Erhan profil resmi
1852 okur puanı
18 Ağu 2017 tarihinde katıldı.
  • Erhan paylaştı.
    150 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    O “diktatör” neler neler ALDI?

    Çok sevdiği yurdunu işgalcilerin kirli ellerinden çekip ALDI.
    Milletinin huzur ve güvenliğini garanti altına ALDI.
    Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan borç batağını devir ALDI.
    Kurduğu fabrikalar ve sanayi hamleleri sayesinde memleket nefes ALDI.
    İletişimden enerjiye, tüm hayati sektörleri düşmandan geri ALDI.
    Şirketleri, kurumları satmadı; aksine mümkün mertebe geri ALDI.
    Tarım ve sanayi, O’nun döneminde kurulan bankalarla kaybettiği canları geri ALDI.
    Tarıma ve çiftçiye destek verdi; köylümüz “milletin efendisi” unvanını ALDI.
    Sayesinde yurdu baştan başa demir ağlar ALDI.
    Kadın, erkeğin gölgesinden çıkıp, toplumda hak ettiği yerini ALDI.
    “Tenkit istiyorum. Methiye istemiyorum” diyerek halkının görüşünü ALDI.
    Akılcı ve gözleme dayalı bir eğitimle Türk insanının geleceğini garanti altına ALDI.
    ( Bu liste buraya sığmaz, daha fazla yazmayayım.)

    Evet, o bir diktatördür. Ancak, Atatürk söz konusu olduğunda, “zorba” ile diktatörün ayrımını yapabilenler zaten bağırıp durmazlar.

    “Bir sürü harp kaybettik, ardı ardına, ama ne zaman ki padişahın esir olduğunu duyduk, işte o zaman dünya başımıza yıkıldı.” diyecek kadar hürriyet bilincinden uzak bir millete şöyle yaklaşmadığı için diktatördür:
    —Buyrun size hürriyet getirdim. Acaba kabul edecek misiniz diye öyle heyecanlıyım ki!

    Kalıcı bir başarı elde etmesi çok zordur. Çünkü karşısında iki farklı düşman vardır: İşgalciler ve “evdeki düşmanlar”…

    Düşmanın içeriden olunca kapı da kilit tutmaz. Üstelik bu, düşmanın en tehlikelisidir. Fark ettiğinde iş işten geçmiştir.

    Bir kez daha “Eyvah, iş işten geçti!” deme lüksümüz yoktur ve Atatürk bunu çok net görmüştür. Evet, o bir diktatördür!

    “Evdeki düşman”, işgalcinin saflarına geçer, din propagandası yapıp isyancıları kendi askerine karşı azdırır.

    Sana silahlı çetelerle bile işbirliği yaptırır, bu süreçte de savaş baronları türemesin diye ayrıca bir mücadele verdirir. Hem de yurt savunması yaptığın sırada.

    “Bizi kurtarsın, sonra dinimize düşmandı deyip asarız, bildiğimiz yolda devam ederiz!” diyen evdeki düşmana rağmen, bağımsız bir ülke kurduğunda bunlara çiçek uzatamazsın, lütfen diyemezsin.

    Anadolu çetin bir coğrafyadır. Hastalanmıştır. Üstelik ne hasta olduğundan haberi vardır, ne de ilaç almayı kabul etmektedir. Atatürk, halkını tedavi edecek ilacı zorla içiren bir diktatördür.


    Tüm dahilerde olduğu gibi, zordur işi. Yalnızdır. Tektir…

    Herkese karşı, her şeye karşı hamlelerini önceden hazırlamak zorundadır. Evet, Atatürk “Ben size hiçbir ayet, hiçbir doktrin bırakmıyorum, kafanızı kullanın. Probleminize göre çözüm getirin.” diyen “DAHİ BİR DİKTATÖRDÜR!”

    Kendi fikirlerini dayatmayan, ortaya atıp tartışan, tartışmayı akıl yoluyla kabul ettiren, fikri galip gelince de oylanıp kabul edilen bir dehadır.

    Dönemin şartlarına bakınca, iyi ki öyle yapmıştır. İttihatçıların kendisine suikast düzenlediği, padişah ve halife yanlılarının yoluna dikildiği, iç ve dış düşmanların isyanlar çıkardığı, gericilerin saldırdığı öyle bir dönem ki, hepsine karşı mücadele verirken bir yandan da bağımsızlık savaşını kumanda ediyordur. Ne yapmalıdır tüm bunların karşısında? İşleri oluruna bırakıp ricayla iş mi görmelidir?

