Adı:
Amok Koşucusu
Baskı tarihi:
Şubat 2017
Sayfa sayısı:
64
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053329053
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Amokläufer
Çeviri:
Nafer Ermiş
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Amok Koşucusu
Amok Koşucusu Derleme
Amok Koşucusu
Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür.
Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer.
Stefan Zweig (1881-1942): Roman, şiir, öykü, deneme ve oyun gibi farklı türlerde yetkin ürünler veren yazar, Viyana’da doğdu. Yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1913’te Salzburg’a yerleşti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden bu kentten ayrıldı. Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. 1942’de karısıyla birlikte intihar etti. Önemli denemeleri arasında Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi konu aldığı Drei Meister (1920; Üç Büyük Usta); Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’yi incelediği Der Kampf mit dem Dämon (1925; Kendileriyle Savaşanlar) ile Casanova, Stendhal ve Tolstoy’la ilgili Drei Dichter ihres Lebens (1928; Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar) sayılabilir. Yazara ün kazandıran bir başka yapıtı Sternstunden der Menschheit’tır (1928; Yıldızın Parladığı Anlar). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnelikten çok sezgiye dayanan biyografilerini yazmıştır. Çok sayıda yapıtı arasında Verwirrung der Gefühle (1925; Karmaşık Duygular) adlı bir öykü kitabıyla Ungeduld des Herzens (1938; Sabırsız Yürek) adlı bir psikolojik romanı da mevcuttur.
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...”

Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi...

Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür.

Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…”

İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir.

Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
Koşmak değerli şey.

https://www.youtube.com/watch?v=AOBs8dU4Pb8 Amok Koşucusu kitabıyla tamamen bağdaşan bir şarkı. Çünkü ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturmalarımızın sonucunda biz de bazen nereye gittiğimizi bilmeden "sen" zamirini yakıştıracağımız insanlara doğru koşarız. Şarkıda da dendiği gibi aslında her zaman orada olmamak için koşarız ama koştuğumuz her yer orası olur, yani tam bir mekan döngüsü içinde sıkışıp kalırız.

Bizim için değeri fazla olan bazı insanlar sesimizi duyamazlar bazen fakat bu yine de onları yanımızda hissetmemizi engellemez. Koşacağız ki hayatlarımızın bir anlamı olsun. Koşacağız ki Amok Koşucusu'nun sıkıldığı o donuk ruh halinden çıkış gibi elimizde bir amacımız olsun. Çünkü Raif koşuyordu, Forrest koşuyordu, Dava'daki K. koşuyordu, Nicholai Hel koşuyordu, Kayra koşuyordu... Sırf onların fiziksel ya da beyinsel koşuları için de değil, kendimiz için koşacağız zaten. Sonunu düşünmeden ama. İnsanlar uyarmak için ismimizi bağırırken takmayacağız onları hem, gözümüz hedeflerimizden başka bir şeyi görmeyecek çünkü. Sonunda ne olur bilinmez... Ama koşma deneyiminin verdiği farkındalık hep bizde kalacak.

Nereye nasıl gittiğimizden çok, neden gittiğimizin önemi olacak. Niceliklerden çok niteliklere önem vereceğiz. Fedakarlıklarımız olacak aynı bu kitaptaki doktor gibi. Tamir etmeye çalışacağız kırılan kalpleri. Bazen baştan beri bir araya gelmeyeceğini bildiğimiz kalpler çıkacak karşımıza. Mesleklerimiz de önemli olmayacak o anda çünkü herkes hayatının bir döneminde doktor olur. Geleceğimizi tedavi etmeye çalışırken şimdiki anımızdan fedakarlıklar yaparız çünkü. Koşmadan olacak şeyler değil bunlar. Belki yavaş koşacağız, detaylarda ve yaşanmışlıklarda arayacağız hayatı evet ama yine de sıkıldığımızın sıkıntısında olacağız.

