Lev Tolstoy

Lev Tolstoy

Yazar
8.4/10
57bin Kişi
·
215,3bin
Okunma
·
13bin
Beğeni
·
190,1bin
Gösterim
Adı:
Lev Tolstoy
Tam adı:
Lev Nikolayevich Tolstoy
Unvan:
Rus, Yazar, Pasifist, Eğitim Reformcusu
Doğum:
Yasnaya-Polyana, Rusya İmparatorluğu, 9 Eylül 1828
Ölüm:
Astapovo, Rusya İmparatorluğu, 20 Kasım 1910
Lev Tolstoy 28 Ağustos 1828 tarihinde Moskova'da doğdu. Babası Kont Nikolay İlyiç Tolstoy, 1812 Napolyon Savaşlarına katılmış emekli bir yarbaydı.

Tolstoy romanlarında, insanoğlunun ne kadar değişik karakterli olduğunu vurgular. ''Savaş ve Barış'', ''Anna Karanina'' insan tahlileri ve canlı tasvirler bakımından birer baş eserdir.

Lev Tolstoy'un kendini arayış serüveni ölünceye kadar sürdü. Karısı bile onu anlamadı. Tolstoy, bir çocuk gibi hayata küstü ve kaçtı. Seksen iki yaşındaki karanlık ve yağışlı bir Ekim gecesinde köyünden ayrıldı. Yolda hastalandı 7 Kasım 1910'da küçük bir tren istasyonunda hayata veda etti.

Lev Tolstoy zengin bir ailenin çocuğu olarak Rusya'nın Tula şehrindeki Yasnaya Polyana adlı konakta doğdu. Çok küçük yaşlarında önce annesini, sonra babasını kaybetti, yakınlarının elinde büyüdü. Çocukluğundan beri gerçekleri incelemeye karşı büyük bir ilgisi vardı. Öğrenimini tamamlamak için Moskova'ya gitti. Çalışkan zeki bir öğrenci olarak başarı ve sevgi kazandı. Fransızcasını ilerletmiş, Voltaire'i ve J. J. Rousseau'yu okumuş, bu iki yazarın kuvvetli etkisinde kalmıştı. Yasnaya-Polyana'ya döndü, yoksul köylüler arasına katıldı. İlk eseri olan "Çocukluk"u bu sıralarda yazdı.

Lev Tolstoy Bir süre sonra orduya girdi; Kafkasya'ya gitti. Kafkas halkının yoksulluk dolu yaşayışlarını ele aldığı izlenimlerle ilk gerçekçi hikâyelerini yazdı. 1854'te Kırım savaşı'na subay olarak katıldı. Sonra askerlikten ayrılıp Petersburg'a gitti. Bir kısım eserlerini oldukça sakin geçirdiği o yıllarda yazdı. Gene de içinde, aradığını bulamayan bir ruh çalkalanıyordu. Batı Avrupa ülkelerinde uzun bir gezintiye çıktı. Almanya, Fransa, İsviçre'de dolaştı. Yurduna dönüşünde gene Yasnaya-Polyana'ya yerleşti. Asalet ünvanlarından, lüksten sıkılıyordu. Köyünde bir okul kurdu. Bu okul, öğrenim, eğitim bakımından yepyeni bir kurumdu. Huzura kavuştuğuna kanaat getirdikten sonra, 1862'de evlendi.

Lev Tolstoy evlendiğinde karısı Sophie Behrs kendisinden 16 yaş küçük olup henüz 18 yaşındaydı. Bu evlilik onun düzenli bir hayat özlemini giderecekti. Bu evlilikten 13 çocukları oldu; bu çocukların 3'ü bebek iken, biri 5 diğeri de henüz 7 yaşında iken öldü. Eserlerinden en kuvvetli olan iki romanı "Savaş ve Barış" ile "Anna Karenina'yı" bu dönemde yazdı. Karısı, eserlerini yazmasında en büyük yardımcısıydı. Hatta "Savaş ve Barış"ın düzeltmelerini 12 kez yapıp yazmıştır. Aradan bir süre geçince yeniden, bu sefer eskilerden daha şiddetli bir moral çöküntüsüne uğradı. Geniş halk yığınlarının, özelikle Rus köylüsünün yoksul, perişan durumu onu çok üzüyordu. Bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Kaba saba giyiniyor, giydiği her elbiseyi kendisi dikiyordu. Değişmeyen tek tarafı bıkıp usanmadan yazmasıydı. "Kroyçer Sonat", "Efendi ile Uşak", "Karanlıkların Gücü", "İman nedir", "İnciler", "Kilise ve Devlet", "İtiraflarım" hep bu yılların ürünleridir.

Lev Tolstoy Eserlerinde insanlığın çeşitli meselelerine değinen Tolstoy'un dünya ölçüsünde bir sanat ve fikir değeri vardır. Kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının yaradılışını, yaşayışını büyük bir ustalıkla yansıtmıştır. Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerinden olduğu kadar, bir filozof ve bir eğitimci olarak da ün kazanmıştı. Yukarıda sayılanların dışında "Diriliş", "Gençliğim", "Çocukluk", "Hacı Murat", "Ayaklanış", "Sergi Baba", "Tanrı Bizim İçimizdedir", "Kazaklar", "Tesadüf", "İki Süvari" gibi eserleri vardır.

Lev Tolstoy 82 yaşındayken, 1910 yılında öldü. Kış ortasında evini terk ettiğinde hasta düştükten sonra, Astapovo'da tren istasyonunda zatürre'den öldü. Polis, cenazesine katılmak isteyenlere ulaşımı sınırlandırmak için çalıştı, ama binlerce köylü cenazesinde sokakları doldurdular.

82 yaşında vefat eden Lev Tolstoy birçok kez büyük sıkıntılar yaşamıştır. Marksizm'den etkilenerek oluşturduğu mülkiyet konusundaki radikal fikirleri nedeniyle bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Bu sebeple ailesiyle arası açıldı. Hıristiyan anarşizmini geliştirmeye çalıştığı kitabı "tanrının egemenliği içimizdedir" kitabıyla yeni bir hristiyanlık akımı tanımlaması, Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine sebep oldu. Tolstoy, ömrünün son yıllarını büsbütün derbeder bir şekilde geçirdikten sonra, bir küskünlük sonucunda, evini bırakıp yollara düştü. Astapovo tren istasyonunda ölü olarak bulundu. Ölümüne zatürrenin sebep olduğu bilinmektedir. Hayatı boyunca yaşamın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalıştı. Eserlerinde bunu eksiksiz olarak yansıtmayı hedef edinmiş en büyük Rus yazarlarından birisi olarak edebiyat ve dünya tarihindeki yerini aldı.
1062 syf.
·12 günde·8/10 puan
Neden Tolstoy okumalı?

Zamanında çok yakışıklı bir topçu subayı olduğu için mi?
Üşenmemiş 1800 sayfalık kitap yazmış diye mi?
En bilinen iki Rus yazardan ismi daha kısa olanı diye mi?
Hristiyanlığı yerin dibine sokarken Müslümanlığı yücelttiği ve o kadar iyi gizlendiği için Rusya'da halen bulunamayan Hz. Muhammed kitabını yazdı diye mi?
Ak sakallı dede modunda istediği zaman rüyalarımıza girip bize kitaplarını okutabileceği için mi?
Yoksa günümüz Star Wars ya da Marvel evrenlerinin daha detaylısı olan, Savaş ve Barış evrenini tek başına oluşturduğu ve o kadar sayfa boyunca hiçbir şekilde "Ya burada mantıksal bir hata var"demenize izin vermediği için mi?
Halen bir savaşı onun kadar canlı, onun kadar yaşanmış anlatan birisi olmadığı için mi?
İstese bir pembe dizi kıvamına sokabileceği Anna Karenina'yı, bir çok yazara göre Dünya romancılığının zirvesi yaptığı için mi yoksa?

Tabi, böyle bir girişten sonra her mantıklı okuyucu "Anna Karenina şöyle güzel, böyle harika" gibi cümleler bekler. Hatta belki de, bazı değerli 1000K kullanıcısın yaptığı incelemelerde geçen (ve hiç üşenmeden kopyalayıp yapıştırdığım) aşağıdaki benzeri cümleleri.