    Eleştirel düşünür, yol haritalarına bakar, seçici yöntemler izler. Aradığını bulamazsa yeni bir şey icat eder, toplumuna uymazsa vazgeçer. “Yenisini deneyelim” der.

    Sahi, en son ne zaman onun yöntemleriyle hareket edilmiştir? DİKTATÖR’ün yaşamadığı bugün, her şey tamam ve yerli yerinde midir?
  • Erhan paylaştı.
    80 syf.
    Baksan 80 sayfalık incecik bir kitap. Ama yazarı Sevim Burak olunca, can dostlarım, işler öyle 'açtım kitabın kapağını, okudum bitti' olmuyor. Neden olmuyor? Sıkıcı mı? Hayır kesinlikle değil. Sevim Burak'ın bununla birlikte üç tane kitabını okumuş oldum. Üçünün de okuma zevki apayrıydı. Afrika Dansı benim için diğerlerine nazaran biraz daha farklı bir deneyim olmasına rağmen, kendimi en yakın hissettiğim kitaptı. Sevim Burak kitaplarında gözlemlediğim en önemli husus, öykülerindeki kahramanların kimi temsil ederse etsin, yazarın kendisi olması. Anlattıkları, kendi yaşadıkları, kendi hissettikleri, kendi özgün formunda, dünyaya haykırmak istediği kimi sitemler. Özellikle de yakın aile çevresine karşı söylemek istedikleri bu öykülerin satırları arasında bizlere yansıyor.

    Kitaptaki öykülerden bahsetmem gerekirse, ilk öykü Afrika Dansı; hastanede tedavi gören bir kadının hayatına hükmeden bir makine ile yaşadıklarını anlatmaktadır. Sevim Burak'ın çok küçük yaşlarda geçirdiği romatizmal bir hastalıktan ötürü kronik bir kalp rahatsızlığı bulunduğunu okumuştum. Öyküyü yazdığı süreçte bu hastalıktan ötürü hastahanede tedavi gördüğünü ve bu süreç boyunca periyodik olarak bağlı kaldığı bu makineyi, hayatını etkileyen her türlü baskının yerine koyduğunu ve onunla arasında bir hesaplaşma yaşadığını algıladım. Bu makine bir kalp destek makinesi veya bir solunum cihazı (bana göre de bir diyaliz makinesi) olabilir.

    Çoğumuz hastalıklara bağlı olmanın, yaşantımızı onlarla birlikte sürdürmek zorunda kalmanın ne demek olduğunu bilmeyiz. Düzenli ilaç kullanıyor bile olsanız, kimi zaman o ilaçla bile aranızda duygusal bir bağ oluşabilir ve o ilacın yokluğunun sizi ölüme götüreceği düşüncesiyle yaşar, varlığına sımsıkı sarılırsınız. Kimi zaman da bu bağlılık sizi sıkar ve ondan kurtulmak, onu terketmek, bir nevi özgür kalmak istersiniz. Işte tam da bu anda bağlı olduğunuz şey ister makine olsun ister ilaç, sizi saran ölüm korkusunun tek hakimi bir otorite olarak karşınıza dikiliverir. Hele bir de hastahanedeyseniz, kafanızın içinden neler geçer neler... Vaktiniz bol, doktor ve hemşireden başka gelen giden yok ve yanınız yöreniz hastalarla dolu. Düşün düşünebildiğin kadar...

    İşte yazarın düşünsel olarak yarattığı bu makine, otorite kılığında karşımıza beyaz bir erkek olarak çıkıyor. Yazarın bir dönem kocasının işleri nedeniyle Afrika’da yaşadığından yola çıkarsak, makinenin bu özelliğinin erkeklerin yönettiği ve beyazların hakim olduğu bir dünya düzenine gönderme yaptığını da söyleyebiliriz.

    Ikinci öykümüz ‘Bir Gece Yemeği’nin kitapta beni en çok etkileyen öykü olduğunu söylemeliyim. Sevim Burak bir yahudi olmasından ötürü toplumun annesine yönelik ayrıştırıcı bakış açısını çok fazla kafasına taktı ve bu ayrıştırmadan yola çıkarak da annesini yargıladı. Annesinin ve ondan çok kısa bir süre sonra da babasının ölümlerinin ardından geçen zaman içerisinde bu tavrından dolayı pişmanlıklar da yaşadı. Bu tavrı ve hayatının geri kalanını babaannesi ve dedesiyle geçirmiş olması, ablasıyla arasında duygusal anlamda bir mesafenin ortaya çıkmasına neden olmuş, bu öyküde ablası ve çocukları ile yaşadığı seviyeli ve çeşitli anlamlar yüklediği bir geceyi büyük harflerle anlatıyor. Aynı öyküde küçük harflerle yazdığı, yaşadığı ufak bir flört olayı var ki, bu iç içe geçmiş iki öykünün içinden çıkmak için kırmızı ve yeşil renklerde iki farklı kalem kullandım. Fakat görsel hafızamın okumam üzerindeki baskın yapısından kaynaklı olarak büyük harflerle basılan ablasıyla olan geceye daha çok odaklandım ve aşk hikayesi benim için daha geri planda kaldı. Bunun için ileri bir zamanda bu öyküye dönüp, tekrar okuyabilirim.

    Kitaptaki diğer öyküler; Foto Febüs, Osmanlı Bankası, On Altıncı Vay, Bremen Vaporu, Ayakkabıcı Bürjeni, Terzi Kalivrusi, Sainte Pulcherie, Bir Evlilik, Ümmü Gülsüm.

    Sevim Burak’ın kitaplarını bitirmiş olmama rağmen, nedense kendimi bitirmiş olarak hissedemiyorum. Bir yerlerde mutlaka bir şeyler eksik kalmış, veya bir yerlerde bir ayrıntıyı mutlaka atlamışım gibi geliyor. Bu belki benim kişiliğimle ilgili ya da belki başka okurlar da bunu hissediyordur, tam olarak bilemiyorum. Sonuç olarak Afrika Dansı da Sevim Burak’ın diğer kitapları gibi tekrar tekrar okunası bir kitap. Elimde okumak için bekleyen ‘Ford Mach 1’ kitabı var; ‘Aykırı Kadın Sevim Burak Okuma Etkinliği’ kapsamında almış olduğum. Çok fazla okunmamış ve hakkında hiç inceleme yazılmamış bir kitap olduğunu gördüm. O kitabın alıntılarında ve kimbilir belki incelemesinde buluşmak üzere, hepinize iyi okumalar: sevgili kitap dostlarım. Umarım çok saçmalamamışımdır. Okuduğunuz için çok teşekkürler.
  • Erhan paylaştı.
    81 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Hepi topu 80 sayfalık bir romanın, daha doğrusu anılardan oluşma yarı-otobiyografik bir kitabın, yazılma sürecinin tam 12 yıl olduğunu düşünebiliyor musunuz?

    İlk bölümünün 1987 yılında Gergedan Dergisi'nde yayınlanan bu kitabın ilk baskısı 1991 senesinde yapıldı. 12 Yıl uğraşılmış 80 sayfalık bir romandır Bay Muannit Sahtegi'nin Notları. İsmi de bir garip değil mi? Kendine "Bay İnatçı Sahtekar" diyen bir insandır Vüs'at O.(Orhan) Bener. Aile boyu yazar olan bir ailenin üyesidir kendisi. Askerlik yapmış, hukukçu olmuş, devlet dairelerinde çalışmış ve gerisinde harika öykülerle romanları bırakan bir değişik adamdır Bener. Yazar Erhan Bener'in abisi, Yiğit Bener'in ise amcası olup ayrıca Oğuz Atay'ın da arkadaşıdır.

    Bu roman Bener'in hayatından bazı gerçekleri içerse de tam bir otobiyografik roman değildir. Tıpkı Marcel Proust'un Kayıp Zamanında İzinde serisinde yaptığı gibi karakter yazarın bazı özelliklerini taşır ama geriye kalan kurmaca dünyasıdır. Örneğin gerçek hayatta yazar, 1992 yılında tam manasıyla çalışmayı bırakıp emekli olurken, kitapta ise otuz altı yıl devlet memurluğu yapıp emekliye ayrılan ve ekonomik zorluk çeken bir adam karşımızdadır. (1978 Yılında yazar devletten emekli olur ama Yol-İş Sendikasında hukuk müşaviri olarak çalışmaya devam eder ve sonra ikinci kez emekli olur) Yazar üç kez evlenmiş ve ilk eşini hamileyken menenjit hastalığından kaybetmiştir. Bu bilgiler kitapta da geçer ama gerçek hayatta üçüncü evliliğini 1972 yılında Ayşe Ilıcalı ile yapar ve vefat edene kadar tam 33 yıl evli kalırlar. Romanda ise karakter üçüncü eşi tarafından terk edilen bir bekardır ve evlatlık aldığı Fatoş'a karşı da birtakım hisler besler.

    Vüs'at O. Bener, anlatım dili olarak arkadaşı Oğuz Atay'a benzerlik gösterir. Yani aralarında dil kardeşliği mevcuttur. Bu durum bu romanın özellikle ilk sayfalarında bariz görülmektedir. Tabiri caizse yazar cümleler üstünde sörf yapar. Söylediklerime birkaç örnek vereyim:

    "Yalnızlık giyinen, yalnızlık soyunandı, yakınmaya salt bu yolla hak kazanıyordu ayırdında olmadan bana kalırsa."

    "Günah, günah nedir sorusunu soran meraklının kalpazan yüreğine saplı Bursa bıçağıdır daha doğrusu."

    "Atın sülfürik asit sıvısına boş beynimi, yok edin, yazılı vasiyetimdir."

    Roman ana karakterimiz Bay Muannit Sahtegi'nin (İnatçı Sahtekar) iki zaman dilimine bölünmüş anılarından oluşmaktadır. 80 Darbesinin hemen öncesindeki dönemle darbe sonrasının ilk serbest hükümeti olan Turgut Özal döneminin gözler önüne serer. Anılar 1979-1987 dönemlerini kapsar belki ama birbirine paralel ilerleyen 79 ve 84 yıllarını çoğunlukla görürüz. Romanın ilk sayfalarında yukarıdaki örneklerde de görülebileceği gibi tam manasıyla bir edebiyat şovu vardır ama sonrasında anıların ilerlemesiyle birlikte kullanılan dil biraz daha yalınlaşır ve daha anlaşılır bir hale gelir. Ama yine de romanın her yerinde klasik Vüs'at O. Bener dilini görürüz. Nakış gibi ince işlenmiş bir dil söz konusudur. Kitaptaki karakterin anıları Türkiye'nin iki önemli dönemine tanıklık yapar. 79 Yılındaki siyasi çalkantıları ve 84 yılındaki hayat pahalılığını ve ekonomik zorlukları gösterir.

    Kitapta Muannit Sahtegi'nin ağzından birden çok karakterin anlatımı olur belki ama en önemli karakter evlatlık kızı Fatoş'tur. Aralarında klasik baba-kız sevgisinin dışında adı konulamayan başkaca bir yakınlık da bulunmaktadır. Anlatım yalnızca ana karakterin üzerinden olduğu için bu yakınlık gerçek mi yoksa karakterin kendince kondurduğu bir his mi roman boyunca emin olamayız. Ayrıca tıpkı Jack London'ın John Barleycorn anı-romanına benzer şekilde içkiyle mücadele eden ama bir türlü yenemeyip bundan pişman olan bir karakter yer almaktadır. Özellikle içki nedeniyle Fatoş'a karşı olan kötü davranışlarından çokça pişman olur karakterimiz.

    Metin, ben anlatıcının ağzından iç monolog tekniğiyle yazılmıştır. İkili olarak ilerleyen zaman kullanımı okumayı zorlaştırmaktadır. On yıllık bir zaman dilimini kapsasa da metin aslında 1979 ve 1984 yılları arasında sıçramalarla ilerlerler.

    Bu roman hacmen küçük olsa da iki zaman diliminde ilerleyen anı şeklinde yazılmış olması, yazarın kimi yerlerde zorlayıcı dili ve anlatılan dönemlerde yaşanılan gerçeklikler, metnin özenli bir şekilde okunmasını gerektirmektedir. Son olarak muhteşem anlatım diliyle edebiyatımızın önemli ama az bilinen eserlerinden biri olan bu romanı okumanızı tavsiye ediyorum.

    "Anılarımın bir bölümünü okumuş "Üreten ellerinden öperim," diyor. Üretmiyorum, ürüyor ayrıkotları!"

    "Bir dolu konyak ver, ya da ambulans çağır, deliler koğuşuna kapatsınlar beni!"
  • Erhan paylaştı.
    Merhabalar - İyi Temmuzlar- Hayırlı kabotajlar daha tamamlanmadan. Haziran ayını da Konfüçyüs’la geçiştirdik teoride normalleşirken. Beklediğimden daha çok öykü geldi itiraf etmek gerekirse, okudum ama yorumlamadım bu kez. Olumlu olumsuz tepkiler geliyor çünkü. Bana gelince yine yaz(a)madım, hatta son dakikada Osman’ın attığı bir pası da gole çeviremeden bitti hemen ay, 30 çekiyor ne de olsa.

    Neyse ki Temmuz ‘da 31 koca gün var, ilkini böyle kaynatsak da diğerlerini tepe tepe kullanabilirsiniz hikaye yazmak için. Peki yeni konsept ne, daha ne kadar zorlayacaksın ya da niye artık anket yapmıyoruz diyenleri duyar gibiyim. Bu etkinliklerin antagonisti olarak genellikle böyle sorulara kulak asmadan kendi yoluma bakıyorum bildiğiniz gibi. Bu kez de öyle yapacağım, çünkü yine aklıma aşırı salak bir fikir geldi. Başarıya ulaşacağımdan eminim bu ay da zorlama konusunda.

    Hatırlarsınız Mayıs’da 2018’e el sallamıştık bazıları için resim bazıları için fotoğraf etkinliğiyle. Daha eskiyi hatırlayan varsa tablo etkinliğinden sonra bir de müzikal bir etkinlik yapmıştık 2018 yazında. Şimdi de o etkinlik için bir -nasıl diyorlar-“ homage“ yapacağız. Ama biraz değişik olacak bu kez. O etkinlikte 11 enstrümantal şarkı seçmiştim sizler için ve hissettikleri hakkında öykü/deneme vari bir şeyler yazmanızı istemiştim. İsteyenler için link burada (#30883350) Şansa hala duruyor şarkılar.

    O zaman sözlerden etkilenmemeniz çin bu şarkıları seçmiştim ama şimdi istediğiniz gibi kullanabilirsiniz sözleri de. İster şarkının çağrıştırdıkları ile ilgili isterseniz de hislerinizle ilgili bir şeyler yazın. Ya da sadece sözlerden gidin fark etmez. Hepsine varım. Her zaman olduğu gibi site kuralları dışında bir sınırımız yok. İsteyenlerin hikayelerini isimsiz olarak yayınlayabilirim. Öykülerinizi etkinlik linkinin (#77872571) altında paylaşabilirsiniz.

    İşte o şarkılar, öyküyü yazarken linkini de yapıştırırsanız iyi olur.

    1. https://www.youtube.com/watch?v=DaGSxdR4C0k
    2. https://www.youtube.com/watch?v=mKm1lxSEsB83.
    3. https://www.youtube.com/watch?v=zFM9Jq31UEY
    4. https://www.youtube.com/watch?v=a8pAKr_zbOM
    5. https://www.youtube.com/watch?v=eNlQylgp9L4
    6. https://www.youtube.com/watch?v=XTNWD9FeZ20
    7. https://www.youtube.com/watch?v=uGxqtWuUEt8
    8. https://www.youtube.com/watch?v=YdW6n8Leznc
    9. https://www.youtube.com/watch?v=bH8rp6u40Ak
    10. https://www.youtube.com/watch?v=r1ZKY5QIrPA
    11. https://www.youtube.com/watch?v=ZjmKBEnpzzc

    Ve spotify listesi:
    https://open.spotify.com/...1nPly6Rlans3bzFwl_uQ

    Şimdiden Allah kolaylık versin
  • Erhan paylaştı.
    303 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Veba, varoluşçuluk ve absürdizmle tanıdığımız yazar Camus’ün 1947’de yazmış olduğu bir roman.

    Kitapta Cezayir’in Oran kentindeyiz, bir gün modern dünyanın tüm alışagelmiş normal, tekdüze hatta sıkıcı günlerinden birinde apartmandan çıkarken ölmekte olan bir fare görmemizle başlıyor her şey. Ve sonrasında giderek şehirde artan bir fare istilasına, fareler aracılığıyla bir süre adı konulamayan ama sonunda ‘’veba’’ diye adlandırılan bir hastalığın pençesinde gelişiyor olaylar.

    Burada pençe diyorum çünkü hastalık aslında Camus’ün kullandığı bir aranjman, bir ışık patlaması, dikkat çekici havanın ortamı. Çünkü kitabı okurken pençenin dışında yeterince farklı öğeyle karşı karşıya kalıyor kişi. Bu öğelerden örnek verecek olursam; tanrı inancı, güven duygusu ve istenci, umut, yaşamın anlamı, cesaret, seçim şansı, mutluluk, aşk…

    Veba, Oran’da gittikçe yayılır ve bir dizi karakterin tercihleri kendilerine ufak kapı aralayışlarla okurlar olarak biz de onların dünyasına dalmaya çalışırız. Ama girmemizi engelleyen bir şey bulunmaktadır. Veba Oran’da deli gibi büyürken, kitaptaki tüm şehrin başını yakarken, okur ben’in o dünyaya dalmasını engelleyen şey neydi? Kuşkusuz yazarın neredeyse hatta TAMAMEN, geçirmekte olduğumuz pandemi sürecinin giriş, gelişme, sonuç versiyonlarını romanda okumak mıydı? Evet, bu da vardı ama yine de bu değildi.

    Beni asıl etkileyen ve kitabın sonlarında kavradığım şey aslında vebanın yeterince metaforik bir öğe olduğunu fark etmek oldu, başlarda bunu tanımlayamamak oldu. Bunu ise kitapta Tarrou’nun Doktor Rieux ile konuşması sırasında özellikle de şu cümlesinden anladım: ‘’Evet Rieux, bir vebalı olmak çok yorucudur. Vebalı olmamayı istemekse daha da yorucudur. İşte bu nedenle herkes yorgun gibi duruyor, çünkü bugün herkes biraz vebalı. Ama işte bu nedenle, artık vebalı olmak istemeyen bazı kişiler sonsuz bir yorgunlukla karşı karşıya ve bundan onları ancak ölüm kurtarabilir.’’

    Asıl vebanın içinde bulunduğumuz dünya, itildiğimiz sistemsel zorbalıklar, kötülükleri absorbe ederek kendi hayatlarımızı minimal ve hoş ‘’görünen’’ ama tonlarca işe yaramayan bir evin içinde yaşıyormuşum gibi hissettirdi bu sözler bana. Bugün hangi açıdan ne kadar vebalı olduğumuzun, vebaya ne kadar bulaştığımızın, o vebayı nasıl bulaştırıyor olduğumuzun hatta kendi bünyemizde yeni bir veba oluşturup oluşturmadığımızı bilemeyiz. En emin olduğum şey o vebanın kesinlikle var olduğu ve bir şekilde yayılmaya devam ettiği ama bunu ispat edecek somut bir kanıtımın olmaması.

    Neyse ki Camus’nün var! Kitapta Doktor ve Tarrou’nun yukarıdaki cümlenin de geçtiği, diyalogları enasında, aslında kitapta birazcık daha gizemli bir karakter olarak Tarrou’nun kendini Doktor’a açtığı, daha dostçul bir şekilde yaklaştığı bir an yaşanıyordu. Yani tepeden bakarsak Tarrou o an psikanalistle konuşuyormuş gibi Doktor’a kendi geçmişinden, çocukluğundan söz ediyordu. Ve burada onun vebalı’lık olgusunu, aslında bunun nasıl zaten insanların içlerinde yaşattıkları ve yaşadıkları bir durum olduğunu ve bu yüzden hastalık olan vebada aslında hiç yalnızlık çekmediği durumlarını geçmişine giderek açıklıyordu Tarrou. Bu bahsedişinde Tarrou’nun babasının bir yargıç olduğunu, ve en masum insanların, gençlerin dahi kolayca öldürülmelerinde aracılık eden bir kasap olduğunu öğreniriz.

    Etkileyiciydi, ama ben okurken kendi vebama dalıp gitmiştim. Bu beni ister istemez araştırmaya sürükledi. Ve kim bilir bir kere bile kitapta Nazi ya da Almanya kelimesini kullanmayan Camus’nün de kendi kapıyı açış tarzı belki de okurun içine veba düşüncesini atıp asıl vebanın savaşlar, uygulanmakta olan diktatörlükler olduğunu göstermek için kitapta uyguladığı yöntem buydu.

    Kitapla ilgili analizlerde gördüm ki; aslında bu kasap yargıç Naziler’di, Fransa’yı işgal edip binlerce insanın ölmesi ise vebanın görünür yanıydı, vebanın görünmeyen yanı ise salt kötülük dolu vahşetin yarattığı yıkım, bir ülkenin ve içindeki halkın katliamının yaşattığı o korkunç havaydı.
    Yani kitap aslında Nazi işgalinin Fransa’yı adeta kana buladığı, hastalık kadar hızlı yayılan, korkunç bir vahşeti simgeliyor bize. Kitabın sonunda vebanın bitişine dair, insanların içindeki buhranlı hava, sevinip sevinememe, yaşanılan yıkımların yarattığı boşluk, düşünceli bir mutlu olma eğilimi ama olamama haliyle savaş sonrası toplum psikolojisini anlatmaya çalışmış Camus kitabında.

    Simgesel bir önemi olduğunu sonradan anladığım şu paragrafı eklemek istiyorum:
    ‘’Bir vebalı olmak istemiyordum, hepsi bu. İçinde yaşadığım toplumun ölüme mahkumiyet üzerine kurulu olduğunu biliyordum ve onunla mücadele etmekle cinayetle de mücadele edeceğime inandım. Buna inandım, başkaları da bunu bana söyledi ve son olarak büyük ölçüde bunun doğru olduğunu söylemeliyim. Böylece sevdiğim ve her zaman seveceğim kişilerin yanında yer aldım. Orada uzun süre kaldım ve Avrupa’da mücadelelerine katılmadığım ülke yoktur. Geçelim.’’

    Konudan ve alt anlamın dışında yazarın cümleleri açık fakat metaforikti. Olayların gelişimi ise akıcı ama düşündürücüydü. Bunca zıtlığın içinde bir alt anlamın yuvalanması, büyük bir vebaya tanık olurken, onlarca sorgulayışa değinirken aslında kitabın gümbürtüsünü Nazilerin yarattığı yıkım ve katliamın kopartması kesinlikle etkileyiciydi.

    Ayrıca yazarın olayları aktarırken sık sık değindiği Tanrı’nın varlığı, inanç, felaketler, din prizması kitabın okunmaya değer önemli diğer yanlarından biriydi benim için. Bunların asıl vebanın büyük yıkımların olduğu gerçeği göz önünde bulundurularak baştan düşünülecek olması kitabın bitmeyen bir yanı olduğunu da gösterir nitelikte.
  • Erhan paylaştı.
    152 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” romanında, on iki yaşındaki bir kahramanın gözünden, İsrail’in kuruluş arifesini gözlemliyoruz. Ve bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyoruz.

    Aslında, Yahudiler, özellikle ikinci dünya savaşının öncesi ve sonrası zamanları için, tüm dünyanın kendilerinden nefret ettiklerini düşünmekte haklılardı. Öyle bir tarihi yaşayan her halk buna benzer şeyler düşünür. Ama yine de bir devlerin köklerini nefret tohumları ile beslerseniz, ancak bugünkü İsrail Devletine ulaşabilirsiniz.

    Amos Oz’un başkarakteri “Profi” lakablı çocuk (aslında adı Boged Şafel ama galiba kitap boyunca sadece lakabı ile anılıyor) Yahudilerin, Kudüs’ün İngiliz işgali dönemlerindeki ruh halini aktarıyor. Hatta kitabın ilk sayfalarında anlıyoruz ki, bu bilgeç çocuk, İngiliz bir askerle yaptığı sohbetler nedeni ile, kendi kurduğu üç çocuktan oluşan bir uydurma yeraltı örgütü tarafından hain ilan ediliyor.

    Romanın hemen hemen tamamında, Yahudilerin İngilizler ve diğer Avrupa devletleri ile sorunları gözlemliyoruz. O dönemler için, Yahudilerin Araplar ve Müslümanlarla sorunları çok arka planda kalmış durumda. Bu durum bizler için oldukça şaşırtıcı olsa gerek. Çünkü, Müslüman coğrafyasında, Yahudilerin, Müslüman ve Araplara karşı Hıristiyan Avrupa tarafından kollandığına dair genel bir yargı vardır. Bu yargı günümüz için az çok doğru olsa da, İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde geçerliliği olan bir yargı değil.

    Benim bunu ilk fark etmem, Zülfü Livaneli’nin Seranad romanında aktardığı Struma gemisi vakası ile olmuştu. O güne kadar Yahudilerin 2. Dünya Savaşı öncesi Kudüs’e akın etmelerinin Avrupalılar eli ile yürütülmüş bir operasyon olduğunu düşünürken, Seranad romanı, bunun tam tersi bir durum olduğunu göstermişti bana. İngilizler o geminin Filistin’e ulaşmaması için elinden geleni yapmış ve İngiliz, Alman, Sovyet Rusya ve Türk hükümetlerinin çabası ile o gemi bine yakın kişiye mezar olmuştu.

    Amos Os’un başkarakteri Profi de, gerek anne ve babasından dinlediği Yahudilerin Avrupadaki yaşamlarına öyküler, gerek günlük yaşamdan edindiği kendi gözlemleri ile İngilizlerden nefret eden bir isim. O kadar ki, bu nefret İngiliz Kraliyet Sarayını bombalama planlarına kadar uzanıyor. Ancak yaşamın detayları, zihinsel kurguları çoğu kez tarumar ediyor. Profi’nin istemeden de olsa tanıştığı İngiliz bir görevli ondaki bazı yargıları sarsıyor. Bu nedenle kendi kurmuş olduğu uyduruk yeraltı örgütü ile bile çelişkiye düşüyor.

    Bu tip tarihi dönüm noktalarına denk gelen ve gerçek yaşam kesitleri üzerinden ilerleyen kurgular, bu tarihi dönemleri oldukça köşeli anlatan resmi tarihi metinlerden farklı bir algıya kavuşmamıza neden olabilir. Bu nedenle Amos Oz’un bu romanını büyük bir dikkatle, heyecanla ve keyifle okudum. Bence kitabın en çarpıcı noktası, çocuk karakter Profi’nin annesi ve babasına sorduğu “Sonunda düşmanlarımızı affedecek miyiz, affetmeyecek miyiz?” sorusuydu. Romanda yer alan karakterlerin bugünün dünyasındaki belli toplumsal kesimleri simgelediğine inanıyorum. Örneğin, baba karakteri bugünkü İsrail’in resmi politikalarına denk gelen söylemlere sahip. Bu nedenle, oğluna verdiği cevaplarda net bir şekilde affetmekten, barışmaktan bahsetmediği gibi, her zaman güçlü olmak zorunda olduklarına dair vurgular var. Anne ise, bugünkü İsrail solunun söylemlerine denk gelen bir cevap veriyor; “Evet, affedeceğiz, Affetmemek zehre benzer”. Oysa İsrail de sağ cenah her zaman iktidar ve her zaman güçlü olmaktan bahsedip, barış kelimesini ağızlarına bile almıyorlar.

    Karakterlerin bugünün dünyasında belirli kesimleri temsil ettiğini iddia etmişken, İngiliz görevlinin (Çavuş Dunlop) bugünün ABD’sinde en güçlü inanç akımı olan Evangelizmi simgelediğini söylemem gerekiyor. Hıristiyanlığı ve Yahudiliği bir potada eriten söylemlere sahip.

    Her romanda okurlar bazı karakterleri kendine yakın hisseder. Bu romanda benim karakterlerim anne ve komşu kız Yardena oldu. Roman boyunca en bilgece sözler onların ağızlarından çıktı. Farklı karakterlere de sahip olsalar, kendi rollerinin oturaklı temsilcileriydiler.

     Yazar hakkında, kitabın arka kapağında yazan bilgiler yeterince açıklayıcı. Roman, yazarın yaşamdaki duruşuyla fazlasıyla uyumlu. Yazarın, Kudüs’te İsrailliler ile Filistinlilerin birlikte barış içinde yaşayabilmesi için çaba gösteren birisi olduğunu anlıyoruz. 1977’den beri “Barış, Hemen Şimdi” hareketinin önderlerinden birisiymiş. Bu nedenle, İsrail’de sağcı geniş bir kesim tarafından hain olarak anıldığına ve fişlendiğine şüphe yok. Barış isteyen insanların çoğunluğu, kendi ülkelerinde bu kaderi paylaşıyor ne yazık ki.

    Kitaba dair eleştirilerim ise, romanın adı ve kapak fotoğrafı olabilir. Daha iyi tercihler olabilirdi bence.
1852 okur puanı
18 Ağu 2017 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 4 kitap

  • Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura
  • Benim Adım Kırmızı
  • Yapraklar Evi
  • Delikanlı

Okuduğu kitaplar 277 kitap

  • Experiences in Translation
  • Slaughterhouse-Five
  • Cehenneme Övgü
  • Frankenstein ya da Modern Prometheus
  • Büyük Taş Yüz
  • Bütün Öyküleri
  • Kral Oidipus
  • Ulysses Sözlüğü
  • Rappaccini'nin Kızı
  • Grapon Kağıtları

Okuyacağı kitaplar 63 kitap

  • Wittgenstein'ın Metresi
  • V.
  • Gizli Tarih
  • Infinite Jest
  • Adınla Çağır Beni
  • Deniz Feneri
  • Kötülük Üzerine Bir Deneme
  • Afrika Dansı
  • Karnağız
  • Ölü Bir Evden Anılar

Kütüphanesindekiler 132 kitap

  • Ulysses
  • Pâye
  • Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura
  • Suzan Defter
  • Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri
  • Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
  • Sıfır Sayı
  • Düşerken
  • Durun Yanlış Anladınız
  • Muhtelif Evhamlar Kitabı

Beğendiği kitaplar 54 kitap

  • Slaughterhouse-Five
  • Ulysses
  • Bütün Öyküleri
  • Saga Cilt: 5
  • Saga Cilt: 4
  • Saga Cilt: 3
  • Saga Cilt: 2
  • Saga, Vol. 1
  • Kuş Oltası
  • Ben Sana Mecburum