Gamze Varım

Gamze Varım

ÇevirmenEditörTasarımcı
8.1/10
29,5bin Kişi
·
133,2bin
Okunma
·
3
Beğeni
·
442
Gösterim
Adı:
Gamze Varım
Unvan:
Editör ve çevirmen
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.

Cumhuriyet gazetesinin kültür servisinde, Milliyet ve Radikal gazetelerinin dış haberler servislerinde çalıştı. 2000 yılından bu yana editörlük ve çevirmenlik yapıyor. Metis Çeviri, Kitap-lık ve Adam Öykü dergilerinde yazıları ve çevirileri yayımlandı. Pek çok roman, inceleme ve çocuk kitabı çevirdi ve yayıma hazırladı. Eserlerini çevirdiği yazarlar arasında Walker Percy, Meaghan Delahunt ve Christian J. Emden yer alıyor.

Halen sosyal bilimler alanında editör olarak çalışıyor.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
56 syf.
·Puan vermedi
Kitabın özenle hazırladığım video incelemesini şuradan izleyebilir ve daha fazlası için Youtube kanalıma abone olabilirsiniz: https://youtu.be/0LnGaUXWEb4

Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir." ;)

Zweig kısa anlatımların efendisi gibi. Yine müthiş bir kısa anlatımla karşımızda kendisi...

İnsan kafesin içindeki kuş gibi neşeyle salınan bir varlıktır bu hayatta. Aynı başkarakterimiz Madame'ın da yaptığı gibi... Kafesi onun sarayıdır ve saray hayatı da küçük ama mutlu yaşamı...

Kafesinden çıkan insan, bir şatoya bile hapsolsa, şatonun otuz penceresinin açıldığı odaların ışıklarını yakar ve sanki yalnız değil de eski kafesindeymiş gibi rol yapar kendine. Yalnızlık, insanı, acıyla kalabalık kılar. Öyle bir acı anlatım ki Zweig'in burada yaptığı, ciğerimde hissettim Madame'ın psikolojik yıkımını.

Kitapta sosyolojik bir vurgu var ki bir sosyolog olarak benim doğrudan dikkatimi çekti. On dördüncü sayfada insanın yalnız kalamayacak bir varlık olduğunu, insanın en kötüsü bile olsa insanın insana ihtiyaç duyduğunu anlatan Zweig, insanın sosyal hayvanlığına da ardından yaşanacaklarla çok anlamlı biçimde değiniyor.

Kitaptaki ilk diyaloğa 23. sayfada denk geliyor. Yani kitabın ortasında... Bu da yazarın anlatım gücünü ispat ediyor. Zira beceriksiz yazarlar hep diyaloglara sığınır ve sayfa şişirirler. Fakat Zweig öyle bir anlatımla veriyor ki bize yaşananları, sanki her karakter bir diğeriyle sayfalarca diyalog kurmuş gibi hissediyorsunuz. Bu bir yazın başarısıdır.

Kitabın sonuna doğru yaşanan o hezeyan -ki ne olduğundan bahsetmek kitabı okumayana vermek olur- işte o anı daha önce kendi yaşamında deneyimleyenlere ne kadar da müthiş anlatılmış ve yansıtılmış, bunu çok net anlatmakta. Çevirene de ayrıca tebrikler iletmek gerek ki Regaip Minareci, çeviride müthiş bir duygu katmış kitaba. Bunun başlıca sebeplerinden birisi tabii ki orijinal dilden yapılan çeviridir diye düşünüyorum. Bu vesileyle çevirmeni de tebrik ediyorum.

Son olarak Madame'ın Arap motifleriyle süslediği söylenen sarayının Türk tatlıları ile tatlandırılması da bir başka dikkat çeken konu oldu benim için. Türklerin de Arap camiasının parçası görüldüğünü gösteriyor bu ve ne yazık ki bizim için kötü bir yansı olarak karşımızda. Avrupa bizi böyle mi biliyor? Galiba...

Buraya kadar kitabı sayfasal zeminde kronolojik olarak ele aldım. Son sözde diyeceğim o ki "Bir Çöküşün Öyküsü" gerçekten de bir çöküşü anlatıyor. Adı aslında kitabı ele verse de olacak her şeyi bilerek yine de okutuyor kendini kitap. Aynı "Aşk-ı Memnu"nun dizi versiyonunun her olacağın bilinmesine rağmen her yayınlanmasında izlenme rekorları kırması gibi... Bu arada, şimdiden sonraki satırları kitabı okumayanlar okumasın ki Bihter'in sonu ile Madame'ın sonu da benzemiyor değil. Acaba birbirlerinden "alıntı" mı yaptılar? Benim aklıma geldi açıkçası. Çünkü hikâyelerin özellikle son kısımları, çok benzerlik içeriyor. Kitaplara, diziye aşina olanlar bana hak verecektir diye düşünüyorum.