İşsizlik %13'lere yükselecek, yoksulluk sınırı 5000 liralara gelecek ve etrafımızdaki ülkelerde masumlar her daim ölecek. Peki bunların Amok Koşucusu'yla ne alakası olabilir? Bu kitaptaki doktorun yaşadığı bu kadar pişmanlık bu kadar yardım etme dürtüsü boşuna mı peki? Açın milyon katı tok var. Peki bizim Amok Koşucusu olmak için ne eksiğimiz var? Neden hala ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturuyoruz? Forrest'a yaptıkları gibi bize de birisinin koş demesini mi bekliyoruz? "Sen" zamirini kullanacağımız insanlar bazen bizim sevgilimiz, çocuğumuz, cumhurbaşkanımız, manavımız ya da hayvanımız olacak. Bu "sen" kelimesiyle etiketlendireceğimiz oluşumların hayatları için kendi hayatlarımızdan neleri paylaşacağımızı bilerek mi koşacağız acaba? Madem ki koşacağız, o başlangıçta duyduğumuz başlangıç sesinin de bir anlamı olsun. Belki bilmeyerek koşacağız bazı şeylere evet ama bilmemekten gelen bir öğrenme, tanıma duygusunun verdiği çekiciliğe koşacağız o zaman. Bizi, bizden daha iyi tanıyanlar olacak mutlaka. Bizim için fedakarlıklar yapanlar, bizimle kitaptaki gibi yüzlerce üç noktayla konuşup da gözümüzün içine baka baka sürekli bir şeyler anlatmaya çalışanlar... Bu gözlere koşacağız işte biz de. O gözlere sadece retina, iris, gözbebeği, tabaka ve kör nokta gibi fiziksel özellikleriyle değil de fedakarlıklarla, pişmanlıklarla, ders almalarla ve çığrından çıkmalarla bakacağız.

Hepimiz bu hayatta Amok Koşucularıyız. En azından yüreğimizden gelip de bugüne kadar koşamadığımız şeylere karşı koşuyoruz işte. Biz de nereye gittiğimizi bilmiyoruz ama bu koşu süreci de bize zevk veriyor işte.

Zweig da edebiyatıyla koşmaya devam ediyor. Şu an mezarda bilinmezlikler arasında olsa bile bir sadaka-i cariye misali edebiyatıyla bizleri büyütmeye devam ediyor. Bir gün alıyor Viyana Prater'de olağanüstü geceler yaşatıyor, bir gün alıyor Amok Koşucusu'yla beraber hayattaki manevi tamamlanamamışlıklara karşı koşmamızı söylüyor.

Çünkü, koşmak güzel şey.
Realist Tahlil Kitapları Vol 8

Zweig'in okuduğum üçüncü kitabı. Satranç ve Korku kitaplarının yanında biraz hafif kalsada, karakter tahlili ile yine gözümde bir numara Stefan Zweig.

Olay bir gemi güvertesinde, bir doktorun başından geçen olayı anlatmasından ibaret. Ama ne anlatış. Baş karakterin anlattığı olayı sanki siz yaşıyorsunuz. Gerçekten okuduğum her kitabında, anlatmak istediği duygu o kadar soyutken, bunu kelimelerle insana nasıl hissettiriyor, o duyguyu nasıl bu kadar somut hale getirebiliyor anlamak mümkün değil. Bu denli psikolojik işleme gerçekten mükemmel bir başarı.

Kitaba gelecek olursak kendisini Amok Koşucusu'na benzeten doktorun hikâyesiyle karşı karşıyayız. Amok Koşucusu iyice içip sarhoş olduktan sonra koşmaya başlayan, ve de hiç durmayan, önüne kim çıkarsa biçip geçen kişiyi tarif eder. Bizim doktor da kendisinden yardım isteyen birini reddettikten sonra pişman olup ona yardım etmek için koşarken kendisini Amok Koşucusuna benzetiyor.

Kitap bu koşu sırasında doktorun duygu ve düşüncelerini size çok güzel aktarıyor. Bu duygulardan sadece çaresizliğe dair olan alıntıyı paylaşmak istiyorum. "Doktor olmanın, bütün hastalıkların çaresini bilmenin –sizin bilgece ifade ettiğiniz gibi, yardım etmek görevini üstlenmenin– ama yine de ölen birinin başında çaresizce oturmanın, olacakları bilmenin ama yine de elinden bir şey gelmemenin ne demek olduğunu bilir misiniz?" İleride bir doktor olacağım için belkide beni bu kadar etkiledi bu alıntı, ama düşüncelerim bu kadar net kelimelere dökülebilirdi ancak. Sevdiğiniz birinin yanıbaşınızda ölmek üzere olduğunu düşünün. Kendi bilgileriniz dahilinde elinizden hiçbir şey gelmiyor. Bu haliyle çaresizsiniz. Evet bu doğru ama şimdi bir doktor olarak bunu düşündüğüm zaman olayın ağırlığı çok daha fazla. Bildiğiniz onca tedavi, bildiğiniz onca acil müdahale, hiçbiri, hiçbiri fayda etmiyor ve hastanız yanıbaşınızda ölüyor. Sadece hasta ile olan ilişkiyle de bitmiyor. Hasta yakınlarının size umut dolu bakışları, bir insanın umudunu size bağlaması ne demek, mesela "Lütfen annemi kurtar" diye aciz, kudretsiz bu insana, kurtarıcı sıfatının ağırlığını yüklemek ne demek. Bunları bu kadar net ifade ettiğin için binlerce kez teşekkürler Stefan Zweig.
Stefan Zweig'ın geçen hafta başladığım Merhamet adlı romanına devam ederken bir de hikâye kitabını sıkıştırdım araya-aslında bir Conrad bir de Cortazar da sıkıştırdım- ve çok nadiren olan birşey gerçekleşti: birkaç saat içinde kitabı bitirdim. Bitirmek zorundaydım; çünkü elimden bırakamadım. Zweig'ın bu kitabı ne zaman yazdığını bilmiyorum; ama kendi trajik sonuna yakın bir zaman mı diye düşünmeden edemedim. Kitap ne zaman yazılmış olursa olsun muazzam bir inceliğin, maharetin sonucu. Kitap muhteşem. Hikâyeler muhteşem. Dil, üslûp, ruhumuza akan o lezzet muhteşem. Yapamadım, bırakamadım elimden; okudum, okudum, okudum. Zweig'ın insan ruhunu berrak, lekesiz bir şekilde anlattığı hikâyeler bunlar yine, ve yazar yine en iyi yaptığı şeyi yapıyor: zayıf, yaralı, zaafları olan, yalnız olan, aşık olan, yabancı olan insanların hikâyelerini anlatarak bize bu dünyada yaşamanın trajedisini hikâye ediyor, bize insandan, insan olmaktan, zaaflarla yaralı bereli olmaktan söz ediyor, bize bu hayatta zayıf olmanın, yabancı olmanın, aşık olmanın, yalnız olmanın acıtıcı sonuçlarından söz ediyor; ve bütün bunları bugüne dek okuduğum hikâyelerinin arasında en güzel, en etkileyici edebi üslûbuyla, en üst düzeyde bir incelikle anlatıyor, en azından kitabı okurken benim hissettiklerim bunlardı. 'Amok Koşucusu' adlı hikâye, kitabın zirvesi olabilir, kendi adıma hayatım boyunca okuduğum en etkileyici öykülerden biriydi ve en son Martin Eden'ı okurken ağlamıştım, hikâyenin son birkaç sayfasında artık kendimi tutamadım...pek duramadım da üstelik, okumaya devam ederken yaşlar da akıp gittiler. Zweig'ı ve diğer ruh kazıcılarını, iyi ki edebiyat var ve hayat edebiyattır, edebiyat hayattır diye bize düşündüren, bize söyleyen, anlatan, yazan bütün edebiyatçıları okumaya, onlarla düşünüp hislenmeye ve kendi hayat tecrübemizi böyle muhteşem dil eserleriyle süsleyip güzelleştirmeye devam...bu siteden kim sebep oldu da Stefan Zweig okumaya başladım, hatırlamıyorum; ama hakikaten minnettarım. Zweig okumadan şu dünyadan gitmiş olsaydım, bu lezzeti, bu tadı bilmeden, Zweig'ı tanımadan gidecektim.

Kitabı edebiyat seven herkese öneriyorum. İyi bir edebiyatçı, romancı, hikâyeci ancak karakter yaratabilen, anlatabilen; anlattıkları bizde gerçek hissi yaratabilen; sahteliklere, geçici, basit imaj ve maskelere ihtiyaç duymadan pozsuz, bize hakikati işaret eden ya da gösteren yazarlar olabilir. Tanımadığımız halde hayat deneyimlerinden, hayal güçlerinden, fikir ve hayal yürütmelerinden bizimle bu tecrübeyi paylaşabilen ve bize şu ne olduğu muğlak dünya üzerinde yaşamanın ne olduğuna dair bize bir şeyler, çok şeyler söyleyebilen bütün edebiyatçılar, yazarlar, şairler hepimizin hayat yoldaşı aslında. Bu insanları okuyor olabilmek bile büyük lütûf, büyük bir güzellik. Bu yüzden; okumayan herkese mutlaka bu yaralı, güzel yazarı okumasını ve onun hikâyelerinde bize anlattığı bütün insanlarını tanımasını öneriyorum...
Her zamanki gibi muhteşem bir Zweig kitabı daha...
İçimizdeki pişmanlıkların dışa vurumu bazen çok üzücü sonuçlar yaratabiliyor.
Bazen bende kendimi Amok koşucusu gibi hissediyorum.Hedefimde ne varsa ona emin ve hızlı adımlarla giderken etrafı görmüyorum duymuyorum gerçekten kitaptaki betimleme gibi sarhoşluktan çok insan kudurması gibi bir şey bu.
Uzun bir süre de okudum hastayım çünkü sadece 1 günde okuyabileceğiniz çok güzel bir eser ve Zweig zehirlenmesi yaşıyorum, kurtulamıyorum bir türlü :)
Yine bir solukta biten Zweig hikayesi. Kesinlikle kısa olduğundan değil, sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamadığınızdan.
Hem bu kadar sade bir üslupla hem de bu kadar kısa yazılmış öyküler nasıl bu kadar etkileyici olabilir? Yazar o korkuyu, çaresizliği nasıl bu kadar hissettirebilir? Zweig gerçekten başarıyor. Kahramanın çıkmazlarını, duygularını birebir yaşatıyor. Diğer tüm kitapları sırada.

Bu ay Arka Kapak dergisinde dosya konusu Zweig. Kesinlikle alınmalı. Benim gibi meraklılarına duyurulur :)
Öncelikle şu notu sizlere aktarmam gerek: Kitabı İş Bankası Modern Klasikler olarak tek öykü Amok Koşucusu olarak okudum. Çünkü Can Yayınları Amok Koşucusunu 7 farklı öykü olarak basmış içerisinde 7 farklı öykü var; günümüzde bu öykülerin hepsi ayrı ayrı bir kitap.

Klasik haline gelmiş bir cümle olacak ama elimde uzun zamandır duruyordu bu kitap. Romanların arasına kısa bir öykü kitabı sıkıştırmak için elime aldım. Aldım almasına da Zweig beni aldı sanırım kendi dünyasına.

Öylesine usta bir kalem ki... Betimlemeler, canlandırmalar, dil vb. resmen hikayenin içine yerleştirdi... Bu adamı okuyunca öylesine hızlı ve ondan ayrılmadan okumak istiyorum ki gerçekten çok farklı bir dili var. Devamlı bir okuma hırsına kapılıyorum bu adamda; e tabi kitapta kısa olunca kitap hemencik bitiveriyor.

Mükemmel bir aşk hikayesi yazmış Zweig. Öylesine aşık olmuş ki bir Amok Koşucusu olmuş... Amok Koşucusu ne ? O da kitabın içinde kalsın. Bütün duygulara, edebiyatın güzelliklerine hükmediyor sanki. Kitabın ismini zaten Can Yayınları olsun, İş Bankası Yayınları olsun duymuşsunuzdur ki klasik haline gelmiş artık bu eser. Öylesine güzel uzun cümleler kurmuş ki okuyorsunuz ama okuduğunuzdan sıkılmıyorsunuz ve o uzun cümlelerin güzelliğine vuruluyorsunuz. Karakteri ve eşyaları olağanüstü gözünüzün önünde gibi canlandırıyor Zweig.

