Erhan profil resmi
Saçma
2349 okur puanı
18 Ağu 2017 tarihinde katıldı.
  • Sabitlenmiş gönderi
    Gökyüzünde yıldız yok bu gece
    Oysa Helios o tek yıldızın
    Hani o benim yıldızımın
    Üzerine arabasını sürünce
    Hangi eskimo dayanabilirdi artık
    Gece uyurken söylenen şiirlere
    Diye başlamıştım bu geceye
    Kafiyeyse kafiye
    Ölçüyse en alasından
    Bak saydım sekize kadar
    Aliterasyon istesen onu da yaparım
    Ama amatörce ameller amaçsızca
    Yakıyor yalnız yakındaki yaraları

    Aslında anlama da fazla takılmamalı
    Nasılsa kafiye desen var
    Yıldız yok ama
    Ay son dördün
    Ayın ilk dördünündeki gibi güzel
    Hayallerimdeki kadar zeki
    Ve hep gülen kahkahalarla
    Çok şey mi istiyorum Anna

    Her deniz kendi çocuğunu doğurur
    Benimkinin adı Franza
    Olabildiğince küstah olabildiğince kaba
    Ama sadece işi bittikten sonra
    Ağlıyorum bilmiyor musun Franza?
    Düşüyorum görmüyor musun?
    Anlamıyorum yaşıyor musun hala?
    Her okyanus kendi Golath'ını doğuru
    Her nehir kendi lolitasını
    Ben Franza'yı doğurdum sadece
    Lilith arabasını sürsün diye üstüne

    Baş kaldırıyordu insanoğlu Lilith'e
    Baş kaldırıyordu güneş penguenlere
    Uzaklarda ,çok uzaklarda eskimolar
    Sildiler beyinlerinden penguenleri
    İmparatorları televizyonda gördükleri
    Ve başladılar göçe güneye
    Solda yükseliyordu arabasıyla Daidalos
    Zarif ve yırtıcı kumrular gibi,
    Keşke ben olsaydım sevgilin Anna
    Keşke ben taksaydım saçlarına o yıldızı

    Ama yıldız yok bu gece
    Sadece ay kırık bir tabak gibi
    Harcanmış olduğunu mu düşünüyorsun
    Kırık bir tabak gibi
    Yoksa olmamayı mı tercih ederdin
    Yıldızlar, tanrılar, insanlar gibi
    Ya bu hayattan sonrası
    Ayıracak mısın gerçekten kızıldenizi
    Öldürecek misin o küçük kızı
    Yakacak mısıın benim için hayatını?

    Kafiye her zaman olmalı
    Yarım da olur ama
    Mezar taşında kısaca
    Seviyorum ama kimi
    Göğü yaracak birisini
    Aptallar erken ölür ama
    Yeter artık daha fazla saçmalama

    Gece ıssız sokaklar
    Hiç yıldız yok ama
    O dünkü tek yıldız bile
    O dünkü tek nefes bile
    Gerek yok şehir ışıkları yanıyor
    Gerek yok şehirde insanlar yaşıyor
    Farklı şehirlerde farklı kalpler atıyor
    Yaz yağmuru gibi, belki dalgalı
    Her yağmur kendi Cleopatrasını doğurur
    Derlerdi ama inanmazdım

    Nereye kadar devam edecek bu şiir
    Dur artık,yalvarırım yazma
    Başka bir silahım yok ki ama
    Amayı çok kullanmadın mı bugün
    Boşver okuyacak yok nasılsa
    Hem çok var daha sabaha
    Kafiye desen gırla
    İzin veren yok bu gece
    Hadi al, sen de biraz bıçakla

    Baldıranı içtiğinde Sokrat
    Hata yaptığını nihayet anladı
    Ama halile çok geç kalmıştı
    O yüzden istifini hiç bozmadı
    Dünyaya bırakacağımız ne kaldı
    Düzgün bir duruştan başka
    Ben bu yüzden seni sevdim Anna
    Ben bu yüzden öldürdüm seni

    Ay, hani kırık olan
    8 derece sağa kaymış
    Gözlerim seni arıyor doğalda
    Doğayı sevmeyen insanı da sevmez
    İnsanı sevmeyen doğayı da
    He ikisi birbirini sevmez
    Her ikisi delice sever
    Sevmek delilerin işi zaten
    Ben deliyim biliyor musun Anna?

    Saymıyorum artık kaçar kaçar aldığımı
    Anılarımı, nefeslerini, intiharlarımı
    Ben senin için öldüm Anna
    Senin için öldürdüm tüm şiirlerimi
    Saymıyorum artık kaçar kaçar yazdığımı
    Kaçar kaçar içtiğimi
    Çağırıyor şeytan cehenneminden beni
    Bir gülümseme görsem kalacağım belki
    Kim iyileştirecek beni Anna

    Uzun şiirler yazamıyorum ben
    Bitecek elbet bu da
    Hem yıldız da yok bir tane bile
    Ölmüş artık kalan son kafiye de
    Akşam rüzgarı ve benimle birlikte
    Duy artık sesimi Anna
    Duy artık bu çalan şarkıyı geceyarısı
    Biliyorum sevmezsin aslında hayatı
    Olsun ama bitiyor artık
    Bu son kalan gece
    Benimle ve kırık ayla birlikte
    Hadi Anna artık gülümse
  • Erhan tekrar paylaştı.
    Anna Karenina'nın başında "Mutlu Aileler birbirine benzer, ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir" der Tolstoy. Ama mutlu bir ailenin içindeki mutsuz bir bireyi anlayamaz Tolstoy hiç. Gerçi kendisi ilerleyen yaşında mutsuz bir aile oluşumuna katkıda bulunmuşsa da kendi tarzında, o ölünce ailesindeki herkes mutlu olmuştur eminim. Sevmem fazla Tolstoy'u, çok okuduğumdan değil- gereksiz bir antipati. Kötü adamları, ya da Dostoyevski'yi daha çok severim ben. Daha bir gerçek, daha bir samimi gibi gelir, bilgiç maskeler ardına saklanmayı sevmez benim gibi. Levin olmak için çabalamaz, Vronsky de olamaz- bir parça Stiva bir parça Raskolnikov'dur o - saklamak için çaba da göstermez. Ne gerek vardı peki böyle bir yazının başında bu karşılaştırmaya? Mutlu bir ailede mutsuz insanlar nasıl olabilir diye düşünmeye başlamıştı oysa herkes. Denizdeki dalga gibi belki. Evliliklerdeki dalgalar neyle alakalıdır ki? Dalgaların büyüklüğüyle mi, evliliğin sağlamlığıyla mı? Fazla bilen olmaz ama sadece kişilerle ilgilidir bu dediğim, bireylerle. Bir birey ne kadar... ne kadar birey olabilir ki evlilikte bir insan? Belki de haklıdır Tolstoy yalnızlar garına düşmesine rağmen. Evliliğin süpermeni bile olsak mutsuzsak belki, diğerleri de tahmin ettiğimiz kadar mutlu değildir. O bildiğimiz şarkı, aslında hiç fark etmediğimiz bir şeyler anlatmaya çalışmaktadır bize. Başka bir lunaparkta, başka insanlarda eğlenmek de yazılabilirdi kaderimizde, o başka kararı verebilseydik eğer. Ama o başka lunaparktaki mutlu ailenin içindeki mutsuz insan olamayacağını kimse bilemez elbette. Her şeye baştan başlayalım isterseniz deyip her şeyi özele indirgemek de bir yöntem elbette, ama bana göre değil hiç. Yuvarlak, boş cümlelerle konuşmak huyumdur hep, tutulmak bir de ne olduğu belirsiz Hint tanrıçalarına, sürekli değiştirmek güneşimi. İçinden gelene cesaret edemiyor ne olursa insan yukarıdaki evliliklerin birindeyse. Tolstoy'un mutsuz evliliklerinde çok kolay her şey. Nasıl tanrı Fiat Lux dediyse, siz de bit diyorsunuz ve kolaylıkla bitiyor her şey. Peki mutlu olduğu sanılan şeyler nasıl bitecek, nasıl alınacak o sorumluluk. Nasıl olunacak gerçek kötü? İnsafsız olmak için doğmadım ki bu gece yarısı. Özgür olmanın da bir bedeli var, yok bu değildi belki söylemek istediğim. Özgür olmanın da bir sırası var. Yo, en iyisi, özgür olmanın alemi yok bu saatte. Oturmak lazım her mantıklı ve tutsak erkek gibi geceleri kendinden beklenen yerde. Rüyalar yeter özgür olmak için. Bir de kulaklıkla bilgisayar başında geçirilen kısıtlı saatler. Tolstoy zamanında bilgisayar olsaydı kaçar mıydı evden acep yine de? Hangisi daha iyi peki Fyodor, en iyisini sen bilirsin sonuçta. Tolstoy bile hayran Alyoşa'ya. Kabullenmek mi gerekiyor var olanı, razı olup sanal mutluluğa? İstediğini yapamamak mı gerekli bozmamak için büyük oyunu? Aslında parçası olmak oyunun, öğrensek nasıl oynanması gerektiğini, akıl hastanesine kapatsak içindeki tüm deliliği, yakışmaz belki deli Dostoyevskiye ama Tolstoy olmak lazım biraz belki, Levin olmak o kalıba nasıl gireceğini bilmesek de. Derme çatma duygularla nereye gidilebilir ki zaten? Dünya denilen şeyin üstünde yaşanan şeyler o kadar birbirine benziyor ki. Neden o kahraman öyküleri arasına girmek zorunda ki hikayemiz? Mutlu hikayeler arasında kalsa olmaz mı? O hikayeleri kimse sorgulamıyor ki hem. Basit olmak yeter bana aslında. Hep olduğumdan basit görünmek istedim- olmadı ama belki başabilirim bu kez. Peki sen, kırık kalpler sokağında dinleyip bu yazıyı okuyan sevgili okuyucu, en başından beri kaç kez ayıpladın beni. Kaç kez o mutlu ailenin içinde olmayı diledin. Kaç kez emin oldun benimle aynı şeyleri yaşamayacağından? Eski şeyler ve yeni şeyler var insan hayatında, belki bir de hep yeni olarak kalacak eski şeyler. Onlar insanın kendisinde saklı kalıyor ama, ara sıra koyuyor film makinesine seyrediyor, iç çekiyor, sonbahar oluyor, yapraklar düşüyor, hala mutlu taklidi yapıyor insan. Her şey deniz gibi olsa ne güzel olacak oysa, dalgalara bıraksak kendimizi, kör kaldığımız yerde beynimiz yerine kalbimizin devreye girse. Deniz hislerdir biraz, ben uzaklaştım ama galiba denizden artık. Dostoyevski de sevmiyor beni , kara kalemler bile sadece başkalarının hayatlarını resmediyor. Neyse ki mutluyum ben, başka bir şey yazamayacak kadar mutlu.
  • Erhan tekrar paylaştı.
    Ben bir pasifistim. Anarşist değil, liberteryen pasifistim. Bu seçtiğim varoluş fikrimi siz değerli okur dostlarımla paylaştığım, paylaşabildiğim için de mutluyum. Stefan Zweig gibi düşünürüm bu konuda.

    Stefan Zweig, Yahudi olmasına karşın, tıpkı Kafka gibi Siyonizm’in açık bir destekçisi olmamıştır. Her insan doğduğunda birtakım kimliklerle gelir dünyaya. Milleti, dini gibi…Herkes kadar, kendi milletine, dinine karşı sevgi, bağlılık ve ortaklık duygusu hissetmek farklı ve kabul edersiniz ki; doğal bir şeydir. Ama problem, bu aidiyetten şiddet devşirip aidiyeti farklı olanlara hayatı zehir etmek, yani şiddettir.

    Şimdilerde askerde ya değerli Oğuz Aktürk, onu hatırladım ya, ona ithaf etmek istedim bu öykümü.

    Hele şu linki bir tıklayın. Okurken dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MmdzIWZbsLw


    ELLER



    Bir beş yıl sonra geldi abimin eşyaları Almanya’dan. Aynı restoranda çalışan bir Yugoslav adam getirdi. Aslında getirecek çok tanıdığımız vardı. Ama adam elinde tutmuş, imkân bulduğu ilk zamanda da getirmişti. Genç öldü abim. Bir kasırga gibi darmadağın etti hayatımızı. Geride kalanlar ancak toparlanıyorduk. Babam hariç. Önce konuşmayı sonra evin yolunu unuttu. Ufak ufak oldu bu unutmalar. Kaybetmeler. İki yıl içinde kendini de. Vasiyeti abimin yanıymış. Yemin verdi annem. Yer bulamadık yanında ama. Mezarlık da farklıydı zaten. Vasiyetler, sözler. Olmadı, tutamadık.

    Eşyaları daha önce hiç görmediğim bir bavula özenle yerleştirilmiş. Sanki öleceğini bilmiş, tüm eşyalarını alışıldık titizliğiyle katlamıştı. Temizlerdi bir de. Her kimse biri yıkamış olmalı. Aynı deterjan, aynı koku. Duygu tellerim titreşmedi.

    Bir kış günü gelmişliğinin üstünden çok zaman geçti. Bavulunu yerleştiriyordum. Bu kokuydu işte. Daha önce bilmediğim bu koku abimin kokusu gibi yerleşmişti kafama. O gittikten aylar sonra kendi çamaşırlarımdan aynı kokuyu aldım. Onun deterjanları burada da üretilmeye başlanmış. Çamaşırlarım abim gibi kokuyordu. Abimi getirdiler. Nasıl bir duygu bu anlatamam. Dudaklarım titremeye, gözlerim dolmaya, kafamda peş peşe filmler oynamaya başlardı. Değişik yer ve zamanlarda kaydettiğim. Abim, ben ve İstanbul.

    Bu duygu çok sürmedi ama. Artık her şey her yerde. Çabuk sıradanlaştı. Komşularda bile aynı deterjan. Sanki bir el sinemamı yıktı, filmlerimi talan etti. Abimle koku üstünden kurduğum bağ zayıfladı. Koptu sonra. Çamaşırların kokusuna hüzünlenemez oldum. Abim gelmez oldu. Neyin ölümüyse artık. Kanıksamak gibi.

    Hayat ne garip. İnsan en yenilmez yutulmaz sandığı şeyleri gün geliyor kucağında buluveriyor. Annemin komşu komşu gezip ona kız aradığı zamanlara denk geldi ölümü. Çabuk geldi haberi. Öncesinde dedikoduları vardı zaten. Sonra ölümü. Trafik kazası diyorlardı. Rahmetli babam, İstanbul’dan Almanya’ya mı gidilirmiş çalışmaya, diye karşı koymuş, dinletememişti. Dedikoduları duydu mu babam, bilmem hala.

    Cenazesi gelmiş, eşyaları gelmemişti. Aslında kimsenin aklında yoktu eşyalar. Bizde eşyalar akla gelmez ki. Kefenle gömülür. Ölünün soykaları elde tutulmaz. Yıkanır, fakir fukaraya dağıtılır. Yugoslav adam arayıp eşyalardan söz ettiğinde şaşırmamız ondandı.

    Gülseren de geldi kocasıyla. Evlenip gitmesinin üstünden çok yıl geçti. Sık gelemese de telefonlaşır bizle. Aman ha abla, adam gelir gelmez beni ara, demişti. İyi ki de gelmiş. Olacakları bildiğimizden bavulu alıp benim odama götürdük.

    Adamcağız çok soğuk karşılandı. Ne kadar gereksiz. Sanki her şeyin suçlusu o. Ne biz ona bir şey sorduk ne de o bir şey anlattı bize. Öylece oturdu. Sessiz ve üzgün.

    İnce kaşlarının altında renkli gözleri kederliydi. Güzel elleri de öyle. Ben en çok güzel elli insanları severim. Ellerimi hiç sevmedim. Oysa önce ellere bakarım. Uzun ve düzgün parmaklar. Belirsiz ince damarlar. Ah teni, yumuşacıksa eğer, içim düşer.

    Onun ellerine bakarken aklıma geldi. Sen daha doğmamışken bile, ben senin yanındaydım, demişti abim. Neden söylediği değil, ama sözü hiç çıkmadı aklımdan. Acaba abim bunu da paylaşmış mıdır bu adamla.

    Almanca bilen komşu olmasa bir çay bile teklif etmeyecektik. Çayları dağıttım. Sonra da girişteki sandalyeye oturdum. Gülseren de girdi o ara odaya. İçim iyice rahatladı. Sonra söyledi, birkaç uygunsuz çamaşır varmış, aceleyle çıkarıp kendi çantasına tepmiş. Onları ne yapmıştır sonra bilmiyorum. Çöpe atmıştır herhalde.

    Gülseren’in gözlerine daha rahat bakabiliyorum artık. Buna da sebep insanın her şeye alışıyor olması mıdır acaba. Belki de filmlerdir. Filmlerden o kadar çok şey öğreniyorum ki. Gerçi, filmlerden öğrenilemeyecek daha ne çok şey vardır hayatta. Kim bilir.

    Aylar öncesinde izlemiştim televizyonda. Bir diziydi. Meksika ya da Brezilya dizisi. Karıştırırım hep. Akşamın ilk saatleriydi. Mutfaktan seslenmiş, duymamışım. Odaya geldi sonra annem, “Ne o kız, içine düşmüşsün televizyonun, ne seyrediyorsun böyle gamlı gamlı,” dedi.

    “Bu kız var ya,” diye filmdeki kızı göstermiş, sonra da devam etmiştim masum masum, “arkadaşının kocasına aşık ne arkadaşı ne de adam biliyor ama.”

    Annem, çehresini saran tiksintiyle televizyona doğru tükürmüş, “Arkadaşına düşen uçkurdan başka uçkur mu kalmamış dünyada, kanı bozuk orospu, hemen kapa bu boku, ar namus kalmadı insanlarda,” demişti. Üstüme alındım, sanki bana tükürmüştü. Kızmakta haklıydı, ama bu gerçek değildi ki. Televizyondaydı.

    İnsanın tabuları, asla kabul edemeyeceği şeyler vardır. Üstünde düşünmek bile ağır gelir. Bu abdestinde namazında kadını bile, böyle küfür sarf edecek kadar çileden çıkaran, işte o kabul edilemez şeydi. Yüz kere tövbe etti sonra.

    Gerçek her zaman ağır geldi anneme. O bunu hiç anlayamadı. Abimin durumunu kabul etmiş midir. Gerçi onun kabul edip etmemesi hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sadece içi içini yiyordur. Gece gündüz düşündüğü belli. Belki de bunun için hiç açılmıyor konu. Bu evde hiç olmamış, sadece aklımızda var olmuş biri gibi.

    Son zamanlarda annemin iç sesini mi duymaya başladım acaba. İnsanlarda hiç susmayan bir iç sesi olurmuş. Her şeyi konuşurmuş bu iç ses. En çok da işlediği günahları, pişmanlıkları. Bir radyo programında söylemişlerdi. Bunu önceden de biliyordum ama. Daha çocukken keşfetmiştim.

    “Ah, bahtsız başım benim. Meğer erkek evlat yokmuş nasibimizde. Ödenecek kefaretimiz varmış. Gencecik öldü.”

    Evet ya, iç sesiydi duyduğum. Namazdan sonra oturup dua ettiği zamanlarda söylüyordu bunları. Sonraları fark ettim, sözler dudaklarının arasından mırıltıyla çıkıyordu. Nasıl olsa benden başka duyan yok diye mi rahattı. Bilmem artık. Belki de annem iç sesini zapt edemiyor. Sözler kendiliğinden dökülüyordur. Artık evlenmemi de istemiyor. Açıkça söylemedi ama hissediyorum. Bir bekar kızı varmış gibi değil. Teklifleri tamamen rafa kaldırdı. Teklif de yok ya. Acuze olacaksın kız, da demiyor. Ömrüne ortak seçti beni. Kim bakar ki ona bu saatten sonra.

    Acaba onca yıl sonra bavulu getirmesine sebep neydi ki. Vefa mı. İçindeki sızı da yas da bitmiştir. Ya da ne bileyim, Yugoslav da olsa, yaşadıklarının pişmanlığı mı?

    Bir radyo programında söylemişlerdi yine. Zaten, artık bildiğim her şeyi ya radyodan ya da televizyondan öğreniyorum. İnsanın sığınabileceği tek bir yer vardır, diyordu. Kendi içimizde bir yer. Kendimizden başka hiç kimsenin ulaşamayacağı ve tahrip edemeyeceği bir yer. Bu yere ulaşmanın yolu diye, bir yığın şey anlatmışlardı. Ben bu yerin içimin neresinde olduğunu bir türlü anlayamadım. Âşık olun diyordu, sevin. Karşılıksız sevin. Yakaladığınız minicik bir güzellik bile olsa, içinizdeki o yere gönderin. Orada büyüyecek, sığmayacak oraya, taşacak. Ve bu güzellik sizi ele geçirecek. Karşı koymayın, besleyin onu. Mutluluk budur işte, diyordu. Ellerine bırakın kendinizi.

    Ben hiç âşık olmadım. Oldum da, radyoda bir sesti o. Geçti gitti. Artık daha çok televizyona bakıyoruz. Hayatımız sıkıcı. Önemsiz şeylerle dolu. Yaşadıklarımız sahte aslında. Gerçi yaşayan yaşıyor. Gece gündüz gösteriyor televizyon. Bize nasip değil. İçimdeki o yer yok olmadı belki, ama çok şeyim virane oldu.

    O gün, Yugoslav adam güzel elleriyle ayakkabılarını giymeye çalışırken kocası da Gülseren’e yardım ediyordu. Şefkatli kocaymış. Mahalledeki o kadar kız arasından Gülseren’i istemişti. Gülseren de, olmaz demedi. Üst sokaktan birine aşıktı halbuki. O ellerin güzel olduğunu fark etmemişti oysa. Ben söyledim. Beni bırakıp gitti. Yoksa Gülseren’e âşık olduktan sonra mı fark etmiştim ben de. Kollarını Gülseren’in boynuna doladı. Sonra o ellerle sırtını okşadı. İlk defa o an, içimdeki teslimiyet duygusu kıskançlık duygumun önüne geçti. Gerçi acelesi yoktu onun. Benim evlenmemi bekleyebilirdi. On dokuzundaydı daha. Olsun, ne yapalım. Mutlu olsun, o bana yeter.

    Uzun, koyu kahverengidir Gülseren’in saçları. Yüzü çok güzeldir. Yanaklarını perçemleriyle gizler. Kocası kıskanır diye yapar bunu. Gözlerinin kahve mi ela mı olduğu ilk bakışta anlaşılmaz. Menevişlidir. Dolgun kalçaları huzursuzdur her daim. Allaha ısmarladık, diyordu Gülseren’in o güzel sesi, Allaha ısmarladık ablam. Dalmışım. Benim sesim de böyle güzel olsaydı keşke. Belki o zaman beni de sevecek güzel eller olurdu.

    Her şeye alışıyor insan. Öyle bir zaman geliyor ki, kendine çok uzak, hatta günah bildiğin şeyler sıradanlaşıyor. Sıradan olmasa da, dedim ya işte, alışıyor insan. Abim ve bu Yugoslav adamın beraber yaşamış olmalarına alışmam da böyle bir şeydi.

