Adı:
Anna Karenina
Baskı tarihi:
Haziran 2019
Sayfa sayısı:
1062
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053604099
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Анна Каренина
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Yayınları
Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910): Savaş ve Barış, Diriliş ve Kreutzer Sonat'ın büyük yazarı, sadece toplumsal olayları değil, bireyin duygularını da olağanüstü tasvir yeteneğiyle aktarmıştır. Yazar, en ünlü eserlerinden biri olan Anna Karenina'da evlilik, aşk ve ölüm konularını derin bir gözlem gücüyle ele almış, muhteşem edebi dehasıyla işlemiştir. 1875-1877 yılları arasında Ruskiy Vestnik dergisinde tefrika edilen romanın ilk baskısı 1878'de yapılmıştır.

Pek çok yazar ve eleştirmen Anna Karenina'yı gelmiş geçmiş en büyük roman saymaktadır. Tolstoy'un bu büyük eseri birçok kez sinemaya da uyarlanmıştır. Anna Karenina, 19. yüzyıl Rus toplumunun ruhsal dalgalanmalarına çarpıcı bir aşk ve ihanet anlatısıyla ışık tutan bir başyapıt.

Güzelliği ve nezaketiyle çevresinde hayranlık uyandıran Anna Karenina’nın mutsuz ve monoton bir evliliği vardır. Üst düzey bir devlet memuru olan Aleksey Aleksandroviç ile evliliğinde tek tesellisi oğludur. Ağabeyi ile yengesinin aralarını düzeltmek için gittiği Moskova’da yakışıklı ve genç kont Vronski ile tanışması, Anna’nın hayatında dönüm noktası olur. Tolstoy, Anna Karenina’da sıradışı bir gözlem gücü ile aşk, evlilik, ihanet gibi temaların izini sürerken roman sanatına yepyeni ve uzun soluklu bir boyut katar. Modern dünya edebiyatının otoritelerince gelmiş geçmiş en iyi romanlardan biri olarak kabul edilen Anna Karenina, güncelliğini daima koruyacak bir eser.

“Anna Karenina dünya edebiyatındaki en büyük aşk hikâyelerinden biri. Tolstoy’un kusursuz üslûbunun büyüsü her sayfada hissediliyor.”
VLADIMIR NABOKOV

Anna Karenina herkesin imrendiği bir hayata sahiptir; aristokrat bir çevreye mensup asil ve güzel bir kadın olmasının yanı sıra yüksek mertebede görevli zengin bir eşi ve taparcasına sevdiği bir oğlu vardır. Tüm bunlar dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatı resmetse de, sevgisiz ve sıradan evlilik yaşantısı Anna Karenina’nın yüreğinde büyük bir boşluk yaratır. Çünkü o aşka susamış, eksik bir kadındır. Ta ki yakışıklı subay Kont Vronski’yle tanışana kadar...

Aşkın karşı konulmaz gücüne direnen Anna Karenina, sonunda kendini onun büyülü ve bir o kadar da tehlikeli kollarına atar. Fakat bu sıra dışı ilişki Anna’yı her geçen gün büyük bir çıkmaza, dolayısıyla yıkıma doğru sürükleyecektir. Tolstoy’un arka planda Rus sosyetesindeki ikiyüzlülüğün resmedildiği bu trajik aşk, kader ve öz yıkım hikâyesi, aynı zamanda büyük bir gerçekçilikle işlenmiş insan hayatının zengin bir portresini sunmaktadır. Anna Karenina, birçok yazar ve edebiyat eleştirmeni tarafından tüm zamanların en iyi romanı olarak belirtilen önemli bir yapıttır.
1062 syf.
·12 günde·8/10 puan
Neden Tolstoy okumalı?

Zamanında çok yakışıklı bir topçu subayı olduğu için mi?
Üşenmemiş 1800 sayfalık kitap yazmış diye mi?
En bilinen iki Rus yazardan ismi daha kısa olanı diye mi?
Hristiyanlığı yerin dibine sokarken Müslümanlığı yücelttiği ve o kadar iyi gizlendiği için Rusya'da halen bulunamayan Hz. Muhammed kitabını yazdı diye mi?
Ak sakallı dede modunda istediği zaman rüyalarımıza girip bize kitaplarını okutabileceği için mi?
Yoksa günümüz Star Wars ya da Marvel evrenlerinin daha detaylısı olan, Savaş ve Barış evrenini tek başına oluşturduğu ve o kadar sayfa boyunca hiçbir şekilde "Ya burada mantıksal bir hata var"demenize izin vermediği için mi?
Halen bir savaşı onun kadar canlı, onun kadar yaşanmış anlatan birisi olmadığı için mi?
İstese bir pembe dizi kıvamına sokabileceği Anna Karenina'yı, bir çok yazara göre Dünya romancılığının zirvesi yaptığı için mi yoksa?

Tabi, böyle bir girişten sonra her mantıklı okuyucu "Anna Karenina şöyle güzel, böyle harika" gibi cümleler bekler. Hatta belki de, bazı değerli 1000K kullanıcısın yaptığı incelemelerde geçen (ve hiç üşenmeden kopyalayıp yapıştırdığım) aşağıdaki benzeri cümleleri.

"Okuduktan sonra trenlerden tren raylarindan uzak durmusumdur "
"Kitabın içine girip karakterlerin bütün duygularını sonuna kadar hissedebileceğiniz başyapıtlardan. Her karakterde kendimden bir parça buldum "
"Anna Karenina derin bir kitaptır. "
"Tolstoy'un St.Petersburg'un balolarını, Rus aristokrasisini çok iyi yansıttığı bir eser. "
"En kisa tanımı aşkın romanı. "
"Kitabı çok kısa sürede bitirdim diyebilirim. Nedeni herkesin pek tabii bahsettiği o akıcılık "
"Pembe dizi izliyormuşsunuz gibi severek okuyacağınız, sonrasında ne olacağını heyecanla bekleyeceğiniz bir kitap. "

Gerçi 2800 okunmaya karşılık 87 inceleme düşük bir rakam ama burada galiba bu link giriyor devreye. (https://1000kitap.com/...n-okunmayan-10-kitap)
Savaş ve Barış'tan bir farkı yok bence Anna Karenina'nın da bu açıdan. Ama burada olmasa da, 1873-1877 arasında ilk önce gazetede bölümler halinde yayınlanan (toplam 239 bölüm), 1878'de kitap olarak basıldıktan sonra ise Dostoyevski, Nabokov ve Faulkner başta olmak üzere bir çok yazar tarafından şaheser seviyesine çıkartılan bu kitap hakkında yayınlamış binlerce eser ve inceleme halihazırda mevcut. Hatta kitabın okuduğum İletişim yayınları nüshasının sonunda Vladimir Nabokov'un kitap hakkında verdiği derslerden parçalar da eklemeyi uygun görmüşler içeriği tam anlayamayan okuyucu için. (Nabokov da hayatını Dostoyevski'ye sallamakla kazanıyor herhalde o dönemde)

İşte bu ahval ve şeraitte; burada, 1000k'da yazılacak ve diğerlerinin aynısı olmaktan bir santim bile öteye gidemeyecek bir başka inceleme, kime ne yarar sağlar diye düşündüm tam olarak. Zaten bu kitaba başlamaya niyetlenip benim yüzümden vazgeçen, ya da sırf ben çok beğendimi belirttiğim için " Aman ben de okuyayım" diyecek bir okuyucu olacağını sanmıyorum, hele böyle bir platformda. Bu yüzden Esra Yalciner 'nın #26536293 incelemesi gibi ben de sadece tespitlerimi söylemek istiyorum bundan sonraki kısımda. Şahsi görüşlerim olduğu gibi haliyle bir çok incelemeyle benzerlik gösterebilecek şeyler çoğu.

- Tolstoy'la başlayayım. Nabokov son sözün büyük bir kısmında, elinde bir kronometre ile olayların hızlılığı yavaşlığından bahsederek kafamızı karıştırmaya çalışsa da, kitapta iki Tolstoy olduğu fikrine ben de katılıyorum ve onun yaptığı gibi Vaiz Tolstoy'un sıkıcılığını, Sanatçı Tolstoy'un mükemmelliği nedeniyle görmezden geliyorum.

- Herkesin bahsettiği gibi kitapta üç ilişki anlatılıyor.
Anna Karenina- Vronsky (Tutku ön planda)
Kiti – Levin (Size Lev diyebilir miyim ?- Aşk ve Tolstoy ön planda)
Dolly- Stiva (Yalan ve Sadakatsizlik ön planda)
Bunların dışında Aleksey Karenin'in (Anna'nın kocası) işiyle hırsın ön planda tutulduğu bir ilişkisi var. Bu yedi ana karakterin hiçbiri Tolstoy tarafından direk kötü ya da iyi diye lanse edilmiyor (Belki bir parça Karenin). Tarafsız bir tanrı anlatıcısı üzerinden şekilleniyor kitap. Belki de bu yüzden bu kadar kolay ilerliyor. Ben karakterlerin bazılarını Savaş ve Barış'taki karakterlere de benzettim ama kitabını okumadığım için yorum yapmam uygun olmaz sanırım.

- Okuyanların büyük bir kısmı karakterler ile empati kurabiliyor. Gerçekten 19. yüzyıl Rusyasında yaşayan bu üst tabaka karakterleri kendimizden biri gibi görebiliyoruz şu an bile.

- Her ne kadar karakterler üzerinden bir tarafsızlık mevcutsa da Vaiz Tolstoy sürekli araya girerek, dönemin Avrupa etkisine karşı düşüncelerini Levin ve Prens Shcherbatsky üzerinden vermeye çalışıyor. Fransızca konuşan Avrupa hayranları genellikle hep snop kişiler, iyi mantıklı Ruslar hep eskiye bir özlem halinde.

- Sanatçı Tolstoy'un öne çıktığı yerlerde adeta yaşıyoruz kitabı. Hiç bir şey batmıyor gerçekten. Öyle ki bahsettiğim yedi ana karakterin yanında, onlarca yan karakteri de ayrıntılı olarak anlatabilirim size şu anda.

- Vaiz Tolstoy'a son kez giriyorum. Kitabın sonunda Tolstoy gibi zayıflıklarından ve kuşkularından arınıyor ve iyi bir Hristiyan oluyor Levin. Kitap içinde de bunun sinyalini defalarca veriyor zaten. Mantıklı bir Rus Derebeyi olan Levin'in "Köylüler için okul ve hastaneye gerek yok. Yol yapılsa yeterli" demesi zaman/mekandan bağımsız olarak yüzümü gülümsetmedi desem yalan olur. Genel olarak ondokuzuncu yüzyılın sonunda yapılan yeniliklere bir tepki var gibi geldi bana. Diğer konular hakkında ayrıntıya girmek istemiyorum.

- Sanatçı Tolstoy bazı simgelere (Tren, rüyalar, kızarma vb.) önem veriyor ve bunlar üzerinden bizim de anlayabileceğimiz bir şekilde hikayesini anlatıyor. Hiç bir şeyin bozmasına izin vermiyor bu rüya gibi anlatımı. Mesela ölümün yarattığı karamsar havayı bir doğum haberi temizliyor. Aşkı ön planda tutan çiftin uyumunda, sözlü ve sözsüz iletişiminde bir mükemmellik görünürken, diğerleri bu konuda sınıfta kalıyor.

- Kiti ve Levin'in evlilik bölümleri günümüz romantik komedi filmlerinin öncülü gibi geldi bana:)

- Kadın erkek ayrımı kitapta oldukça göze çarpıyor. Tolstoy daha çok sadakatsizlikte toplumun bakışı açısında bu ayrımı ele almış. Kitabın adı Anna Karenina olmasına rağmen erkekler kitapta daha baskın bir şekilde yer alıyor. Yaşadığı dönem okuyucu profili de göz önüne alınırsa bunun normal olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak en başta dediğim gibi adam oturmuş, 1000 sayfa kitap yazmış ve ağırlıklı olarak dünya edebiyat tarihinin en iyi romanlarından biri olarak nitelenmiş. Bugün olduğu gibi 100 yıl sonra da okunacak bu kitap ben ne dersem diyeyim. Buradaki incelemelerin çeşitliliğinden herkesin de bir şeyler aldığını görebiliyoruz Tolstoy'un bu eserinden. Şu an olmasa da hayatın bir döneminde okunması, en azından Tolstoy'u tanıma ve böyle bir kitabın yazılabileceğini keşfetme açısından, gerekli bence de. İyi okumalar şimdiden niyeti olan herkese.
1062 syf.
·10/10 puan
Kitabın incelemesine geçmeden önce ülkemizde neden dünya klasikleri ve orjinaline yakın şekilde basan yayınlar değilde sadeleştirilmiş halleri daha çok satılıp okunuyor ? Bünün birkaç nedeni vardır ; Maddi durum,bilinçsizlik ve kolaya kaçmaktır.Çünkü okullarda kitap okutulup özeti istenirdi böyle olunca da öğrenciler internette kolay bulunan özetleri yazıp veriyorlardı.Okullarımızda özet yerine kitapla ilgili düşünceleri alsaydılar daha etkili ve verimli olurdu.İkinci nedene gelecek olursak millet olarak kitap okuma alışkanlığımız yok olanlarda zorunluktan yada kolaya kaçarak okumaya çalışıyor.Son nedene gelecek olursak ülke olarak refah bir ülkede değiliz onun için dünya klasiklerini kuponlarla yada cep boyda satılan sadeleştirilmiş ve çeviri hatalarıyla dolu kitapları aldık ve dünya klasiklerinden soğuduk.Maddi imkanı olmayan okurlarımız halk kütüphanelerine gittiklerinde kaliteli kitaplar ve yayınlarını bulması baya zor.Kitap incelemesine geçecek olursam ;
“Zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman.”olarak nitelendirilen Anna Karenina kitabıyla Tolstoy’un gelmiş geçmiş en büyük ve soluksuz yolculuğuna çıktım.Kitap bittikten sonra kendimi bir boşlukta hissettim çünkü kitabın içerisindeki dünyaya o kadar dalmıştım ki sanki kitap bitince yeni bir dünyaya gelmiş gelmiş gibi oldum.Konu olarak sadece bir kadının yasak aşkı gibi etrafında uyarlanmış bir eser değildir.İçerisinde dönemine ait bir çok hikaye barındıran,psikolojik çözümlemelerle karakterleri ayrıntılı bir şekilde inceleyen muazzam bir eserdir.Konu olarak aşk,ölüm,evlilik,din,ahlaki çöküntü ve köylü kentli çatışması işlenmektedir.Yazar her kahramanı ilmek ilmek işlemiş ve karakterlerini olağanüstü bir şekilde oluşturmuş.Karakterleri okurken hep onların yerinde kendinizi koyarak onu okuyarak hissediyorsunuz.Özellikle karakterlerin iç dünyasına girmemiz ruh çatışmalarına,buhranlarını anlamaya çalışmak muazzamdı.
Belki de Anna toplumdaki ahlaki çöküntü için sadece bir araçtı...
  • Karamazov Kardeşler
    9.2/10 (5,5bin Oy)6,3bin beğeni17,2bin okunma77,2bin alıntı259,9bin gösterim
  • Ana
    8.6/10 (4.284 Oy)4.513 beğeni17,2bin okunma27,5bin alıntı93,5bin gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.1/10 (6bin Oy)5,5bin beğeni23,1bin okunma23,6bin alıntı216,9bin gösterim
  • Madame Bovary
    7.7/10 (4.071 Oy)3.530 beğeni18,1bin okunma15,1bin alıntı114,1bin gösterim
  • Gazap Üzümleri
    9.1/10 (5,5bin Oy)6bin beğeni17,3bin okunma32,2bin alıntı165,4bin gösterim
  • İki Şehrin Hikâyesi
    8.5/10 (7,3bin Oy)7,4bin beğeni26,9bin okunma29bin alıntı194,8bin gösterim
  • Böyle Söyledi Zerdüşt
    8.4/10 (4.742 Oy)5,9bin beğeni19,7bin okunma89,3bin alıntı207,9bin gösterim
  • Martin Eden
    9.2/10 (13bin Oy)18,4bin beğeni33bin okunma84,8bin alıntı410bin gösterim
  • Hamlet
    8.9/10 (5,7bin Oy)5,6bin beğeni20,2bin okunma38,6bin alıntı145,4bin gösterim
  • Romeo ve Juliet
    8.8/10 (6,9bin Oy)6,8bin beğeni24,7bin okunma51,4bin alıntı239,7bin gösterim
Dünya klasiklerini sevmeyen çok insan duydum. Bir nevi haklılar. Maddi bakımdan düşük bir ülke olduğumuz için koşullar bizi ucuz kitaplara yöneltiyor. Gazetelerin kuponla dağıttıkları dünya klasiklerini aldık. Okulda öğretmenlerin alın okuyun dediği klasiklerin kitapçılarda en ince olanlarını seçtik. Kitap okuduğumuzu zannettik. Okumamışız aslında onlar sadece kitap özetiydi. Kitap çevirilerinde özellikle romanlarda çeviren kişiler yazarın tam olarak duygularını yansıtamıyor diye düşünüyorum. Klasikler için iyi bir çeviri şart. Başka türlü klasik okumanızı tavsiye etmem.

Elime geçen üçüncü Anna Karenina kitabı. Diğer ikisini de okudum. Ancak Tolstoy'u ve de tüm dünya klasiklerini kaliteli yayınlardan okumak gerekiyor. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Can Yayınları gibi..

Şuan lisede okuyan gençlerimiz de klasik sevmiyor. Kitap vermek için gittiğim okullarda klasiklere ilgi gösteren yok. Kitapla dolaşan gençlerin ellerinde Büşra Küçük Kötü Çocuk ve Zeynep Sey Solucan kitapları var. Keşke onlara da kaliteli kitaplar okumaları gerektiğini aşılayabilsek.
1062 syf.
·16 günde·Beğendi·9/10 puan
İnsan insan dedikleri
İnsan nedir şimdi bildim
Can, can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim*

Bir sanat eserini değerli kılan en önemli unsur nedir? Kitap, resim, film, tiyatro… Elbette farklı açılardan birçok kritere vurgu yapılabilir. Ama benim aradığım en önemli özelliğin insanı güzel, çirkin, iyi, kötü olmasına bakmadan doğal haliyle bize yansıtabilmesi olduğunu söyleyebilirim. Peki, bu ayırt edici özelliklerin hep durağan ve değişmez bir yapıda olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır! Bazen iyiye, bazen kötüye doğru sürekli bir değişim içinde karmaşık bir dünyası vardır insanın. Ve bu karmaşıklık hep bir tereddüte sürükler bizi. Kimimizde az, kimimizde çok.