"Okuduktan sonra trenlerden tren raylarindan uzak durmusumdur "
"Kitabın içine girip karakterlerin bütün duygularını sonuna kadar hissedebileceğiniz başyapıtlardan. Her karakterde kendimden bir parça buldum "
"Anna Karenina derin bir kitaptır. "
"Tolstoy'un St.Petersburg'un balolarını, Rus aristokrasisini çok iyi yansıttığı bir eser. "
"En kisa tanımı aşkın romanı. "
"Kitabı çok kısa sürede bitirdim diyebilirim. Nedeni herkesin pek tabii bahsettiği o akıcılık "
"Pembe dizi izliyormuşsunuz gibi severek okuyacağınız, sonrasında ne olacağını heyecanla bekleyeceğiniz bir kitap. "

Gerçi 2800 okunmaya karşılık 87 inceleme düşük bir rakam ama burada galiba bu link giriyor devreye. (https://1000kitap.com/...n-okunmayan-10-kitap)
Savaş ve Barış'tan bir farkı yok bence Anna Karenina'nın da bu açıdan. Ama burada olmasa da, 1873-1877 arasında ilk önce gazetede bölümler halinde yayınlanan (toplam 239 bölüm), 1878'de kitap olarak basıldıktan sonra ise Dostoyevski, Nabokov ve Faulkner başta olmak üzere bir çok yazar tarafından şaheser seviyesine çıkartılan bu kitap hakkında yayınlamış binlerce eser ve inceleme halihazırda mevcut. Hatta kitabın okuduğum İletişim yayınları nüshasının sonunda Vladimir Nabokov'un kitap hakkında verdiği derslerden parçalar da eklemeyi uygun görmüşler içeriği tam anlayamayan okuyucu için. (Nabokov da hayatını Dostoyevski'ye sallamakla kazanıyor herhalde o dönemde)

İşte bu ahval ve şeraitte; burada, 1000k'da yazılacak ve diğerlerinin aynısı olmaktan bir santim bile öteye gidemeyecek bir başka inceleme, kime ne yarar sağlar diye düşündüm tam olarak. Zaten bu kitaba başlamaya niyetlenip benim yüzümden vazgeçen, ya da sırf ben çok beğendimi belirttiğim için " Aman ben de okuyayım" diyecek bir okuyucu olacağını sanmıyorum, hele böyle bir platformda. Bu yüzden Esra Yalciner 'nın #26536293 incelemesi gibi ben de sadece tespitlerimi söylemek istiyorum bundan sonraki kısımda. Şahsi görüşlerim olduğu gibi haliyle bir çok incelemeyle benzerlik gösterebilecek şeyler çoğu.

- Tolstoy'la başlayayım. Nabokov son sözün büyük bir kısmında, elinde bir kronometre ile olayların hızlılığı yavaşlığından bahsederek kafamızı karıştırmaya çalışsa da, kitapta iki Tolstoy olduğu fikrine ben de katılıyorum ve onun yaptığı gibi Vaiz Tolstoy'un sıkıcılığını, Sanatçı Tolstoy'un mükemmelliği nedeniyle görmezden geliyorum.

- Herkesin bahsettiği gibi kitapta üç ilişki anlatılıyor.
Anna Karenina- Vronsky (Tutku ön planda)
Kiti – Levin (Size Lev diyebilir miyim ?- Aşk ve Tolstoy ön planda)
Dolly- Stiva (Yalan ve Sadakatsizlik ön planda)
Bunların dışında Aleksey Karenin'in (Anna'nın kocası) işiyle hırsın ön planda tutulduğu bir ilişkisi var. Bu yedi ana karakterin hiçbiri Tolstoy tarafından direk kötü ya da iyi diye lanse edilmiyor (Belki bir parça Karenin). Tarafsız bir tanrı anlatıcısı üzerinden şekilleniyor kitap. Belki de bu yüzden bu kadar kolay ilerliyor. Ben karakterlerin bazılarını Savaş ve Barış'taki karakterlere de benzettim ama kitabını okumadığım için yorum yapmam uygun olmaz sanırım.

- Okuyanların büyük bir kısmı karakterler ile empati kurabiliyor. Gerçekten 19. yüzyıl Rusyasında yaşayan bu üst tabaka karakterleri kendimizden biri gibi görebiliyoruz şu an bile.

- Her ne kadar karakterler üzerinden bir tarafsızlık mevcutsa da Vaiz Tolstoy sürekli araya girerek, dönemin Avrupa etkisine karşı düşüncelerini Levin ve Prens Shcherbatsky üzerinden vermeye çalışıyor. Fransızca konuşan Avrupa hayranları genellikle hep snop kişiler, iyi mantıklı Ruslar hep eskiye bir özlem halinde.

- Sanatçı Tolstoy'un öne çıktığı yerlerde adeta yaşıyoruz kitabı. Hiç bir şey batmıyor gerçekten. Öyle ki bahsettiğim yedi ana karakterin yanında, onlarca yan karakteri de ayrıntılı olarak anlatabilirim size şu anda.

- Vaiz Tolstoy'a son kez giriyorum. Kitabın sonunda Tolstoy gibi zayıflıklarından ve kuşkularından arınıyor ve iyi bir Hristiyan oluyor Levin. Kitap içinde de bunun sinyalini defalarca veriyor zaten. Mantıklı bir Rus Derebeyi olan Levin'in "Köylüler için okul ve hastaneye gerek yok. Yol yapılsa yeterli" demesi zaman/mekandan bağımsız olarak yüzümü gülümsetmedi desem yalan olur. Genel olarak ondokuzuncu yüzyılın sonunda yapılan yeniliklere bir tepki var gibi geldi bana. Diğer konular hakkında ayrıntıya girmek istemiyorum.

- Sanatçı Tolstoy bazı simgelere (Tren, rüyalar, kızarma vb.) önem veriyor ve bunlar üzerinden bizim de anlayabileceğimiz bir şekilde hikayesini anlatıyor. Hiç bir şeyin bozmasına izin vermiyor bu rüya gibi anlatımı. Mesela ölümün yarattığı karamsar havayı bir doğum haberi temizliyor. Aşkı ön planda tutan çiftin uyumunda, sözlü ve sözsüz iletişiminde bir mükemmellik görünürken, diğerleri bu konuda sınıfta kalıyor.

- Kiti ve Levin'in evlilik bölümleri günümüz romantik komedi filmlerinin öncülü gibi geldi bana:)

- Kadın erkek ayrımı kitapta oldukça göze çarpıyor. Tolstoy daha çok sadakatsizlikte toplumun bakışı açısında bu ayrımı ele almış. Kitabın adı Anna Karenina olmasına rağmen erkekler kitapta daha baskın bir şekilde yer alıyor. Yaşadığı dönem okuyucu profili de göz önüne alınırsa bunun normal olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak en başta dediğim gibi adam oturmuş, 1000 sayfa kitap yazmış ve ağırlıklı olarak dünya edebiyat tarihinin en iyi romanlarından biri olarak nitelenmiş. Bugün olduğu gibi 100 yıl sonra da okunacak bu kitap ben ne dersem diyeyim. Buradaki incelemelerin çeşitliliğinden herkesin de bir şeyler aldığını görebiliyoruz Tolstoy'un bu eserinden. Şu an olmasa da hayatın bir döneminde okunması, en azından Tolstoy'u tanıma ve böyle bir kitabın yazılabileceğini keşfetme açısından, gerekli bence de. İyi okumalar şimdiden niyeti olan herkese.
112 syf.
·1 günde·10/10 puan
Insan ne ile yaşar dünya klasiklerine girmiş güzel bir eser. Ilkokul yıllarında okumuştum ilk. Şimdi maziyi tekrar canlandırmış oldum.

İyiliği, doğruluğu, hırsın iyi bir şey olmadığını ve buna benzer genel doğruları öğütleyen, mesajını dümdüz veren kısa hikayelerin bir arada olduğu; klasik olmayı hak eden, güzel bir kitap.

İş Bankası yayınlarının hakkını vermeden de geçmeyelim .Klasiklerdeki başarılı çevirmelerinin yanısıra bu eserde de harikalar yaratmış. Tek hikayede sıkılmıyorsunuz ve kitabın sonunu getiriyorsunuz. Üç beş saat ayırarak okuyabileceğiniz bir yapıt...

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
112 syf.
Bu yaz tatilinde çok eskiden okuduğum kitapları tekrar okudum. İnsan Neyle Yaşar da bunlar arasında. Rus yazarlarından dünya edebiyatına en kıymetli klasikleri kazandıran Tolstoy' un en popüler kitaplarından biri.


İnsan niçin yaşar diye sorsak hemen hemen herkesin cevabı birbirine yakındır. İnsan ailesi, anne-babası, eşi, çocukları için yaşar. Daha iyi bir gelecek, daha parlak bir kariyer için yaşar. Hayatta uğruna mücadele verdiği değerleri için savaşıp mağlup olmamak için yaşar. Kimi Allah' a ibadet edip, cennetine mazhar olmak için yaşar. Kimi de onuru, gururu, belki de vatanını korumak için yaşar. " Yaşamak dediğimiz nedir? Sana göre, bana göre? "Göresi" var bu işin." Göresi varsa peki, insan neyle yaşar? Bu soruyu yıllar önce, 19. yy' da pek tanıdık bir isim, kalem erbabı sormuştu. Bugün, 21. yy' da bide biz soralım kendimize. İnsan Neyle Yaşar?


İnsan hep daha fazlasıyla, doymak bilmeyen bir nefisle yaşar. Bir evi olsun ister, evi olunca çok daha gösterişlisini, lüksünü ister. Para ister, sahip olunca daha da fazlasını ister. Hani 50 kuruşunu kaybeden bir çocuk vardı, yolda ağlıyordu. Çocuğun ağladığını gören amca " Neyin var evlat, neden ağlıyorsun?" diye sormuş, çocukta "50 kuruşum vardı, kayboldu" demişti. Adam çıkarıp vermişti de çocuk bu defa daha çok ağlamaya başlamıştı. " Şimdi niye ağlıyorsun? " diye sorunca, " 50 kuruşumu kaybetmemiş olsam, bununla birlikte 100 kuruşum olacaktı." diye cevap vermişti. İnsan budur işte, doymak bilmez, azla yetinmez, hep daha fazlasını ister. Bu soruyu tanıdığım birçok insana sordum. Neyle yaşacaklar, tabiki parayla. Bu devirde paran olmadan tuvalete bile gidemiyorsun, adam yerine konmuyorsun, paran olmadan hiçsin cevabını aldım. Sonuç olarak insan parayla, mal mülke yaşar, kanaatine vardım. Ama Tolstoy hayır arkadaş para sevdiklerin olmadıktan sonra seni mutlu etmez, insan asıl sevgiyle yaşar diyor. Sevgi diyor, iyi gelelim birbirimize diyor. Evet, para ile, servet ile yaşar insan sanırız ama asıl olan, insanı yaşatan sevgidir, iyiliktir Tolstoy' a göre. Bu kitapla ahlaki değerleri, sevgiyi, yaşama amacını, erdemi sorgulatıyor, dersler veriyor bize de yazar.


Ona göre; insan ahlakla, sevgi, dürüstlük gibi erdemlerle yaşar. İnsan severek, sevilerek, sevgi umarak yaşar hep. Annesinin kendisini sevmediğini düşünen çocuk annesinin sevgisi, aşık olan biri maşuğunun aşkı için ağlar, bu sevgiyi kaybetmemek için yaşar. Ve Tolstoy' a göre sevgi sadece insana karşı değil bütün varlığa ve varlığı var edene de olmalı. İnsan hep bir umutla yaşar. Bir iş bulma umudu olur bu bazen, bazen birini sevme, sevilme onunla mutlu olabilme umudu olur ya. Sevgiyle, umutla, huzurla, anne-baba,eş, ahbapla yaşıyor insan. İnsan bir hal çaresi, yolu bulunur diyerek yaşar. Sıkma canını, hallederiz ya diyerek, değer verdiği insanın yanında olarak, birlikte yokluğun çaresini arayıp şükrederek, kanaatle yaşar. Hayallerine ulaşmak için çıktığı engebeli, zor yolda, takati kesilince yol üstünde içtiği bir su ve bir nefes molayla yaşar. Bakışlarla yaşar insan. Kucağına aldığı bebeğe merhametle bakarken, otobüste yerini verdiği yaşlı amcanın yüzündeki mutlulukla mutlu olurken, eski bir dost yüzünü özlemle seyrederken, bir baba, korkmasına rağmen dürüstlüğü bırakmayan, yalan söylemeyen, doğrudan vazgeçmeyen çocuğuna gururla bakarken yaşar. Ansızın çekip gitmelerle de yaşıyor insan. Şaşkınlıkları, bakakalışları, tutunamayışlarıyla da yaşıyor. Reddedişleri ya da kabul ettikleriyle yaşıyor. Dünü, bugünü, yarını, bilineni ve bilinmeziyle yaşıyor insan. Kimi sevgiyle yaşıyor, kimi hırs, tutku ve nefretle. Bazen korku bazen ümitle yaşıyor insan... Kısacası insan paradan önce duygularıyla, seçimleriyle, inancı, ahlakı, bakış açısı ve yüreğiyle yaşıyor.


Tolstoy da bu kitapta insanın neyle yaşadığını, okunması çok kolay, yalın, ders verici, sorgulatan 6 hikayeyle soruyor, cevaplıyor. Tolstoy' u duymayan, bilmeyen bir okur yoktur sanırım. Klasikler içinde en farklı olan, bakış açınızı değiştirebilen en özel yazarlardan. Tolstoy insan hakkında yazar, insan hakkındaki hemen hemen her konuya değinir. Bunu yaparken de çok özel bir bakışla, çok hümanist, insancıl bir bakış açısıyla yaklaşır konuya. Benim çok beğendiğim ve hiç sıkılmadan defalarca okuduğum bir kitap.


İnsan Neyle Yaşar bundan 2 asır önce yazılmış olduğu halde hikâyelerin özündeki duygular insanoğlunun varoluşundan beri süregelen duygular ve bu yüzden aradan asırlar, binlerce yıl geçse bile evrenselliğini koruyabilecek, her çağa, her okura hitap edecek, payidar kalacak bir eser. Son olarak kitabı İş Bankası Yayınları ' ndan tavsiye ederim yine. Şimdi her klasikle ilgili incelemesinde İş Bankası' nın reklamını yapıyor diyeceksiniz. :) Ama gerçekten klasikleri en iyi çeviren ve neredeyse tam metin veren tek yayınevi İş Bankası Yayınları.
Çünkü diğer yayınlar 3, 4 ya da 5 öyküyü verirken, bu yayın 6 öyküyü de yayımlamış. Sadece bir gününüzü ayırarak okuyabilirsiniz...
104 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Tolstoy, sen ne güzel kalemsin. Ölüme bu kadar yakın bir insan ancak bu kadar ustalıkla tasvir edilirdi. Kitap ince olmasına rağmen bitirince resmen irkildim. Gerçekten de hastalık gelmedikçe veya çevremizden birileri eksilmedikçe ölümün ne demek olduğunu hatırlamıyoruz, hatırlamak istemiyoruz.

Kitaba geçecek olursak, İvan İlyiç başarılı bir aileden gelen başarılı bir çocuk. Kendi hayatını kendisi belirlemiş, hukuk eğitimi almayı tercih etmiş, her istediğini elde etmiş birisi olarak başarıdan başarıya koşmuştur. Hafif sızılarla başlayan ağrıları daha sonra şiddetlenmiş ve dayanılmaz acılara dönüşmüştür. Eserde ise ölüme karşı insanların kayıtsızlığı ve İlyiç'in ölüme yaklaştıkça hissettikleri konu edinilmiştir.

Bir alıntı yapacak olursam '' Ölüm! Evet, ölüm! Hiçbiri bilmiyor, bilmek de istemiyor, acımıyor bile. Vur patlasın çal oynasın!'' İlyiç'in gittikçe ağırlaşan hastalığı ve çevresindeki herkesin yaşamına devam etmesi, bu durumun İlyiç üzerinde bıraktığı ruhsal ağrıların zamanla fiziksel acılarından daha çok acı vermesi...

İlyiç'in son zamanlarında istediği yalnız kalmamak, çevresindekilerin özellikle de ailesinin önemsiyormuş yapmacık tavırlarından vazgeçmesi. ''Tıpkı çocukları okşayıp avutur gibi onu da öpsünler, sevip okşasınlar, başucunda gözyaşı döksünler istiyordu.''

Kitabın sonlarına doğru ise İlyiç yaşadığı hayatı daha çok sorgulamaya başlamış ama bu durumu düzeltmenin imkansızlığına üzülerek ölümü beklemiştir.