Kitabı özellikle bir kısa uçak yolculuğunda okumanızı naçizane önererek yorumumu bitiriyor, herkese iyi okumalar diliyorum.
80 syf.
·1 günde·10/10 puan
Vicdan azabıyla yaşanır mı bilmem ama korkuyla yaşanmaz. Korkunun insan üzerindeki etkileri yaşamını nasıl da etkilediği hikayenin içinde mevcut.

Avukat eşi ve iki çocuğuyla refah bir hayat yaşayan kadın kocasını bir piyanistle aldatır. Bu durumu farkında olan başka biri sürekli kadına şantaj yapar.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
352 syf.
·Puan vermedi
https://youtu.be/B6FXHC6ripU
Selam kitapçokseverler. Bu bölümümüzde George Orwell'in 1984 distopyasını konuşuyoruz.

2021 itibariyle telif hakkı son bulan George Orwell ülkemizde ve tüm dünyada yayınevlerinin ilgisi çeken en önemli yazar konumunda. Yıllar önce okuduğumuz 1984 romanını tekrar gözden geçirerek hem Orwell'ın hayatı ve edebiyatını hem eserin günümüzle olan ilişkisini hem de kapitalizm ve otoriter rejimler üzerine fikirlerimizi paylaştığımız bir sohbet edelim istedik. 1984'ün öne çıkan kavramları, ana başlıkları ve detayları üzerine yorum ve analizlerimizi paylaşıyoruz.

Keyifli dinlemeleriniz olması dileğiyle.

Sevgiler.
80 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10 puan
YouTube kitap kanalımda Korku kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/a3ctaLux8B4

"Korkmaktan korkmayalım artık. Ordular ilk hedefiniz kendiniz!" Büyük Ev Ablukada

Fobofobi. Korkmaktan korkmak. Sınırsız bir korku döngüsü içinde kalmak. Belki de neden korkacağını bilememenin verdiği bir korku girdabı.

Çağımızda herkes için bir korku çeşidi var. Bunun içinde yerfıstığı ezmesinin, yerken, damağa yapışmasından duyulan korku çeşidi olarak arakibutirofobi, sakaldan ya da sakallı kişilerden korkmanın çeşidi olarak pogonofobi ya da güzel kadınlardan korkmanın çeşidi olarak venüstrafobi gibi korku çeşitleri de var. Fakat Zweig'ı bilirsiniz. Etiketlendirmelerle vakit kaybetmez bizim Zweig. İnsanın içinde olup biten buhranları en kesif bir şekilde ne yapar ne eder ama anlatmasını bilir.

Sahi neyden korkmuyoruz ki biz artık? Her gün korkacağımız yeni şeyler çıkıyor karşımıza. Korkunun bir süreç olduğunu bildiğimizden ötürü de sonucun soru işaretleriyle dolu olması bizi daha da alt ediyor çoğu zaman. YKS ve SBS'lere giriyoruz geleceğimizden korkuyoruz, pişmanlıklar duyuyoruz geçmişimizden korkuyoruz, anı yaşayamıyoruz şimdiki zamanımızdan korkuyoruz... Sevilecek insanlar çıkıyor karşımıza ve biz sevmekten korkuyoruz, karşımızdaki insanlara onların istediği türden hareketler yapmazsak da sevilmemekten korkuyoruz... Sanki kitaptakine benzer olduğu gibi hayattaki her parçanın bize şantaj yapmaya çalıştığını düşündüğümüz bir ortamda büyüyoruz. Korkarken bile doğru dürüst korkamıyoruz, çünkü korkunun mistikliği arasında kaybolup gidiyoruz.

Damarlarımız genişliyor, kan basıncımız artıyor, kalp atış hızımız artıyor, göz bebeklerimiz büyüyor... Aynı kedilerin nereye gittiklerini bilmeden rastgele yürümeleri gibi biz de rastgele yürüyoruz ölüme kadar. En çok da ölümden korkuyoruz denilir her zaman fakat hiç ölümle barışık olmayı deniyor muyuz? Belki de o zaman korku sürecinin sonunu göreceğiz. Belki de o zaman korkularımızın yersizliğini nice özgürlüklerimizle birleştireceğiz.

Iron Maiden'ın da dediği gibi karanlığın korkusu zaten esas olan. En karanlık olan da insanın nefsiyle, vicdanıyla ve kendisiyle verdiği o savaşın rengi değil mi? Belki de senden habersiz kaç hücre intihar ediyor içinde? Yoksa Zweig bir adrenalin şırıngasının mı içinde? Kitapta bahsi geçen piyanistin, piyanonun tuşlarına vurduğunda seyircilerde oluşan ürperme gibi beynimizin vurduğu tuşlara karşı kalbimizin korkusunu engelleyebiliyor muyuz?