Sınırları çizilmiş olmanın belli faydaları da vardır diyebilirsiniz. Öncelikle yazmayı kolaylaştırır. Bir tarafı tutmanız daha keyiflidir. Hayatı anlamlandırırken kendinize uygun bir konum seçmek için tercihlerinizi rahatlıkla yapmış olursunuz. Siz ve sizin gibi düşünenlerin hepsi çok iyi insanlardır. Karşı fikirde olanların hepsi de dünyadaki kötülüklerin kaynağıdır nasılsa! Bu size kendinizi iyi hissettirebilir. Bazı Yeşilçam filmlerinde kötü adamlar çok belirgindir bu yüzden. Yönetmen istediği fikri veya kişiyi hedef tahtası haline getirebilir. Bu dönemde yapılmış bazı filmlerde görmeye alıştığımız belirgin tipler vardır; başka kimseye kalmasın diye dünyanın bütün kötülüklerini kendilerinde toplayan. Mesaj sanatın çok daha önündedir, edebiyattaki didaktik anlatımın perdeye yansımış halidir. Bu tür filmlerde karakterler başladığı konumda film bitene kadar hiç değişmezler. Bütün dünya her an, her saniye değişirken onlar geldikleri gibi iyi veya kötü olan özelliklerini korurlar. Biz daha kolay tanıyalım diye!

Benzer şekilde, Felatun Bey ile Rakım Efendi ‘de herkesin yeri bellidir. Bir tarafta iyi, diğer tarafta kötü insanlar! Lütfen iyiler kötülük yapmaya kalkmasın, kötü olanlar da zinhar iyilik emaresi göstermesin, ayırması zor oluyor yoksa! Kendini ve başkalarını anlama çabası içinde olan insan, bu kadar kolay anlatılmaya kalkıldığında sanatsal değeri yüksek olabilir mi? Sınırların belirgin, insanın değişmez ve aklın hep davranışlara hükmettiği söylenebilir mi? Yoksa bir mücadele, ikircikli bir hal, bir tereddüt mü var? Kalp dediğimizde etimolojik açıdan, Arapça klb kökünden geldiğini, inkılapla yani dönüşümle aynı kaynaktan çıktığını hatırlatmak istiyoruz burada. Dua ederken kalpleri çevirmek elinde olan Allah’a yakarmak bu yüzden!

Tereddüt dediğimizde Peyami Safa (Server Bedi) ‘yı anmadan geçemeyiz. Muhyiddin Abdal’ın “İnsan nedir şimdi bildim,” dediği sırra ermiş, bir kitaba adını vermiş tereddüt denen bu sihirli kelimenin. Kitaba giremedik değil mi hâlâ? Aksine tam içindeyiz Tolstoy’un dünyasının… Şimdi birlikte bakalım hangi karakterler üzerinden bu tereddütleri ustalıkla aktarır bize Tolstoy?
- Anna’nın kocası ve Vronskiy arasında yaşadığı gel-gitler,
- Anna’nın Vronskiy’i kıskanıp kıskanmaması, sevilip sevilmediğini sürekli sorgulaması
- En istikrarlı görünen Levin’in Kiti’ye önce âşık olup kaçması, tekrar âşık olduktan sonraki evlilik, mutlu yaşam ve intihar arasındaki gel-gitleri,
- Levin’in inançsızlığı, Tanrı ve din kavramıyla ilgili yaşadığı sorgulamalar,
- Levin’in Anna’ya karşı duygularında yaşadığı tereddütler,

Daha fazla detaya girmeden şunu söyleyebiliriz ki; roman boyunca her şey, herkes değişim içindedir. Özellikle de Anna. Bahsetmeye çalıştığımız tereddütlerin dönüşümlere açmış olduğu kapılar iki ana karakterde daha belirgin olarak gözümüze çarpar;
- Aleksey’nin mutlu bir kocadan, eşine göz yumup durumuna razı olan aşağı bir konuma, daha sonra affediciliğiyle gönül yüceliğine varan dönüşümünden,
- Anna’nın güler yüzlü bir azizeden yuva yıkmaya razı bir iffetsizliğe, daha sonra mutluluğun da, hayal kırıklığının da zirvesine çıkan dönüşümünden bahsedebiliriz.

Bundan daha önemlisi, yazar bu dönüşümleri okuyucunun izlemesine de olanak vererek, bir sonrasında ne olacağına dair merak uyandırır ve bu merakı diri tutar. Bu yüzden Tolstoy’un bu eserine tereddütün başyapıtı diyebiliriz belki de. Dünyanın en önemli 125 yazarı tarafından “günümüze kadar yazılmış en iyi roman” seçilmiş bir kitaptan bahsediyoruz.

Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık eserinde karakterleri bilinçli olarak çoğaltır ve özellikle aynı isimleri kullanmayı tercih ederken bile, kitabın başına aile soy kütüğünü çizerek karakterleri takip etmemizi kolaylaştırmayı tercih eder. Burada ise 10 katı hacimli bir eserde bu karakterlerin yakın çevresini ve hikâyelerini unutmadan ve kitabın ana ekseninden kopmadan yapılan dönüşlerle izleme imkânı tanıyor yazar. Moskova ve Petersburg’daki herkesi tanıyacak kadar geniş bir liste bu! Karakterler arasında yapılan bu geçişler kitaba bir bütünlük ve ahenk katıyor. Birçok farklı hikâyenin anlatıldığı bir eserde bu nokta çok önemlidir çünkü. Bu kadar farklı hikâye içinde gezerken ana hikâyenin aklınızda kalması ve diğerleriyle bütünlük içinde olması lazım. O kısma ne zaman gelecek ve nereye bağlayacak diye düşündüğümüz ana eksendir burası. Tabi okuyucunun romandan kopmamasında bölüm başlarının net çizgilerle ayrılmış olması ve bu bölümlerden önce okuyucunun hazırlanmasını da buraya ilave edebiliriz. Ama nereden bakarsak bakalım, büyük bir orkestra şefi ustalığıyla karakterlerin ve hikâyenin taşındığını kabul etmemiz gerekir.

Sıkılıp değerlendirme yazmaktan vazgeçtiğim, tereddüt ettiğim yerler de oldu tabi…
- Yerel yönetimler, il seçimleri ve siyasetin işlendiği bölümlerde,
- Tarım, tarım politikaları, toprak köleliği, işçiliğin tarımdaki konumunun tartışıldığı bölümlerde,
- Polonya’nın Ruslaştırılması üzerinden bir ülkenin başka bir ülkeyi hâkimiyeti altına almasında kültürün ve nüfusun etkilerinin tartışıldığı bölümlerde,
- Okul ve eğitimin toplumun üretmesi ve gelişmesi için gerekli olup olmadığı ve kadınların da bu eğitimden faydalanmasının gerekli olup olmadığının tartışıldığı bölümlerde,

bunu hissettim ve kafamın karıştığı oldu. Bu kısımlarda bile farklı fikirlerin tartışılmasına olanak sağlayan bir zenginlik göze batıyordu. Sonra karakterler kendilerinin bile farkında olmadığı yönleriyle anlatılmaya başladıkça Tolstoy’un neden büyük bir yazar olduğunu, bu kitabın da bu kadar kalın olduğu halde neden yıllardır bu kadar çok okunduğunu anladım.

Olay örgüsü ve romancılık dışında iki noktaya dikkat çekerek incelememe son vermek istiyorum. Birincisi, askerler ve subaylar roman boyunca hep ön planda olduğu için Türkler ve Türklerle olan savaşlara, Sırplar ve Bulgarlar aracılığıyla sürekli göndermeler yapıyor Tolstoy. Ama burada bile düşmanın da insan olduğundan bahsediyor cesaretle ve savaş kararlarını veren rahat kesimler üzerinden tereddütler çıkıyor yine karşımıza…

İkinci olarak, Tolstoy’un Anna gibi evi terk ederek bir tren istasyonunda hayatının sona ermiş olması büyük bir trajedidir yazar için. Romandaki ana karakter ile benzer bir sonu paylaşırlar. Bunu da son söz olarak hatırlatma gereği duyuyorum. Belki Tolstoy ne kadar tarafsız olmaya çalışsa da Anna’ya karşı haksızlık yapmış olabilir. Büyük romanlar yazanların bile büyük konuşmaması lazım belki de!

Son olarak, bu kitaba da daha önce bir kez başlayıp yarım bırakmıştım. Eğer bir kitaptan keyif almak istiyorsanız ilk okuyuşta yarım bırakın. Daha sonra keyifle okursunuz. Bu iyi bir yöntem olabilir. Bende bu yöntem işe yarıyor :))

https://www.youtube.com/watch?v=fEzpsVi1Qd0

İncelemenin tam metni için, http://www.kitaphaber.com.tr/...endirmesi-k3989.html

Keyifli okumalar…
1035 syf.
·68 günde·10/10 puan
Kitabın başında İncil'den bir alıntı: "İçim nefretle dolu, öcümü alacağım."


"Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Şunu keşfetti
Tolstoy: (Hiç kuşkusuz, kendisi de bilemedi keşfini) Yaşamı, çok hoşa
gidecek bir biçimde, tastamam, biz insanoğullarının zaman duygusuna
denk düşecek biçimde canlandırmanın yöntemini... Saati sayısız okur-
larının saatiyle aynı giden, bildiğim tek yazar odur."
Vladimir Nabokov'un sonsözünden.

Anna...
Bu ad bende çok şey ifade ediyor..neden bilmem ama Anna adı tarihte hep mi hayatı mahvolmuş kadınların adı olur?
İlk kez Boleyn Kızı kitabında İngiltere kralı VIII Henry'nin ikinci ve idam olunan karısı Anna'yla tanışmıştım...

Boleyn kızı Anna yüksek mevki istiyordu, Karenina yalnızca aşk...

Daha kaç ANNA'lar var bu hayatta?

Tolstoy için ölüm, ruhun doğuşu demektir çünkü.


Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı
yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu sonuyla Vronski'yi ceza-
landırmaya hakkı yoktu.

Ne oldu da kitabı sevdim?

Vladimir Nabokov değerli incelemesini okuyanadek...okuyup bitirdikten sonra ben hiç dikkat etmemişim kitaptaki ayrıntılara dedim kendi kendime..oysa https://1000kitap.com/...-nikolayevic-tolstoy ne büyük bir yazar ne büyük bir insanmış...

Tolstoy 1875'ten sonra yıldan yıla artacak bir bunalıma girdi. 1877'de yayımlanan ikinci büyük romanı Anna Karenina bu bunalımın izlerini
taşıdığı çok açık.

Konuşmamı çok sürdürmeden bu kitap hakkında okuduğum Nabokov'dan en değerli, en güzel incelemeyi sizlerle paylaşmak istiyorum..


Dünya edebiyatının en çekici kişilerinden biri olan Anna, genç,
güzel, özünde iyi; ama gene özünde bahtsız bir kadındır. Çok genç bir
kızken iyiliğini düşünen bir teyze tarafından, göz kamaştırıcı
bürokratik kariyer sahibi, ilerisi için umut veren bir yüksek memurla
evlendirilen Anna, St. Petersburg sosyetesinin en pırıltılı çevrelerinde
mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Küçük oğlunu deliler gibi sevmekte,
yirmi yaş büyük kocasına saygı duymaktadır; canlı, iyimser yaradılışı
yaşamın kendisine sunduğu bütün yüzeysel hazlardan tat almasını
sağlamaktadır.
Bir Moskova yolculuğunda Vronski'yle tanışır ve ona derin bir aşkla
bağlanır. Bu aşk, Anna'nın çevresindeki her şeyi değiştirir; baktığı her
şeyi farklı bir ışık altında görmeye başlar. St. Petersburg garında
Karenin'in onu karşılamaya geldiği o ünlü sahnede kocasının iri ve
çirkince kulaklarının büyüklüğünü ve insanın sinirine dokunan kepçe
biçimini ansızın fark eder. Bu kulakları eskiden hiç fark etmemiştir,
çünkü eleştirel gözle bakmamıştır; Karenin, Anna'nın öylece kabul-
lendiği yaşamındaki kabul edilegelmiş şeylerden biridir. Artık her şey
değişmiştir. Vronski'ye duyduğu aşk, eski dünyasını ölü bir geze-
gendeki ölü bir manzara gibi gösteren bembeyaz bir ışık selidir.
Anna yalnızca bir kadın. Kadınlığın parmakla gösterilecek bir örneği
değil; dopdolu, yoğun doğasının ahlâki yönü ağır basan bir kadındır
da; roman kişisi olarak her şeyiyle anlamlı ve önemli, göz alan bir
kişidir ve bu aşkı için de geçerlidir. Kitaptaki başka bir roman kişisin-
in, Prenses Betsi'nin yaptığı gibi gizli kapaklı bir gönül serüveniyle
kendini sınırlayamaz. Doğrucu ve tutkulu doğası kılık değiştirmeleri,
gizli kapaklı işleri reddeder. O, yıkık dökük duvar diplerinden
sürünerek birbirinden farksız âşıkların yataklarına yollanan arzu dolu bir kenarın dilberi, düşlerle yaşayan taşralı Emma Bovary değildir.
Anna, Vronski'ye bütün yaşamını verir, sevgili küçük oğlundan ayrıl-
maya –çocuğu görmemekten duyacağı korkunç acıya karşın– evet der
ve önce ülke dışında, İtalya'da, sonra da onun Orta Rusya'daki kır
evinde Vronski ile birlikte yaşar. Bu "açık" gönül serüveni ahlâktan
nasibini almamış dost çevresinin gözünde ahlâksız olarak damgalan-
masına yol açsa da yapar bunu. (Anna'nın, bir bakıma Emma'nın
Rodolphe ile kaçma düşünü gerçekleştirdiği söylenebilir. (Kaldı ki
kendi çocuğundan ayrılırken Emma'nın içi bile sızlamaz, o küçük
hanım için çetrefil ahlâki sorunlar filan söz konusu değildir.) Sonunda
Anna ile Vronski kent yaşamına dönerler. Çevresindeki ikiyüzlü toplu-
luğu aşk serüveninden çok, toplum kurallarını nasıl açıkça hiçe say-
dığını göstererek küplere bindirir Anna.
Anna, toplumun öfkesinin sonuçlarına katlanırken, horlanıp züp-
pece davranışlarla karşılanırken, hakaret görüp kendisinden "bucak
bucak kaçılırken" Vronski, erkek olduğu için –kesinlikle çok derin,
yetenekleri olan bir erkek değildir, sadece "gözde" bir erkek diyebiliriz
ona– rezaletten etkilenmez; çağrılar alır, şuraya buraya gider, eski
dostlarıyla buluşur, lekelenmiş Anna'yla bir saniye bile aynı odada
durmayacak güya namuslu kadınlarla tanıştırılır. Anna'yı hâlâ
sevmektedir; ama zaman zaman da eğlence ve şıklık dolu kendi
dünyasına geri döndüğüne sevinir ve ara sıra bu dünyanın nimetler-
inden yararlanmaya da başlar. Anna, yanlış bir değerlendirmeyle,
onun önemsiz kaçamaklarını aşkının hararetinde bir düşüş olarak
görür. Yalnızca aşkının Vronski'ye artık yetmediği, onu belki de
yitirmekte olduğu duygusuna kapılır.
Ortalama zekâda, küt bir adam olan Vronski, Anna'nın kıskançlığı
karşısında hoşgörüsüz davranır ve böylece Anna'nın kuşkularını
doğrular sanki.[228] Tutkusunu çıkmaza sokan bunca çamur balçık
içinde dönenen Anna, mayıs ayının bir pazar akşamı kendini bir yük
katarının altına atar. Vronski neler yitirdiğini çok geç anlamıştır. Ney-
se ki, Osmanlılarla savaş –yıl 1876'dır– rüzgârları esmektedir, bu hem onun hem de Tolstoy'un çok işine gelir ve Vronski bir gönüllü tabur-
uyla cepheye yollanır. Bu, belki de romandaki tek karşı çıkılacak nok-
tadır; çünkü çok kolaycı, çok hazırcıdır.

Görünürde romandan oldukça bağımsız bir çizgide ilerleyen koşut
bir öykü de Levin ile Prenses Kiti Şçerbatski'nin sevişmeleri ve
evlenmeleridir. Tolstoy'un içine kendini tüm öteki erkek kahraman-
larından daha çok kattığı Levin, ahlâki idealleri olan, Vicdan'ın "V"sini
büyük yazan bir adamdır. Vicdan ona bir an soluk aldırmaz. Levin,
Vronski'den çok farklıdır. Vronski, yalnızca kendi dürtülerini doyur-
mak için yaşar. Anna ile tanışmadan önce çevresine ters düşmeyen bir
yaşam sürdürmüştür Vronski; âşıkken bile ahlâki ideallerin yerini
çevresinin benimsediği genelgeçer ilkeler alabilir ve o bundan rahat-
sızlık duymaz. Oysa Levin çevresindeki dünyayı aklıyla kavramakla ve
onun içindeki yerini hak etmekle yükümlü olduğunu düşünen bir
adamdır. Bu nedenle, Levin'in yaradılışı sürekli bir evrim içindedir,
roman boyunca tinsel olarak gelişir, Tolstoy'un o tarihlerde kendi
kendisi için geliştirdiği, olgunlaştırdığı dini ideallere doğru yönelir.
Bu ana roman kişilerinin çevresinde belli sayıda başkaları dolanır.
Anna'nın kaygısız, işe yaramaz erkek kardeşi; kızlık soyadı Şçerbatski
olan karısı Doli, iyi yürekli, ciddi, yaşam boyu acılar çekmiş bir kadın,
bir anlamda yaşamını kendini yok edercesine çocuklarına ve hayırsız
kocasına adadığı için Tolstoy'un ideal kadınlarından biri; sonra Şçer-
batskiler, Moskova'nın en köklü aristokrat ailelerinden biri;
Vronski'nin annesi ve Petersburg yüksek sosyetesinin üyelerinden
oluşan koskoca bir galeri. Petersburg sosyetesi Moskova sosyetesinden
çok farklıydı. Moskova yufka yürekli, rahat, gevşek, anaerkil eski
kentti, otuz yıl sonra benim dünyaya gözlerimi açtığım Petersburg ise
incelmiş, soğuk, biçimci, gözde ve görece yeni başkent. Elbette bir de
Karenin'in kendisi; Anna'nın kocası Karenin, soğuk, hak düşkünü,
kuramsal erdemi içinde acımasız, devletin sadık hizmetkârı,
dostlarının sahte ahlâkçılığını kabullenmeye dünden razı philistine
bürokrat, ikiyüzlü bir adam ve bir zorba. Ender olarak iyi bir davranışta, iyi yürekli bir jestte bulunduğu olsa da bunları çok
geçmeden unutur ve kariyer kaygıları adına gözden çıkarır.
Vronski'nin çocuğunu doğurduktan sonra çok hasta düşen ve
ölümünün yakın olduğundan emin olan (ama ölüm henüz gelmeyecek-
tir) Anna'nın yatağının başucunda, Karenin Vronski'yi bağışlar ve ger-
çek bir Hıristiyan'a yakışacak bir tevazu ve yüce gönüllülükle onun
elini sıkar. Daha sonra, insanın içini ürperten, eski, sevimsiz kimliğine
geri dönecektir; ama o an sahneyi aydınlatan ölümün yakınlığıdır ve
Anna bilinçaltında Vronski'yi sevdiği kadar onu da sever; her ikisinin
de adları Aleksey'dir, her ikisi de ona âşık erkekler olarak Anna'nın
rüyalarını paylaşmışlardır. Ama bu içtenlik ve iyi yüreklilik uzun
sürmez ve Karenin boşanma girişiminde bulunup da –onu pek etkile-
meyecek; ama Anna için çok önemli olan bir girişim– bunu yaparken
birtakım tatsız engellerle karşılaşacağını görünce vazgeçiverir ve Anna
için ne gibi sonuçlar doğuracağına aldırmadan bir daha denemeyi
kesinlikle reddeder. Dahası, kendi hak düşkünlüğünden doyum
sağlamayı bile becerir.

Tolstoy, Anna'nın kırmızı çantasını birinci bölümün XXVIII.
parçasında ortaya çıkarır. Bu çanta "oyuncak gibi" ya da "minicik"
olarak tanımlanır; ama büyüyecektir. Anna, Petersburg'a gitmek üzere
Doli'nin Moskova'daki evinden çıkarken birden nedeni belirsiz bir
gözyaşı seline kapılacak, al basmış yüzünü içine bir gecelik başlığı ve
keten mendiller koyduğu bu küçük çantanın üzerine eğilecektir. Tren-
in kompartımanına yerleştiğinde küçük bir yastık, İngilizce bir roman
ve bunun sayfalarını açmak için bir kâğıt keseceği çıkarmak üzere
kırmızı çantayı bir kere daha açacaktır; bundan sonra kırmızı çanta
yanında uyuklayan hizmetçinin ellerine emanet edilir. Dört buçuk yıl
sonra (1876 Mayıs'ı) yaşamına son verdiğinde silkip attığı son eşya da
bu çanta olacaktır. Kendini trenin altına atarken bileğinden çıkarmaya
çalıştığı bu çanta onu kısacık bir an oyalar.
Şimdi gelelim teknik açıdan kadının düşüşü olarak adlandırılan
olaya. Ahlâki açıdan bakıldığında, bu sahne Flaubert'den, Emma'nın
coşku sarhoşluğundan, Rodolphe'ın Yonville yakınlarındaki küçük,
güneşli çam korusunda içtiği purodan çok, çok uzaklardadır. Bu parça
boyunca zinayı kanlı bir cinayetle eş tutan ahlâki bir karşılaştırma
sürdürülür; ahlâki bir imge olarak Anna'nın bedeni sevgilisi
tarafından, günahı tarafından ayaklar altında ezilir, parça parça edilir.
Anna ezici bir gücün kurbanıdır:
1062 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
Bence, Tolstoy okumanın keyfi, uzun yazılmış bir kitabını okurken çok daha fazla hissediliyor. Daha önce bunu Savaş ve Barış'ı okurken yaşamıştım. Şimdi de Anna Karenina'da aynı duyguları yaşadım.

Oysa yıllar öncesinde filmini seyredip , olayların nasıl gelişeceğini ve konunun nasıl bir şekilde sonlanacağını bilmeme rağmen , sanki filmi hiç seyretmemiş hissine kapılarak, yine de sıkılmadan, farklı bir merak içerisinde ve aynı duyguları yaşayarak, kitabı keyifle okudum. Sadece bu kitaba ait olmayan bu durumun , sanırım filmlerde karakterlerin iç dünyasının yeterli olarak yansıtılmamasından ve filmlerin, kitabın ancak özetinin, özetinin... özeti olarak yapılmasından kaynaklandığı kanaatindeyim.Burada bunu daha çok hissettim.

Yazarın bir konuyu ele alışı ve anlatışı adeta insanı mest ediyor. Basit, ve sade bir şekilde, her kesin kolayca anlayacağı bir uslupla , deyim yerindeyse tane tane anlatımı her kitabında aynı. Bu yüzden Tolstoy kitaplarını okurken insan bırakın yorulmayı, adeta dinleniyor. Sizleri bilmem ama ben kendimi hep böyle hissediyorum.
Yazarın şimdiye kadar okuduğum kitaplarında gördüğüm diğer bir özelliği ise, konuyu anlatırken mümkün olduğu kadar olaylara objektif yaklaşması. En kötü olayda da, en güzel olayda da verilen olumlu ya da olumsuz tepkileri tüm gerçekliğiyle aktarıp, esas yargılamayı ise tamamen okuyucuya bırakmasıdır.

Anna Karenina'nın konusuna gelirsek, kitapta, toplumun sosyal yapısı gereği ve ahlaki olarak insanlar tarafından yanlış kabul edilen ve hoş karşılanmayan bir aşk anlatılıyor. Konu 1800'lü yılların ikinci yarısında Çarlık Rusyasın'da geçiyor. Esas itibariyle ülkenin zengin ve burjuvatik yaşam koşulları ön plana çıkartılıyor. Ama zaman zaman da ülkedeki alt tabaka olan köylüler ve işçilerin yaşam koşulları hakkında da hem bilgi veriliyor hemde bu konudaki çeşitli görüşler tartışılarak okuyucuya yansıtılıyor.

Kitapta anlatılan aşk o kadar geniş ve kapsamlı anlatılıyor ki, hem bu aşkı yaşayan iki kişi ve hem de bu aşk yüzünden olumlu veya olumsuz etkilenen etraflarındaki kişilerin yaşadığı olaylar muhteşem bir şekilde okuyucuya aktarılıyor.

Kitap ve konusu hakkında çok daha fazla bilgi vermenin doğru olacağını sanmıyorum. Uzun ve kapsamlı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Kesinlikle sıkıcı olmayan ve akıcı bir kitap. Ben büyük beğeniyle ve keyif alarak okudum. Okunmasını da kesinlikle tavsiye ediyorum.
1062 syf.
·13 günde·9/10 puan
Ve Anna Arkadyevna Karenina.
Soğuk sonbaharı kışa bağlayan bir gecede uzunca, upuzunca bir yolda ve yetişmek için uykusuz saatlerce direksiyon salladığın anda aklına düşüverir, buz gibi soğuk ile sıcak bedenin çarpışma anı. Çünkü uykusuzluktan kapanan gözlerin, karanlık ışıksız otobanda ve direk önüne sürekli bakmanın verdiği rahatsızlıkla yorgundur. Aracın içi alabildiğince sıcak, açarsın Çorum’a gelmeden camını ve İstanbul’a kadar bir yanında harıl harıl çalışan devasa arabanın kliması, diğer yanında camdan terli bedenine değen buz gibi soğuk… Ve Rusya…

İlk romanlar 17 yüzyılda ortaya çıkmıştır. Asıl hedefi ise girişimci kişi ve yazarların kadınların okuyabileceği, bu hususta paralarını akıtabileceği bir iş kolu yaratmaktı. O zamana kadar kadınların kesinlikle dış dünya ile bir bağları yoktu. Hatta İngiltereli işçi kadınlar neredeyse maaşlarının tamamını "romans" denen o zamanın romanlarına yatırırlardı.

"Kadının dünyaya açıldığı ilk ve tek kitap romandı."
Şöyle bir o tarihten önceye baktığınızda ise kadını konu alan, hiçbir yazım örneği yoktu. Bu tür yapıtlar önce Kamelyalı Kadın başta olmak üzere kadının ön plana çıktığı yazım şekilleri olarak önemini korudu. Bu kitaplar sayesinde kadınlar dış dünyaya açıldı ve yaşanılanları bir bir özümsemeye başladı. Rus ve dünya edebiyatında kadın konulu ilk eserler genelde aşk temalıydı. Ancak zamanın ve modernizmin getirdiği yeni kadın kimliği; kadının tek meziyetinin aşk olmadığını örneğini bizlere gösterdi. Tarih erkek işidir ve tarihte kadının yeri asla yoktur. Bunu anlamak için İngilizlerin kullandığı dili bilmek kâfidir. "History" yani tarihçe demektir. Az bir kelime oyunu ile bunu "His Story" yaptığımız zaman ise "onun hikâyesi" anlamına getirmekteyiz. Erkeğin tarihinde ise maalesef kadına yer yoktur.

Peki, dünya edebiyatı bize ne gerekti, neden var ve neden böyle tutuluyor?
Yukarıda belirttiğimiz gibi romanlar hem kadınlar ve hem de erkekler için dünyaya açılmanın en kolay yoluydu. Bu sebeple uzak yerleri yakın etmenin, onların kültürlerini, yaşam şekillerini görmenin hissetmenin ve yaşamanın bizler için sayısız faydası, hayal dünyamızın kendi penceremizden değil de daha geniş bir pencereden tasavvur etmenin kolaylığı için dünya edebiyatı gerekliydi. Her bölgenin ve dahi ülkenin kendi zenginliklerini görmesek de hissedebilmek dünya edebiyatını etkin kılmaktadır.

Kitabın ismi Anna Karenina olmasına rağmen neden kitap içerisinde Anna çok yer kaplamaz?
Anna Karenina bir romandan ibaret değildir. Daha çok bir dönem ve devlet eleştirisidir. Kitaba verdiği bu isimle ise kitabı kamufle etti. Anna’ya çok yer verilmedi; istenilen bir aşk romanı ya da yasak aşk gibi konulara girip kitabın sadece o güne hitap etmesini istemedi. Bu sebeple Anna’yı mükemmel bir şekilde betimledi, okurun ağzına bal çaldı. Sonra ise asıl konulara işçi işveren, aristokrat ve normal sınıf gibi sosyolojik, psikolojik analizlere girip, kitabın roman dışında çok şey olduğunu izah etmeye çalıştı.

Kişilik analizleri o kadar muazzam ki; psikoloji ilmi tam olarak peyda olmadan bu denli bir girişimle ve oluşturduğu karakter Anna ile toplum yapısını ve yapının oluşturduğu en uç kişileri, bu kişilerin düşünce yansımasını akıl yordamıyla kâğıda düşürmesi gerçekten takdir edilecek bir husus. Rus Edebiyatı'nın en büyük yazarı olması bence bu doğaüstü kişilik/karakter analizleriyle meydana gelmiştir.

Halid Ziya Uşaklıgil'in Bihter'i, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'ası var ise Tolstoy'un da Anna'sı var diyebilir miyiz?
Elbette diyebiliriz. Hatta bir çok benzerlik bulmamız ise muhtemeldir.

Anna Karenina modern günlerin ilk zamanlarında yaşanan kadın problemlerinden mi meydana geldi?
Dışarıdan bakıldığında her ne kadar Anna Karenina’nın aşkın peşinden gitmesine alkış tutup, ıslık çalıp, helal olsun aşkının peşinden gitti diyecek olsak da; Anna’nın durumu bencil bir insanın kurgulanmasından öte bir durum değildir. Dönemin yapısı ve ahlak anlayışı bunu gerektirdiği için Anna karakteri ortaya çıkmış ve o karakterin diğer karşılığı olan Levin karakteri daha da güçlendirilmiştir. Çünkü asıl amaç insan psikolojisine inip, kişinin kendisini sorgulaması ve hatta kendi bedeniyle cihatta bulunup bir dine mensup olmasa dahi ilahi bir inanca bir yaratıcıya inanılması gerektiğini vurgulamıştır.

Anna neden unutulmuyor, kalıcı olmasının sebebi nedir?
Kitabın popülerliğinin aslında abartıldığı gibi olmadığını düşünüyorum. Yıllara meydan okuyacak bir eserdir çünkü çok sağlam karakterle donatılmış, insani duygular ve hareketler ustaca sayfalar arasına serpiştirilmiştir. Döneme olan merak ve yazarın yüceliği ise kitaba daha da bir mana katıp, kitabın klasik olmasına sebebiyet vermiştir. Tolstoy’un psikoloji üzerine yazdığı bir eseri var mıdır bilmiyorum ancak kesinlikle bu gücü kendisinde görüyor ve sırf bu şekilde muazzam kişilik tasavvurları kendisini Rus Edebiyatı’nın en tepelerine taşıdığına inanıyorum.

Ve toprak.
17. yüzyıla kadar Rusya topraklarında doğan her bireyin toprak sahibinin öz malı olduğunu belki bilirsiniz. 18. Yüzyılda ise toprak reformları sayesinde, köylü toprak sahiplerinin nüfuslarından düşüp kendi kimliklerini kazanmışlardır. Aşırı derecede bir Fransız ve İngiliz yaşam özentisi içerisinde olan Ruslar birçok şeyden etkilenmiş ve toprağın yüceliğini uzunca bir süre keşfedememişlerdir. Eserde buna el altından göndermeler yapılıp, olması gerekenin ve işçi işveren sınıf arasındaki problemleri dile getirmekle kalmamış, akıl verme çabalarına dahi girilmiştir.

Sözün özü; kitap okunulası ve tavsiye edilesidir. Rusya hakkında merak ettikleriniz ve dönemin yaşantılarına şahit olmak istiyorsanız usta yazarla buluşmanız gerekmektedir. Kitabı kesinlikle tam ve eksiksiz metin ile okuyunuz. 850 gram olan kitabım okurken ağırlık yaratsa da çevirisinde ve gidişatında problemsiz bir şekilde okumamı sonlandırmayı başardı. Daha öncesinde farklı bir yayınevinden okumama rağmen İş Bankası Kültür Yayınları’ndan olan kitabımı sanki ilk defa okuyormuşçasına harika bir çeviri ile karşılaştım…

Filmi ise kesinlikle kitabı okumadan izlemeyiniz. Çünkü kurguyu ve içeriği bilmiyorsanız filmi anlamamınız çok olasıdır. Ayrıca kitap kesinlikle filmin çok üzerindedir. Filmde sadece Anna karakterine ağırlık verilmiştir. Kitapta ise Anna karakteri pek yer kaplamaz.

Sevgi ile kalın.
1062 syf.
·11 günde·Puan vermedi
Hiç bitmeyen dizi gibi insanı kendine müptela eden büyük klasik.

Evlilik dışı bir aşk ilişkisi nedeniyle perişan olan bir kadının öyküsünü anlatırken ||ANNA||, bu öyküyü Levin'inkiyle dengeleyip Levin'in ağzından, toplum, kültür, felsefe ve tarım üzerine düşüncelerini yansıtmıştır.

Anna evliliğinde aşkı bulamamış bir kadın olarak tutkusunun peşinden gitmek istemiştir ama bulundukları sosyal sınıf bu ilişkiye tavır almış ve Annayla sevgilisinin hayatına sebep olmuştur.



~ Ne tür bir aşk olursa olsun, her zaman bir bedel vardır ve bunu ödemeye razı olmaları gerekirdi.
.
S
P
O
İ
L
E
R
!
--- detay sonucunda Anna ve Vronski'nin aşkları flulaşır ve bu süreç sonunda anna kendini trenin altına atarak intihar eder.
1062 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10 puan
*Öncelikle sitede kitabın çok kapsamlı incelemeleri olduğu için ,ben sadece Tolstoy'un  insanı hipnoz edercesine içine çeken insani anlatımının kendi dünyama yansımalarını ifade etmek istedim.Biraz uzun oldu ama okuyabilen arkadaşlarla şimdiden teşekkür ediyorum:)

Tolstoy denilince akla ilk gelen kavram: Sevgi
İnsan ne ile yaşar? Sevgiyle. Sevginin yetemediği yerler de saygıyla doldurulur.
Anna Karenina sevginin nefretle aşk arasında değişen frekansının ,gözlerdeki ışıma miktarını değiştirerek ve buradan dalga dalga etrafa yayılırken, karşılıklı etkileşimlerde kimi zaman büyürken kimi zaman da birbirini söndürmesinin romanı.

Gözler sözlerden daha derin anlamlar taşırmış. Sözlerin gözleri anlamlandırmaya çalıştığı bu romanı okurken her bir karakter Hakan Günday'ın deyimiyle "Gözlerini açtı ve hayata baktı. Daha doğrusu gözlerinin kapılarını açtı ve biz onun hayatına baktık."

İlk bakış. Bakışın en taze ,en masum aynı zamanda en esrarlı hali. Emzirilirken bir bebeğin annenin gözlerinin içine uzun uzun bakıp anlamlandırma çabası.
Zamanla mutluluğun ,öfkenin en saf haliyle yansıdığı çocuğun gözlerine dönüşmesi. Ve gençlik. Aşkın kesfedilişi. Hayallerinin referansıyla hareket edip, kısa zamanlı akıl tutulmasının parlattığı, hayranlık dolu, tutkulu gözler. Karşılıklı aynı duyguların hissedilmesinin verdiği güvenle birleştirilen hayatlar. Zamanla aklın görüşünü kısıtlayan tutku sisinin dağılması, kusursuzluk arayışındaki kusurlu insanın aradığı gerçek hazzı sahip olduklarında bulamayışı.Yeni arayışlar...

İnsanoğlu sürekli bir tamamlanma ihtiyacı içerisinde. Sevdiği insanla kurduğu evlilik hayallerini düğünüyle gerçekleştirdiğinde mutludur. Ama umduğu kadar değil.Yine de gözlerdeki parlaklık zamanla kesintiye uğrasa da, konuşurken farkedilen ani- kısa süreli ışıldamalar hala heyecan vericidir. Bir bebeğin varlığı taçlandırır hayatlarını. Çok mutludurlar, ama hissedilen saf mutluluk değildir. Çünkü insan birşeye sahip oldu mu, aynı anda onu kaybetme endişesi ve sorumlulukları da yüklenir kalbine. Elde edilenlerden beklenilen tat alınamaz. Zaten genel kaideye göre tadımlıktır bu dünya, doyma yeri değil. Ama elimizde de değildir çünkü açızdır.Bu noktada ,Tolstoy'un dediği gibi "Mantık varoluş mücadelesini keşfeder." Hem aklın hem kalbin hem de vicdanın aynı anda tatmin olması zorlaşırken bakışlar artık donuklaşır. Zamanla hazların tatmin olamayışı gözlerde yeni bir kıvılcım oluşturur. Nefret...