Herkese tavsiye eder, iyi okumalar dilerim...
140 syf.
·1 günde·3/10 puan
Yakın zamanda YouTube kanalımda Tolstoy'un kitapları için bir okuma rehberi hazırlayacağım, o videoyu kaçırmamak için kanalıma abone olabilirsiniz: https://www.youtube.com/c/alintilarlayasiyorum

Tolstoy'un bir başka gereksiz abartılan kitabından hepinize merhabalar... Tolstoy için çok yakın bir zamanda okuma rehberi hazırlamış olacağım ama ondan önce bu kitap hakkındaki düşüncelerimi açıklamasam olmazdı.

Evet arkadaşlar, söylesenize, nedir bu kadınların erkeklerden çektiği? Bugüne kadar hiç denemediğim bir şekilde bir inceleme yazmak istiyorum ve Tolstoy'un bu kitabını bir müzisyenin, bir Hristiyan'ın, bir feministin, bir nikah memurunun, bir pedagogun, bir diyetisyenin ve bir edebiyat eleştirmeninin nasıl yorumlayacağı üzerine ayrı ayrı incelemeler yapmayı hedefliyorum. Neden böyle yaptığımı da birazdan anlayacaksınız.

Bir müzisyen Kreutzer Sonat'ı okusaydı:
“Derler ki, müzik güzelse, verdiği tat bütün duygulara ayak uydurur. Mutlu insan, melodilerde mutluluğu, hüzünlü insan hüznü bulur.” diyor Dostoyevski. İyi de Tolstoy, toplumumuzdaki zinaların büyük bir bölümünün müzik yüzünden olduğunu söylemiş. (s. 78) O zaman konserlere giden insanların hepsi Tolstoy'a göre günahkar oluyor? Yani ben Büyük Ev Ablukada dinlediğim için cehenneme mi gideceğim? Eğer bu kitabı başka meslektaşlarım okursa bir daha hiçbir konsere falan çıkamayız, bu kitabı acilen yok etmem lazım!

Bir Hristiyan Kreutzer Sonat'ı okusaydı:
Kitap kesinlikle muhteşem. Kitap kadınlara ne yapmaları gerektiğini tam olarak öğretiyor, bunu yaparken vücutlarından tutun da kadınların ne düşünmeleri, ne giyinmeleri gerektiğine kadar da epey ders veriyor. Eğer Hristiyanlık kurallarına uymak isterseniz ve kadınlara gereken ahlak dersini vermeyi düşünüyorsanız bu kitabı çok seveceksiniz.

Bir feminist Kreutzer Sonat'ı okusaydı:
Hayatımda okuduğum en kötü kitaptı çünkü erilliğin hakim olduğu bu dünyada kadınların giyimine bile karışan bir yazarın gözünden kendi Hristiyanlık düşüncelerini okura dayatmasını okumuş oldum. Hele ki cishet Tolstoy'un son bölümde yazdığı düşünceleri okuduğumda şok oldum.

Kadınlar bu kitapta erkekler hakkında o kadar takıntılı gösterilmiş ki, evlilik tercihinde bulunan kadınların aslında kendi köleliklerini ilan ettikleri savunulmuş. Ayrıca benim giyim tarzımdan sanane Tolstoy? Bir kadın şort giydiği için onlara saldıran adamların senden ne farkı kalıyor bu şekilde?

Bir de adam 13 çocuk yapmasına rağmen herkese cinsel ilişkiden kaçınmayı teşvik ediyor ve fiziksel sevginin, doğum kontrol yöntemlerinin kötü bir şey olduğunu söylüyor. Ona göre olması gereken tek gerçek sevgi Hristiyanlığa ve İsa'ya duyulabilecek sevgi. İyi de neden kadınlara ne yapmaları gerektiğini öğretmeye çalışıyorsun ve kadın haklarına aykırılıklarla dolu bir kitap yazıyorsun o zaman errrkek?

Bir nikah memuru Kreutzer Sonat'ı okusaydı:
Tolstoy bu kitabında bize kısaca "Bekarlık sultanlıktır" diyor. Eyvah ki ne eyvah... Evlilikler Hristiyan kuralları dışına çıktığından dolayı ve erkekler ya da kadınlar aldatmaya çok meyilli olduklarından ötürü insanların evlenmemesini öğütlüyor. Hatta Henri Troyat'a göre Tolstoy bir mektubunda "En egoist ve en iğrenç yaşam, hayatın tadını çıkarmak için evlenen iki insanın yaşamıdır" diyor. Ama kendisi eşinin 13 çocuk doğurmasına sebep olmuş, bu da çok ilginç. Neyse bu kitabın daha çok yayılmaması için uğraşmalıyım, çünkü bu kitabı ne kadar çok kişi okursa ben de o kadar aç kalırım.

Bir pedagog Kreutzer Sonat'ı okusaydı:
Çocuklara cinsel eğitim verilmeli, uzuvları öğretilmeli, hayır demek öğretilmeli. Bu konuları engelleyerek ve gizleyerek çocukları eğitemeyiz. Cinsellik tabu olduğu sürece ve çocuklardan bu konular saklandıkça hiçbir yere varamayız Tolstoy. Bir pedagog olarak seni kınıyorum.

Bir diyetisyen Kreutzer Sonat'ı okusaydı:
Adam resmen cinsellik uyandıran yiyecekleri yemenin engellenmesi gerektiğini savunuyor, şaka gibi... Daha geçen gün bir hastama dengeli beslenmesi arasında bir güç kaynağı olabilmesi için Manisa'dan yeni aldığım mesir macununu hediye etmiştim. Eğer o hastam bir gün Tolstoy okumaya başlarsa yandım. Bu kitabın kesinlikle toksik bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Bir edebiyat eleştirmeni Kreutzer Sonat'ı okusaydı:
Burada ben devreye giriyorum, çünkü diğer mesleklere nazaran en çok bu kısma yakınım. Bu kitabı farklı mesleklerden insanlar okuduğunda nasıl tepki vereceklerini düşündürmek istedim.

Öncelikle bir kitabı okurken yazarın tasarladığı karakter üzerinden anlattıklarına bakarım. O karakter yazarın düşüncelerini mi yansıtıyor, yoksa tamamen zıt düşünceleri mi kurgulamış diye sorarım kendime.

Eğer Tolstoy, Pozdnişev karakteriyle bize neyin yapılmaması gerektiğini anlatmışsa bu kitap dünyanın en iyi kitaplarından biri sayılabilir. Fakat eğer ki Tolstoy, Pozdnişev karakteriyle bize esas olarak ne yapmamız gerektiğini anlatmışsa bu kitap dünyanın en toksik kitaplarından biridir. Kitabın sonundaki Tolstoy'un sonsözü ile de aslında Pozdnişev'in düşündüklerinin tıpatıp Tolstoy'un düşündükleriyle aynı olduğunu anlıyoruz.

Yani bu kitaba göre Tolstoy, toplumumuzdaki kadınların genelevlerdeki kadınlardan farklı amaçlar için yaşamadıklarını (s. 26), kadınların fahişeler gibi şehvet uyandıran elbiseler giymelerinin yasaklanması gerektiğini (s. 32), insanlık türünün devamını getiren cinselliğin tamamen ortadan kaldırılması gereken bir şey olduğunu (s. 37), kadınların her yerde insanlığın ilerlemesini engellediğini (s. 47), ahlakı bozulmuş bir köle olarak kadının doğum kontrol yöntemlerini kullanarak kendisini bir fahişe haline getirdiğini (s. 49), sanatın zinayı teşvik edebileceğini (s. 78), bedensel aşk ve evliliğin ahlaksızlık ve günah olduğunu (s. 119), temiz bir genç kız olmak istiyorsanız bütün gücünüzü ahlaklı olmaya adamanız gerektiğini (s. 122) düşünüyor. WTF TOLSTOY? Tolstoy'un bu kitabındaki ahlakçılık seviyesinin başka hiçbir kitabında olmadığı kadar arşa çıktığını söyleyebilirim.

Hatta en sevdiğim varoluşçu yazarlardan biri olan Miguel de Unamuno'nun bu konuda harika bir düşüncesi vardır Günlükler kitabında:
"Ahlaklı olmak ahlakçı olmak; ahlakçı olmak ahlaklı olmak demek değildir. Dini inancı güçlü olmanın, dinci olmak anlamına gelmediği gibi..."

İşte Tolstoy bu kitabında ahlaklı olmayı değil ahlakçı olmayı, dini inancı güçlü olmayı değil daha çok dinci olmayı öğütlüyor. Bunlar da benim kabul edeceğim şeyler değiller.

Bütün bunlardan sonra "Yaa ama dönem öyleydi, adam napsın, dönemindeki kadınlara bakış açısını yansıtmış hem sen bir kitap yazmadan nasıl kitap eleştiriyosun be" de diyebilirsiniz bana, ama olay öyle değil. Shakespeare'in dönemi de ataerkilliğin arşa çıktığı bir dönemdi fakat adam kitaplarında bunu işlemiş olsa bile kendisi kadın hakları düşmanı değildi. Yani Tolstoy'un Sonya ile olan ilişkisi aslında Schopenhauer'in annesi olan ilişkisine benziyor ve nasıl ki Schopenhauer tek kadından dolayı bütün kadınlara karşı saçma sapan ve aşağılayıcı düşünceler üretmişse Tolstoy da bu kitapta bize bu gerici düşüncelerini kusuyor.

Bu tür düşüncelerimi belirttiğimde gelen çok sık ve alışık olduğum bir tepkidir bu hatta ama bana çok argümansız geliyor. Çünkü bu yazarlar veya filozoflar ilerisini görebildikleri için yazar ve filozof zaten. Keza Shakespeare'in yaşadığı dönemde kadınlar için "scold's bridle" adında işkence aletleri bile vardı. Ama Shakespeare dönemi böyle diye Shakespeare bu şekilde bir düşmanlık içerisinde bulunmamış?

Tolstoy'un dönemi ise Fransız İhtilali'nden sonra bireyselleşmenin başladığı, kadın haklarının ve feminizm hareketlerinin görüldüğü bir dönem. Tolstoy ihtilalden önce yaşamış olsa "dönem farklı, dönemine göre değerlendir" demeniz bir nebze anlaşılır olurdu fakat kendisinin yaşadığı dönem feminizmin bizzat 1. dalgasının olduğu dönemdir. Bu da kendisinin kadın hakları konusunda en azından dönemi için bihaber olduğunu gösteriyor benim için.

Eğer bu yazdıklarımı okuduktan sonra hala Tolstoy'un yaşadığı dönem olan 1828-1910 yılları arası için aksi yönde bir dönem argümanınız var ise dinlemek isterim.

Goodreads platformunda pek çok okurun bu olumsuz yönleri konuştuğunu görmeme rağmen ne yazık ki 1000kitap'ta bu konu hakkında yine hiçbir şey söylenmemiş. Yine kitabın sayfası olumlu yorumlardan geçilmiyor. İyi de okuduklarımızı nasıl okuyoruz biz? Bir kitabı eleştirel olarak okumayacaksak ve yazarlara toz kondurmayacaksak okur olmamızın ne anlamı var? Siz olsanız yukarıdaki insanlardan hangisi gibi düşünürdünüz?

Tolstoy'un muhteşem kitapları olsa da ve ben de o kitaplara 10 üzerinden 110 puanı bassam da bu kitabın daha çok eleştirilmesi ve kadın hakları kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
1062 syf.
·10/10 puan
Kitabın incelemesine geçmeden önce ülkemizde neden dünya klasikleri ve orjinaline yakın şekilde basan yayınlar değilde sadeleştirilmiş halleri daha çok satılıp okunuyor ? Bünün birkaç nedeni vardır ; Maddi durum,bilinçsizlik ve kolaya kaçmaktır.Çünkü okullarda kitap okutulup özeti istenirdi böyle olunca da öğrenciler internette kolay bulunan özetleri yazıp veriyorlardı.Okullarımızda özet yerine kitapla ilgili düşünceleri alsaydılar daha etkili ve verimli olurdu.İkinci nedene gelecek olursak millet olarak kitap okuma alışkanlığımız yok olanlarda zorunluktan yada kolaya kaçarak okumaya çalışıyor.Son nedene gelecek olursak ülke olarak refah bir ülkede değiliz onun için dünya klasiklerini kuponlarla yada cep boyda satılan sadeleştirilmiş ve çeviri hatalarıyla dolu kitapları aldık ve dünya klasiklerinden soğuduk.Maddi imkanı olmayan okurlarımız halk kütüphanelerine gittiklerinde kaliteli kitaplar ve yayınlarını bulması baya zor.Kitap incelemesine geçecek olursam ;
“Zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman.”olarak nitelendirilen Anna Karenina kitabıyla Tolstoy’un gelmiş geçmiş en büyük ve soluksuz yolculuğuna çıktım.Kitap bittikten sonra kendimi bir boşlukta hissettim çünkü kitabın içerisindeki dünyaya o kadar dalmıştım ki sanki kitap bitince yeni bir dünyaya gelmiş gelmiş gibi oldum.Konu olarak sadece bir kadının yasak aşkı gibi etrafında uyarlanmış bir eser değildir.İçerisinde dönemine ait bir çok hikaye barındıran,psikolojik çözümlemelerle karakterleri ayrıntılı bir şekilde inceleyen muazzam bir eserdir.Konu olarak aşk,ölüm,evlilik,din,ahlaki çöküntü ve köylü kentli çatışması işlenmektedir.Yazar her kahramanı ilmek ilmek işlemiş ve karakterlerini olağanüstü bir şekilde oluşturmuş.Karakterleri okurken hep onların yerinde kendinizi koyarak onu okuyarak hissediyorsunuz.Özellikle karakterlerin iç dünyasına girmemiz ruh çatışmalarına,buhranlarını anlamaya çalışmak muazzamdı.
Belki de Anna toplumdaki ahlaki çöküntü için sadece bir araçtı...
96 syf.
·1 günde·4/10 puan
Yakın zamanda YouTube kanalımda Tolstoy'un kitapları için bir okuma rehberi hazırlayacağım, o videoyu kaçırmamak için kanalıma abone olabilirsiniz: https://www.youtube.com/c/alintilarlayasiyorum

Tolstoy'un bu kitabından çok daha sağlam kitapları varken neden bu kitap bu kadar abartılıyor? Bu kitabı okurken kendimi patileri arasında kuru ekmek tutan köpek yani Ekmek Reis gibi hissettim.

İtiraflarım kitabında en derinlerinden kopup gelen itiraflarını, Savaş ve Barış kitabında devletler arasındaki siyasi savaşlar gibi insanların da içlerinde devam eden savaşları ve barışları, Anna Karenina kitabında doğru bir aile mutluluğunu, fiziksel çalışmayı ve toprağı işlemeyi öğütleyen bir Rus halkçılığını anlatan Tolstoy, geliyor bu kitabında kötülüğe karşı koymamayı, sefaleti, fakirliğin insana katacağı manevi değerleri ve ponçik bir sevgi anlayışını falan savunuyor. Yoo dostum yoo, dünyanın en iyi yazarı da yazmış olsa bunları hiçbir zaman savunamam.

Sefalet övücülüğün toksikliğini nerede görsem bana direkt olarak bir tiksinti gelir, Wolfgang Borchert'in "İnsanın karnı tok, sırtı pek oldu mu başkalarının yoksulluklarını okuması, merhamete gelip iç çekmesi ne tatlıdır." sözlerini hatırlarım. Tolstoy Bey'in yaşantısını bilmeyenler için diyorum bunu çünkü kendisi girdiği kaplıcaların suyunu bile içecek kadar zengin bir yazardı. Sonrasında fakir Rusların halinden anlamak için bile isteye fakir kıyafetleri giyip dışarı çıkmış ve bu yaşantısından dolayı böyle kitaplar yazmış olsa da saraylarda zenginlik içinde yaşadıktan sonra halkına sefil olmayı, aza tamah etmeyi öğütleyen insanları hiçbir şekilde anlamıyorum.

Sırlar Dünyası fon müziğiyle birlikte okumanızı tavsiye ettiğim bu kitabın 38. sayfasında aynen şu cümleler yazıyor: "Sana küfrederlerse, susacaksın (...) Biri sana tokat atarsa öteki yanağını çevireceksin; hak ettiğini düşünüyorsa bir daha vursun" BRUH. Yani Tolstoy'a göre ben bu incelemeyi okuyanlardan birinin evine V2 balistik füzesinden atıp evini yok etsem o kişi susacak ve hatta bana "Yaa Oğuzcum bizim diğer evi de füzeler misin acabaa, onu unuttun" diyecek? Böyle bir dünya yok arkadaşlar.

Kitabın 85. sayfasında "Yarım asır mutluluğu aradık, zenginken hiçbir şey bulamadık; şimdi hiçbir şeyimiz yok, başkasının yanında yaşıyoruz ama öyle bir mutluluk bulduk ki daha iyisini istemiyoruz" Yok ya? Yani ben şimdi bütün malvarlığımı dağıttıktan sonra arkadaşlarımın yanında yaşamak için onları darlasam ve bu resimdeki gibi bir köpek olsam çok daha mutlu olacağım yani? https://pbs.twimg.com/media/D2scHivWsAEtJsE.jpg Bırakalım bu işleri Tolstoy.

İnsanlar Tolstoy ismini gördüğünde "Vay arkadaş, adam koskoca Tolstoy, o ne yazsa beğenirim!" mantığında düşündükleri için genelde romantik bir okur gibi davranıp sevdikleri yazarlara toz kondurmamayı tercih edebiliyorlar. Fakat ben yazarlara toz kondurmayı çok severim. Evet, Tolstoy muhteşem bir yazardır fakat her kitabının da kusursuz olması gerekmez. Parası olmayan insanın içinde salt sevgi, saygı, çiçek, böcek barındırarak yaşamına muhteşem kaliteli bir şekilde devam edebileceğini hangi yazar söylerse söylesin bir okur olarak benim eleştirilerimi de hak etmiş demektir.

Kitaba bu kadar şey deyip 4 puan vermemin sebebi, Tolstoy'un içindeki Tanrı'yı bulduktan sonraki ilk eserlerinden birinin "İnsan Neyle Yaşar?" kitabı olması. Tanrı düşüncesinin insanların hayatını ne denli etkileyebileceğini bu kitaptaki öykülerde görebiliyoruz. Fakat bu konuda da yine küçük bir eleştirim olacak...

Tamamen münzevi, bir lokma bir hırka hayatın seçimini yaparak bu dünyayı daha müthiş bir yer haline getirebileceğimize kesinlikle inanmıyorum, bunu da bir Müslüman olarak söylüyorum. Münzevi takılmayı tercih edip içimizdeki Tanrı sevgisiyle bir ömür kimseye faydası olmadan yaşamayı istemek neresinden bakılırsa bakılsın büyük bir bencillik gibi geliyor bana. Esas olan o Tanrı ve insanlık sevgisini alıp icatlar üretebilmek, insanlığa yararlı şeyler bırakabilmek ve kendimizden bir şeyler verebilmektir, Tolstoy'un dediği gibi sefaletle olacak işler değildir bunlar. Salgın için aşı bulan Uğur Şahin ve Özlem Türeci bu kitabı okuyup sadece sevgiyle yaşamayı tercih etseydi şu an dünya hala virüsle uğraşıyor olurdu...

Ayrıca şunu da söylemem gerekir ki, Tolstoy'un bu kitabı bana tam bir malum parti vibe'ı verdi. “Bir tarafta açlık ve yoksulluk bir tarafta şatafat varsa burada bir sorun var demektir” alıntısını ve kimin söylediğini hatırladım. Yani kendileri saraylar ve şatafat içerisinde yaşayıp da israfın dibine vururken halkına aza kanaat etmesi gerektiğini söyleyen insanları hatırladım. Aç karınlarıyla gezen halkına şov yapacağım diye elde kalmış soğan ve patatesleri dağıtıp matah bir şey yaptığını sanan insanları hatırladım. İş yapamadıkları için borç ve vergi batağına düşmüş esnafların haykırışlarını, ödeyemediği borçlarından dolayı intihar eden insanları umursamamalarını ve nedense onların Tolstoy'un dedikleriyle yaşayamadıklarını hatırladım.

Hatta bu kitabı okurken 7 Şubat 2021 tarihli Takvim gazetesinin kapağında yazan "Alışverişe tek başına ve tok karnına çıkın, çocuklar olmasın. Sebze, meyve, süt, et alın, abur cuburdan kaçının. Pahalı ürün göz hizasındadır, yukarıya ve aşağıya bakın" gibi neandertal seviyesinde düşük zekalı tavsiyeler içeren o manşeti hatırladım. O yüzden siz siz olun, hiçbir zaman için sefaleti ve kötü hayat koşullarında oluşan bencil bir Tanrı sevgisini insanlara harika bir şeymiş gibi anlatmayın... İnsan, parayla yaşar. Hepsi bu!

"İnsan neyle yaşar?" sorusunun cevabı her insan için değişir fakat en azından benim Tolstoy'un bu kitabıyla yaşamayacağım kesin.
105 syf.
·3 günde·Beğendi
Kitabı Hanım.mt'nın incelemesini görüp okumak istemiştim, incelmesi de gayet başarılı idi. Burdan ona sevgiler:)
#91122320

İnsanın, şöyle geriye dönüp bir sorgulaması gerekiyor, ne yaptım, neler yapacaktım, ne hallere düştüm? Bide bu güne bakmalı, ben ne haldeyim, ne yapıyorum, neler istiyorum, neler yapacağım? Diye bir sormalı bazen kendisine.

Ben https://1000kitap.com/...-nikolayevic-tolstoy ve https://1000kitap.com/...haylovic-dostoyevski okumayı çok seviyorum hayatın acı gerçeklerini o kadar çarpıcı bir şekilde okurun önüne sunarlar ki bunlara kayıtsız kalmak imkansızdır. Bir diğer acı gerçek te iki yazarın da hayatın acı gerçeklerine maruz kalmaları. Bazı şeyleri belli ölçüde yaşayan insanlar daha iyi anlatırlar acıyı, daha iyi anlarlar ve daha iyi yansıtırlar.

İvan İlyiç'in Ölümü Modern yazarlar tarafından en beğenilen eseridir. Hayatın gerçeğine değinmesi, hikayenin anlatım biçimi, okur üstünde bıraktığı etkisi de buna dahil.

Şimdi gelelim sevgili İvan İlyiç’e, Kürtçede “Bêbext” yani talihsiz, bahtsız anlamına gelen bir kelime vardır, İvan İlyiç’in dramı da tam bu kelimeye uygun diyebiliriz. Hayatımızın belli dönemlerinde bazı hedeflerimiz, olmadık zamanlarda karşımıza çıkan sürprizler( burada İvan İlyiç’in evlenmesinden bahsediyorum) bazen çok yolunda giden, bazen yerle bir olan hayatlarımız… ha bu arada “yerle bir” kelimesini de sorgulamak lazım. En ufak bir sekteye uğrayan, hayata lanetler yağdırıp, mahvoldum diyen” insancıklardan” bahsetmiyoruz tabi, kitabımızın karakteri olan genç adamın hayatının yerle bir olmasından bahsediyoruz. Genç bir adam olan İvan çalışkan, başarılı bir adamdır, yolunda giden hayatı, işi ve bir kariyere sahiptir. Hayatında evliği düşünmeyen insanların ertesi sabah söz fotoğraflarını boy boy görürüz ya genç adam da öyle birden evlenir işte. İşleri büyüyor, İvan ve karısı mesut, çocukları olur, devam eder böyle. Ama ne zaman ki İvan hasta olur ve hastalığı onu içten içe kemirmeye başlar o zaman hayatın acı perdesi aralanır, ona da fani oluşu hep kendisini hissettirir.

“Tepeye tırmandığımı zannederken aslında bayır aşağı koşmak. Tam böyleydi durum. İnsanların gözünde giderek yükselirken, aynı anda hayat da benden o kadar eksiliyor, ayaklarımın altında çekilip gidiyordu.” (sf.71)

Ve durumun vahamet’inin kendisini hissettirmesi.

Hayatınızda hiç hasta insanlarla aynı evde yaşadınız mı bilmiyorum o hasta insan için eziyettir bu durum. Buna birde İvan’ın gösteriş meraklısı eşi ve iki vefasız çocuğu ile yaşadığını düşünün. Giderek kimsesizleşen bir insan, etrafında ki sahte duygulara, yüzlere maruz kalan bir insan. Hayatın gerçeği ölümdür. Ölmek üzere olan insanların bakış açısı nasıldır, nasıl hissederler? İşte Tolstoy bize bunu kitabında gayet güzel bir şekilde sunmuştur.

Kitabın sonlarına doğru, ve bêbext İvan'ın bedensel acıların yerini ruhsal acılara bıraktığı zamanları yaşar. #97619512.
Ölümü kabullenmeyen bir insanın çırpınışları; “Ne mi istiyorum? Acı çekmemek. Yaşamak.”(sf.92) Burada bana başka bir Kitap karakterini anımsattı “Martin Eden”i okuyanlarınız bilir kitabın sonunda martin kendini sulara bırakırken bedeni ondan bağımsız yaşam mücadelesi verir. Martin o zaman yaşamın tatlılığının böyle bir şey olduğunu söyler kendisine. İvan da böyle işte ölümü kabullenmeyen, kabullenmediği bir diğer şeyinde etrafında ki insanların iki yüzlülüğü. Ona acıyan gözlerle bakarken aslında her anında ona ne kadar yalnız olduğunu hissettiren insanlarla olması. Hastalıkla ve acı içinde geçen bir zaman dilimi.

Ve bir sabah gazeteler şunu yazdı: ”Adalet sarayının üyesi İvan İlyiç Golovin’in bu sabah 1882 yılnın 4 şubat günü vefat ettiğini bildirmektedir.”

Böyle işte, ne zaman öleceğimizi bilmeden, kapılıp gittiğimiz dünya telaşında hayatlar yaşıyoruz.
Her zaman dünyanın gelip geçici olduğunun bilincinde olmanız dileğiyle
Okumanız tavsiye olunur, şimdiden keyifli okumalar.
Dünya klasiklerini sevmeyen çok insan duydum. Bir nevi haklılar. Maddi bakımdan düşük bir ülke olduğumuz için koşullar bizi ucuz kitaplara yöneltiyor. Gazetelerin kuponla dağıttıkları dünya klasiklerini aldık. Okulda öğretmenlerin alın okuyun dediği klasiklerin kitapçılarda en ince olanlarını seçtik. Kitap okuduğumuzu zannettik. Okumamışız aslında onlar sadece kitap özetiydi. Kitap çevirilerinde özellikle romanlarda çeviren kişiler yazarın tam olarak duygularını yansıtamıyor diye düşünüyorum. Klasikler için iyi bir çeviri şart. Başka türlü klasik okumanızı tavsiye etmem.

Elime geçen üçüncü Anna Karenina kitabı. Diğer ikisini de okudum. Ancak Tolstoy'u ve de tüm dünya klasiklerini kaliteli yayınlardan okumak gerekiyor. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Can Yayınları gibi..

Şuan lisede okuyan gençlerimiz de klasik sevmiyor. Kitap vermek için gittiğim okullarda klasiklere ilgi gösteren yok. Kitapla dolaşan gençlerin ellerinde Büşra Küçük Kötü Çocuk ve Zeynep Sey Solucan kitapları var. Keşke onlara da kaliteli kitaplar okumaları gerektiğini aşılayabilsek.
96 syf.
·1 günde·9/10 puan
YouTube kitap kanalımdaki yeni videomda çok şaşıracağınız okur itiraflarında bulundum. Aslında o kitabı hiç sevmemiştim! : https://youtu.be/EczGTUiuR-A

İçimizde kalan, söylemek istediğimiz ama bir türlü söyleyemediğimiz şeyleri bu incelemeyle ve Tolstoy ile birlikte itiraf edip rahatlamaya ne dersiniz?

İtiraf ediyorum... Annem ve babam daha küçücük çocukken "Kur'an kursuna gitsin, boşuna geçmesin günleri" dedi. Ben ise gitmedim, oyunlar oynadım, yaşamın tadını çıkardım, mahalle arkadaşlarımla taso oynadım, futbolcu kartlarını ezberledim. Belki de böylesi daha iyi olmuştu. İnsanın esas içinden gelmeliydi böyle şeyler. Peki şimdi durum nasıl? Şu an onlardan hiçbiri inandıkları kutsal kitap olan Kur'an'ı okumayı bilmiyorken hatta bunun için çabalamıyorken ailede bir tek ben okuyabiliyorum.

İtiraf ediyorum... İlkokulda çok çalışkandım. Çalışkanlık dozunu biraz fazla kaçırmış olacaktım ki her zaman inek diye dalga geçildim, dışlandım, ne arkadaşlık ortamlarına ne de beden dersindeki maçların kadrolarına alındım. Sadece kalıtımsal bir sorun olmasına rağmen miyop olmamdan dolayı gözlük taktığım için sürekli dörtgöz diye dışa itilen oldum. Üstüne üstlük bir de altıma yapmıştım, sınıftan apar topar çıkarıldım.

İtiraf ediyorum... Ben de Tolstoy gibi okullara gittim, aşklar ve hayal kırıklıkları yaşadım, yeri geldi insanları kandırdım yeri geldi kendi emellerimi her şeyin üstünde tuttum. Mükemmel olan insana ulaşmaya çalıştıkça içimde saf olarak kalan şeyleri kaybettiğimi fark ettim. Personalarımı üstümden attım. Sevmediğim yazarları kimseden korkmadan eleştirdim, birileri tepki verir diye umursamadım.

İtiraf ediyorum... Mesleğime başkaldırdım. Asgari ücretten bile düşük olan ücretleri ve kölelik sistemini reddettim. Cebinden para taştığı halde hala o pantolona yeni cepler diktirip daha çok para kazanmak isteyen insanlara sırtımı çevirdim, kendi sırtımı kendim kaşımayı öğrendim. İlkokuldaki hayat bilgisi dersinde hayattaki bu bilgi bana verilmemişti.

İtiraf ediyorum... Bugüne kadar bir mobilya dükkanına gidip bir eşya beğenmeye kalkıştığınızda karşılaştığınız renk kartelaları gibi en uç hakaretlerden en uç övgülere kadar tepkilerle karşılaştım. İnsanların bu kadar farklı olması inanılmaz hoşuma gidiyordu. Kimseyle aynı şeyleri sevmek ya da düşünmek zorunda değildik dedim. O mobilya dükkanı beynim, beğenmeye çalıştığım eşyalar ise düşüncelerimdi.

İtiraf ediyorum... İnancını dünyevi rant amaçları için kullananları hiçbir zaman sevmedim. O yüzden eleştirdim çay edebiyatıyla Allah'ın varlığını kanıtlamaya çalışanları. O yüzden eleştirdim tasavvufu yaşamadan tasavvufçuluk taslayanları. Tolstoy'un bir şeylerin inanç konusunda ters gitmesinin farkındalığı gibi insanların da kendi iktidarlarını sağlamak için dini kullanarak yine insanları nasıl manipüle ettiğini keşfettim. "Sizin dininiz size, benim dinim bana" dedim.

İtiraf ediyorum... İnancını ya da inançsızlığını başka insanlara dikte edenleri görünce her zaman onlardan bir adım geri durmayı öğrendim. Bağırsınlar, çağırsınlardı, umrumda değildi. İnancını ya da inançsızlığını kendi içinde, kimseyi rahatsız etmeden ve kırmadan yaşayanları görünce de gıpta etmenin coğrafyasında yeni kıtalar keşfettim. Bunlar beni bir Kolomb kadar ünlü yapmaya yetmemişti ama içime doğru coğrafi keşiflere çıktığımda o zamana kadar neler kaçırdığımı fark etmiştim.

İtiraf ediyorum... Ben de Tolstoy gibi bilim ve din sorgulamaları arasında kaldım. Ne için yaşıyordum? Neden ve nasıl yaşıyordum? Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Fakat yanıtlara değil esas olarak soruların ta kendilerine önem vermeye başladığımda felsefi bir etkinlik içerisinde bulunduğumu da keşfetmiştim. Bu keşfimden dolayı soyadım, Macellan gibi bir boğaza verilmemişti. Ama bundan çok daha değerli şeyler öğrenmiştim.

İtiraf ediyorum... Tolstoy'un intihar etmek ile etmemek arasında kalması gibi ben de intihar üzerine çok düşündüm. Esasında hayat tamamen bir direnişti. Direnemeyenin bu çetin doğal seçilim döngüsünde elendiğini fark ettiğimde adadan çabuk elenmemek için elimden geleni yaptım, hayatta kaldım! Camus'nün dediği gibi, insanın her gün yaptığı en iyi şey intihar etmemeye karar vermekti. Her gün intihar etmemeye karar verdim.

İtiraf ediyorum, Tolstoy'un bu kitabını 1-2 konuda eleştirmek istiyorum. Çünkü "Hiçbir yazar, kitap, insan eleştirilemez değildir" şeklindeki yazılı olmayan kuralı çoktan öğrendim. Alacağım tepkileri hiçbir zaman umursamadan içimdekileri tamamen yansıtmayı tercih ettim. Tolstoy'un bu kitapta aile kavramına bakışını okuduğumda bunun sınırlayıcı bir aile olduğunu gördüm. Evet, insanın ailesi hayattaki en değerli şeylerden biridir. Fakat bazen o aileden ve güvenli yuvadan çıkıp kendi karanlık ormanına doğru dalmak da insana esas benlik bilincini katan şeydir dedim. Belirlenmiş sınırlardan çıkıp henüz keşfedilmemiş yeni sınırlar oluşturmaktı hayat.

Diğer eleştireceğim konu ise Tolstoy'un, öğrendiklerimizin birilerine faydasının dokunmadığını düşünmesi. Ben böyle düşünmüyorum. Yaptığım içeriklerle binlerce çocuğa ve gence okuma alışkanlığı, bilinçli bir okur olma ve yepyeni, bilinmeyen kitapların farkındalığını kazandırdım. Bunlar da benim hayatta boşuna yaşamadığım konusunda bir teminat oluyor. Öğrendiklerim ve kendime kattıklarımın başka insanlara da faydası olacak şekilde yansıdığını düşünüyorum.

İtiraf ediyorum... Tolstoy'un bu kitapla birlikte bulduğu Tanrı'yı ben de buldum mu? Bunun cevabını %100 olarak belki de kimse veremez fakat en azından 7 küsür milyar insanı silikleştirip sadece O'nu görünürleştirmeyi başarabildiğimi hissettim. Bu his, açık artırmalara milyonlarca dolar para vermeye giden insanların arayışta olduğu hisse pek benzemiyor gibiydi. Artırmalarımı açmaya değil kapamaya karar verdim, o masadan çoktan kalktım, sadece O'nu görünürleştirdim.

İtiraf ediyorum... Bilmiyordum. Şu anda ise daha çok şey bilmiyorum. Muhtemelen seneye daha da çok şey bilmiyor olacağım. Öldüğüm anda dünyanın en bilgisiz insanı olmaya ant içiyorum! Okumak da zaten bize "Ne kadar çok şey bilmiyorum" düşüncesini kattığı sürece okumak değil miydi?

Yazarın biyografisi

Adı:
Lev Tolstoy
Tam adı:
Lev Nikolayevich Tolstoy
Unvan:
Rus, Yazar, Pasifist, Eğitim Reformcusu
Doğum:
Yasnaya-Polyana, Rusya İmparatorluğu, 9 Eylül 1828
Ölüm:
Astapovo, Rusya İmparatorluğu, 20 Kasım 1910
Lev Tolstoy 28 Ağustos 1828 tarihinde Moskova'da doğdu. Babası Kont Nikolay İlyiç Tolstoy, 1812 Napolyon Savaşlarına katılmış emekli bir yarbaydı.

Tolstoy romanlarında, insanoğlunun ne kadar değişik karakterli olduğunu vurgular. ''Savaş ve Barış'', ''Anna Karanina'' insan tahlileri ve canlı tasvirler bakımından birer baş eserdir.

Lev Tolstoy'un kendini arayış serüveni ölünceye kadar sürdü. Karısı bile onu anlamadı. Tolstoy, bir çocuk gibi hayata küstü ve kaçtı. Seksen iki yaşındaki karanlık ve yağışlı bir Ekim gecesinde köyünden ayrıldı. Yolda hastalandı 7 Kasım 1910'da küçük bir tren istasyonunda hayata veda etti.

Lev Tolstoy zengin bir ailenin çocuğu olarak Rusya'nın Tula şehrindeki Yasnaya Polyana adlı konakta doğdu. Çok küçük yaşlarında önce annesini, sonra babasını kaybetti, yakınlarının elinde büyüdü. Çocukluğundan beri gerçekleri incelemeye karşı büyük bir ilgisi vardı. Öğrenimini tamamlamak için Moskova'ya gitti. Çalışkan zeki bir öğrenci olarak başarı ve sevgi kazandı. Fransızcasını ilerletmiş, Voltaire'i ve J. J. Rousseau'yu okumuş, bu iki yazarın kuvvetli etkisinde kalmıştı. Yasnaya-Polyana'ya döndü, yoksul köylüler arasına katıldı. İlk eseri olan "Çocukluk"u bu sıralarda yazdı.

Lev Tolstoy Bir süre sonra orduya girdi; Kafkasya'ya gitti. Kafkas halkının yoksulluk dolu yaşayışlarını ele aldığı izlenimlerle ilk gerçekçi hikâyelerini yazdı. 1854'te Kırım savaşı'na subay olarak katıldı. Sonra askerlikten ayrılıp Petersburg'a gitti. Bir kısım eserlerini oldukça sakin geçirdiği o yıllarda yazdı. Gene de içinde, aradığını bulamayan bir ruh çalkalanıyordu. Batı Avrupa ülkelerinde uzun bir gezintiye çıktı. Almanya, Fransa, İsviçre'de dolaştı. Yurduna dönüşünde gene Yasnaya-Polyana'ya yerleşti. Asalet ünvanlarından, lüksten sıkılıyordu. Köyünde bir okul kurdu. Bu okul, öğrenim, eğitim bakımından yepyeni bir kurumdu. Huzura kavuştuğuna kanaat getirdikten sonra, 1862'de evlendi.

Lev Tolstoy evlendiğinde karısı Sophie Behrs kendisinden 16 yaş küçük olup henüz 18 yaşındaydı. Bu evlilik onun düzenli bir hayat özlemini giderecekti. Bu evlilikten 13 çocukları oldu; bu çocukların 3'ü bebek iken, biri 5 diğeri de henüz 7 yaşında iken öldü. Eserlerinden en kuvvetli olan iki romanı "Savaş ve Barış" ile "Anna Karenina'yı" bu dönemde yazdı. Karısı, eserlerini yazmasında en büyük yardımcısıydı. Hatta "Savaş ve Barış"ın düzeltmelerini 12 kez yapıp yazmıştır. Aradan bir süre geçince yeniden, bu sefer eskilerden daha şiddetli bir moral çöküntüsüne uğradı. Geniş halk yığınlarının, özelikle Rus köylüsünün yoksul, perişan durumu onu çok üzüyordu. Bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Kaba saba giyiniyor, giydiği her elbiseyi kendisi dikiyordu. Değişmeyen tek tarafı bıkıp usanmadan yazmasıydı. "Kroyçer Sonat", "Efendi ile Uşak", "Karanlıkların Gücü", "İman nedir", "İnciler", "Kilise ve Devlet", "İtiraflarım" hep bu yılların ürünleridir.

Lev Tolstoy Eserlerinde insanlığın çeşitli meselelerine değinen Tolstoy'un dünya ölçüsünde bir sanat ve fikir değeri vardır. Kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının yaradılışını, yaşayışını büyük bir ustalıkla yansıtmıştır. Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerinden olduğu kadar, bir filozof ve bir eğitimci olarak da ün kazanmıştı. Yukarıda sayılanların dışında "Diriliş", "Gençliğim", "Çocukluk", "Hacı Murat", "Ayaklanış", "Sergi Baba", "Tanrı Bizim İçimizdedir", "Kazaklar", "Tesadüf", "İki Süvari" gibi eserleri vardır.

Lev Tolstoy 82 yaşındayken, 1910 yılında öldü. Kış ortasında evini terk ettiğinde hasta düştükten sonra, Astapovo'da tren istasyonunda zatürre'den öldü. Polis, cenazesine katılmak isteyenlere ulaşımı sınırlandırmak için çalıştı, ama binlerce köylü cenazesinde sokakları doldurdular.

82 yaşında vefat eden Lev Tolstoy birçok kez büyük sıkıntılar yaşamıştır. Marksizm'den etkilenerek oluşturduğu mülkiyet konusundaki radikal fikirleri nedeniyle bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Bu sebeple ailesiyle arası açıldı. Hıristiyan anarşizmini geliştirmeye çalıştığı kitabı "tanrının egemenliği içimizdedir" kitabıyla yeni bir hristiyanlık akımı tanımlaması, Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine sebep oldu. Tolstoy, ömrünün son yıllarını büsbütün derbeder bir şekilde geçirdikten sonra, bir küskünlük sonucunda, evini bırakıp yollara düştü. Astapovo tren istasyonunda ölü olarak bulundu. Ölümüne zatürrenin sebep olduğu bilinmektedir. Hayatı boyunca yaşamın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalıştı. Eserlerinde bunu eksiksiz olarak yansıtmayı hedef edinmiş en büyük Rus yazarlarından birisi olarak edebiyat ve dünya tarihindeki yerini aldı.

Yazar istatistikleri

  • 13bin okur beğendi.
  • 215,3bin okur okudu.
  • 5,4bin okur okuyor.
  • 81,1bin okur okuyacak.
  • 3.032 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları