Amok kavramı özellikle güneydoğu asya ülkelerinde bireyin çıldırma haline benzer bir vaziyetle ölümüne giden ruhsal süreci tanımlamak için kullanılıyor. Aslında Zweig’ın çoğu kitabında böyle bir psikolojiyi temsil eden karakter bulunur.
Kısa bir eser olan Amok Koşucusu, yazarın okunacak ilk kitaplarından olmalı. Oldukça akıcı ve anlaşılır bir eser.
Parçalara bölsek hayatımızı kaç kez Amok koşucusu kostümüyle yollarda yol almışızdır kim bilir?İçimizde dinmez hırslarla sarhoş atlar zamanından çıkma rollere bürünmüşüzdür?Bilseydik ,durulmaz duygularla, körelircesine koşmalarımızın ardından "Amok koşucususun sen" diye haykırıldığını kabul eder miydik?Oturup da ben buyum, deliyim, divaneyim, gel derdimi açıyorum sana tek söz söyleme dinle bu koşucuyu; nasıl haykırdılar ardımdan sadece kendi sesimle. Diyebilir miydik?
Bu sorulara tek bir cümleyle, vicdanımı ve kendimi dinledim diyerek yanıt veren bir yabancıyla baş başa sohbet etmek bir nevi bu kitap.İsim sana uymuş hemşerim... İçimdeki Amok koşucularına selam olsun:)
Yine sürükleyici bir kitap, açık konuşmak gerekirse yazarın dört kitabını okudum dördü de sürükleyici geldi bana. Bu kitapta vicdan azabı duyan bir doktorun hastasına ulaşmaya çalışırken yaşadığı şeyleri anlatıyor. Kitap adını doktorun koşuşunu benzettiği bir hastalıktan alıyor. Okunmasını tavsiye ettiğim sonunda şaşıracağınız bir kitap
Amok koşucusu ismen dikatimi çekip aldığım eserleden birisi. Kitap bir güverte de başlıyor. Bir doktor yaşadıklarını anlatırken kitabın müptelası haline geliyorsunuz.Sürükleyicilik unusuruyla bir an önce bitirmeyi istettiriyor.Bazen insanlar yaptıklarından ya da yapmadıklarindan pişmanlık duyabiliyor.Peki bu pişmanlık kisiyi ne denli degiştirebilir ki?Pişmanlığın verdiği acıyla birine yardım etmek için kendi hayatından kişi umarsızca vazgeçebilir belkide.Tüm duygular bir bütün olarak kişide yerini alır aslında.Nefret,yardım,pişmanlık,sevgi. Bunlar gibi pek çok duyguyu bir arada hissedebiliriz.Kitap sayesinde Amokun içinde bulunduğu durumu da gördüm.onun herkesi hiçe sayıp koşmasına, saygınlığının alay konusu olmasını görmezden gelerek hedefi icin savaştığına şahit oldum.Amok çok farklı duygular hissetmeme sebep oldu. Kısacası Vicdan ile akıl arasında yaşananlar zweig'in insan psikolojisi ve gözlem yetenegini bizlere sunar.ölüm başta olmak üzere insanı ilgilendiren her kavramın ustalikla işlendiği eserdir Amok koşucusu."Ruhu çoktan ölmüştü,geriye öldürecek yalnızca bedeni kalmıştı"..
Yine bir Stefan Zweig kitabı… İsmi kadar ilginç, Amok Koşucusu… Açıkçası başlamadan önce hakkında sıkıcı olduğuna dair yorumlar duymuştum. Buna kesinlikle katılmıyorum. Diğer Stefan Zweig kitaplarını nasıl heyecanla ve hissederek okuduysam bunda da aynı şeyi yaşadığımı söyleyebilirim.
Başlarda hiçbir şey anlayamazken ve “Bunu nasıl bağlayacak acaba?” düşüncesiyle merakla devam ederken, kendini birden olayın içinde bulmak… Sadece içinde bulmak değil yaşamak. Zweig’ı okumayı bu yüzden seviyorum. Çünkü gerçekten olayı yaşıyorum. Ayrıca kitaplarının da gayet kısa olduğunu düşünürsek hiç sıkmadan, bir okuyuşluk farklı bir insan olmamızı sağlıyor bence. Yani diyeceğim o ki; kendinizi kaptırıp tek seferde bitirebileceğiniz bir kitap arıyorsanız kesinlikle öneririm. En azından benim Amok Koşucusu yorumum böyle.
Kitapta aşka tutulan doktor kendisini "Amok Koşucusu"na benzetiyor
O koşar, hiçbir şey duymadan koşar, hiçbir şey görmeden..."
"Başım duvara doğru dümdüz koşuyordum"
"Uzun süre ceza almadan Amok koşucusu olarak kalamazsın"
Özellikle son satır ne kadar çarpıcı değil mi? Ceza almadan zirveye de varamazsın aslında, ödülü ceza getirir yaşam yeri gelir cezalandırır oradan alman gerekeni alırsan da ödüllendirir.
Zweig’in kitaplarını okudukça okuyasım geliyor. İnsan psikolojisini ve kendi içinde verdiği savaşı son derece temiz ancak bir o kadar da bize öyküyü yaşatan bir tarzı olmasını seviyorum. Kitap bir çok psikanaliz ve betimleme barındırıyor.
Hepimiz birer Amok Koşucusuyuz, sadece bunu daha keşfetmedik. Ben bu kitapla keşfettim. Eminim bir çoğu da bu kitapla keşfedecek.
Kitap bir doktorun pişmanlığı sonrası izlediği yolu, vicdan ve mantık arasında verdiği savaşı anlatıyor. Ancak Zweig’in bize bu savaşı anlatış tarzı ders niteliğinde.
Çocuk olunca kitap okuyamazsın diyen arkadaşlarım haklılarmis! Nerdeyse iki haftadır elimde sürünen bu kitap aslında bir oturuşta okunup kalkılacak muhteşem bir eser. Zweig kendi intiharının sinyallerini vermiş gibi umutsuzluk, çaresizlik, acı dolu karanlık ruh bölgelerine girmiş. Edebiyatçı değil benim icin zweig bir ruh bilimci. Gerçekten insan ruhunun derinliklerinin bu kadar geniş olabileceğini zweig den öğrendim. Okuyun ve de okutun arkadaşlar.
Gurur ve pişmanlık duygularını çok güçlü hissedebileceğiniz bir kitap.
Yardıma hazır olduğunuzu göstermek bir insanlık görevi midir?
Bir insana yardım etmek zorunda mıyız?
Pişmanlık duyduğunuz bir şey için en fazla ne yapardınız ?
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.