Maksim Gorki'nin otobiyografik üçlemesinde karşıma çıkan ve sevgi denilince hep aklıma gelen bir sahne var:
Tolstoyculuk akımına mensup bir genç Gorki'yle hararetli bir tartışmaya girer.Meselelerin çözümünün sevgi olduğunu ,sevgiyi esas almazsak hiçbir sistemin temelinin sağlam olamayacağını anlatmaya çalışır.Oysa Gorki o an aklından şöyle geçiriyordur:
"Sevgi! Sevgi diyor ama bunları söylerken gözlerinde nefret var.!"
İşte bu çelişki yutar bazı güzellikleri.

Artık ışığını kaybeden gözlerden sürekli yer değiştiren acı ve nefret okunur. Kimi zaman bakar ama görmez. Uzun uzun bakar kalır nesnelere. Hayata ruhundaki pencereler arkasından izlercesine eşlik eder, dışarıda kalmıştır.

Ve gözler kısılır.

Aynı anda beynine hücum eden düşüncelerin gürültüsü duyulmamaya çalışılarak daha sessiz olan kalbe ve vicdana söz hakkı verilir. İşte bu an bir dönüm noktasıdır. Kimileri bu noktada tutunacak bir dal değil de aksine kendini içine  çeken bir karadelik bulur, bilinçsizce kapılır ve gözlerini ebediyen kapatır...
Kimilerinde ise yeni bir diriliş filizlenir. Akıl, kalp ve vicdan kargaşa halinde oturdukları masadan el sıkışarak ve birbirlerinin varlığını tanıyarak kalkar.
Ve mutlu son : Gözler tekrar ışımaya başlar.

Özellikle son sayfaları okurken ben de gözlerimi kısıp, anlamaya zorladım kendimi.

"Tanrı kavramıyla bir hristiyan olarak yetiştirilen ben, bana hristiyanlığı veren o manevi nimetlerle bütün yaşamını tıka basa dolduran, bu nimetlerle yaşayan ben -çocuklar gibi- onları anlamadan bozuyorum. Yani bana can veren, beni yaşatan şeyi kırıp parçalamak istiyorum. Ama yaşamın önemli bir anı gelip çatınca -üşüyen veya acıkan çocuklar gibi- ona koşuyorum."

Ölüm, hastalık gibi hallerde gayriiradi hissedilen, insanı aciz bırakan kendi kendine yetemediği durumlarda ortaya çıkan güvenli bir sığınağa girme hissi bahsedilen. O sığınağa girince herşey bir anda degişmiyordu; acı, hüzün, öfke,hayal kırıklıkları gibi duygular yine yaşanıyordu ama insanın "ruhundaki huzurun zaman zaman üstü örtülse de, gerçek varlığı güvenli bir yerde muhafaza oluyordu."
İnancın en güzel tanımlarından birini okuduğumu farkedip tekrar ışıltısına kavuşan gözlerimle son sayfaları da okuyup kitabımı bitiriyorum.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Çok uzattım ama Nazan Bekiroğlu'nun Yol hali kitabındaki  yorumlarını da şuraya hemencik bırakıyorum.

"Tolstoy'un hayatında bir Sofya var. Sofya her ne idiyse onda sabit duran tek şey aşıklığıdır. Fakat zorlu bir aşıktır O. Kocasının dehasını aşkıyla iç içe geçirebildiği sürece sorun yoktur. Gönüllü hizmetindedir. Savaş ve Barış' ı 6 kez, Anna Karenina'yı da bir o kadar temize çeken o değil midir? Sekreteri olup danışmanlığını yapmamış mıdır?
Anna böyle konuşmaz. Bir anne böyle hissetmez. Bir kadın böyle sevmez diye. Tolstoy Sofya söylemese nereden bilecekti bunları."

Kitap yazmayı bıraktıktan sonra Tolstoyculuk öğretisiyle meşgul Tolstoy'un yanında Sofya zamanla zaptedilemez bir aşığa dönüşür, adeta bir Anna Karenina olur. Ama hikaye farklı işler. 82 yaşında, gerçekte bir prens olan ama herşeyi geride bırakıp  Astapova Tren İstasyonu'na giden bu kez Tolstoy' dur...Sofya'ya rağmen.

Kalınlığına takılmadan, akıp giden bu romanı okumakta geç kalmamanızı önerir ve iyi okumalar dilerim :)
1062 syf.
·317 günde·Puan vermedi
ANNA ..
1878 de yazıldı 2019 hâlâ okunmakta ve sonsuza kadar okunacak .

#Dehşetli SPOILER vardır! !!! kitabın sonunu bilmeyen tarafta_iseniz bu incelemeyi okumayın!!!

Anna ile bir gece yarısı karlı bir istasyonda tanıştım.Dokuz yaşından küçüktüm çünkü hâlâ Yeşilköy de yaşıyordum ..
Muhtemelen pazar gecesiydi ..
çünkü banyo yapmıştım ..
..ve kıştı ki pamuklu pembe sabahlığımı giydirmişti annem ..
Babamın eve gelmediği gecelerden biri olmalıydı ki,büyük yatakta yatma keyfine nail olmuştum ..
..anneyle koyun koyuna geceler ..
ben mutluydum ..
ama ..
acaba annem ne hissediyordu ???
sobanın önünde mandalina yediğini hatırlıyorum,odada soba üstü meyve kabuğu kokusu vardı ..
zaten tek ampullü ışığı kapatmıştı Anna Karenina izliyordu ..
ben yatakta yatiyordum..
nizami,örtüyü bile karıştırmadan ..
elimde bir ciltli kitap vardı rengi koyu yeşil ..
ama neydi acaba ..???
Siyah beyaz televizyon ışığında okumaya uğraşıyordum ..
İnatla ..
Başımı tiz bir tren çığlığı ile kaldırdığımda, kar..
İstasyon
ve bir kadın yüzü gördüm
belki kadın ağlıyordu ..
..belki annem ağlıyordu ayırt edemedim ömrümce.
..sonrası
istiklal Marsi_kapanış
Bakın bu sahne o kadar etkileyicidir ki aklınıza kazılır ..
Mesele vals dediğinizde de bir Anna Karenina görüntüsü sinyal vermeye başlar :)
https://youtu.be/WTZSQv9cA-0

BIR Tolstoy muamması Anna Karenina

Neden Tolstoy Anna öldüğünde yaslara girdi ..
neden yemeden içmeden kesildi ..
baygın bir halde bulunana kadar neden odasından çıkmadı..
Neden gözyaşları içinde "Anna Karanina öldü " dedi. .

Ben bu sorunun cevabını şöyle buldum
"Tolstoy kendi yarattığı bir karakter olan Anna Karanina ya aşık mı oldu ..hayır
Tolstoy Anna Karenina ismimini kullanarak bu kitaba dikkat çekti
.. özellikle de yasak aşk kelimelerinin cazibesine okuyucuyu çekip bize Levin'i dikte etti .
"sayfalarında ruhumdan kabuklar bıraktım "
demesi bir kadını ortaya atıp aslında onu ne kadar iyi bir aldatmaca olarak kullandım ve sizi kandırdım ifadesidir
Ve sergilediği bu aşırı davranışları belkide Annayı "kurban etmesinden" kaynaklı idi ..
..............

Zamañın eleştirmenlerine göre kitabın ismi "Pava" (Levinin ineginin ismi)

Anna Karenına'nın dönemde çok ilgi çeken Fransız edebiyatına ..
özellikle de'Kamelyali Kadın' bir karşı duruş olarak yazılmış olma durumu var bu bir tez tabii .. tartışılır.
Fakat Tolstoyun her zamanki Rus milliyetçiğı ,ülkesindeki değişimler,kültür farkları ve toprak sevgisi romanın sadece bir aşk hikayesi olarak ilerlemesine müsaade etmemiş ..
ilk taslaklarda Levin karakteri öyküye dahil değilmiş ..
dolayısıyla kendi ruhuna fazla uzak bir eser olduğunu görmüş. .
Tolstoy bu kadar soyut bir aşk romanı yazmış olmaktan o kadar rahatız olmuş ki. .
Levin olarak romana girmiş ve fikrinde ne varsa toprak ve gelişim adına ortaya dökmüş .. eğer böyle yapmasaydı. .
.. bence hiç bir zaman bir Anna Karanina romanı basılmayacaktı ..

Anna Karanina bir "aldatmaca"roman ismidir..
çünkü ikiye ayrılmış olan romanın sadece bir bölümünü temsil eder ki onda bile asıl karakterler erkektir onların hareket ve duyuları Annadan çok daha fazla ifade edilir ..

ANNA ve Vronsky aşkı hem yanlış taraftır hem de okuyucu Annayı her şeye rağmen asil ve güzel bulur ..
Annaya hem kızar hem bir yandan üzülür ..
kitapta Levinin bir kaç kez Annayı hem güzel akıllı ve büyüleyici hem "acımak" ile biten cümlelerden oluşan söylemlerini görürüz ..

Kitty doğru kadındır ve gerçek hayatta da Tolstoyun eşini ifade ettiği söylenir.
Ama Anna "eşsizdir"
Öyle diyorlar:)

Dip not:

Bu kitapta beni rahatsız eden en büyük unsurlardan biridir "Kitty" ve "Dolly" isimleri ..zaten bir isim takıntım vardır bir çoğunuz bilir ..hele de bir Rus Klasiğini bu isimlerle okumak çok amerikanvari geldi bana .. fakat yine bir değişim _ dönüşüm zamanında oluşan gelişmelerde rus toplumunun fransız kültüründen sonra (ki fransızca konuşuyorlar) bir ıngilizce öğrenme merakına girdiğini görürüz .. yani bu dışa açılım yeni kültürlerin gelip kendi toprağının dilini bile değiştirmesine sebep olacaktır ...

"Puskin okurken dikkat ettigim söylem gibi "şiirlerimi rusça yazmak istemiyorum" demiş mesela ' ..
Hem bu kadar devrimci_milliyetçi olup hemde dil konusundaki bu fikirler beni şaşırtıyor . Konuyu enine boyuna bir araştırmak gerekiyor

Konuyu çok dağıttık topluyorum :))
Anna Karenina okunmalı mı _elbette
Çünkü okumamak bir kayıp olacaktır
Ama
Okuyup beğenmedim diyebilir misiniz _elbette bu tamamen kendi insiyatifinize bağlıdır ..

Şimdiden iyi okumalar ..
Sevgiler ..
1062 syf.
·12 günde·Puan vermedi
Bir rivayete göre. Tolstoy bir gün hizmetçisine hiçbir şekilde onu rahatsız etmemesini söyler. Hizmetçi Tolstoy'dan korktuğu için sesini çıkarmaz. Ama her gün kapısının önüne yemek bırakır. Fakat Tolstoy'un kapıyı açmaması üzerine,şüphelenir. Kendine bir şey yaptığından korkar, ve hemen Tolstoy'un akrabalarına haber verir. Tolstoy'un akrabaları bir telaşala Tolstoy'un evine koşar. İçeri girdiklerinde, Tolstoy bedbaht bir şekilde yerde ağlamaktır. Akrabalar ne oldu? biri bir şey mi yaptı diye sorarlar. Tolstoy şöyle der "Anna Karanina öldü." 

Tolstoy kitabı yazmamış, yaşamıştır. Ve bu kitabı okumamı sağlayan bir rivayet...



Tolstoy neden okumalı????
Acıyı, aşkı, mutluluğu, hüzünü, düşmeyi, kalkmayı. Birbirine zıt ve birbirine eş karakterleri ancak onun gibi büyük yazarlar yazar. Tolstoy insanların gözünü çok korkutur. Ama bu sadece bu gözde kalanlar için geçerli. Önyargıları yıkamak istiyorum. Tolstoy okumalı çünkü. En sade konuyu bile kusursuz denilecek derecede açık, anlaşılır ve akıcı yazıyor. Anna'yı okurken acaba hangi karekter Tolstoy diye çok düşündüm. Ve bir kadının duygularını, acılarını, bakış açılarını anlatılmayacak derecede kaliteli.


Ne Tolstoy'dan korkun nede kitaplarının kalınlığından.


Biraz Anna'dan bahsemek istiyorum. Çok akıllı, büyüleyici bir kadın. İnsanı kendine çekiyor. Gözleriyle, gülüşüyle, duruşuyla, yüreğiyle. Belki okurken kızdınız ona ama şunu unutmayın. Kimse yaşamdan bilemez. Çoğu acı dışardan görülebilidiği kadardır.

Anna evlilidir ama eşini sevmez. Çünkü çok mutsuzdur. Onu hayata bağlayan oğludur. Mutsuzluk içindeki tek mutluluk.

Anna oğlundan vazgeçecek kadar da aşıktır.
Onun aşkı  bu kitapa sığmazken benim anlatılamıma nasıl sığsın???  Kelimelerin ötesinde bir aşk.

Her zaman söylediğim bir söz vardır. "Bir insanı yaşatan da bir insandır, öldürende. Bir kalp, bir kalbi yaşatırda öldürürde.


Anna 'nın aşkı herkesi , her şeyi aştı. Çok acı çekti. Bizim için küçük ama onun için büyüktü büyüttükleri. Fakat biraz da olsun mutsuzluğunu yıktı, mutlu olmaya başladı ama o kadar çok alıştırılmıştı ki mutsuzluğa. Mutluluğu çok sürmedi. Bir düğüm gibiydi her şey. Her gün daha çok açmaya çalışırken düğümleri. Mutluluğunu çözemedi. Ne kalbi dayandı, ne gözleri, nede ruhu.
Anna öldü...
Anna kendini öldürdü...
Anna bir kalple öldürüldü....
Ve son sözü "beni bağışla oldu."


Kitap yer yer sıkabiliyor. Ama bu normal, her kitapta olabiliyor. Okumanızı tavsiye ederim. Çünkü Tolstoy'da herkeste olamayan zarif bir kalem ve bakış açısı var. İyi okumalar diliyorum
Mutlu aileler hep birbirine benzer. Mutsuz ailelerinse, her biri kendilerine özgü bir şekilde mutsuzdur.
( "Happy families are all alike; every unhappy family is unhappy in its own way." )
Lev Tolstoy
Anna Karenina, Richard Pevear, Larissa Volokhonsky (Çevirmenler) Penguin, 2002.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Anna Karenina
Baskı tarihi:
Haziran 2019
Sayfa sayısı:
1062
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053604099
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Анна Каренина
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Yayınları
Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910): Savaş ve Barış, Diriliş ve Kreutzer Sonat'ın büyük yazarı, sadece toplumsal olayları değil, bireyin duygularını da olağanüstü tasvir yeteneğiyle aktarmıştır. Yazar, en ünlü eserlerinden biri olan Anna Karenina'da evlilik, aşk ve ölüm konularını derin bir gözlem gücüyle ele almış, muhteşem edebi dehasıyla işlemiştir. 1875-1877 yılları arasında Ruskiy Vestnik dergisinde tefrika edilen romanın ilk baskısı 1878'de yapılmıştır.

Pek çok yazar ve eleştirmen Anna Karenina'yı gelmiş geçmiş en büyük roman saymaktadır. Tolstoy'un bu büyük eseri birçok kez sinemaya da uyarlanmıştır. Anna Karenina, 19. yüzyıl Rus toplumunun ruhsal dalgalanmalarına çarpıcı bir aşk ve ihanet anlatısıyla ışık tutan bir başyapıt.

Güzelliği ve nezaketiyle çevresinde hayranlık uyandıran Anna Karenina’nın mutsuz ve monoton bir evliliği vardır. Üst düzey bir devlet memuru olan Aleksey Aleksandroviç ile evliliğinde tek tesellisi oğludur. Ağabeyi ile yengesinin aralarını düzeltmek için gittiği Moskova’da yakışıklı ve genç kont Vronski ile tanışması, Anna’nın hayatında dönüm noktası olur. Tolstoy, Anna Karenina’da sıradışı bir gözlem gücü ile aşk, evlilik, ihanet gibi temaların izini sürerken roman sanatına yepyeni ve uzun soluklu bir boyut katar. Modern dünya edebiyatının otoritelerince gelmiş geçmiş en iyi romanlardan biri olarak kabul edilen Anna Karenina, güncelliğini daima koruyacak bir eser.

“Anna Karenina dünya edebiyatındaki en büyük aşk hikâyelerinden biri. Tolstoy’un kusursuz üslûbunun büyüsü her sayfada hissediliyor.”
VLADIMIR NABOKOV

Anna Karenina herkesin imrendiği bir hayata sahiptir; aristokrat bir çevreye mensup asil ve güzel bir kadın olmasının yanı sıra yüksek mertebede görevli zengin bir eşi ve taparcasına sevdiği bir oğlu vardır. Tüm bunlar dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatı resmetse de, sevgisiz ve sıradan evlilik yaşantısı Anna Karenina’nın yüreğinde büyük bir boşluk yaratır. Çünkü o aşka susamış, eksik bir kadındır. Ta ki yakışıklı subay Kont Vronski’yle tanışana kadar...

Aşkın karşı konulmaz gücüne direnen Anna Karenina, sonunda kendini onun büyülü ve bir o kadar da tehlikeli kollarına atar. Fakat bu sıra dışı ilişki Anna’yı her geçen gün büyük bir çıkmaza, dolayısıyla yıkıma doğru sürükleyecektir. Tolstoy’un arka planda Rus sosyetesindeki ikiyüzlülüğün resmedildiği bu trajik aşk, kader ve öz yıkım hikâyesi, aynı zamanda büyük bir gerçekçilikle işlenmiş insan hayatının zengin bir portresini sunmaktadır. Anna Karenina, birçok yazar ve edebiyat eleştirmeni tarafından tüm zamanların en iyi romanı olarak belirtilen önemli bir yapıttır.

Kitabı okuyanlar 18,1bin okur

  • sinem fındık
  • İlke Demli
  • EBRU DEMİR
  • çiğdem duyar
  • nefes
  • Gulsen Musali
  • Ayşin Korucu
  • Zeynep Bozkurt
  • Esra
  • Kemal Tuncar

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%6.7
13-17 Yaş
%4.4
18-24 Yaş
%19.9
25-34 Yaş
%27.9
35-44 Yaş
%26.7
45-54 Yaş
%10.4
55-64 Yaş
%1.8
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%69.5
Erkek
%30.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%24.6 (1.218)
9
%17.1 (846)
8
%13.3 (657)
7
%5.9 (290)
6
%2.2 (108)
5
%1.1 (53)
4
%0.2 (11)
3
%0.2 (9)
2
%0.1 (4)
1
%0.1 (5)

Kitabın sıralamaları