Tüm duygulara hitap edebilen bir eser. Üzücü, çok kötü bir son var ki gerçekten duygulanmamak elde değil. Eser öylesine güzel ki; belki de öykü diyemeyeceğim kadar güzel bir roman gibi. Duyguyu karşıya çok iyi geçiriyor Zweig. Kesinlikle gözü kapalı tavsiye ederim.
Uzun öyküleriyle tanıdığımız Avusturyalı yazar Stefan Zweig'dan bir başka uzun öyküsü olan Amok Koşucusu, kısa sürede bitirdiğim kitaplardan biri oldu. Oldukça olumlu yorumlar aldığını görünce merak edip sepete ekledim ve bir de kendim görmek istedim. Zaten sevdiğimiz yazarın kitabını okumak için bahaneye ihtiyacımız yoktur. Amok nedir bilmiyordum ve kitap sayesinde öğrenmiş oldum. Okumak önemli işte yeni şeyler öğrenmek amacı olunca. Dil ve anlatım bildiğimiz Zweig. Uzun cümlelerini konuşturan yazar başta sıkıcı gibi görünse de, hafif ağır diline alıştırıyor hemen. Kişi ve ortam betimlemeleri gayet başarılı ve psikolojiyi güzel veriyor. Zaten kendisinin en iyi yaptığı işlerden biri, böyle olunca o içten hissettiriş okuma isteğini arttırıyor. Hikayeye gelecek olursak; Hollanda sömürgesinde iyi bir ücrete çalışan bir doktorun yanına zengin ve güzel bir kadın gelir ve ondan yardım ister. Kadının kibrine sinir olan doktor gurur yapar ve yardım isteğini geri çevirir. Ancak pişman olan doktor kadını bulup istediğini vermek isterken o yörede yerel bir hastalık olan amoka yakalanır ve koşmaktan kendini alamaz. Bütün bunları gemide tanımadığı bir adama anlatan doktorun ağzından bir anı şeklinde okuyoruz. Ilginç bir biçimde kitapta hiç özel kişi ismi yok. Ülke ve şehir adları mevcut fakat kişileri, unvanları ve fiziksel görünüşleriyle bize aktarıyor yazar. Bazı olaylar biraz oldu bittiye gelse de dikkat çeken bir olaylar zinciri var. Bazen kızdığımız, bazen üzüldüğümüz kitabın sonu biraz acele gibi geldi. Doktor olmanın ne demek olduğunu, hastalıklarla ve hastalarla olan ilişkiyi, hasta bir doktorun nasıl hissettiğini gayet güzel anlatıyor kitap. Sanki gurbet ellerde doktorluk yapan kendiniz oluyorsunuz ve başarılı ya da başarısız olmanın getirdiği psikoloji sizi buluyor. Bunların dışında eşitsizlik ve ırkçılık konusu da işlenmiş. Sömürge olmanın ne demek olduğunu eserde görmek mümkün. O yıllarda alt ırk denen kişileri hor görmek normal karşılanıyordu ve yazar bunu bize aynen anlatıyor. Aslında kadından önce hoşlanmayan doktorun kibri o kadar küçük değil. Özellikle sonlarda olaylar sonuçlanınca ya ne olacaktı dediğim oldu. Ancak doktorun iç dünyası ilgi çekici ve onun için okunur. Genel olarak güzel bir kitap benim için. Bir doktorun bu kadar viski delisi olması ilginç geldi. İçsin tabi parasında gözüm yok, sadece öyle kaldı işte. Amok Koşucusu için hiç tıp terimi içermeyen doktor öyküsü diyebiliriz herhalde.
Koşu nasıl bir spordur bir de benim ağzımdan dinleyin, koşucuyum ben.

Oryantiring, yarışırken bana yaşam mücadelesi gibi geldi hep. Elinizde sadece bir harita ve gideceğiniz bir dolu hedef var. Çukurlar, tümsekler, ağaçlar,yokuşlar, bozuk yollar... Yarışta tanıdıklarınızı tanımazsınız. Yalnızsınız, bir başınızasınız. Çevrenizde koşan onlarca insan var ancak onların koşması sizin aleyhinize işleyen bir durum. En son ya yarış bitsin kurtulayım diye dua edersiniz ya da yarışı rekabet havasından çıkmadan bitirir yarış boyu güçlü, dirayetli duruşunuzu sergilersiniz.
Ben koşuyu tek kelimeyle tanımlayacak olsam hırçınlık derdim. Koşu hırçındır, dayanıklılık gerektirir.
Güzel başlarsınız, başta ısınırsınız, açar insanı, kilometreler geçer bir bakmışsınız kalbiniz kafanızda atıyor, görüşünüzü saç diplerinizden düşen terler bozabiliyor -yine de kaşlarınıza binlerce teşekkür ediyorsunuz terinize set olduğu için- yanmaya başlıyorsunuz, vücudunuzun dört bir yanından kas ağrısı çekiyorsunuz, kalp atışlarınızı kulağınızda duyumsuyorsunuz, ciğerlerinizin hava doldurup boşaltmaktan bitkin düşmüş gibi bir hali var. Vücudumuz böyle zorluk çekerken bizi koşuya devam ettirten güç nedir? Belki fiziki tatmin, belki yarıştan kazanacaklarınız..

Koşunun adı "amok koşusu" olduğunda tanımlar, şartlar bütünüyle değişiyor.

"İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... o gelirken uyarmak için ‘Amok! Amok!’ diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır..." diyor Zweig. Kaleminin tasvir gücüyle tabloyu önünüze çiziyor, anı canlandırıyor ve size bizzat tabloyu yaşatıyor.

Amok koşucusu ne için mücadele eder? Kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığı için cinnet geçiren amok koşucusunun bu koşudan ne kazancı olabilir? ulaşılacak hedefleriniz olmazsa nasıl bir bitiş yaparsınız?

#spoiler
Kitabı bitirdiğinizde her amok koşucusunun katliamcı olmadığını görecek, hatta belki kendinizde bir amok koşucusu bulacaksınız.

Keyifli okumalar.
Zweig' ın su gibi içilen mürekkebinin gücünü hep merak etmişimdir. Tasvirleri çok kullanmayı edebî hüner sanan yazarlarımıza sanat dersi niteliğindeki bu eser, bizlere dengenin yani "yeteri kadar" ın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Özellikle ikinci öykü olan Sahaf Mendel' in benim ruh dünyamı karmakarışık yaptığını söyleyebilirim. Bu karmaşadan kastımı anlamak için kitabı okumanın önemine değinerek kitap incelemerinde içerik ile ilgili bilgi verilmemesi gerektiğinin "altını kırmızı kalemle (siyah da olabilir) çizerek" iyi okumalar dilerim...
Okuduğum yazarlar içerisinde belki de en sevdiğim yazar Zweig olmasına rağmen nedense Zweig kitaplarıyla ilgili inceleme yapmaya elim gitmiyor bir türlü. Hikayelerinin bende bıraktığı etkileri kelimelere dökebileceğime inanmasam da bir şeyler yazmasam içim rahat etmeyecek bu sefer. Zweig'in okuduğum hikayelerinin tamamında olan takıntılı/karamsar kahramanları ve mutsuz sonları, öykülerini bu kadar çok sevmeme sebep oluyor sanırım.

Genellikle hikayelerde ya en diptekilerin çırpınışları ya da en üst tabakanın entrikalarla dolu hayatları anlatılır. Çünkü insanlar ya kendilerinden kötü durumda olanları okuyup kendi hayatlarının acizliğini unutup onlara acımak isterler ya da hayallerindeki yaşamların nasıl bir şey olduğunu okuyup hikayenin kahramanlarına imrenirler. Kendi hayatından sıyrılıp kitaplara sığınan pek az insan kendisininki gibi olan yaşamları görmek ister kitaplarda. İşte bence Zweig bunu yapıyor. Günlük hayatta her gün yanımızdan geçen fakat kafamızı çevirip bakmadığımız o insanların yaşamlarını anlatıyor.

7 öyküden oluşan bu kitabındaysa bir nebze daha karamsarlık dozunu yüksek tutmuş Zweig. Kitap kendi sonlarına yürüyen umarsız insanların öykülerinden oluşuyor. Şaşalı hikayeler ya da şaşırtıcı sonlar yok. Saplantıların sıradan insanları nasıl dibe çektiği anlatılıyor. Karakterlerin psikolojik değişimlerinin incelikle işlendiğini okuduğum her hikayesinde görebiliyorum Zweig'in. Bu nedenlerden kesinlikle okunmaya değer yazdıkları.
Bazı kitaplar vardır ,söylemek istediği şeyi dolaylamadan bir çırpıda tam suratınızın ortasına söyler o an midenize yediğiniz yumruğu kestirecek vaktiniz olmadığını fark edemezsiniz bile. Tam da böyle bir kitap olmuş 60 sayfalık kısa fakat bir o kadar da uzun bir serüvene çıkmış gibi hissettim. Edebi dili zengin, üslup, anlatım bir o kadar lezzetli bir hikayeydi. Yazarın okuduğum ilk kitabı ve çok beğendim. Herkese şimdiden iyi okumalar.
Güvenin şartı samimiyettir, kayıtsız şartsız samimiyet.
Stefan Zweig
Sayfa 21 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yardım etmek için de bu duyguya ihtiyacınız vardı, karşınızdakinin size ihtiyacı olduğu duygusuna.
"Ama gençken sıtmanın ve ölümün sadece başkalarının başına geleceğini düşünürsünüz."
Stefan Zweig
Sayfa 23 - İndigo Kitap 3. Baskı

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Amok Koşucusu
Baskı tarihi:
Şubat 2017
Sayfa sayısı:
64
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053329053
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Amokläufer
Çeviri:
Nafer Ermiş
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Amok Koşucusu
Amok Koşucusu Derleme
Amok Koşucusu
Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür.
Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer.
Stefan Zweig (1881-1942): Roman, şiir, öykü, deneme ve oyun gibi farklı türlerde yetkin ürünler veren yazar, Viyana’da doğdu. Yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1913’te Salzburg’a yerleşti. 1934’te Nazilerin baskısı yüzünden bu kentten ayrıldı. Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. 1942’de karısıyla birlikte intihar etti. Önemli denemeleri arasında Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi konu aldığı Drei Meister (1920; Üç Büyük Usta); Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’yi incelediği Der Kampf mit dem Dämon (1925; Kendileriyle Savaşanlar) ile Casanova, Stendhal ve Tolstoy’la ilgili Drei Dichter ihres Lebens (1928; Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar) sayılabilir. Yazara ün kazandıran bir başka yapıtı Sternstunden der Menschheit’tır (1928; Yıldızın Parladığı Anlar). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnelikten çok sezgiye dayanan biyografilerini yazmıştır. Çok sayıda yapıtı arasında Verwirrung der Gefühle (1925; Karmaşık Duygular) adlı bir öykü kitabıyla Ungeduld des Herzens (1938; Sabırsız Yürek) adlı bir psikolojik romanı da mevcuttur.

Kitabı okuyanlar 4.609 okur

  • Onur Akın Akbal
  • Tuğçe İlksen
  • Nisrem Akciğer
  • Mert Bey
  • Ali Burak Subaşı
  • GÖKSEL ÖNGENLİ
  • zeynep
  • Melis Korkmaz
  • Hatice AYDOĞAN
  • Eren

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%11.9
14-17 Yaş
%12.6
18-24 Yaş
%25
25-34 Yaş
%26.3
35-44 Yaş
%16.7
45-54 Yaş
%5
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%1.7

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%65.7
Erkek
%34.1

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%25.6 (449)
9
%24.9 (436)
8
%27.4 (480)
7
%14.5 (255)
6
%4.2 (73)
5
%1.8 (31)
4
%0.7 (13)
3
%0.2 (4)
2
%0
1
%0.1 (1)

Kitabın sıralamaları