    İçeri, televizyonun olduğu odaya geçtim. Bugün sanki omuzlarımdan büyük bir yük kalkmıştı. Artık dürtemeyecekti şeytan beni. Ne kaldıysa miras, işte onu kabullendiğimi fark ettim. Ne öğretildiyse işte. Neye doğru dendiyse. İtiraz mutsuz ediyor insanı. Üstelik televizyonda en sevdiğim dizi başlamış. Sıkılmam da artık. Neşelendim. Gözbebeklerim büyümüş olmalı. Büyürmüş gözbebekler. Gönlümden haykırmak geldi. Haykırdım da, “İçinde hüzün olmayan sevinçler mutlu etmez beni,” dedim. “Amaaan, başka el mi yok.” Annem duymadı. Mırıl mırıl abimle konuşuyordu. “Kanımız bozuk değil bizim.”








    Not: Yahu şu göz bebek var ya, bitişik mi yazılır, ayrı mı? Neden?
  • Ve ben kafiyelerin ağır taşlarını omzunda taşıyorum
    Ve şiir zindanına
    Hapsediyorum kendimi
    Çerçevesinin zindanında
    Hapsolmuş resim gibi
  • Deniz durdu, mumyası yıldızların
    Erir gün görmüş kayalıkta,
    Ve yürüdü sabah, denizin ineği.
    Ölünce ne yapsak sabah oluruz...
    Ah kara yakındı ve darma dağın.
    Kuşları durmuş zaman kadar eski.
    Taşları hüzün olan kara.
  • Ruh, şarabı gördü üzümden önce
    Süt. kan olmak için devinir
    Tohum bildi herkesten önce ekmeği
    Gün, denizi salıvermeden batmaz.
    Ruh, şarabı gördü üzümden önce
    Ağaç ne diye kalktı çiçeklendi,
    Denize inmesi nedendir?
  • Deniz en ince hayvanı belleğin
    Nerden kalktım, o rıhtım, o çan..
    Bilmiyorum o gök kıyı nereye gitti!
    Bir masal şebboyu çarmıhtaki yaz.
    Deniz en ince hayvanı belleğin
    Bir kuşluk vakti tanrının sevdiği
    Görünür zamanı yaratan.
Saçma
2349 okur puanı
18 Ağu 2017 tarihinde katıldı.
2021
23/63
37%
23 kitap
5,4bin sayfa
10 inceleme
34 alıntı
5 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 4752. sırada.

Şu anda okudukları 5 kitap

  • Yüreğimin Kışlarında
  • Venedik'te Ölüm
  • Benim Adım Kırmızı
  • Delikanlı
  • Cevdet Bey ve Oğulları

Okuduğu kitaplar 311 kitap

  • Teknenin Ölümü
  • Her Şey Ayartabilir Beni
  • Ellerin Zamanlarla Dolu
  • Aşk Şiirleri
  • Bütün Şiirlerinden Seçmeler
  • Suyun Ayak Sesi
  • Gog
  • Bir Yel Esiyor Dünya Kavşaklarında
  • Geceye Övgüler
  • Kuyruklu Yalan

Okuyacağı kitaplar 75 kitap

  • Günü Yaşa
  • Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam
  • Ayak İzlerinde Adımlar
  • Decameron
  • Kendime Anlattığım Hikayeler
  • Ötekinin Rüyası
  • Resimli Adam
  • Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı
  • Middlesex
  • Kum Tefrikaları

Kütüphanesindekiler 138 kitap

  • Kırk Öykü
  • Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor?
  • Ayak İzlerinde Adımlar
  • Decameron
  • Kendime Anlattığım Hikayeler
  • Ötekinin Rüyası
  • Ulysses
  • Pâye
  • Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura
  • Suzan Defter

Beğendiği kitaplar 72 kitap

  • Teknenin Ölümü
  • Her Şey Ayartabilir Beni
  • Ellerin Zamanlarla Dolu
  • Suyun Ayak Sesi
  • Bir Yel Esiyor Dünya Kavşaklarında
  • Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor?
  • Kuyruklu Yalan
  • İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler
  • Yazmak Eylemi
  • Biçem Alıştırmaları