini sorgular kendinde bir hata bulmak ister ki yüreği soğusun ama yoktur belki o şansın. Nedir bu biliyor musunuz? Bir insan kumar oynamaya girer başlarda kazanır sonralarda kaybetmeye başlar ve o masadan elindekileri kaybedene kadar kalkmaz. Kalktığında oyun da o masada kalır kaybettikleri de. İşte kitabın özeti arkadaşlar. Kaybettikçe kazanmak için hırslanıp ama masada her şeyini bırakan sevgiyi de sadakati de ziyan eden bir kadının çöküşü. Zavallı bir erkekten korkuncu zavallı bir kadındır. Eksildikçe eksilmenize sebep olan insanlara dikkat edin. İnsan bulursunuz ama kendinizi kaybedersiniz. Tanımak önemli iştir arkadaşlar bu yüzden tanımak için çaba harcamayın. Çünkü Mevlananın dediği gibi; "İnsanları tanımak denizden bardak bardak su boşaltmaktan daha zordur" Harika bir eserdi. Zevkle ve severek okudum. İstisnasız harika yazar olan Stefan'nın kalbinizde filmlerini izleyin. Iyi okumalar. Bu arada hayatınızı değiştiren insanları unutamazsınız arkadaşlar. Kitabı benzettiğim şarkının linkini bırakıp huzurlu okumalar diliyorum. youtu.be/3C4S4W7GElk
Korku
8.5/10 · 72,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
71 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Ah O 24 Saat...
24 saati 71 sayfaya sığdıran Stefan Zweig... Bir yaşamın gerisinde kalan çöküşleri kaç satırda okudum bilmiyorum. Stefan neden hep insanların hayat boyu hissedeceği duyguları ince ince işliyor? Gelin bir de kendinizi bu kitaplarda aramayın. Yine zavallı insanlar, yine hissiz insanlar ve yine nankör varlık olan insan topluluğu. Bütün duyguları ziyan eden insancıklar... Stefan'nın kitaplarına taktım kafayı. Yaşamınız boyunca hissedip yaşayacağınız her duyguyu ruhsal baskı altında nitelendirip, megoloman olan insanların elinde oyuncak olan yaşamların zavallı çöküşlerini itinayla insana anlatmaya çalışmış. Okuduğum bilmem kaçıncı kitabı ve üçüncü Stefan incelemem olacak. Kadın ve erkeklerin birbirlerine olan savaşları hiç bitmeyecek. Hangisi hangisine el uzatırsa nankör olduğu müddetçe uzatılan el hep ihanete uğrayacak. Ne var ki sevgiler ziyan edilip, insanların onurları kırılıyor. Bir insanın yardım eli uzatması sonrasında tuttuğunuz o ele tükürdüğünüz oldu mu hiç? Olduysa çok zavallısınız. O 24 saatte bir kadın 40'lı yaşlarında, bir adama elini uzatıyor. Bundan öncesine ufaktan göz atalım. Toplumumuzda namus bekçisi insanlar var ki onlar sevgili yazarlarımızın dedikleri gibi en namussuzudur. Bir erkekle konuşmak bir kadın için ezeli bir ayıp olurken, erkeklerin bir kadınla düşüp kalkması kaçamak adını alıyor ve bu şekilde düşünen herkes oturup olmayan namusu üzerine yorum yapsın. Tanımadığınız bir adama yardım etmek için elalem ne der diye düşünmek nedir arkadaşlar? Ama kadınları maruz bıraktığınız bu his yüzünden yardıma ihtiyaç duyduğunuz anda bir kadının namus diye size yardım etmediğini farkettiğiniz anda toplumu nasıl zehirlediğinizi anlayacaksınız. Kumarda bir adam her şeyini kaybederse gideceği ilk yer kumarhane kapısının önü olur ve neden salak gibi insanlar kaybettikçe oynamak ister anlamıyorum. Sonrasında derin bir çöküş yaşayan bu insanlara kaybetmeyi öğrenmiş ve yardım elini her şeye rağmen uzatan o 40'lı yaşlara gelen kadının düşüncelerinde korku, utanç ve ihtiras vardı. Neden namus bekçiliği konu aldı derseniz kadının yaklaşık belki bir saati bunları düşünmekle geçmiştir. Peki bu kadın 25 yıldır neden bunları saklayıp yıllar sonra anlatma ihtiyacı duymuş olabilir ki? Sanırım yargılamadan dinleyecek ve namusu mal gibi her konunun ortasına atmayacak birini beklemiş olmalı öyle değil mi? Dertleşmek için bile insan seçmek zorunda kalıyoruz. Bir kadının ihaneti üzerine farklı ülkelerden temsili gibi insanların bir araya gelip eleştiri yapmaları toplumsal devlet tartışması ve politikalarına örnek vermiş gibi aldatmayı kaleme almış sevgili Stefan. Sonrasında bir adamın olaya sadece aldatılmak olarak değil hayattan tat almak için insanlara ihtiyaç duyup ihtirasının peşinden gitmesi neticesinde ihaneti sebeplerine göre normal bulması üzerine yıllarca beklemiş bir itirafı utançla gün yüzüne çıkarması kitabın en dikkat çekici duygu havuzunu oluşturmuş. Ihanet ne kadar normal bilmiyorum ama türk kızlarına ve erkeklerine göre en azından bir kısmına göre katlanılmaz bir durumdur bu yüzden iyi ki Türküm diyorum. Bu adamın fikirlerindeki cesaret ve anlayış; 40 yaşından 65 yaşına kadar gelip içindekileri zorlukla taşıyıp artık birine anlatıp omuzlarındaki yükü anlattığı yerde bırakıp önüne bakmak isteyen bir kadının da cesaretli olup gecikmiş olan itirafını anlatmasına neden olmuş. Yardım elini uzatıp hayatının 24 saatinde hem mutlu olup hem de üzüntü yaşayan o kadının hikayesini incelememde anlatmayacağım ama şunu söylemek istiyorum; Şeker Portakalı kitabında bir alıntı var: "Fazla fedakarlık fazla vefasızlık getirir" bunu unutmayın. Kitabın her sayfasında bu alıntıyı hatırlayacaksınız. Okuduktan sonra "Ah Stefan, neden insanlar mutlu sonu haketmiyor, neden duygular hep boşluktan boşluğa sürüklenip duruyor" diyebilirsiniz. Bir psikiyatrinin dinlediği hayat hikayelerinin derlemesi gibi kitapları var Zweig'in. Acaba kendisi de bilinmeyen bir psikiyatri falan mıydı diye düşünmeden edemiyorum. İnce ruhlu bu yazar kitaplarında duyguların ve yaşantıların harabelerinden kalan itirafları konu alıyor. Stefan'ın kitaplarını okuyun arkadaşlar. Fazlasıyla size bir şeyler katacaktır. Eğer yaşamınızı bir ya da bir kaç kitapta okumak ve kendinizi bulmak istiyorsanız bu yazarı atlamayın. Iyi okumalar dilerim.
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Okuyacaklarıma Ekle
64 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...” Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi... Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür. Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…” İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir. Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
Amok Koşucusu
7.9/10 · 160,9bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
68 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
İnsanı oldukça üzen bir fark edilme çabası, bittikten sonra mektubun yazıldığı tanınmış roman yazarı R.’nin de kendi hikayesini okuma isteği doğurmuştur. Bu mektubu aldıktan sonra hayatına nasıl devam etti, öncesinde gerçekten bilinmeyen kadının bize anlattığı gibi biri miydi vs. bir dolu soru ile baş başa kalıyorsunuz . Kitapla ilişkiniz hemen öyle bitmiyor. “... çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytuluklardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz; çünkü bu sevgi, yetiştin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir. sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar, yakınlıklarla köreltirler, aşk hakkında çok şey okumuşlardır, duymuşlardır ve aşkın ortak bir kader olduğunu bilirler.” Platonik aşka inanan, bir insanı uzaktan sevmenin tadına bayılan, yaklaşınca tüm büyü bozulacak diye korkanlardansanız -ki ben öyleyim- mutlaka okuyun. Bol okumalı güzel günler diliyorum…
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Okuyacaklarıma Ekle
80 syf.
·
Beğendi
Spoiler olabilir siz yine de bir okuyun da gelin. Yine Stefan Zweig yine tek atımlık ama sindirmesi zor,düşünce bağırsağında emilmesi daha da zor bir başyapıt. Ama dikkat çekilmesi gereken nokta bu kitabın aslında Zweig'in kaleminden çıkmamış olduğudur. Ayrıntılı bilgiyi inceleme altındaki yorumda vereceğim. :) Bir an için çok çok aç olduğunuzu düşünün, yıllardır bir şeyler tüketmişsiniz ama hiçbir şey yememişsiniz, arayış içindesiniz ve sonra çok lezzetli ama küçücük bir tatlı(hadi baklava olsun) atmışsınız ağzınıza, bitmesin diye hareketsiz bekliyorsunuz ama eriyor, tükeniyor sonunda. İşte kitap bitince uzun zamandır hissetmediğim bu hissi tattım tekrardan. İşte dedim, incelemeye değer bir kitap. Hepimiz hayatımızın bir döneminde bir tükenmişliğe doğru ilerleriz, yaşamın anlamsızlığı bir yana bizim yüklediğimiz, gerçek olmasını umduğumuz, hayat dağına tırmanırken kullandığımız kamamız olan anlamımız elimizden kayıp terk eder bizleri. Duygusal bir donukluk sendromuna tutuluruz, bazısı için her şeyi yapacak parasının olmasıdır sebep; bazısı içinse hiçbir şeye sahip olamamanın acısıdır. İntihar düşüncesi de geçer zihnimizden, sanki varlığını yok olarak kanıtlamak mümkünmüş gibi. İşte bunun son bulduğu, zamandaki bir kopma noktası vardır, Zweig buna olağanüstü bir gece demiş. Hepimizin böyle bir gecesi vardır (ya da olacaktır) kim bilir. O andan sonra başka biri oluruz,hayatımızın geri kalanında o gecenin izini taşırız. Eğer o bilet ayağımızın dibine düşmese o gece belki de hiç gerçekleşmeyecekken, kaderimiz üzerindeki etkimizin bir yanılsamadan ibaret olduğu daha iyi nasıl suratımıza çarpılabilir ki? Yalnızlığın insan ruhunda uyandırdığı dalgalanmaları bu kadar güzel ortaya koymak, betimlemeler ve karakter analizlerindeki derinlik kendisinin bir Freud hayranı olmasının bir getirisi olsa gerek. Toplum insanın tutkularını öyle bir köreltir ki tek tip bir insan olursunuz. Başkaları ne yapıyorsa siz de ben kimim demeden aynısını yaparsınız. Sınıfsal toplum düzeninin ve insanları belli kalıplara sığdırarak ayrıştırmanın mantıksızlığı insanların belli toplulukların akımına kapılıp onun üzerinden kendini tanımlamasının yetersizliği de bunun bir sonucudur zaten. At yarışı yapılan stadyumun kapanmasıyla sembolize edilen, Hayat yolculuğumuzda daha fazla daha fazla diyerek kendimizi boş bir hevese kaptırmamız sonra bunun devamında hayatımızı harcamamız, sonra her şeyin bitmesi ölüm geldiğindeki ruh halimizi anlatıyor. Öfkeliyiz çaresiziz haksızlığa uğramış gibiyiz ama yapacağımız bir şey yok. Zaman celladı karşısında çaremiz var mıdır? Kısa kitapları daha çok severim, en uzun olanlar onlardır çünkü. Birkaç saatte okunur ama sindirmesi bazen birkaç ciltlik kitap okumak kadar uzun sürer. Beynime üşüşen düşünce ırmaklarına bir su yolu açar, yön verir. Son olarak bu kitabın modern klasikler arasında hep ayrı bir yeri olacağını biliyorum çünkü her insan zaman çizgisinin sonuna gelip aşağıya düşer ama hiç tükenmeyecek, daha da değerlenecek olan şey insanın kendini buluşunun, benliğinin okyanusunu keşfinin hikayesidir. Zweig'in ifadesiyle: "Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”
Olağanüstü Bir Gece
7.7/10 · 103,2bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
80 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
Zweig okurken kendi kendime diyorum ki, " Ah dostum neden bu kitap 400 sayfa değil?" Vizdansız Zweig mükemmel yazıyor ama sağ olsun hep 70-80 sayfa kitapları. Tabi bu işin şakası. Psikoloji nedir, nasıl anlatılır, nasıl hikaye aracılığıyla insanlara gösteriliri bize öğreten Zweig abiden, okuduğum en iyi kitaplardan biri. Zweig yanlış hatırlamıyorsam bundan yaklaşık 5 sene kadar evvel ülkemizde inanılmaz popüler olmaya başlamıştı. Hatta o zamanlar bu adam kim ya diyip geçiyordum. Zamanla tanıdık kendisini. Zweig harika biz yazar çünkü yarattığı, anlattığı karakterler tamamiylen bizden. Yaşadıkları içsel çelişkiler, duygu buhranları tamamiylen bizden. Kitaplarını okurken ana karakter ben oluyorum sonra dünya başıma yıkılıyor. İçim daralıyor. Hayattan nefret ediyorum. Çünkü adam karakteri her yönüyle öyle bir anlatıyorki sanki artık kitaptaki karakter X kişisi değilde Oğuzhan oluyor. Olaylar benim başıma gelmiş gibi bir ruh halina bürünüyorum. Bu yüzden aralıklarla Zweig okurum. Adam harika yazıyor ama bizimkide kafa yani arkadaş bu kadar edebi işkenceyi kaldıramaz. Bu kitabında, kitabın adı gibi Korku'yu anlatıyor. Irene adlı ana karakterimiz bir gün bir piyanistle aşk yaşıyor. Bu Irene abla zengin bir avukatla evli ama. Her şeye sahip anlayacağınız. Para desen var mutluluk desen var. Ama işte Irene abla kendine mukayet olamıyor ve yapıyor bir hata. Aslında bu bile ne kadar bizden. Her şey elimizdeymiş gibi hissederken bir anda olmayacak işler yaparız. Tabiri caizse düz yolda ayağımız olmayan taşa takılır. Bu Irene abla piyanist aşığıyla aşk yaşarken bir kadına yakalanır. Bu kadında ona şantaj yapar. Olaylar Irene ablanın bu şantajcıyla arasında geçenler. Ve tabi bunu kocasının öğrenmesinden duyduğu korku, çekinge. Kitabın sonu inanılmaz ters köşe. Yani ben, klasik Zweig gene bizi hayattan soğutup gider diyordum. Ama helal olsun be bir seferlik soğuttuğu hayata geri ısıttı kral. Hiç yapmadığınız şeylerin pişmanlığını yaşayıp anlamsız bir korkuya kapılmak isteyen okurlara tavsiye edilir. Keyifli okumalar...
Korku
8.5/10 · 72,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.