Sınırlarını bilmediğimiz her şey korku doludur. Zweig da insan ruhunun sınırları konusunda Freudspor'lu olduğu için senden korkuyorum Zweig. Zamanında böyle kitaplar yazabilmiş olduğun için korkuyorum. Zira senin de dediğin gibi uzaklarda iyiliksever, kocaman bir güneş gibi iyileşme umudunun olduğunu ben de biliyorum. Fakat ben zaten korkamamaktan korkuyorum. Çünkü bilim adamları yüzlerce korku çeşidi sıralarken korkamamaktan korkmanın tanımını es geçmişler. Daha tanımlandırılmamış bu korkma çeşidini 1934'ten sonra Brezilya'da senin gerçekleştirdiğini biliyorum. Hitler sana ve eşine korkamamaktan korkmayı öğretmişti çünkü. İyi ki zamanında korkmuşsun. Çünkü Allah'ın Amazon Ormanları'nda yeni böcek türleri keşfetmek varken Satranç kitabını o kesif korkuyla yazabilmişsin.

Korku deyip de geçmeyin, bir gün ruhunuzun depresif sınırlarında perende atarken olur ki Korku kitabına rastlarsanız alabildiğinize korkun diye.

Çünkü korku özgürlüktür.
56 syf.
·1 günde·6/10 puan
Kısa bir zweig öyküsü. Özellikle sınıflar arası ilişkileri anlamak açısından okunmaya değer. Konusunu sıkıcı bulsam da bir oturuşta okunuyor. Bilhassa kitabın ikinci yarısı daha keyifli.

Zweig'in diğer öykülerinin yanında sönük kalsa da sorunlu kadın psikolojisini anlamak açısından oldukça zevkli bir eserdir. Şahsi fikrim olarak her kadın içerisinde az da olsa bir madame de prie barındırır.

Yazarımız kadın ruhunu gerçekten çok iyi anlatıyor. Ben kadın ruhunu bu kadar iyi çözmüş başka bir erkek yazar görmedim henüz. En üst düzeyde iktidarı tatmış madame de prie'nin iktidar çevresinden uzaklaştırılmasıyla yaşadığı acı ve yalnızlığı, sonrasında düştüğü boşluğu, bu düşüşün sebep olduğu ruhi bunalımı ve çaresizliğin insana neler yaptırdığı...

Madam'ın istediği hayatı yaşayamayacağını öğrenmesi üzerine trajik bir ölümle hayatına son vermek istemesi -ölümünü destanlaştırmak istemesi- fakat bu ölüm haberinin beklenen etkiyi yaratamaması ve burjuva'nın hızlı hayatında saniyeler içerisinde buharlaşması ise trajikomik bir son yaratmış. Bir köylünün hayattan beklentileri ile madam'ın beklentileri arasındaki çatışıklık Zweig'ın eşsiz üslubu ve tasviriyle son raddesine kadar anlaşılabiliyor.

Aslında stefan zweig seneler önce, kitaptaki madam prie karakteri ile bize, şu andaki sosyal medyada bol miktarda bulunan ilgi or*spularının ileride yaşayacaklarını anlatıyor. Umarım anlarlar.

Orijinal ismi : Geschichte eines Untergangs

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
80 syf.
Stefan Zweig insan psikolojisini inanılmaz güzel çözümleyen ve anlatan bir yazar bu kitabında da bu yönünü çok net görüyoruz.
Kocasını aldatan bir kadının yaşadığı vicdan azabı ve sürekli tehdit altında olması giderek psikolojisini darmadağın ediyor.
Yazar bunu o kadar güzel yansıtmış ki oturduğunuz yerden sizde aynı gerginliği yaşıyorsunuz ve kitap bitmeden elinizden bırakamıyorsunuz.
Korkularımız bizi etkisi altına alan ve başka bir şey düşünmeye dahi imkan vermeyen büyük bir güç.
Özellikle yarattığı belirsizliğin getirdiği gerginlik ve huzursuzluk insanı en çok yoran tarafı.
Yazarın da dediği gibi: “Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.
”Korkularımızla yüzleşmemiz ve kaçmamamız gerekir bu her ne kadar zor olsada bizi güçlü kılar çünkü kaçtıkça kendimizden uzaklaşır ve kendimiz olmayı unuturuz.
Şimdiden keyifli okumalar :)
56 syf.
·6 günde·8/10 puan
Stefan Zweig bu eserine Firari adını koyacakken son anda vazgeçip Mecburiyet koymuş. Birinci Cihan harbi sırasında Vatan aşkıyla diğer aşk arasında kalmış kendini sorgulayan üzerinde kendi isteği dışında oluşan bir yük ve bunu sorgulayarak bize anlatması. Yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi bir iç hesaplaşma ile karşı karşıyayız. Akıcı hafif tadımlık bir kitap.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
56 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Mecburiyet kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/a3ctaLux8B4

Mecburiyet : Zorunluluk, yükümlülük anlamlarına gelen bir kelime. Peki bu kelime bizi neden bu kadar etkisi altına almak zorunda? Bir şeylere gerçekten de mecbur muyuz? Kitabın kapağındaki adamın o kaçınılmaz görevini yapması gerçekten de onun için kaçınılmaz bir yükümlülük mü?

Kabul edelim veya etmeyelim, hayatlarımızın şu anki işleyişine karar veren bazı kurumlar, adamlar, eserler ve yasalar var. Evraksız adım bile atamadığımız şu dünyada hayatımıza karar veren çeşitli daktilolar, bilgisayarlar ve kanunlar sayesinde yaşayabiliyoruz. Çünkü bizi buna mecbur hale getirdiler. İşin ironik yönü ise, bu sistemi oluşturanın da sistemi isteyenin de yine ta kendimiz olması... Sistemin işlemesi için paralarımızı döken biziz, vergilerimizi hiç şikayet etmeden veren biziz, vatani görevlerimiz uğruna ezilen, hayatları biten, ardında onlarca insan bırakanlar tam olarak da biziz işte. Bunun için de o hayatlarımız için karar veren daktilolarda kafamıza kafamıza vurulmasını çok iyi hak ediyoruz!

Neden savaşmayı bu kadar çekici buluyoruz? Etrafımızda, önümüzde, arkamızda, sağımızda ve solumuzda -yani kısacası her tarafımızda- sayısızca nimet ve sonsuzca güzellik, mutluluk, üzülmeye mecbur olmadığımız şu her şey var iken neden kan dökmeyi ve savaşmayı, para ve rütbe uğruna birbirimizi kırmayı yeğliyoruz? Milletlerin yıllardır cevap aradığı sevginin ve manevi dünyanın gücünün savaş ve diğer her türlü iğrenç şeye karşı savaşında sorduğu sorularda insanların bu güzelliklere karşı gerçekten de fazlasıyla kör olması yatıyor olabilir mi? İnsan yalnız yüreğiyle gerçekten görebiliyorsa neden gözlerimizi zevklendirmek uğruna savaş ve bunun türevleri olan şiddet unsurlarını arzuluyoruz biz insanoğlu?

Kocaman bir arenaya dönmüş şu evrende dünyamızla neden bu arenanın içerisinde çeşitli "dış mihraklar ve üst akıllar" tarafından bir top gibi oynanıyor? Hadi tamam, sevgiye, mutluluğa, çocukların oynayışına karşı yüzümüzü çeviriyoruz ama bu dünyadaki kötülüğün esas sahiplerinin halimize güldüğünü görecek kadar da kör müyüz be?

Yoksa bizim yerimize karar veren insanların kahkahalarını duymakta zorlanıyor muyuz bu arenada hayat mücadelemizi vermek uğruna kovalayanların sonucunda gözeneklerimizi ve hayat gayelerimizi tıkayan terler yüzünden?

Neden kurşunlar ve sevgi arasında kararsız kalmış ve bunun sonucunda ikiye ayrılmak zorunda kalmış hayatlar yaşıyoruz ki? Buna mecbur değiliz. Mesela Stefan Zweig Mecburiyet kitabını yazmış, onu okusanıza. Bakalım kurşunlar mı kazanıyor, yoksa sevgi mi!

Yazarın biyografisi

Adı:
Gamze Varım
Unvan:
Editör ve çevirmen
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.

Cumhuriyet gazetesinin kültür servisinde, Milliyet ve Radikal gazetelerinin dış haberler servislerinde çalıştı. 2000 yılından bu yana editörlük ve çevirmenlik yapıyor. Metis Çeviri, Kitap-lık ve Adam Öykü dergilerinde yazıları ve çevirileri yayımlandı. Pek çok roman, inceleme ve çocuk kitabı çevirdi ve yayıma hazırladı. Eserlerini çevirdiği yazarlar arasında Walker Percy, Meaghan Delahunt ve Christian J. Emden yer alıyor.

Halen sosyal bilimler alanında editör olarak çalışıyor.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 133,2bin okur okudu.
  • 1.641 okur okuyor.
  • 34,5bin okur okuyacak.
  • 604 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları