Nafer Ermiş

Nafer Ermiş

YazarÇevirmenEditör
8.3/10
4.520 Kişi
·
18.600
Okunma
·
8
Beğeni
·
3.358
Gösterim
Adı:
Nafer Ermiş
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
Denizli, Türkiye, 1964
Denizli’de doğdu. Mülkiye’yi bitirdikten sonra 1990 yılında Almanya’ya gitti. On yıl kaldığı Almanya’da Bremen Üniversitesi’nin felsefe, kültür bilimleri ve Alman filolojisi bölümlerinde okudu. Türk kökenli öğrencilere “Ekonomi Türkçesi” dersleri verdi. İlk şiirlerini ve öykülerini 1984 yılından itibaren Edebiyat Dostları gibi çeşitli dergilerde yayınladı. Öğrencilik yıllarında yazdığı ilk romanı Gökyüzüne Ağır Gelen Kuş, 1995 yılında GECE Yayınevi tarafından yayınlandı. İkinci kitabı 2003 yılında Cadde yayınları tarafından yayınlanan Öteki Aşk, çoğunluğunu yine öğrencilik yıllarında yazdığı öyküleri içerir. Almanca’dan yaptığı, başta Stefan Zweig, Kafka, Brecht olmak üzere yirmiden fazla yayınlanmış çevirisi bulunmaktadır. 2011 yılında, ikincisi verilen Türk-Alman Tarabya Çeviri Ödülü‘nü almıştır. 2006-2011 yılları arasında İMGE Yayınevi’nin edebiyat editörlüğünü yapan Nafer Ermiş, 2000 yılından bu yana istanbul’da yaşıyor; yazarlık, çevirmenlik ve editörlük çalışmalarını sürdürüyor. Kendi deyimiyle en büyük hobisi Twitter’dır; "çünkü Twitter çok eğlenceli.”
'' Kitaplar size hikayeler anlatıp sonra da çekip gitmezler; onları insanlardan ayıran özelliklerden biri de budur.''
Yapılacak iki şey vardı. Ya kendimi bir uçurumdan atacaktım ya da onu hayatımdan tümüyle çıkarıp içimde bir uçurum açacaktım
Susmak için yeterince güçlü değildim. Konuşmak içinse fazla uzaktım. Dünyaya fazla uzak, insanlara fazla uzaktım. Onların dünyalarında konuşamıyordum. Konuştukları konular, anlattıkları şeyler öylesine yabancıydı ki, ben de aralarına girip o şeylerden anlatamazdım.
Onu profilden görüyordum. Yüzünün yarısına bu kadar kaygı sığdırabilen biri kim bilir tamamına neler sığdırmıştı.
Aşkın karında uçuşan kelebeklerle anlatılması, güzel olduğu kadar zekice de; çünkü aşkın hem duygusunu anlatıyor, hem ömrünü.
64 syf.
·2 günde·8/10
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...”

Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi...

Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür.

Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…”

İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir.

Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
64 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Kitaba geçmeden bir iki şey söylemeliyim.

Yazarın kitapları kısa olduğu için çok tutuluyormuş. İlk bakışta çok da mantıksız görünmüyor. Fakat ne kadar kısa olursa olsun değil bir kitap, beğenmedikten sonra bir sayfa bile okunmuyor. O yüzden bu düşünceyi bu ülke için mesmetsiz olmasa da, yine de haksız buluyorum. Yazarın çok okunuyor olmasının nedeni ustalığından başka bir şey değil.

Her yazıma övgüyle eklediğim o, harikulade kadın duygularını anlatışı bu kitapta da mükemmel.

Yine tadı damakta kalan bir hikaye. Çok çabuk bitiyor. Neden bu kadar kısa yazmış diye üzülmemek elde değil.

Yazarın kitaplarını okurken bende değişik bir durum gelişti. Katık ederek okuyorum, hemen bitmesin diye.

Konudan bahsetmeyeceğim. Zaten 64 sayfa, bir de ben anlatırsam okunduğuna değmeyecek. Zira şu kadarının bilinmesi yeterli; yine bir öyküye dokunacaksınız. Yanlış yazmadım, evet dokunacaksınız. Yazar yine gerçek bir hikayeyi yakın bir arkadaşınızdan dilediğinizi hissettirecek size.

Keyifli bir okuma diliyorum.
189 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Amok Koşucusu kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

Koşmak değerli şey.

Ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturmalarımızın sonucunda biz de bazen nereye gittiğimizi bilmeden "sen" zamirini yakıştıracağımız insanlara doğru koşarız.

Bizim için değeri fazla olan bazı insanlar sesimizi duyamazlar bazen fakat bu yine de onları yanımızda hissetmemizi engellemez. Koşacağız ki hayatlarımızın bir anlamı olsun. Koşacağız ki Amok Koşucusu'nun sıkıldığı o donuk ruh halinden çıkış gibi elimizde bir amacımız olsun. Çünkü Raif koşuyordu, Forrest koşuyordu, Dava'daki K. koşuyordu, Nicholai Hel koşuyordu, Kayra koşuyordu... Sırf onların fiziksel ya da beyinsel koşuları için de değil, kendimiz için koşacağız zaten. Sonunu düşünmeden ama. İnsanlar uyarmak için ismimizi bağırırken takmayacağız onları hem, gözümüz hedeflerimizden başka bir şeyi görmeyecek çünkü. Sonunda ne olur bilinmez... Ama koşma deneyiminin verdiği farkındalık hep bizde kalacak.

Nereye nasıl gittiğimizden çok, neden gittiğimizin önemi olacak. Niceliklerden çok niteliklere önem vereceğiz. Fedakarlıklarımız olacak aynı bu kitaptaki doktor gibi. Tamir etmeye çalışacağız kırılan kalpleri. Bazen baştan beri bir araya gelmeyeceğini bildiğimiz kalpler çıkacak karşımıza. Mesleklerimiz de önemli olmayacak o anda çünkü herkes hayatının bir döneminde doktor olur. Geleceğimizi tedavi etmeye çalışırken şimdiki anımızdan fedakarlıklar yaparız çünkü. Koşmadan olacak şeyler değil bunlar. Belki yavaş koşacağız, detaylarda ve yaşanmışlıklarda arayacağız hayatı evet ama yine de sıkıldığımızın sıkıntısında olacağız.

İşsizlik %13'lere yükselecek, yoksulluk sınırı 5000 liralara gelecek ve etrafımızdaki ülkelerde masumlar her daim ölecek. Peki bunların Amok Koşucusu'yla ne alakası olabilir? Bu kitaptaki doktorun yaşadığı bu kadar pişmanlık bu kadar yardım etme dürtüsü boşuna mı peki? Açın milyon katı tok var. Peki bizim Amok Koşucusu olmak için ne eksiğimiz var? Neden hala ruhsuz, ilgisiz ve donuk bir şekilde öylece oturuyoruz? Forrest'a yaptıkları gibi bize de birisinin koş demesini mi bekliyoruz? "Sen" zamirini kullanacağımız insanlar bazen bizim sevgilimiz, çocuğumuz, cumhurbaşkanımız, manavımız ya da hayvanımız olacak. Bu "sen" kelimesiyle etiketlendireceğimiz oluşumların hayatları için kendi hayatlarımızdan neleri paylaşacağımızı bilerek mi koşacağız acaba? Madem ki koşacağız, o başlangıçta duyduğumuz başlangıç sesinin de bir anlamı olsun. Belki bilmeyerek koşacağız bazı şeylere evet ama bilmemekten gelen bir öğrenme, tanıma duygusunun verdiği çekiciliğe koşacağız o zaman. Bizi, bizden daha iyi tanıyanlar olacak mutlaka. Bizim için fedakarlıklar yapanlar, bizimle kitaptaki gibi yüzlerce üç noktayla konuşup da gözümüzün içine baka baka sürekli bir şeyler anlatmaya çalışanlar... Bu gözlere koşacağız işte biz de. O gözlere sadece retina, iris, gözbebeği, tabaka ve kör nokta gibi fiziksel özellikleriyle değil de fedakarlıklarla, pişmanlıklarla, ders almalarla ve çığrından çıkmalarla bakacağız.

Hepimiz bu hayatta Amok Koşucularıyız. En azından yüreğimizden gelip de bugüne kadar koşamadığımız şeylere karşı koşuyoruz işte. Biz de nereye gittiğimizi bilmiyoruz ama bu koşu süreci de bize zevk veriyor işte.

Zweig da edebiyatıyla koşmaya devam ediyor. Şu an mezarda bilinmezlikler arasında olsa bile bir sadaka-i cariye misali edebiyatıyla bizleri büyütmeye devam ediyor. Bir gün alıyor Viyana Prater'de olağanüstü geceler yaşatıyor, bir gün alıyor Amok Koşucusu'yla beraber hayattaki manevi tamamlanamamışlıklara karşı koşmamızı söylüyor.

Çünkü, koşmak güzel şey.
64 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar vardır ,söylemek istediği şeyi dolaylamadan bir çırpıda tam suratınızın ortasına söyler o an midenize yediğiniz yumruğu kestirecek vaktiniz olmadığını fark edemezsiniz bile. Tam da böyle bir kitap olmuş 60 sayfalık kısa fakat bir o kadar da uzun bir serüvene çıkmış gibi hissettim. Edebi dili zengin, üslup, anlatım bir o kadar lezzetli bir hikayeydi. Yazarın okuduğum ilk kitabı ve çok beğendim. Herkese şimdiden iyi okumalar.
352 syf.
·Beğendi
Kitapların önsöz kısmında genelde yazarları üç aşağı beş yukarı (Nerede dünyaya geldi? Hangi okuldan mezun oldu? vb.) tanıtan bilgileri muhakkak görürüz ve okuruz ama sizce bu yazarı tanıma adına ne kadar yeterli oluyordur diye hiç düşündünüz mü?

Böyle bir soruyu kendime yönelterek ve nasıl yazarları daha iyi tanıyabilirim düşüncesiyle bu işin uzmanı olarak sıkça adını duyduğumuz Stefan Zweig'ın bir biyografisini okumak istedim. "Kendileriyle Savaşanlar" başlığı altında Nietzsche'nin adını görür görmez de Zweig'ın üç Alman yazarını tanıttığı bu kitabını okumaya karar verdim.

Biyografik kitapların nasıl inceleneceğini düşünürseniz bunu spoilersız yapamayacağımı da tahmin edersiniz sanırım. Onların hayatlarını kendi kafama göre yorumlayamayacağıma göre kitaptan aldığım notları burada yazacağım uyarısını yaparak Zweig'ın da yaptığı sıralamaya uyarak Hölderlin'in hayat hikayesiyle başlamak istiyorum.

Hölderlin'in çocukluğu ona hayata karşı sertliği ögretecek bir babası olmadığından, şefkatli annesi ve ona dindarlığı öğreten büyükannesinin yanında cennette zaman geçirir gibi geçer. Ne yazık ki 14 yaşında manastıra verilir. 14 yıl boyunca özgür olan bu ruh, duvarların ardında bu baskıcı insan topluluğunun içinde hapis kalır. Hölderlin'in annesi ve büyükannesi onun bir rahip olacağını umuyorlardı ama onun uçucu, hayalperest yaradılışı buna uygun değildi. O uslu bir hayat değil, şairane bir kader yaşamak ister. Onu seven iki kadına rahip olmak istemediğini bir mektubunda onları kırmadan söyler.

"İnanın bana," der saygılı bir dille "benim yaptığım işte en az vaazlar kadar insanlara hizmet edebilir."

Bu satırlarda bile şairin, sevdiği insanları koca bir on yıl boyunca mazeretlerle oyaladığını, onları avuttuğunu ve en büyük arzularını yerine getiremediği, papaz olamadığı için onlardan şükranla beraber özür dilediğini görebiliyoruz.

Hölderlin, yaşadığı dönemde, değeri anlaşılmayan şairler arasında kalacaktır. Yazdığı binlerce sayfa eserler, yarım yüzyıl boyunca kütüphane raflarında tozlanmaya bırakıldı. Bütün bir kuşak bu en saf çocuğunun kahramanlık dolu mesajından mahrum kaldı. Ama yeni bir kuşak geldi ve nihayet toprağı kazıp onu karanlıktan çıkardı.

Zweig Heinrich von Kleist'ı tanımlarken onu anlatılamaz bir insan olarak "kendi kuşağından gölgemsi bir geçiş yapar gibi geçti" tabirini kullanıyor. Kleist'ın askeri okul yılları Hölderlin'in manastır yılları gibiydi derken iki yazarın da alın yazısının "yalnızlık" çatısı altında birleştigini vurguluyor. Kleist'ın her zaman yollarda geçen vatansız bir hayatı olmuş. Her zaman gergin bir ruha sahip olan Kleist'ın hastalığı ne etindeydi ne de kanında, ruhunda mayalanıyordu der Zweig. Kendisiyle davacı olarak ebedi bir dava yürüttüğünü vurgularken, birkaç arkadaşına yazdığı mektupları baz alarak, onun içinde eşcinsellik taşıdığını öne sürüyor.

Zweig cinsellikte Kleist'ın hiçbir zaman bir avcı değil, bir av olduğunu, sanatın ise onun için şeytan çıkarmak anlamına geldiğini anlatırken, onun bir haz düşkünü değil, tam tersine kendi tutkularının acı çekeni olduğunu belirtmiş.

Goethe ise Kleist'ı tanımlarken "bu güzel niyetli bedenin yakalandığı çaresiz hastalık aşırı gücün ta kendisiydi demiştir. Aşırı tutku, aşırı ahlâk, aşırı dinginsizlik ve aşırı disiplin gibi..Kleist'ın şeytanı (yani huzursuzluğu) ölçüsüzlük değil aşırılıktı. Kleist'ın doğasında kontrolsüzlük ve fanatiklik vardır.

Kleist'ı tanıyan hiç kimse onu tümüyle terk etmedi ama kimse de sonuna kadar yanında kalmadı. Göçebe hayatı yaşayan Kleist oyunları yayından kaldırılınca otuz yıl sonra hayatındaki tek ve gerçek evine gider. Ama ailesinin yanında geçirdiği o uğursuz günü anlatırken, o günü yaşamaktansa on kere ölmeyi tercih edeceğini yazacaktır. Daha sonraları yaralı ruhunu tanımlarken şu cümleler ağzından dökülecektir.

“Ruhum öylesine yaralı ki”, “hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek.”

Herkes Kleist'ın ölümden ve çöküşten sadece bir adım uzakta olduğunu hissediyordu. Beklenen oldu ve Kleist hayatına kafasına sıktığı bir kurşunla son verdi.

Dikkatimi çeken bir noktayı sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim Zweig Kant'ın bütün Alman şairlerinin en büyük düşmanı olduğunu hem Hölderlin'i hem de Kleist'ı anlatırken vurgulamış. Neden olarak da şu cümleleri yazmıştır.

Kant –burada kesinlikle kişisel bir kanaatimi dile getiriyorum– düşüncelerinin şekillendirici ustalığıyla istila ettiği klasik çağın saf verimliliğini inanılmaz derecede tıkamış, bütün sanatçılardaki şehveti, yaşama coşkusunu, hayal gücünün serbestçe akışını estetiksel bir eleştiri anlayışına saptırarak ebedi bir kırılmaya neden olmuştur. Kendisine yönelen bütün şairlerin saf şairliklerini ilelebet tıkamıştır.


Ve Nietzsche;
En acılı çaresizlik içindeyken bile tehlikeli yaşamını, düzenli bir yaşamla değiştirmek istemez diyor Zweig onun için. Nietzsche soru sormanın hazzından ve hırsından zevk aldığı için asla tatmin olamamıştır. Onun için hep bir sonraki soru, ateşli denemeler ve maceralar vardır. O hep daha fazlasını ister. Diğer filozofların bilgide aradığı şey ruh için güvenli bir yer, bir koruma duvarı, Nietzsche"nin nefret ettiği şeydir.

Zweig'a göre şimdiye kadar hiç bir psikolojik dahi Nietzsche kadar etik istikrara ve karaktere aynı anda sahip olamamıştır.

Dürüstlük, hakikilik ve saflık tam da karşı ahlakçı Nietzsche de olan erdemler arasındadır. Onun için tek emir "Saf olmaktır."

Nietzsche de diğer üç yazar gibi hayatı boyunca yalnızdır. Onbeş yıl boyunca pansiyon odalarında kalır. Bir farkla, onun yalnızlığı bütün dünyayı örter, bir uçtan bir uca bütün hayatını kaplar. Hastadır da aynı zamanda migreni ve mide kasılmaları hayatı boyunca onu perhiz yapmaya mecbur bırakır. Et yemekleri onun için tehlikelidir. Sigara ya da içkiden uzak durur. Almanya'nın havası ona iyi gelmez, kendini ilk kez bir güney ülkesi olan Italya'dayken iyi hissetse de şu sözleri onun hiçbir zaman acısız bir yaşamı olmadığını tasdik eder cinstendir.

“Hayatımın her döneminde muazzam bir acı hep benimleydi.”


Diğer insanlar kendilerini unuturlar, çünkü sohbetler ve işler, oyunlar ve ilgisizlik akıllarını başka yöne çeker, çünkü şarap ve umursamazlık yüzünden zihinleri körelir. Ama Nietzsche gibi biri, böyle dâhi bir teşhisçi, psikolog olarak kendi acılarından ayrıca meraklı bir zevk almanın, kendini “kendi deney hayvanı” olarak kullanmanın cazibesinden bir türlü kurtulamaz.

Hastalığının artıları da yok değildir. Askerlikten muaf olmasını ve bilime geri dönebilmesini hastalığa borçludur, bu bilimde ve filolojide bir yerde takılıp kalmamasını hastalığa borçludur; hastalık onu Basel Üniversitesi’nden “emekliliğe” sevk etmiş, böylece de dünyaya açılmasını, kendi içine geri dönmesini sağlamıştır. Nietzsche, “kendime yaptığım en büyük iyilik” dediği “kitaptan kurtulmayı” hasta gözlerine borçludur.

Kendini kazandıkça dünyayı kaybetmiştir Nıetzsche, o ne kadar uzağa gittiyse çevresindeki “çöl” de o kadar büyümüştür.

Her yeni kitap ona bir arkadaşa mal olur, her eser bir ilişkiye. Yavaş yavaş onun yaptıklarına gösterilen son cılız ilgi de kaybolup gitmiştir: Önce filologları kaybeder, sonra Wagner’i ve entelektüel çevresini ve en son olarak da gençlik arkadaşlarını. Eserleri artık Almanya’da bir yayıncı bulamaz, yirmi yıllık çalışmasının ürünleri altmış dört zentner ağırlığında ciltlenmemiş bir yığın olarak bodrum katında durmaktadır, artık kitaplarını bastırabilmek için zor bela biriktirebildiği ve hediye gelen paraları kullanmak zorundadır.

Nietzsche’nin çöküşü bir tür ışık ölümüdür, zihnin kendi alevleri altında kömürleşmesidir.

Nietzsche’nin gerçek eylemini en iyi ifade eden, yine onun en iyi okuru Jakop Bruckhardt olmuştur. O zeki, bilge adam çok net vurgulamıştır: Dünyadaki bağımsızlıktır o, dünyanın bağımsızlığı değil. Çünkü bağımsızlık her zaman sadece bireyin içinde var olur, kişinin içinde; onu kitlelerle çoğaltmak imkânsızdır, o kitaplardan ve eğitimden doğup büyümez: “Kahraman dönemler yoktur, kahraman insanlar vardır.”

Nietzsche’nin nihai anlamı her zaman özgürlük olmuştur, hayatının anlamı ve çöküşünün anlamı budur:

Buraya kadar okuyan arkadaşlara gerçekten teşekkür etmem gerekiyor. Farkındayım uzun bir inceleme oldu ama bu üç Alman yazarını birkaç cümleyle geçiştiremezdim. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
276 syf.
·1 günde·10/10
Stefan Zweig'ın geçen hafta başladığım Merhamet adlı romanına devam ederken bir de hikâye kitabını sıkıştırdım araya-aslında bir Conrad bir de Cortazar da sıkıştırdım- ve çok nadiren olan birşey gerçekleşti: birkaç saat içinde kitabı bitirdim. Bitirmek zorundaydım; çünkü elimden bırakamadım. Zweig'ın bu kitabı ne zaman yazdığını bilmiyorum; ama kendi trajik sonuna yakın bir zaman mı diye düşünmeden edemedim. Kitap ne zaman yazılmış olursa olsun muazzam bir inceliğin, maharetin sonucu. Kitap muhteşem. Hikâyeler muhteşem. Dil, üslûp, ruhumuza akan o lezzet muhteşem. Yapamadım, bırakamadım elimden; okudum, okudum, okudum. Zweig'ın insan ruhunu berrak, lekesiz bir şekilde anlattığı hikâyeler bunlar yine, ve yazar yine en iyi yaptığı şeyi yapıyor: zayıf, yaralı, zaafları olan, yalnız olan, aşık olan, yabancı olan insanların hikâyelerini anlatarak bize bu dünyada yaşamanın trajedisini hikâye ediyor, bize insandan, insan olmaktan, zaaflarla yaralı bereli olmaktan söz ediyor, bize bu hayatta zayıf olmanın, yabancı olmanın, aşık olmanın, yalnız olmanın acıtıcı sonuçlarından söz ediyor; ve bütün bunları bugüne dek okuduğum hikâyelerinin arasında en güzel, en etkileyici edebi üslûbuyla, en üst düzeyde bir incelikle anlatıyor, en azından kitabı okurken benim hissettiklerim bunlardı. 'Amok Koşucusu' adlı hikâye, kitabın zirvesi olabilir, kendi adıma hayatım boyunca okuduğum en etkileyici öykülerden biriydi ve en son Martin Eden'ı okurken ağlamıştım, hikâyenin son birkaç sayfasında artık kendimi tutamadım...pek duramadım da üstelik, okumaya devam ederken yaşlar da akıp gittiler. Zweig'ı ve diğer ruh kazıcılarını, iyi ki edebiyat var ve hayat edebiyattır, edebiyat hayattır diye bize düşündüren, bize söyleyen, anlatan, yazan bütün edebiyatçıları okumaya, onlarla düşünüp hislenmeye ve kendi hayat tecrübemizi böyle muhteşem dil eserleriyle süsleyip güzelleştirmeye devam...bu siteden kim sebep oldu da Stefan Zweig okumaya başladım, hatırlamıyorum; ama hakikaten minnettarım. Zweig okumadan şu dünyadan gitmiş olsaydım, bu lezzeti, bu tadı bilmeden, Zweig'ı tanımadan gidecektim.

Kitabı edebiyat seven herkese öneriyorum. İyi bir edebiyatçı, romancı, hikâyeci ancak karakter yaratabilen, anlatabilen; anlattıkları bizde gerçek hissi yaratabilen; sahteliklere, geçici, basit imaj ve maskelere ihtiyaç duymadan pozsuz, bize hakikati işaret eden ya da gösteren yazarlar olabilir. Tanımadığımız halde hayat deneyimlerinden, hayal güçlerinden, fikir ve hayal yürütmelerinden bizimle bu tecrübeyi paylaşabilen ve bize şu ne olduğu muğlak dünya üzerinde yaşamanın ne olduğuna dair bize bir şeyler, çok şeyler söyleyebilen bütün edebiyatçılar, yazarlar, şairler hepimizin hayat yoldaşı aslında. Bu insanları okuyor olabilmek bile büyük lütûf, büyük bir güzellik. Bu yüzden; okumayan herkese mutlaka bu yaralı, güzel yazarı okumasını ve onun hikâyelerinde bize anlattığı bütün insanlarını tanımasını öneriyorum...
217 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Honore de Balzac

Napolyon'la birlikte doğdu. Biri kılıcı, diğeri kalemi seçti. Dünyayı fethetmenin yolunun silahtan değil, sanattan geçtiğini biliyordu Balzac. "Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım." der. Azla yetinmez, mükemmeli arar, bu yolda yorulmaz; yükseldiği yerden alçalır, alçaldığı yerden tekrar yükselir. Günde dört saat uyur, bütün vaktini çalışma koltuğunda geçirir. Yalnız onun hayatında bir plan yoktur. Anı yaşar. Durgun insanlar onu ilgilendirmez, kendini bir konuda; aşkta, sanatta, cimrilikte, fedakarlıkta, cesarette, tembellikte, politikada, dostlukta uzmanlaştıranlar onun betimleme dünyasına çekilirler. Betimlemeler ki bir cümlesi bir sayfa tuttuğu olur bazen. Rahatsız etmez ama akar gider, hatta nefesinizin ritmini bile düzenler. Rastignac ve Vautrin gibi karakterleri birçok eserinde çıkar karşınıza. Çünkü tek bir kitapla anlatmaz meramını, tek bir kitapla tanıyamazsınız onu. Hayatı bir ansiklopedi niteliğindeki "İnsanlık Komedyası"dır. "Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi onunla başlar —eğer Dostoyevski gelmemiş olsaydı neredeyse onunla bittiği söylenebilirdi." der Zweig.

Charles Dickens

Hayattan fazla bir şey istemeyen bir adam, maddi ya da manevi olarak orta halli yaşamın dışına çıkan şeyleri sevmez, alışılmış olanı, ortalama olanı sever tüm kalbiyle. Karakterleri de öyledir. İnsanlarının hepsi sıradan, alçakgönüllüdür. İngiliz dünyasının en sevilen, en çok hayranlık duyulan, en çok saygı gösterilen hikayecisidir. Onun sayesinde toplumun çürük olan yapıları onarılmıştır. Sokak çocuklarının, düşkünler evinin gözardı edilmesinin önüne geçilmiştir, zenginleri merhamete getirmiştir. Ülkesinde çağının dehasıdır ve yıldızıdır. Işığıyla yüksek ahlakçı! Victoria döneminin karanlığını aydınlatmıştır. O hem doğanın parçasıdır, hem de düşüncenin. "Üzerimdeki yıldızlı gök ve içerimdeki ahlak yasası" diyen Königsbergli'ye şehadet eder. Herkesin göremediği küçük ayrıntıların adamıdır, stenograf sanatçısıdır çünkü. Balzac gibi uzun uzun betimlemeye gerek duymadan küçük bir noktayı göstermesiyle büyük resmi görüntüler. Ancak İki Şehrin Hikayesi ve Kasvetli Ev'i kayıp olarak niteler Zweig. Çünkü sınırlarını zorlamıştır Dickens. Halbuki onda vahşet ve trajik olana ulaşma cesareti biraz eksiktir. Onda eksik olan aşağıdaki adamda bir bütündür.

Dostoyevski

Bir gece yarısı kapısını çalan şair Nekrasov değil, şöhretti. Bir insancıktı, Tanrıcık oldu. Hayat hikayesini ezberletti tüm sevenlerine. O acıyla kavrulur, işkenceyle yoğrulur. Anlamsız bir zulüm, gözü dönmüş bir düşmanlık besler kader ona. "Geriye bakıldığında anlaşılır ancak onun sert bir çekiçle dövüldüğü, ondan ebedi bir eser meydana getirilmek istendiği." Tanrı tarafından hiç gevşek bırakılmaz, sorunlarının biri bittiğinde diğeri başlar. O seçilmiş bir insandır, yazarların peygamberidir çünkü. "Kriz gelmeden önceki 1 sn'lik zaman diliminde insan olmanın en yüksek mertebesinde hissediyorum kendimi." diye söyletirken Prens Mışkin'e, aslında konuşan saralı olan kendisinden başkası değildir. O bir saniyeyi tüm hayatına yayar. Çünkü duyguları uyarılmadan zihni çalışmaz. Eğer içerden yaşamazsa o bir hiçtir. Başarısını hastalığına borçludur, Tolstoy gibi sağlığına değil.

Zıtlıklarıyla yaşamaya devam eder. Hem Tanrı'nın hizmetinde, hem inkarındadır. Hem Alyoşa, hem Ivan'dır. Baba Karamazov şehvetli bir şeytan, oğul Alyoşa saf bir melektir. Hepsi de aynı kandan kendi kanındandır. Gerçekçidir ama kendine özgüdür bu. "İnsanlar, onun gerçekçiliğinde görünür olmak için kor gibi yanmalı, ses çıkarabilmek için sinirleri kopacak kadar gerilmiş olmalıdır." Ancak bu uçurum insanlarının çıkardığı seslerle görebiliriz Dostoyevski'nin gerçeğini. "Onun insanlarının arasında hedefine ulaşıp da huzur bulanı yoktur."

Tolstoy ve Turgenyev gibi malikanesinin çalışma masasında keyfi gıcır olarak değil, tepesinde sallanan kılıçtan keskin bir sözleşme silahının gerginliğiyle yazar. Zaten ilhamını bu gerginlikten alır. Kusurlarının da farkındadır: "Ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar, oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım." diye isyan eder. Sonra da verdiği sıkıntılar için gider yine de Tanrı'sına şükreder. İşte böyledir onun felsefesi. Doruğa çıkmıştır Karamazov'larında. Diyeceği her şeyi söylemiş, insanlığa vasiyetini bırakıp, göç eylemiştir bu diyardan.

"Balzac'ın kahramanı dünyayı boyunduruk altına almak ister. Dostoyevski'nin kahramanı ise onu alt etmek. Her ikisinde de günlük yaşamın üstüne çıkma gayreti, sonsuzluğa doğru bir yönelim vardır. Dickens insanlarının hepsi mütevazıdır." S.Zweig
64 syf.
·1 günde
Amok (gözü kara, hiddetle saldıran ve öldüren) Güneydoğu Asya bölgesinde ve bu bölge kültüründe "cinnet" hâlini ifade etmek için kullanılan bir tanımdır.Psikolojide "amok", derin bir depresyon döneminin sonrasında ortaya çıkan şiddet ile sonuçlanan atakların görüldüğü disosiyatif bir ruh hâlidir.

Öncelikle ilk kez duyduğum bu terimi bu enfes kitap sayesinde öğrenmekle,öğrenmek yetersiz kalır,o terimin içine girerek,yaşayarak,hissederek içimin yağlarının eridiğini belirtmek istiyorum.Bazı erkekler,bilirsiniz işte bazen kısa amok koşularına çıkabilir.Durdurulamayan istekler karşında Cem Yılmaz bu duruma erkekte bulunan bir organı(!) kastederek''fikri var beyni yok''der.Ve ekler,''onun dikine gidersen yandın'' Zweig Amok Koşucusu demiş.Bir amok koşucusu asla durdurulamaz.Koşar ve yolun sonuna geldiğinde düşer.Kurban bayramlarında kasabın elinden kurtulup kaçan boğalar da amok koşucularına güzel bir örnektir bence.

Kitapta yine çok iyi psikanalizler ve betimlemeler var.Zaten Zweig her kitabında bir durumu,bir hali betimleyemezse o durum için ''bunu size betimlemem mümkün değil'' diyerek bile durumu o kadar güzel betimliyor ki,bu kadar olur ancak diyorsunuz.Kitaptaki olaylardan bahsetmemekle birlikte bu kitabın yine Zweig'in ''Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'' kitabıyla hem sunuş,hem anlatış,hem de konu bakımından aynı formatta olduğunu söyleyebilirim.Bir Kadının Yaşamından 24 Saat kitabında bir kumarbaza yardım etmek için yanıp tutuşan bir kadın,Amok Koşucusunda ise fikri olup beyni olmadığı için :) geç olsa da bir kadına yardım etmek için yanıp tutuşan bir doktorun hikayesi.Ve hikayeyi her iki kitapta da ikici şahıslara bir sır anlatarak sunuş biçimi.Evet bu durumlar iki kitapta da aynı olsa da,derin analizler,terimler,betimlemeler olarak birbirlerinin arasında dağlar kadar fark var.Ve ben Amok Koşucusu kitabını daha çok sevdim.Giriş-gelişme ve sonuç tek kelimeyle enfes.Bu kadar kısa kitaplarla,böyle dolu dolu bir anlatımı verebilecek başka bir yazara rastlamadım daha.Bu belki de benim hatamdır.Koşmaya,pardon okumaya devam :)
64 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Her zamanki gibi muhteşem bir Zweig kitabı daha...
İçimizdeki pişmanlıkların dışa vurumu bazen çok üzücü sonuçlar yaratabiliyor.
Bazen bende kendimi Amok koşucusu gibi hissediyorum.Hedefimde ne varsa ona emin ve hızlı adımlarla giderken etrafı görmüyorum duymuyorum gerçekten kitaptaki betimleme gibi sarhoşluktan çok insan kudurması gibi bir şey bu.
Uzun bir süre de okudum hastayım çünkü sadece 1 günde okuyabileceğiniz çok güzel bir eser ve Zweig zehirlenmesi yaşıyorum, kurtulamıyorum bir türlü :)
217 syf.
·35 günde·Beğendi·7/10
Üç Büyük Usta, Stefan Zweig'in muhteşem, üç yazarı anlattığı bi' kitap. Bu kitabı, yazarların hayatları hakkında yoğun olacağını düşünerek okumaya girişmiştim, fakat okudukça yoğun kısmın hayatlarından çok yazınlarıyla alakalı olduğunu gördüm.
Stefan Zweig deli bi' adam. Novellalarıyla tanınan bu' adamın deliliğini hayranlığıyla bağdaştırdım kendimce. Çünkü kazmış da kazmış hayatları. O hayatları bi' okumak var, bi' de sevgili, sevgisi deli bi' adamdan okumak var. Ben, sevgisini olanca haliyle, noktasına virgülüne ifade eden insanlara hayranım, kaldı ki kitapta anlatılan yazarlara da hayranım. Böyle olunca kitap benim için çok keyifli oldu.
Eserlerinin bazılarını okumuş olduğum bu yazarları daha iyi anlamanın, hayatlarını tanımanın bi' avantaj olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı ise avantaj gibi pragmatik bi' kelimeyle birleştirmem hoş olmaz. Çünkü bi' biyografi, tanıtımvari yazı amaca yönelikken Zweig'in bunu sanatsal, incelikli şekilde ele alması çok daha katmerli bi' şey bence.
Balzac ve Dickens'i dönemleri, düşünceleri üzerindeki pek çok farklı etken, yaşam biçimleri, ilginç yazınsal ayrıntılarıyla ele alırken Zweig, Dostoyevski'yi daha derin ele almış, iyi ki öyle yapmış. Dostoyevski'nin de tıpkı Balzac ve Dickens'ın olduğu gibi kendi kişisel, dönemsel ve yazınsal bütünlükteki hayatını anlatmış Zweig, fakat diğerlerinden farklı olarak onun kuyusunu kazmış. İyi anlamda bi' kuyu bu, iç kuyusu! Kelimelerin içi, ünlemlerin sırrı, ünlemlerin bilinç altı...
Zweig'ın bu hayran, heyecanlı ve derin yazını karşısında sıklıkla geçirdiği karakter isimlerinin bir kısmını bilmememe rağmen heyecanla okudum, çünkü Dostoyevski külliyatının tamamını okumamış olsam bile bi' şeyi fark ettim; tanımak çok güzel. Hele anlatımı yapanın kalemi bu kadar sevgi dolu olunca kat be kat güzel!
Özellikle derin olduğu için sanırım ben en çok Dostoyevski'ye kandım bu kitapta. Çünkü Zweig'ın, okuru Dostoyevski'nin insanlarıyla yıkadığı tarifsiz bi' bölüm vardı kitapta. Karakter olarak değil, tarz olarak. Derinin, dönenenin, bu kor gibi karakterlerin ardında nasıl bi' yaşam-ruh itkisinin olduğuna dair. Hani kuyuya girip suyu tatmak değil Zweig'ın yaptığı.. o kuyuyu yıkmak. Kuyunun duvarlarını yıkmak, toz duman altında kalmak ve en derine indiğimizde de bi' mutluluğun, sadeliğin, suyun değil.. zehirli yılanların olduğunu görmek. Çünkü Dostoyevski tam bi' karmaşa insanı, çelişki, zıtlık, buhran insanı. Onda suyun sakinliği yok, yılanların hareketli dünyası var.
Bazen edebiyatın bu sarıcı sıcaklığı karşında aklı havada bi' mutluluğu yaşıyorum. Zweig'in anlattığını bu denli yakın, ayrıntılı ve çok yönlü tanıtması bana böyle bi' mutluluk verdi. Bi' okudukça tanımak var, kuşkusuz en güzel tanıma biçimi. Bi' de bütünlüklü, karşılaştırmalı kalıp olanın ötesindeki, ayrıntıların mercek altına alınmış haliyle Zweig'in anlatımı var. Bu farklı güzel. Yazarları bi' de Zweig ile tanımalı.

