Savaşın son günleri cehennemin önsözüydü. Şehir muharebesi uzaktan, sanki uyuşuk bir şekilde seyiren bir yara gibi yaşadı. Çatışma ve dövüşlerle, bombardımanlar ve açlıklarla dolu aylar geçti. Cinayetlerin, dövüşlerin ve entrikaların hayaleti şehrin ruhunu yıllardır çürütmekteydi, ama yine de çoğu kişi savaşın uzakta olduğuna, hızla geçip gidecek bir fırtına olduğuna inanmak istiyordu. Tabiri caizse, beklemek kaçınılmaz olanı daha da kötüleştirdi. Acı uyandığında merhamet diye bir şey yoktu. Unutmayı bir savaş kadar besleyen başka bir şey yoktur, Daniel. Hepimiz sustuk, gördüklerimizin, yaptıklarımızın, kendimize ve başkalarına dair öğrendiklerimizin bir illüzyon, geçici bir kâbus olduğuna bizi ikna etmeye çalıştılar. Savaşların hafızası yoktur, olanları anlatacak ses kalmayana kadar kimse onları anlamaya cesaret edemez, artık kimse onları tanımayana kadar bekler ve geride kalanları tüketmek için başka bir yüz ve isimle geri dönerler.
Bir seferinde, dükkânın müdavim müşterilerinden birinin, babama bir okuru gerçek anlamda kalbine işleyen ilk kitap kadar etkileyen çok az şey olduğunu söylediğini duymuştum. O ilk görüntüler, geride bıraktığımızı zannettiğimiz o kelimelerin yankısı hayat boyu bize eşlik eder ve hafızamızda er yada geç—kaç kitap okuduğumuz, kaç tane dünya keşfettiğimiz, ne kadar öğrendiğimiz ya da unuttuğumuz hiç önemli değildir - geri döneceğimiz bir saray işler. Benim için o efsunlu sayfalar daima Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'nın koridorlarında bulduklarım olacak. |