Okudukça geri çağıracak kitaplardan biri Üç Büyük Usta, bana gelecekten seslendiğini hissediyorum. Tüm anlama, tanıma peşindeki okurlara öneririm kitabı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nafer Ermiş
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
Denizli, Türkiye, 1964
Denizli’de doğdu. Mülkiye’yi bitirdikten sonra 1990 yılında Almanya’ya gitti. On yıl kaldığı Almanya’da Bremen Üniversitesi’nin felsefe, kültür bilimleri ve Alman filolojisi bölümlerinde okudu. Türk kökenli öğrencilere “Ekonomi Türkçesi” dersleri verdi. İlk şiirlerini ve öykülerini 1984 yılından itibaren Edebiyat Dostları gibi çeşitli dergilerde yayınladı. Öğrencilik yıllarında yazdığı ilk romanı Gökyüzüne Ağır Gelen Kuş, 1995 yılında GECE Yayınevi tarafından yayınlandı. İkinci kitabı 2003 yılında Cadde yayınları tarafından yayınlanan Öteki Aşk, çoğunluğunu yine öğrencilik yıllarında yazdığı öyküleri içerir. Almanca’dan yaptığı, başta Stefan Zweig, Kafka, Brecht olmak üzere yirmiden fazla yayınlanmış çevirisi bulunmaktadır. 2011 yılında, ikincisi verilen Türk-Alman Tarabya Çeviri Ödülü‘nü almıştır. 2006-2011 yılları arasında İMGE Yayınevi’nin edebiyat editörlüğünü yapan Nafer Ermiş, 2000 yılından bu yana istanbul’da yaşıyor; yazarlık, çevirmenlik ve editörlük çalışmalarını sürdürüyor. Kendi deyimiyle en büyük hobisi Twitter’dır; "çünkü Twitter çok eğlenceli.”

Yazar istatistikleri

  • 8 okur beğendi.
  • 18.600 okur okudu.
  • 372 okur okuyor.
  • 8.333 okur okuyacak.
  • 143 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları